TASAVVUFİ TERİMLER
- Ana Başlıklar:
1-ŞEYH
Bismihi Teala ;
" De ki; Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin" Al-i İmran 31
Resulullah (SAV) şöyle buyurmuştur: " Muhammedin nefsi kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki: Siz isteseydiniz, Allah'ı kullarına, kulları da Allah' a sevdiren ve yeryüzünde insanlara nasihat için dolaşan insanların Allah'ın en sevgili kulu olduğuna yemin ederdim." (Avariful Mearif)
Burada Hz. Peygamber (SAV) 'in anlattığı husus, şeyhlik ve Allah (CC) 'a davet rütbesinin ta kendisidir.Çünkü şeyh, Allah'ı kullarına gerçek manada sevdiren, kullarını da Allah'a sevdiren ve yaklaştıran kişidir. Şeyhlik rütbesi; tarikat yolunun en yüce mertebesi, Allah'a davet konusunda peygamber vekilliğinin en üstün derecesidir.
Şeyhin kulları Allah'a yaklaştırması şöyle açıklanabilir. Şeyh, müridi, Resulullah (SAV)'a her konuda uyma yoluna götürür. Kimin Hz. Peygambere uyması dosdoğru olur, onun her davranış ve hareketini benimsemesi eksiksiz bulunursa Allah (CC) o kulunu sever. Bakınız Al-i İmran 31
Şeyhin Allah'ı kullarına sevdirmesine gelince, onu şöyle izah edebiliriz. Şeyh, müridi nefsini kötülüklerden tezkiye yoluna sokar. Nefs temizlenince kalbin yansıtıcı özelliğe sahip aynası parlar. Oradan çevreye ilahi azametin nurları aksetmeye başlar. Kalbe vahdeti ilahinin güzelliği gözükür. Basiretin göz bebeği Cenabi Hakk'ın kıdemi ve celalinin nurlarını seyretmeye dalar. Kemal-i ezeli'yi görür. Böylece kul, herşeyde gördüğü ve hissettiği Rabbını sever. Çünkü bu sevgi, nefsi tezkiye etme ve fıtratındaki kötülüklerden temizlenmenin bir neticesidir.
2-TARİKAT
Tarikat: Arabca tarik kelimesinin çoğuludur. Tarik yol demektir. Tarikat ise yollar manasına gelmektedir.
Ebu Nasr Serrac Tusi' nin El Luma'a ( İslam Tasavvufu- Prof Dr.H.Kamil YILMAZ) adlı eser inde tarikat şu şekilde anlatılmıştır.
" Fıkhi ve itikadi konularda meydana gelen fırkalara mezheb denildiği gibi tasavvufi eğitimde farklı metodlar uygulayan mekteplere de tarikat denir. Tarikatlar insanlardaki meşreb farklılığından kaynaklanır. Tasavvufta tarikat kavramının kullanılması üçüncü ve dördüncü asırlarda başlar. Ancak bugünkü anlamıyla bir şeyhin (1) etrafında toplanan müridanın (2) tekke (3) ortamında muhtelif usüllerle eğitilmesi anlamına tarikat, Abdulkadir Geylani (KS) ve Ahmed Er Rufai (KS) nin yaşadığı hicri 6. ve miladi 12. asırlarda ortaya çıkmıştır. Tarikatler irşad usüllerine göre genellikle üçlü bir tasnife tabi tutulmuştur: Ahyar, Ebrar ve Şüttar.
Ahyar Tariki: Amel ve ibadete düşkün olanların yoludur. Bu yolun salikleri genellikle farzlar ve nafile ibadetlerle Hakk' ka ulaşmaya çalışmışlardır. Bu yola ruhani yol da denilir. Çünkü bu yolda ruhun nafile ibadetlerle güçlenip nefsi etkisi altına alması esastır.
Ebrar Tariki: Riyazat (4) ve mücahede (5) yoludur. Bu yola nefsani tarikte denilir. Çünkü amaç riyazat ve mücahede ile nefsi zaaga uğratıp onun ruha ram olmasını sağlamaktır. Bu yolun yolcuları Hakk ile muamelede de Halk ile muamelede de sıdk üzredirler. Gönül saflığına ermek için mücahedeyi esas alırlar.
Şüttar Tariki: Aşk ve muhabbet ehlinin yoludur. Bu yola aşk, vecd (6) ve coşku ile girilir. Aşk ile ülfeti olmayan bu tarika süluk (7) edemez. Bu yolun yolcuları Beyazıd (KS) gibi coşkulu, taşkın, Mevlana (KS) gibi aşık insanlardır. "
3-ZİKİR
Bismihi Teala;
Zikrin çoğuluna ezkar denilmiştir.
Zikir: Anma, düşünme, hatırlama. Allah (CC)' ı dil ve kalb ile anma. Belli duaları belli zamanlarda, belli sayı ve şekillerde okuma.
ZİKRULLAH HAKKINDA AYETİ CELİLELER
1-Bunlar, Allah'a iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle huzura kavuşanlardır.
İyice bilin ki ancak Allah'ı zikretmekle kalpler yatışır ve huzur bulur. (Ra'd 2'7,28
2-Muhakkak ki,Allah'ı zikretmek her şeyden daha büyüktür. (El-Ankebut 45)
3-Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlar var ya Allah bunlara bir
mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. (Ahzab 35)
4-Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret nede bir alışveriş, Allah'ı zikretmekten kendilerini alıkoymaz. (Nur 37)
5-Gerçekten Allah'ı, Ahiret günüaü arzulayanlar ve Allah'ı çok zikredenler için,
size Allah'ın Resulünde(takip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır. (Ahzab 21)
6- Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin, O'nu sabah ve akşam tesbih edin,
yüceltin. (Ahzab 41)
7- O halde yazıklar olsun o Allah'ın zikrini terk eden kalpleri katılara..
Onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler. (Zümer 22)
8-Allah'ın zikrini kim umursamazsa, ona bir şeytanı musallat ederiz de,
artık o, ondan hiç ayrılmayan bir arkadaş olur.(Zuhruf 36)
9-Akıl sahipleri o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (daima) Allah'ı zikrederler;
göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve şöyle derler:"Ey Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın. Sen batıl şey yaratmadan münezzehsin. Artık bizi cehennem ateşinden koru.
