ALLAH RABB

İBN-İ ARABİ’NİN FUSUSUNDA ANAHTAR KAVRAMLAR
TOŞİHİKO İZUTSU
Çeviren: AHMET YÜKSEL ÖZEMRE
www.ozemre.com 

8.Bölüm ALLAH RABB

İbn Arabî'nin Allah hakkındaki düşüncesinin esaslı unsurlarından biri hem Kelâm İlmi (Teoloji) ve hem de Varlık İlmi (Ontoloji) bakımından Allah ile Rabb arasındaki farktır. Bundan önce de sözünü etmiş olduğumuz Nûh Sûresi'nde (LXXI. Sûre) Allah'a hitâb ederken Nûh "Yâ Rabbî"261 ifâdesini kullanmakta "Yâ İlâhî" dememektedir. İbn Arabî bu ifâde tarzında özel bir mânâ bulmaktadır. 

Nûh "Yâ Rabbî" (ey Rabb'im) dedi; "Yâ İlâhî" (ey Allah'ım) demedi. Çünkü Rabb sübûtu (değişmeme, belirlilik vasfını) haizdir; buna karşılık İlâh, "O her ân bir şe'ndedir" (O her ân bir realitededir) âyeti gereğince İsimlerle değişmektedir (hâlden hâle girmektedir). 

Nûh, "Rabb" diye hitâb etmekle boyanın sübûtunu (sâbitliğini) ifâde etmeşi murâd etti; zîrâ özel bir fırsata bundandaha uygunu olamaz262. Bu kısa ve biraz da muğlâk olan paragraf Allah ile Rabb arasındaki fark ve ilişki hakkında İbn Arabî'nin düşüncesinin özünü ihtivâ etmektedir. Bunu şöylece açıklamak mümkündür. Rabb özel bir İsim yoluyla tecellî eden Hakk'dır. Hâlbuki Allah, İsimlere uygun olarak ândan âna değişmekten asla hâlî kalmayan Hakk'dır. Rabb, özel bir İsim ve Sıfat aracılığıyla taayyün etmiş olan Hakk'ın özel bir vechesi olması hasebiyle bir sübûtu haizdir. Buradan da Rabb ile insân arasında çok husûsî bir ilişki ortaya çıkmaktadır. O da şu ki insân ne zaman Allah'a dua ve niyâz etse dâimâ Rabb'ine yönelmek zorundadır. Rahatsız bir insân Allah'a muğlâk ve genel bir tarzda değil fakat şâfî (şifâ verici)'nin sâbit sûretine dua eder. Aynı şekilde İlâhi Rahmet'i taleb eden bir günahkâr da Gafûr'a yalvarır. Bir şey elde etmek isteyen de Mu'tî (veren) İsmine niyâz eder263, ve ilh... Bu veyâ diğer benzer İsimlerin her biri aracılığıyla çağrılan ve tazarrûda bulunulan Allah, özel bir sebeple yalvaran şahsın Rabb'idir. Buna paralel olarak Kaşânî Rabb hakkında şu tanımı vermektedir264: Rabb, (kendisine yalvaran kimsenin) ihtiyaç duyduğu şeyi kendi aracılığıyla elde ettiği özel bir Sıfat ile kayıtlandırılmış olan Zât'dır. Şu hâlde bu, bütün İlâhî İsimlerden, Allah'a münâcatta bulunduğu zaman insânı harekete geçiren mûcib için en uygun olan İsimdir. İşte bu sebepten ötürüdür ki Nûh, Kur'ân'daki söz konusu âyette "Rabb'im" demektedir. 

Bu, İbn Arabî tarafından kullanılmış olan "boyanın sübûtu" (sübûtü-l telvîn) ifâdesinin anlamını da aydınlatmaktadir. Bu, Hakk'ın, bir kimsenin ettiği niyâzın arkasındaki sâike tıpatıp uygun gelen özel bir sûrette tecellîsine has olan sübûta (sâbitliğe) işâret etmektedir. Bu anlam yönünden Rubûbiyyet (Rabb'lık) her bir ferdin Allah ile olan gerçek şahsî münâsebetine delâlet etmektedir. 

Bu ferdî münâsebetin ontolojik bir mâhiyetinin de bulunduğuna dikkat etmek gerekir. 

Kur'ân'da İsmâil için: "...ve Rabb'inin indinde rızâ kazanmış olanlardandır" (XIX/55) diye beyân edilmektedir. Fakat eğer biz "Rabb'i" kelimesini İbn Arabî'nin anladığı anlamda anlayacak olursak bu takdirde yalnız İsmâil'in değil fakat her varlığın Rabb'inin rızâsını kazanmış olduğunu kabûl etmemiz gerekir. İbn Arabî'nin dediği gibi265: 

Gerçekten de her varlık Rabb'inin rızâsını kazanmıştır. Bununla beraber, her varlığın Rabb'inin rızâsını kazanmış olması, mutlak sûrette, her varlığın başkasının Rabb'inin rızâsını da kazanmış olmasını gerekli kılmaz. Çünkü Rubûbiyyet (ferdin Allah ile olan şahsî münâsebeti olduğundan) ancak ve özellikle her bir fert hakkında belirlenmiş olup Allah ile olan ilgisi de Küll'ün ferdin istîdâdına tekabül eden bir Vechesi dolayısıyladır; işte bu özel ferdin Rabb'i budur. Hiçbir özel varlığın Tek ve Eşsiz Olan Zât ile bir ilgisi olamaz. 

Kaşânî'nin beyân ettiği vechile266: "Rabb (yâni onun Rabb'i) her bir varlıkdan ancak kendisinde (tabiî olarak) zuhura gelen şeyi taleb eder; hâlbuki o varlığın kendisi ise, kendi istîdâdının gereği Rabb'inden, Rabb'inin (tabiî bir şekilde) kendisinden zuhuruna sebep olduğu sıfat ve ef'alden gayrısını taleb etmez". Başka bir deyimle, Hakk her somut varlıkta tecellî ettiği zaman, bu tecellîsi o varlığın istîdâdının vaz etmiş olduğu doğal sınırlar dolayısıyla ancak belirli bir İsim aracılığıyla vuku bulur. Fakat bu da tıpatıp Hakk'ın murâd ettiği ve kabın da arzuladığı şey olup her iki taraf arasında hiçbir uyuşmazlık olmaz. Ve her bir varlığın kendi Rabb'inin rızâsını kazanmış oluğunun anlamı da işte budur. 

Burada İbn Arabî'nin artık bir kimse ile Rabb'i arasında dua ve niyâz fiili ile teessüs eden şahsî ilişkiden söz etmeyip ilgisini meselenin ontolojik vechesine kaydırmış bulunduğuna dikkat etmek gerekir. Gerçekten de her münferid varlık ile Rabb'i arasındaki şahsî ilişkinin ontolojik bir yönü vardır. 

İbn Arabî'nin hareket ettiği dua olayında her bir İsim Hakk'ın özel bir vechesi olarak telâkki olunmaktaydı. Fakat bir İlâhî İsmin, kuvveden fiile çıkması için, muhakkak bir varlığa ihtiyâcı vardır. Bu kabiliyeti yönünden böyle bir varlık o İsmin tecellî mahalli olur. Bu i'tibârla da kendisinde belirli bir İsmin izhâr olunduğu bir mahâl olarak her münferid varlık da Hakk ile, tıpkı dua için de geçerli olduğu gibi, aynı münferid ilişkiyi sürdürür. Fakat bu sefer bu aynı ilişkiyi ancak ontolojik düzeyde sürdürür. 