(Al-i İmran l9l)
l0- (O korkulu zamanda) Namazı kılıp bitirdikten sonra ayakta iken,otururken,yanlarınızın üstüne
yatarken hep Allah'ı zikredin.(Nisa l03)
11-İman edenlere vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah'ın zikriyle titremesin. (Hadid 16)
12-Sabah ve akşam içinden yalvararak ve korkarak yüksek olmayan hafif bir sesle Allah'ı zikret. Gafillerden olma. (Araf 205)
13-Gerçek müminler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir, onlara Allah' ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve onlar, yalnız Rablerine tevekkül ederler. (Enfal 2)
14-Rabbini de çok zikret ve sabah akşam tesbih et. (Al-i İmran 41)
15-O münafıklar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az hatıra getirip zikrederler.(Nisa 142)
16-Muhakkak şeytan, şarapta ve kumarda, aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı zikretmek ve namaz kılmaktan alıkoymak ister.
Artık siz bunlardan sakınmaz mısınız? (Maide 91)
17-Şeytan onları hükmü altına almış ve Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, şeytanın taraftarıdırlar.(Mücadele 19)
18-Namazı kıldıktan sonra, yeryüzüne dağılında Allah'ın fazlından rızık arayın. Allah'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.( Cuma 10)
19-Ey iman edenler,sizi ne mallarınız, ne çocuklarınız, Alllah' ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır.
(Münafıkin 9)
20-Rabının ismini zikret, her şeyden kesilerek O'na yönel ( Müzzemmil 8)
21- 0 halde siz, beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin de nankörlük yapmayın. (Bakara 152)
22- Aralattan dönüşünüzde Meşari Haramda Allah'ı zikredin.0, sizi nasıl hidayete erdirdiyse sizde 0'nu öylece zikredin .Doğrusu siz O'nun hidayetinden önce sapıklık içinde idiniz. (Bakara 198)
23- Hac ibadetinizi bitirince, cahiliyye devrinde hacdan sonra, toplanıp atalarınızı andığınız gibi hatta daha da kuvvetli bir anışla Ahlah'ı zikredin, çünkü insanların kimi: Ey Rabbimiz, bize (nasibimizi) dünyada ver der .0 kimsenin ahirette bir nasibi yoktur.
(Bakara 200.201)
24-Sabah akşam Rabbını zikret. Gecenin bir kısmında da O'na secde et. Birde geceleyin uzun bir müddet 0'nu tesbih et. (İnsan 25,26)
25-Kötülüklerden temizlenen, Rabbının ismini zikreden ve namazı kılan, mutlaka kurtulacaktır. (A'la 14,15)
26-Ey Resulüm, itaatkar ve mütavazi olanları Cennetle müjdele. Bunlar o kimselerdir ki, Allah'ın ismi zikredilince kalpleri titrer. (Hac 34,35)
27-Kim de Rabbi'nin Zikrinden yüz çevirirse, Allah onu şiddeti artan bir azaba sokar.
(Cin 19)
28-Unuttuğun zaman Rabbini zikret. (Kehf 24)
29-Sayılı günlerde (Teşrik günlerinde) Allah'ı zikret. (Bakara 203)
30-Mümin kullarımdan bir topluluk vardır ki, onlar; "Ey Rabbimiz, iman ettik artık bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." derlerken; Siz onları alaya aldınız. Sizin bu hareketiniz bizi zikretmeyi size unutturdu. Onlara istihza edip gülüyordunuz. (Mü'minin 109,110)
31-Muhammed Allah'ın Resulüdür .Onun beraberinde bulunanlar,kafirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde eder halde Allah'dan rıza ve sevap istediklerini görürsün. Onların alametleri yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların tevratta anlatılan vasıflarıdır. İncildeki vasıfları ise, filizini vermiş bir ekin gibidir ki, onu kuvvetlendirmiş, oda ekicilerin hoçuna gidecek şekilde kalınlaŞmış ve gövde üzerine dikilmiştir. Müminlerin böyle olmasıda, kafirleri onlara karşı öfkelendirmek içindir. Allah, onlardan, iman edip salih amel işleyenlere mağfiret ve büyük bir mükafat vadetmiştir. (Fetih 29)
ZİKRULLAH HAKKINDA HADİSİ ŞERİFLER:
1- Ebu Hureyre (r.a)den,Resulullah(sav)'in şövle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Allah (cc)'ın birtakım melekleri vardır ki, bunlar yeryüzünde dolaşıp zikir yapanları araştırırlar. Zikir yapan bir gruba rastlayınca,birbirlerine"geliniz aradığınız buradadır" diye seslenirler ve zikir yapanları göğe kadar kanatları altına alırlar. Gökyüzüne döndüklerinde Allah Teala -aslında her şeyi bildiği halde-onlara-Kullarım ne diyorlar?"diye sorar. Meleklerde O'na;
-"Seni tesbih ve tekbir ediyorlar. Sana hamd ve tazim sunuyorlar. "diye cevap verirler. Yüce Allah onlara;
-"Onlar beni gördiler mi?"diye sorar. Melekler;
-Hayır vallahi seni görmemişlerdir, diye cevap verirler. Allah Teala;
-"Ya beni görmüş olsalardı ne yaparlardı?"diye sorar. Melekler;
-Eğer seni görmüş olsalardı daha çok ibadet ederler,daha çok tazim ve tekbir ederlerdi.
-"Kullarım ne istiyorlar" diye sorar. Melekler;
-"Senden cennetini istiyorlar" diye cevap verirler.
-"Cenneti gördüler mi?" diye sorar. Melekler;
"Hayır vallahi ya Rabbi orayı görmemişlerdir.
-"Orayı görmüş olsalardı ne yaparlardı?"diye sorar. Melelekler de O'na;
-"Eğer orayı görmüş olsalardı oraya karşı daha fazla bir arzu ve özlem duyarlar,orayı daha ısrarlı bir şekilde isterlerdi"diye cevap verirler.
Allah Teala meleklere;
-"Neden bana sığınıyorlar "diye sorar. Melekler;
-"Cehennemden sana sığınıyorlar" diye cevap verirler. Allah Teala ;
-"Onlar cehennemi gördüler mi?"diye sorar. Melekler;
-"Hayır vallahi görmemişlerdir"diye cevap verir.
Allah Teala onlara;
-"Ya cehennemi görselerdi ne yaparlardı?" diye sorar. Melekler;
-"Eğer orayı görmüş olsalardı ondan daha şiddetli kaçar,daha çok korkarlardı"diye cevap verir Bunun üzerine Allah Teala:
" Şahit olunuz ki onları affettim" buyurur.
Meleklerden biri;
-"Onlar arasında falanca kimse var ki, o aslında onlardan değildir.
Şahsi bir amaç için onların arasına katılmıştır"der. Allah Teala o meleğe;
-"Onlar öyle bir gruptur ki,onların arkadaşı kendilerine ihanet etmez" buyurur.
Buhari ve Müslim
2-Ebu Hureyre (RA)'den, Resulullahın (SAV)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
" Müferridler öne geçti (amacına ulaştı) "kendisine" ya Resulallah müferridler kimlerdir?"diye sorduklarında;
"Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlardır"buyurmuşlardır. Müslim
3-Ebu Said el-Hudri (RA)'den rivayet edilmiştir. O'da Hz.Muaviye(RA)'den rivayet etmiştir.
Resulullah(SAV) efendimiz bir gün mescidi saadette halka kurup zikir yapan bir grup sahabeye rastladı.
Onlara;
-"Niçin oturuyorsunuz?" diye sordular. Ashab;
-"Oturduk Allah'ı zikrediyoruz, bizi islama ilettiğinden ve islamla bize ihsan buyurduğundan O'na hamd ediyoruz"dediler.
Resulullah (SAV)efendimiz şöyle buyurdu:
-"Ancak bu iş için oturdugunuza yemin edermisiniz? dikkat edin,ben sizi suçlamak için size yemin verdirmiyorum, fakat Cibril gelip haber verdi ki, Allah sizinle meleklere karşı övünüyor."
Müslim,Tirmizi, Nesai
4-Ebu Müslim el-Eğarr (RA) diyor ki;"Ben şehadet ederim ki, Ebu Hureyre ve Ebu Said (RA) Resulullah (SAV)'ın , şöyle söylediğine şehadet ettiler. "Bir topluluk oturup Allah'ı zikrederse, onları mutlaka melekler kuşatır, Allah'ın rahmeti onları bürür, üzerlerine sekine iner ve Allah onları yanında bulunan meleklere anlatır.
Müslim ve Tirmizi
5-Ebu Hureyre(RA)'den Resulullah(SAV)'in şöyle buyurduğu, rivayet edilmiştir.
"Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kulum hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. Kulum beni zikredince ben onunla birlikteyim. Eğer o beni içinden zikrederse,bende onu içimden zikrederim. Eğer beni bir toplulukta zikrederse, bende onu daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım, o bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." Buhari, Müslim, Tirmizi
6- Ebu Musa el-Eşari(RA)'den Resulullah (SAV)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Allah'ı zikreden kimse ile zikretmeyen kimse ölü ile diri gibidir." Müslim
7-Ebu Musa el-Eşari (RA) anlatıyor: Resulullah (SAV) buyurdular ki;
"Allah'ın zikredildiği evlerin misali ile, içerisinde Allah'ın zikredilmediği evlerin misali,
diri ile ölünün misali gibidir." Buhari ve Müslim
8-Resulullah (SAV) efendimiz buyurdular ki;
"Cennet bahçelerine uğradığınızda oradan otlayınız, Sahabiler; cennet bahçeleri nedir ey
Allah'ın Resulü? dediler. Resulullah(SAV) "zikir halkalarıdır" buyurdular. Tirmizi
9- Ebud Derda(RA)'den rivayet edilmiştir: Resulullah ( SAV ) efendimiz ;
"Size amellerin en hayırlısı, sizin derecenizi en çok artıracak, Melikiniz nezdinde en temiz,
sizin için altın ve gümüş bağışlamanızdan daha hayırlı, düşmanlarınızla karşılaşıp onların
boyunlarını vurmanızdan, onlar da sizin boyunlarınızı vurmalarından da hayırlı olanını haber vereyim mi?" Sahabiler;
"Evet ey Allahın Resulü" dediler. Resulullah; "Allah'ı zikretmektir" buyurdular.
Bir başka rivayette, Resulullah (SAV)'a sorulur: "Kıyamet günü Allah nezdinde en hayırlı ibadet hangisidir? "Resulullah (SAV) şu cevabı verir. "Allah'ı çok çok zikretmektir." Hadisin ravisi Ebu Said der ki: " Ey Allah'ın Resulü, Allah yolunda cihat etmekten de mi?" diye sordum. Aleyhissalatu vesselam şu cevabı verdi: "Gazi, kılıcını kırılıncaya ve kana bulanıncaya kadar, kafirlerin ve müşriklerin boyunlarına indirse de. Allah'ı zikredenler, derece itibariyle ondan üstündür."
Muvatta, Kütüb-ü Sitte S-252
10- Muaz b. Cebel (RA) anlatıyor: "Kul, kendini Allah'ın azabından kurtarmada zikrullahtan daha müessir bir ameli işlememiştir." Muvatta,Tirmizi,İbnu Mace
11- Abdullah b. Büsr (RA)'den şöyle rivayet edilmiştir: Adamın biri gelerek:"Ya Resulallah, İslamın hükümleri çoğaldı. Sımsıkı tutacağım bir şeyi bana bildir"dedi. Resulullah (SAV)'da "Dilin devamlı olarak Allah'ı zikretsin"buyurdu. Timizi
12- Ebu Hureyre (RA) anlatıyor:"Resulullah(SAV) buyurdular ki; "Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince,dünya semasına iner ve; "Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istiyorsa onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der.
Buhari, Müslim, Muvatta, Tirmizi
13- Hz .Enes (RA) anlatıyor: "Resulullah (SAV) efendimiz buyurdular ki; "Allah'ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmail'in oğullarından dört tanesini azad etmemden daha sevgili gelir. Allah'ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına kadar oturmam dört kişi azad etmemden daha sevgili gelir.
Ebu Davud
14- Hz. Enes (R:A)'den rivayet edilmiştir: "Resulullah (SAV) şöyle buyurmuştur; "Namaz, oruç ve zikir Allah yolunda infak üzere yediyüz misli katlanır." Ebu Davud
15- Ebu Hureyre (RA)'den: Allah (CC)'ın Resulü bir Hadisi Kudsi'de şöyle buyurmuştur; "Kulum beni andıkça ve dudakları beni anmak için kıpırdadıkça ben onunla beraberim."
İbni Mace, İbni Hibban
16- Muaz b. Cebel (RA)'den: Resulullah (SAV) şöyle buyurmuşlardır; "Ademoğlu Allah'ın zikrinden daha kolayca kendisini Allah'ın azabından kurtaracak bir amel işlemiş değildir."