Bundan şu sonuç çıkmaktadır ki her münferid varlık ya da şey, her belirli anda, pekçok İsimden ancak bir tekini seçip ayırmakta ve seçilen bu İsim de tıpkı onun Rabb'i imiş gibi davranmaktadır. Bu duruma tersinden bakacak olursak, Hakk'ın hiçbir zaman kendisini, âlemdeki varlıklardan herhangi birinde aslî Bir'liği (Ahadiyyet'i), yâni bütün İsimlerini ihtivâ eden birlik yönünden, izhâr etmesinin asla vuku bulmadığını söyleyerek de aynı şeyi ifâde etmiş oluruz. İbn Arabî'nin de dediği gibi267: Hiç kimse Hakk ile, O'nun Ahadiyyet'i yönünden bir ilişki kuramaz. İşte bunun içindir ki Allah'ın velîleri Ahadiyyet mertebesinde tecellînin vukuunu reddederler...268

Şu hâlde Rabb'inin rızâsına mazhar olan kimsenin mutlak olarak rızâya mazhar olmuş olması imkânsızdır, meğer ki o kimseden zuhur eden her şey onda fâil olan ve ondan râzî olan Rab'dan (doğrudan doğruya) neşet ede. Hakk Ahadiyyet mertebesinde bütün İsimlerin terkîbi olup bu i'tibârla da hiçbir varlık O'nu ihtivâ edemez. Ancak, yekpâre bir bütün olarak âlem İsimlerin Ahadiyyetini kuvveden fiile çıkarabilir ve, ona ontolojik bir tamamlayıcı (mütemmim) olarak, zuhur edebilir. Bununla beraber, İbn Arabî yukarıda sözü edilen paragrafın son kısmında istisnaî bir hâl kabûl ediyor görünmektedir. Ve Kaşânî de gerçekten bunu bu anlamda almakta ve istisnânın İnsân-ı Kâmil hâli için vuku bulduğunu söylemektedir. Olağan insânların aksine İnsân-ı Kâmil tek bir belirli İsmi değil fakat terkîbleri yönünden bütün İsimlerin kuvveden fiile çıktıkları bir tecellîgâhtır. Olağan bir beşerden kendi Rabb'i râzîdir. Bu onun kendi Rabb'idir, kendinden başka kimselerin Rabb'i değil. Bu i'tibârla hiçbir olağan beşer Mutlak Rabb (Rabbü-l Mutlak) ile doğrudan doğruya ilişki hâlinde olamaz. Buna karşılık, İnsân-ı Kâmil kendinde ondan kendi Rabb'i olarak değil fakat Mutlak Rabb olarak râzî olan Rabb-i Vâhid'in bütün sıfatlarının ve ef'alinin kuvveden fiile çıktığı kimsedir. Kaşânî'nin kullandığı "Mutlak Rabb" ifâdesi Kur'ân'daki "Âlemlerin Rabbi" (Rabbü-l Âlemiyn) ifâdesine tekabül etmekte olup Rab'ların Rabb'i"ne (Rabbü-l Erbâb'a) ya da Allah'a eşdeğerdir. Şu hâlde, normal hallerde, İsimlerin herhangi bir tek varlıkta orijinal sentezleri bakımından asla kuvveden fiile çıkamayacaklarını ifâde etmek, Allah'ın bu sıfatla herhangi münferid bir şeyin Rabb'i olamıyacağını söylemeğe denktir. 

Bil ki Allah İsmi aracılığıyla işâret edilen, Zât'ına nisbetle tek (ahadî) ve İsimlere nisbetle de bir bütündür (küll'dür). Her varlığın Allah'a bağlılığı ancak kendisinin özel Rabb'inin sûreti aracılığıyla olur. Herhangi bir varlığın, orijinal küllî sûreti bakımından doğrudan doğruya Allah ile ilişkili olması imkânsızdır... 

Ve Rabb'inin kendisinden râzî olduğu kimse de gerçekten de ne mübârektir! Fakat, aslına bakılacak olursa, Rabb'inin kendisinden râzî olmadığı hiçbir nesne yoktur çünkü her nesne Rabb'in Rabb'lığının bekası için en uygun şeyi oluşturur. Bu i'tibârla her nesneden Rabb'i râzî olup her nesne de böylece mes'ûd ve mubârektir269. 