Bu söz üzerine, Ashab'ı Kiram Resulullah'dan şöyle sordular: Allah yolunda cihad da mı zikir kadar faideli değildir? Resulullah (SAV): "Allah yolunda cihad da zikir kadar faideli olamaz. Ancak kılıcın paramparça oluncaya kadar düşmana çalarsan. Sonra yine kılıcın parçalanıncaya kadar düşmana çalarsan, sonra yine kılıcın parçalanıncaya kadar düşmana çalarsan." Ibni Ebi Şeybe ve Tabarani
17- Ömer İbnul Hattab (RA)'den: Resulullah (SAV) Hadisi Kudside şöyle buyurmuştur; "Cenabı Hak beni zikrettiği için benden ihtiyacını istemeye vakit bulamayan bir kuluma benden ihtiyacını isteyenden daha fazla veririm" Buhari (Tarihinde)
İmam Celaleddin Suyuti (Rh.A) Hazretlerinin " Neticetül Fikr fi Cehri bi Zikr " isimli eseri :
Rahman ve Rahim Olan Allah (CC)' ın adı ile başlarız.
Mesele: Zikir, tesbih ve dua beyanındadır. Bunlar belaların definde sadakaya eşit olurmu? onun makamına geçebilir mi?
El-Cevap: Bu hususta açık ayet ve hadisler vardır. Zikrin ve tesbihin sadakadan daha üstün olduğu hakkında da eserler vardır.
Ama zikrin belaların define sebep olması hususunda öyle bir delil vardır ki, ondan şek ve şüphe yoktur.Muayyen zikirler hakkında sayılmayacak kadar çok hadis varid olmuştur. Kim o zikirleri söylerse beladan, şeytandan, her türlü zarardan, zehirden akrep sokmasından ve onu rahatsız edecek her türlü zararlardan korunur.
Eş-Şeyh Muhyiddin en-Nevevi" nin " Kitabul Ezkar " isimli eseri o zikirlerle doludur.
Yine Taberani ve Beyhaki" nin eserleri olan " Kitab-ud Dua " da bu zikirlerle doludur.
Hal böyle iken sözü daha fazla uzatmaya gerek kalmaz.
Hadisi Sahihde gelmiştir ki;
-1-" La Havle vela Kuvvete İlla Billah " zikri, belalardan yetmiş kapıyı kapatır. Bunların en aşağısı " fakirliği ", diğer bir rivayette ise " gamı " giderir.
-2-Sevban (R.A)' den merfu olan hadisi Hakim rivayet etmiş ve onu tashih etmiştir.
" Kaderi hiçbir şey çeviremez, ancak dua çevirebilir. "
Yine Hz.Aişe (R.Anha)' den Hakim rivayet etmiştir. "Dua nazil olan ve olmayan belalara engel olur. Nüzul (inmekte) halinde olan bazı belalarla dua karşılaşır ve onlar birbirini kıyamete kadar geri çevirir."
-3-Ebi Davud ve başkaları İbni Abbas (R.A)' dan merfu' en rivayet ediyorlar.
" Kim istiğfara devam ederse; Cenab-ı Allah (CC) ona gam ve kederden bir esenlik verip, bütün sıkıntılardan kurtulmayı ihsan edip, hesapsız bir rızıkla rızıklandırır".
-4-Suveyd b. Cemil' den Ebi Şeyma rivayet ediyor. Buyurmuş ki;
" Kim ikindi namazından sonra (la İlahe İllallah Lehul Hamdu ve Huve Ala Kulli Şeyin Kadir) zikrini söylerse, o zikir ertesi günün ikindi vaktine kadar sahibine gelecek her türlü bela ve afetlere karşı savaşırlar."
-5-İshak b. Rahaviye, Mesnedinde Tarık ez-Zuhri' den rivayet ediyor. Buyurdu ki; Ebu Bekir Es-Sıddik' e kanatları sağlam bir karga getirildi. Ebu Bekir buyurdu ki; Ben Peygamber (SAV) den işittim buyurdu ki; " Avlanmaz bir av, yaralanmaz bir yaralı veya kesilmez bir kesilmiş ağaç, tesbihlerini azalttıklarından dolayı bu haller başlarına gelir".
Bu hadisi, Ebu eş-Şeyh " Kitalul Azame " isimli eserinde, İbni Avn b.Mehran tarikiyle Hz. Ebu Bekir' den mevkufen rivayet etmiştir.
4-TEKKE - ZAVİYE - DERGAH - HANKAH - ASİTANE
Tekke, Zaviye, Dergah, Hankah, Asitane;
Tasavvuf erbabının, oturup kalkmalarına, süluk çıkarmalarına, ayin yapmalarına mahsus yere, tekke denir.Taşradan gelecek dervişlerin kalabileceği özel odaları ve mutfağı bulunur.
Küçük Tekkelere "zaviye", büyüklerine "hankah" , "dergah", merkezi pozisyonda olanlara da "asitane" denir.
Olalı müntesib-i aşkın ey mah
Tekkeden tekkeye koşmaktan usandım billah.
Muallim Naci
1- Bir Makale
2- Nevbe Vurmak (Tekke Musikisi)
BİR MAKALE
Belediyenin Gazanfer ağa Medresesinde, Tarikat kostümlerine ayrılan küçücük bir odanın içindeki bütün bir malzeme, yalnız İstanbul� daki 360 dan fazla Tekke; Hankah ve Asitane� den arabalarla, kamyonlarla çıkarılan ve bu gün tek yapıcısı kalmayan o fevkalade harikulade kıymettar, nadide, kutsi ve tarihi eşyaya karşılık şimdi tozlu raflarda göze çarpan, destarı bozulmuş, rengi atmış üç beş Halveti, yahut Celveti tacı ile nasılsa elde kalmış ve yıpranmış bir Mevlevi Tennuresi, bir de Bektaşi Fahri ve üç, dört tane de eski püskü kostüm ve (külah) tan ibarettir ki, bunların da artık teşhir ve temsile değer kıymet ve mahiyetleri � ne yazık ki � kalmamıştır.
Şimdi bir an düşünelim: Bir takım mesleki rümuzat ile süslü ve işlemeli (Takye) sinden yünlü, pamuklu hırkasına; Haydariye veya Hüseyniye dedikleri aba yeleğinden, şalından asa sına; Yol yol antarisinin beş parmak kıvrımından muayyen büklümlerine; deve tüyü abasından ridasına; hatta bunların dikişinden düğmesine ve örgüsüne kadar her biri, her yeri ve her yanı ayrı ayrı birer kıymet, birer mana ve ifade olan, her parçasında türlü semboller bulunan ve artık aranılmakla da ele geçiremeyeceğimiz bu emsalsiz eşyanın böyle hazin bir lakaydi sonunda ve hem de pek acıklı bir surette mahv-ü heder oluşundan kimin ve nerenin sorumlu ve ilgili tutulacağı, henüz öğrenilmiş değildir. Bize kalırsa evvela sorulacak ve araştırılacak nokta şudur:
Evkaf İdaresinin böyle bir, çoğu şahsi ve gayri mevkuf olan bu eşyayı olduğu gibi, istediği şekilde toplamağa, topladıktan sonra da muhafazası ile hiç alakadar olmayıp, her birini bir tarafa atıp çürütmeye, yahut güneş girmeyen havasız, rutubetli ambarlarda işe yaramayacak bir hale getirip imha etmeye hakkı var mıdır?
Ne kadar acınsa ve esef olunsa yeridir ki; mesela: 7 renk üzerine ham ipekten işlenmiş ve pek ustaca bezenmiş 4 veya 18 �terk� li Kaadiri taçları, yine Kaadiriye hulafasına mahsus siyah kadifeli, uzunca kanatlı �müjganlı� lar..Aynı şekilde yeşil, beyaz, kırmızı, mai, sarı ve lacivert renklerle işlenen ve icabına göre �12, 16, 18� ve ila...72 tığlı, nadide �gül� ler, �gülbehar� lar, �kemer� ler ..Çeşit, çeşit �kan taşları� �elif� i lame� ler, �güldeste� ler, �tomak� lar...40 Elifli, 20 dallı �Halveti� taçları, türlü renkte ve şekilde �Hüseyni�, �Cüneydi� destarlar...�Mihrablı Burma� lar, �Mücevveze� ler, �Elifi� ler, �Edhemi� ler, �Eşrefi� ler, �Dallı� lar...Hülasa ecdad ve eslaf elinden çıkma iğne hünerinin, göz nurunun ancak şarka mahsus olan bu emsalsiz ibda� ları ve artık üç beş mezar taşından başka da benzeri kalmayan bu eşşiz eserler, nefiseler- müzelerde saklanması vaadile- Evkaf tarafından, hem de pek zecri bir surette toplattırıldığı ve bu uğurda bütün Tekke� ler boşaltıldığı halde, ne yazıkdır ki büyük Türk Hattatları� nın şaheserleri ile birlikte o zamandan beri ortadan yok olmuş, yukarıda işaret ettiğim gibi bu işe tahsis olunan Belediye� nin (İnkilap Müzesi) bile, fevkalade zengin ve mücehhez olması lazım gelir iken �kuruttuğumuz çeşmeler, sebiller gibi- tam takır bırakılmıştır.
Halbuki yalnız �Kadirihane� den müsadere edilen, üç kamyonun taşımakla bitiremediği, mesela: �Etvar-ı Seb�a� renklerine bürünmüş tiftik �Makam Postları�, bunların önünde �12 İmam� a işaret olarak yanan muhtelif boyda ve şekilde altun kakmalı, yahut sadece gümüşten ve prinçten dökülmüş, kenarlarında Türk Hattat ve Hakkakinin emsalsiz yazıları ve hünerleri bulunan şamdanlar, buhurdanlar, devamlı ve ahenkli, fevkalade bir tannaniyet temin etmesi için hususi surette yaptırılmış � gayet ince, hassas ve altun döğmeli �halile� ler, �mazhar� lar, �kuddüm� ler..yine bunlar arasında çeşit çeşit renkten ve ipekten donanmış �çeyiz� ler, �emanet� ler, �maksure� ler, dolusu postlar, antika seccadeler ve tesbihlerle klasik bir müzeyi baştan başa ve pek ala ihya etmemiz mümkündü...
Bunları eşelemek, bu konuyu kırklamak, � irticaı ayaklandırmakdır� diyemeyiz. Böyle düşünenler varsa muhakkak ki yanılmış ve aldanmışlardır. Zira ehlinin malumu olduğu üzere taasubun ve kuru zühdün, öteden beri amansız bir düşmanı olan ve daima böyle tanınan tasavvuf teşkilatının, irtica ile zerre kadar ilgisi ve münasebeti yoktur. Zaten İslam medeniyetinin, İslam maarifinin ruhen ve fikren yükselmesi, gelişmesi demek olan, hasseten de bunun için kurulmuş bulunan �Tasavvuf�, Müslümanlıktaki batıl inançlardan doğan ve kökleşen kuruluğu, geriliği, gidermek için teessüs etmemiş midir?
Bundan dolayıdır ki her hamlesinde önüne çıkan taassubla, irtica ile daima mücadele halinde bulunmuş, Medresenin �Ulama-yı Rusum� denilen zahir ulamasının akide hayatına getirdiği Cennet sevdasına, Allah korkusuna karşılık O, her şeyden önce iç alemlere girerek gönüllere Allah sevgisini, Allah aşkını, kainatın felsefesini yerleştirmiş ve bunun neticesi olarak da �insan-ı kamil� dediğimiz insanlığa yarar insan yetiştirmenin yolunu ve gerçek sırrını öğretmiştir.
Yine bu mekteb, deruni ihtiyaçları da düşünerek Medresenin, �Bab-ı Fetva� nın kafa kafaya vererek asırlarca haram tanıtması yolunda sürüp giden ısrarına, ibrarına rağmen bir çok teviller, tefsirler ve arifane incelikler bularak İslam mabedlerine müziği yerleştirmiş, Mutrib denilen musiki mahfelinde sazı ile, sözü ile bütün teşkilat ve ihtişamı ile, �Zakir Başı� veya �Ayinhan� dediğimiz büyük hançere üstadının Şefliği altında muazzam, bedii bir terennüm ve teganni ihtifal ve ihtilali vücuda getirmiştir ki bütün bir Batının ve kilisenin bu gün bile başaramadığı fevkalade ve dahiyane bir inkilabdır.