Bu pasajın son yarısında her münferid varlık ile bu varlığın Rabb'i arasında karşılıklı mahrem bir ilişki ifâde edilmiş bulunmaktadır. Her varlığın mevcûdiyeti bakımından esâsen Rabb'ine bağlı olduğu âşikârdır. Fakat Rabb da, bir bakıma, Rabb'i olduğu münferid varlığın kabiliyetine tâbîdir270. Eğer merbûb olacak hiçbir şey yoksa Rabbda hiçbir zaman Rubûbiyyet'ini izhâr edemez. İbn Arabî, IX. Yüzyılın tanınmış sûfîlerinden Sehlü-t Tusterî'nin şu hükmüne müracaat etmektedir271: 

"Rubûbiyyet'in bir sırrı vardır, ve bu (sır) da senin kendindir; -burada Sehl ("senin kendindir" demekle) her ferdî zâta hitâb etmektedir eğer bu sır ifşâ edilmiş olsaydı272 

Rubûbiyyet'in kendi de faydasız (bâtıl) olurdu". Burada Sehl'in göz önüne alınan meselenin hâl-i hâzırdaki imkânsızlığını zorunlu kılan eğer kelimesini kullandığına dikkat etmek gerekir. Başka bir deyimle, bu (sır) asla fâş olmayacaktır, ve dolayısıyla da Rubûbiyyet hiçbir zaman bâtıl olmayacaktır. Zîrâ herhangi bir zâtın kendi Rabb'inin sâyesinde olandan gayrı hiçbir varlığı olamaz ve a'yân-ı sâbite dâimâ mevcûddur. Şu hâlde Rabb da her ân mevcûd olacaktır. 

Bir Rabb, ancak, kendi hükmü altında kendisine Rabb'i olarak ibâdet eden bir kavim bulunduğu zaman Rabb olur. Merbûb bulunmazsa artık Rab'dan da söz edilemez. Hâlbuki merbûb olan, her şeyden önce, fânî bir varlıktır. Pekiyi ama bu özel varlığın ölümüyle bu özel Rubûbiyyet de mi bâtıl olacaktır? Hayır; çünkü özel varlık ölüp gitse bile onun ontolojik temeli olan a'yân-ı sâbitesi ebediyyen Gayb'da bâkî kalacak, ve bu a'yân-ı sâbiteden hareketle bu özel Rabb'a tamâmen aynı şekilde kulluk edecek başka bir fert gene varlık kazanacaktır. 

Şu hâlde, fertlerin sürekli değişim ve mahvına rağmen bu fertlerin a'yân-ı sâbiteleri ebediyyen hep aynı kalır. Ve buna bağlı olarak kezâ Rubûbiyyet de ebediyyen bâkî kalır. 

Yukarıda çok kere beyân edilmiş olduğu vechile İbn Arabî'nin düşüncesinde "Rabb" iki düzeyde incelenmektedir: 1) "mutlak", ve 2) "izâfî" olarak. "Mutlak" düzeydeki Rabb, Allah'dır. Buna karpşılık "izâfî" düzeydeki Rabb ise özel varlığın Rabb'i olup özel bir İsmin kuvveden fiile çıkmış bir şeklidir. Rabb kavramının bizzat kendisi açısından "izâfî"si en münâsip hâldir. "Mutlak" anlamıyla Rabb ise olağanüstü istisnaî bir hâldir. Bu keyfiyet Kaşânî tarafından şu yolda açıklanmaktadır273: 

Rabb haklı olarak izâfî bir terim olup merbûb'u gerektirir. Arapçada Rabb kelimesi üç anlamda kullanılır: 1) "mâlik olan", sâhip" anlamında; meselâ rabbü-d dâr (evin sâhibi), rabbü-l ganem (davar sâhibi), v.s... gibi; 2) "efendi" anlamında; meselâ rabbü-l kavm (kavmin efendisi), rabbü-l âbid (kulların efendisi), v.s... gibi; 3) "yetiştirici" anlamında; meselâ rabbü-ş şabî (çocuk yetiştiricisi), rabbü-t tıfl (bebeği yetiştiren), v.s... gibi. 