Bununla da kalmıyarak (ayin) adını verdiği yine müzikle başlayıp müzikle biten ve kalpleri titreten: � Kıyam, Kuud, Devran ve Sema � halinde çeşit çeşit zikirler �usul� ler, � mukabele � ler, yani bir nevi estetik törenler, füğürler, dini ve lahuti rakslar, semavi danslar ve konserler tertib eylemişlerdir
Tarihin şehadeti ile de sabit olduğu üzere tarikat büyükleri yani � Pir� ler, � Müctehid� ler, bütün tasavvuf uleması daima ve daima her zaman bu yolda uğraşmışlardır. Onların ellerinden çıkmış ve bir hayli seçme parçası bugün mekteblerde okutturulan eserler ve kitablar meydandadır. Ayrıca kütüphaneleri tavanlarına kadar dolduran � Ana Kitab � dediğimiz �Ummühat� ve �Muhalledat� ehlinin malumudur. Edebiyat derslerinde, edebiyat tarihlerinde kendilerine geniş sahifeler ayrılan, erişilmez şahsiyetlerden önemle ve övünerek bahsettiğimiz büyük mutasavvuflar, mesela ilk hatıra gelen �Hacı Bayram� dan, Yunus� dan, Eşrefoğlundan, Yesevi Ahmed� den, Mısri Niyazi� den � tutunuz da Üsküdarlı � Aziz Mahmud Hüda-i� ye onun Şeyhi � Üftade� ye hatta son zamanlardaki � Erzurumlu İbrahim Hakkı� ya, � Seyyid Niğari� ye kadar hangisinin şiirinde, eserinde ve tek satırında irticaın kokusu vardır? Zaten şimdiye kadar taassubla, � Zühdü Mutlak� la tarikat ve tasavvuf uzlaşabilmiş olsaydı, yüzyıllar boyunca uzayıp gelen tekke ve medrese geçimsizliği kökünden halledilir ve her bakımdan da ortadan kalkmış bulunurdu. Binaenaleyh şu vesile ile söylemek ve hatırlatmak lazımgelir ki klasik tekke müziği, tekke dansı veya ridmiyi dediğimiz şey, bu gün liselerde okutulan � manen pek manidar, fakat cansız ve sessiz olduğundan şimdilik kuru ve yavan kalan- tasavvufi metinlerin didaktik parçaların sese ve besteye alınmış (melodi) lerinden ibaret bir �kıyl-ü kal� antolojisidir.
İşte bu melodilerden örülen canlı ve heyecanlı tabloyu gerek ibadet kasdiyle gerek hayret ve ibretle temaşaya gelenlerin dini ve deruni olduğu kadar bedii bir vecd içinde kalmaması da mümkün değildi, zira sadece seyre ve tetkike gelmiş olanları bile kalbinden ve kafasından yakalıyordu.
İnkarı kabil olmayan bu hakikat ve bedahat değilmidir ki Batının aydınını, tarihçisini, yıllarca ve yıllarca bıkmadan ve usanmadan, ardı arkası kesilmeden- biadli bir derviş gibi- Mevlevi ayininde bulunmak, yahud mükemmel bir Rifai veya Eşrefi usulü görmek için Londra� dan, Paris� ten hatta çok kerre Amerika� dan �Kulekapısı Mevlevihanesi� ne, Üsküdardaki (Rifai Asitane)� sine veya Tophanedeki (Kadirihane) meydanına, -şapkası elinde, medeni bir huzur ve ihtiram içinde � daima zevkle, heyecanla bu güne kadar sevkede durmuş ve hatta ruhan intisab ve incizaba mecbur bırakmıştır.
Şu halde insaf ile düşünmek icabederse ilimle, tarihle pek ilgisi olmadığı halde sadece geçmişin ve göreneğin, bir bakımdan da güya Batı� nın medeni bir eğlencesidir diye bir çok külfetler, zahmetler ve bir hayli de masraflara katlanarak defalarca ihyasına çalıştığımız ve hiç de usanmadığımız uydurma ve soysuz (festival) lere verilen önem ve değer kadar olsun bu işlerle de uğraşmak zamanı artık gelmiştir. Eğer mazimizi gerçekten seviyor ve onunla cidden övünüyorsak tarihteki servet ve emlakimizin değerini belirtelim. Geçmişteki bedii zevkin, estetik terbiyenin aşk meydanında kutsi ve ilahi heyecana nasıl terfik edildiğini ve bunların nasıl müstesna bir vecd içinde tezahür ve tebellür ettiğini, o anlatılmaz alemin ihtişam ve insicamını, semavi aşkın lahuti sesini, hatta tonunu, fonetiğini �bütün nüansları ile- meçhulün ve metrukün karanlığından kurtarmamız iktiza etmektedir. Bunun içinde �Baltacıoğlu� nun, �Türke Doğru� da, yana yıkıla haykırdığı gibi bunları zaman geçirmeden plakla, filimle, kroki ile hatta �mümkin ise- �Revü� halinde hemen tesbit ve teşhis edib, -aslını kaybetmeden- tarihe ve ebediyete vermemiz; hulasa bu yolda durmadan seferber olmamız lazımdır.
Eli kalem tutan iş başına......
CEMALEDDİN SERVER
NEVBE VURMAK
(Tekke Musikisi)
Klasik mabed musikimizin ilk büyük konservatuarı sayılan ve bu sahada en kuvvetli, en değerli üstadlan yetiştiren, bunları tarih ve insanlığa tanıtan Tekkeler musikisi ve onun pek azametli kültür ve edebiyatı olmasaydı, ve eğer bunlar ta'lim, telkin yolları ile, inceden inceye işlenmeseydi, kabul etmek lazım gelir ki, islam'ın ibadet dünya-sı, kuruluktan ve zevksizlikten kurtula-mıyacaktı. Yine hatırlamak yerinde olur ki, Medrese kültürünü selahiyetle temsil ve tedris eden zahir ulâmasının ve "Bab-ı Meşihat" de denilen "Fetvahane" nin aynı zihniyet ile kafa kafaya vererek bir ağızdan "Haramdır!" dedikleri musikiyi, devamlı, İsrarlı birçok mücadele ve fedakarlıklarla islam ma-bedlerine sokup yerleştiren ve bütün ihtişamile devam ettiren,
Tekke musikisi, Tekke musikişinasları olmuştur. Bunun çok güzel bir neticesi de şudur ki, çeşitli zikir şekiller inden meydana gelen ayin-i şeriflerin, "Mukabele" lerin arasına lâhutî konserler, semavî rakıslar, pek canlı ve cazip şekilde bediî figürler katarak, Müslümanlık â-leminde adeta ulvî ve ruhanî bir medeniyet kurmuşlardır. Zamanına göre dahiyane bir inkılap vuruda getirilmiş sayılabilir.
Yine dikkat edilirse görülür ki, zikirde, kalblere coşkunluk vermesi, ilahî zevki arttırması itibarile musikinin,ruhlarda ve gönüllerde yaptığı, bıraktığı tesir, çok kudretlidir. Bu hususun inkar edilemiyecek büyük ehemmiyeti vardır.
TEKKE MUSİKİSİ
Tekke musikisi de, klasik musikimizin saz fasılları gibi tavrını, seyrini değiştire değiştire ve ısındıra ısındıra başlar ve devam eder. Perde perde yük selir, alçalır, dolaşır, ilk girdiği, başladığı yerde, en sonra karar kılar. Koro'nun ses temposu, perdesi, zikrin tavrına ve hareketlerine göre ayarlandırılmıstır. Hiç falso vermeden böylece sürüp gider.