Rabb kelimesi izâfî anlamının dışında ancak bütün kâinatın Rabb'i için uygulanabilir. Bu takdirde de belirli bir harf-i târif aracılığıyla El Rabb= Er-Rabb deriz (ve rubûbiyyet'in nesnesini de zikretmeyiz). Bununla yalnızca Allah kastedilmekte olup zâtî olarak da Rubûbiyyet yukarıda ayırdedilmiş olan üç anlamıyla ancak O'na aittir. Hâlbuki Allah'dan başka birine rubûbiyyet ancak ârızî olarak ait olur. Zîrâ "Allah'dan gayrısı" onun (yâni Allah'a mahsûs olan Rubûbiyyet'in) tecellî ettiği bir tecellîgâhdan başka bir şey değildir. 

Bu i'tibârla Rubûbiyyet tek bir Zât'a (yâni Allah'a) mahsûs olan fakat ("izâfî" rubûbiyyetler olarak) farklı şekiller altında tecellî eden bir sıfattır. Onun tecellî ettiği herkes, bu sûretle, haiz olduğu istîdâd derecesine uygun olarak kendi mâlik olduğu şeylerin, esîrlerin veyâ çocukların üzerinde icrâ edebileceği ârızî bir rubûbiyyete sâhip olur. Rubûbiyyet sıfatı, tecellîlerinde, tecellîgâhdan tecellîgâha değiştiğinden ortaya farklı dereceler çıkmaktadır. Şu hâlde (kendi mâlik olduğu şeyler üzerinde) başkalarından daha sıkı bir kontrola sâhip olan bir kimse tabiîdir ki daha yüksek bir rubûbiyyete sâhiptir. 

Şu hâlde görmekteyiz ki ister "mutlak" isterse "izâfî" olsun Rabb, üzerinde kendi Rubûbiyyet'inin icrâ edeceği bir nesneyi gerektirir. Kısacası Rabb asla merbûb'suz olamaz. Ve bu, göz önüne alınan Rabb'in Allah'dan başka bir şey olmaması hâlinde bile doğrudur. 

Kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan tek şey de, bildiğimiz gibi, mutlaklığı yönünden Hakk'dır, yâni Zât-ı İlâhî'dir. 

İlâhî İsimler (aslına bakılacak olursa) Müsemmâ'dan başka bir şey değildirler. (Fakat gene de bir fark mevcûddur, çünkü) İsimler (Zât'ın aksine olarak) bizzat ürettikleri gerçekleri taleb etmekten de hâlî değildirler. İsimlerin gerektirdiği gerçekler ise âlemden başka bir şey değildir. Şu hâlde Ulûhiyyet (yâni Allah vechesiyle Hakk), tıpkı Rubûbiyyet'in kendi öz nesnesini (merbûb'u) gerektirmesi gibi, kendisine Allah olarak tecellî edeceği nesneyi (me'lûh'u) de gerektirir. İlâhî İsimlerin başka türlü (yâni bu "nesnelerden" gayrı) kendi başlarına gerçek varlıkları yoktur. Âlemden mutlak sûrette berî olan yalnız, Zât'ı i'tibâriyle Hakk'dır. Rubûbiyyet böyle bir özelliğe sâhip değildir. 

Şu hâlde hakîkat, sonuç olarak, iki vecheye ircâ edilebilmektedir. Bir tarafta Rubûbiyyet'in gerektirdiği şeyler ve diğer tarafta da, Zât'ın âleme karşı hakkı olan tam bir bağımsızlık. Fakat (bir adım daha ileri giderek bu iki vecheyi tek birine ircâ edebiliriz, çünkü) Rubûbiyyet gerçekte (Zât'ın kendisinde ancak zihnen ayırdedilebilen çeşitli bağıntılardan başka bir şey olmayıp, bu i'tibârla da) Zât'ın kendisidir274. 