Zikrin "tavr-ı mahsusu" nda görülen figür ve ritim icaplarına göre Önce "pest" den, yavaş yavaş, ağır ağır başlar, perde perde inip çıkar, gittikçe artan büyük bir coşkunluk içinde, etrafı ve gönülleri sardıktan, yüksek perdeler üstünde bir müddet dolaşıp gezindikten sonra "Yıldız Perdesi" denilen hepsindendik ve daha yukardaki en üst perdeyi bulurdu.
Dergahlarda musikiye, bu derece e-hemmiyet verilmesi, Tarikat mensuplarının eski tabiri ile "meclûb-i mehasîn", "bedayı'perver" olmalarından ileri geliyordu, yani (güzelliklere vurgun, bediî zevklere düşkün), ince ruhlu insanların Tekke muhtinde ekseriyeti teşkil etmiş bulunmasından husule gelmekte idi.
Şöhretleri asırları kaplamış, büyük sanatkar ve bestekarların bu şekilde hemen daima Tekke ve Tarikat müntesibleri içinden çıkmış ve yetişmiş bulunması, eserlerinin kendi devrinden zamanımıza kadar gelmesi, her asırda tutunması, bu gerçeğin en kuvvetli misalidir.
MUSİKÎNİN İNSAN RUHU ÜZERİNDEKİ TESİRLERİ
Tekkeler musikisinin, derunî hazlar ve ruhlar üzerinde husule getirdiği bir hususiyet de şu idi :
Camide yapılan ibadetlerde, cemaat tarafından mesela yüz defa "Allah!" denilirse. Tekkede dervişlerden, aşıklardan kurulan zikir halkasında en azı bin defa, yüz bin defa "Allah!" denilirdi ve pek de yürekten söylenirdi. Zira Tekkede "Zikr-i daimî", "vecd-i hakikî" vardı. Namaz gibi muayyen vakitlere mahsus olmayan bu devamlı zikir, eski edebiyatın "vecd-i vecd-â-vecd" dediği gayetle coşkun ve pek heyecanlı bir surette icra olunurdu. Bu doyulmaz ve anlatılmaz neş'eyi meydana getiren de musiki idi ve onun büyüleyen, sürükleyen kudreti idi. Zira kitaplara geçmiş hakikatler arasında görülmekte ve bilinmektedir ki, musiki, âşık'ın aşkını arttırır; duygulu kalblere ilham verir, ruhlara coşkunluk getirir. Bunun içindir ki, Tekkede zikir meydanına girip de post üstünde diz çöken her derviş, hatta derviş olmayan herkes, candan, gönülden ve bir ağızdan "Allah!" derdi;
"Allah!" demenin zevkine varırdı. Ve, zikrin en büyük ibadet olduğunu ruhunda yaşardı.
Musiki ile başlayıp, onunla beraber aynı tavırda, aynı perdede devam eden ve en önce "Estağfirullah!", "Lailahe illallah!", sonra da "Allah!", "Ya Allah!"veya "Hu Allah!", "Hayy Allah!" lâfz-ı şerifleri ile birbirini takip ve tekmil eyleyen İsm-i Celal ve Tevhid-i Şerif ler, "Kuud, Kıyam" veya "Devran" da, (oturarak, ayakta veya devrederek, dönerek) ne tarz-ı surette olursa olsun her defasında zikir meclisi bir kaç saat sürerdi. Bazan da hiç farkında olmadan sabahı bulurdu.
Böylece büyük bir âheng ve intizamla sürüp giden bu coşkunluğun basında, şeyh efendi, elinde sübha-i saddane (binlik veya beş yüzlük teşbih), Mekaam Postu önünde, zikr-i şerifi, a-yin-i şerifi birkaç defa devreder ve ettirirdi. Artık sayısını Allah bilir.
Allah ve Zikrullah aşkı ile kendinden geçmenin pâyânsız neşesine bu şekilde huzur ve heyecan katan Tekke mu-sikisinin en cazip, en muhteşem tarafı "Bayram Haftaları"nda, "Nevbe vurulduğu" zaman olurdu. Bu, bir musiki hadisesi idi. Bu hadise i fevkalade, Tekkelerde bir "saltanat-ı musikiye" ha-linde icra edilirdi.
NEVBE NEDİR ?
Nevbe, Tarikatlere aid saz topluluğunun adıdır. Bu, bir çeşit Tekke bandosu idi. Fakat daha ziyade "aktâb-i erbaa" denilen dört büyük kutbun kurduğu ana Tarikatlara mahsus idi. Yani Kaadirî'ler, Rıfaîler, Bedevî'ler, Disükî'ler ve ilaveten Sa'dî'ler, Dergahlarda, muayyen zamanlarda Nevbe vururlardı. Nevbe'nin icra şekli, evvelce de yazdığımız gibi "alat-i mutribe" denilen Şark'a mahsus an'anevî sazlardan "Nay - Ney, Nısfiye, Kuddüm, Çifte Kuddüm, El Kuddüm'u, Mazhar, Bendir, Kabran, Halîle (bando zili), Tabl-Tabıl (kocaman gövdeli davullar), Mehter Takımında olduğu gibi muayyen bir tarzda topluca çalınıp okunmasından meydana geliyordu. Kıyamî Tekkelerin de, Kandil ve Bayram günlerinden bir hafta önce başlardı. Buna, "istikbal Haftası" denilirdi.
Halvetiye Tarikatına mensubiyeti olan Tekke ve Zaviyelerde ise, ancak "eyyam-i mahsusa" ve "leyali-i mubareke" nin hululü münasebetiyle (Kandil ve Bayramların gelişi ile) o da pek nadir olarak Nevbe çıkar ve bazan bir hafta sürerdi. Bu haftanın içindeki zikir günlerinde ekseriyetle Nevbe vurulurdu. Büyük dergahların Hilafet Cermiyetlerinde, şayed Asitane Şeyhi (Pir evinin postnişini efendi) bulundu ise, o zaman ayin-i şerîf ve merasim, Nevbe'nin iştiraki ile yapılırdı.
Nevbe'nin çıkması ve çalınması iki suretle olurdu : Birisi oturulduğu yerde vurulurdu. Buna "Tulibî Nevbe" denilirdi. ikincisi de, ayakta vurulanıdır ki, bu da, Tulibî Nevbe'den sonra başlar ve daha az sürerdi.