Böylelikle Rabb'in bir takım bağıntıları haiz Zât'dan başka bir şey olmadığını anlamış olmaktayız. Bununla beraber, bu bağıntıların Zât-ı İlâhî'de bâkî gerçek şeyler olamadıklarını unutmamak gerekir. Bunlar, yalnızca, tabîatı gereği, ancak kendileri aracılığıyla Zât-ı İlâhî'- ye yaklaşabilen insân zihnine has, çeşitli enfüsî (sübjektif) görüş açılarından ibârettir. 

Yukarıda sözü edilen pasajda, ârızî olarak, İbn Arabî'nin Ulûhiyyet ile Rubûbiyyet arasında bir tefrik yaptığını gördük. Kaşânî'nin dediği gibi275 Ulûhiyyet, İsimlerin (yâni Allah olarak idrâk olunan İsimlerin) "Hazret"ini ya da ontolojik düzeyini temsil etmektedir. Bu düzeyde Hakk (Allah'lığı yönünden) yaratıklar tarafından ibâdetin, hamdin, huşûnun, Allah korkusunun, duanın ve itaatin hedefidir. 

Rubûbiyyet "Ef'al Hazreti"dir, yâni mahlûktın bilhassa idâresinde, rızıklandırılmasında ve gözetilmesindeki İlâhî Ef'al ile ilgili İsimlerin düzeyidir. 

* * * 

261 Kur'ân: LXXI/5, 21,26. 

262 Fusûs, s. 57/73/65-66/I-303. 

263 Bk. Prof. Aff, Fusûs Şerhi, s. 42. 

264 Kaşânî; Fusûs Şerhi, s. 57. 

265 Fusûs, s. 95/91/113-114. 

266 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s. 95. 

267 Fusûs, s. 95/91-92/114-115. 

268 Bu paragrafta İbn Arabî Ahadiyyet kelimesini Vâhidiyyet anlamında kullanmaktadır. Daha önce başka bir münâsebetle de görmüş olduğumuz gibi, Ahadiyyet'in kendisini İsimler ile tafsil etmeğe başlamadan önce Zât'ın mutlak hâli olması dolayısıyla, Ahadiyyet mertebesinde dış tecellî olamıyacağı âşikârdır. Bununla beraber, İbn Arabî'nin bu paragraftaki gerçek amacı, Hakk'ın "bütün İsimleri ihtivâ ve tevhîd eden Vâhid Allah" olduğu vâhidiyyet mertebesinde bile hiçbir münferid varlığın bütün (küll) oluğu (bütünlüğü) yönüyle Vâhidiyet'in bir tecellî mahalli olamıyacağını beyân etmektir. Şüphesiz ki Ahadiyyet mertebesinde dahî tecellî vardır ama bu tecellî ancak Hakk'ın kendinden kendine olan tecellîsidir. 

269 Fusûs, s. 93-94/90-91/112/II-140. 

270 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s. 94. 

271 Fusûs, s. 94/90-91/112/II-141. 

272 Prof. Afîfî (Şerh, s. 87) ZHR (zahara): "ortaya çıkmak", fâş olmak" kelimesinin her zaman kullanılandan başka ve ona taban tabana zıt bir anlamı olduğunu tesbit etmeğe çalışmaktadır. Bunun zâla: "gözden kaybolmak" ya da "yok olmak" anlamında anlaşılması gerektiğini söylemektedir. Ve kelimenin bu türlü kullanılış tarzı hakkında da eski şiirden alınmış örnekler vermektedir. Hiç kuşkusuz dil bakımından bu oldukça mümkün olabilir, ve bu takdirde de Sehl'in ibâresinin kolaylıkla: "Eğer bu sır yok olursa...." Şekline gireceği âşikârdır. Bununla beraber, böyle bir yorum Tusterî'nin tesis etmek istediği olguyu yıkar gibi gözükmektedir. 

273 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s. 262-263. 

274 Fusûs, s. 143/119/183/III-3. 

275 Kaşânî, Fusûs Şerhi, s. 143-144. 

Ana menü

Book | by Dr. Radut