Ramazan Bayramlarına rastlayan hafta günlerinde, bazan üç defa Nebve çıkardı. Kurban Bayramlarında ise, Nevbe merasimi iki defa yapılırdı.Nevbe'ler umumî olarak üç fasıldan ibaretti : Dergahın postnişini bulunan şeyh efendi ve bariz salahiyetli zakirbaşı, ellerinde pirinç halîle ile Nev-be'yi idare ederlerdi. Yaşlı dedeler ile diğer zâkirler Kuddüm vurur, dervişler Mazhar çalardı. Misafir olarak gelen kıdemli şeyh efendilere de, "El Kud-dümu" verilirdi.
CEMALEDDİN SERVER REVNAKOĞLU
MÜRİD
Arapça, isteyen demektir. Allah'a vuslatı arzu eden, bir başka deyişle, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak isteyen ve bu olgunluğun eğitimini verecek bir şeyhe (veya mürşide) bağlanan ( bey'at eden) kişiye mürid denir. Tasavvufi anlamdaki olgunlaşmada 4 merhale vardır. 1- Talib, 2- Mürid, 3-Mutasavvıf, 4- Süfi. Mürid, bir tekamülî oluşumda ikinci sırayı işgal etmektedir. Son sırada bulunan süfiye, vasıl denir. Müridi üç gruba ayırırlar:
Mutlak mürid: Şeyhine "niçin?" sorusu sorarak dili ve kalbiyle itirazda bulunmayan, şeyhinin sözlerine karşı delil istemeyen müride, mutlak mürid denir.
Mücaz mürîd: İç ve dışa ait her hususta şeyhinin rey ve iradesi altında bulunan dervişe denir.
Mürted mürid: Şeyhine emrettiği, yasakladığı konulara karşı çıkan müriddir ki, zamanımızda bu türden olanlar çoktur. İlk iki grub makbuldür. Müridin herşeyden önce şeriate sımsıkı yapışması (takva), edeb ve sıdk (doğruluk) üzere olması gerekir.
Tasavvuf Mecmuası 'ndan
Dervişlik Nedir?
Şeyh Remzi er-Rufa'î
Bu suâle birkaç suretle cevab verilebilir.
Başına 'arakiye, arkasına 'aba giyerek ayin günleri ba'zı dergahlara devam etmek ve orada mücteme'an vaki' olacak zikirlerde hazır bulunmaktır.
Feraiz ve vacibat-ı îlahiyye ve Sünen-i Nebeviyye yi kema yenbeği îfa etmekle beraber lezzet-i 'ubüdiyyeti idame ve "La yezalü'l- 'abdü yetekarrebü ila bi'n-nevafil" hadîs-i kudsîsî mucibince nevâfil ile de iştigal etmek için bir şeyhe inâbe etmek ve ta'lim edeceği evrad ve ezkâra müdavemetle ehl-i riyazet ve sahib-i takva olmaktır.
(Ye'bne adem innema 'arefenî men 'arefe nefsehü ve innema vecedenî men tereke nefsehü a'rif nefseke ya insan lita'rufinî) emr-i kudsîsî mucibince nefsini bilmek ve Rabb'ini bulmak maksadıyla bir mürşid-i kamile teslim olarak mücahadatını îfa ve ahlakını tasfiye ile ruhunu tecellî ettirmek ve Rabb'ına vasıl olmaktır.
Mürşid-i kamil olan şeyhine ne 'aynî ve ne de gayrî olmak şartıyla kendini benzeterek iradesiz mürîd olmak, ya'ni Hazreti Cüneyd'in (levnü'l-mai levnüinaihî)" =suyun rengi kabının rengindedir= ve Derviş Yünus'un (Halk içre bir ayineyim, herkes bakar kendin görür) kelamları mazmünunca bila-makam her makamdan görünmektir.
Şu ta'rîfattan anlaşılıyor ki dervişlik ne yalnız surette, ne de yalnız sîrettedir. Hem surette ve hem de sîrette olmak lazımdır. Binaenaleyh, dervişlere enfüsî ve afakî olmak üzere iki vazîfe-i asliye terettüp ider. Vazîfe-i enfüsiyye, cismanî ve ruhanî kendi nefsine, vazîfe-i afakiyye, 'alem-i beşeriyyete karşıdır.
Dervişlerin kendi nefsine karşı olan vazîfesi: Sinn-i mükellefiyete vasıl olur olmaz dünyaya ne için ve kimin tarafından ne suretle getirilmiş olduğunu mülahaza ederek mebde' ve me'adını anlamağa çalışmak bunun için de evvel emirde tahsîl-i 'ulum ve funun ile eşkal ve havass-ı zahiriyyesini, ba'dehü iktisab-ı 'irfan ile ahval ve havass-ı batıniyyesini, elhasıl, vezaif-i insaniyyesini öğrenmektir. Hazret-i Rasül-i Ekrem (s.a.v) "el-'ilmü 'ilmani, 'ilmü'l- ebdani sümme 'ilmü'l -edyan" buyurmuştur. Şüphe yok ki buradaki 'ilmü ebdandan maksad fen-i tıp değildir. îlm-i nefsdir ki ademiyyetin zahiriyat ve batıniyatına şamildir, (men 'arafe nefsehü fekad 'arafe Rabbehü) hadîs-i şerifi de bunu müeyyeddir. Me'a haza bir salik tabîb dahî olursa 'ılm-i nefsi daha sühuletle elde eder ve teferru'atını anlar.
Burada bir sual varid-i hatır olabilir. O da cahil olanlar derviş olamazlar mı? Halbuki Derviş Yunus gibi ümmi nice salikler gelmiştir. Evet (zalike fadlullahi yü'tihî men yeşaü) olabilirler lakin nevadirdendir. Bundan ma'ada derece-i kemalde behemehal noksan olurlar çünkü Cenab-ı Hakk (Hel yestevi'l-lezîne ya'lemüne ve'l-lezîne la ya'lemün) buyurmuştur. Bilen ile bilmeyen müsavi olamaz. Esasen kemal-i evliyaullahtan olan İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i 'Arabî, Mevlana Celaleddîn-i Rumî kaddesallahu esrarahüm gibi zevat zamanların da 'ulüm-ı zahiriyyede dahi yed-i tüla sahibi idiler ve bu suretle meratib-i insaniyyeyi tamamıyla idrak ederek mürşid-i kamil olmuşlar idi, Ba'zı evliyaullahın, 'ilm, sülük için hicabdır dedikleri varlık itibariyledir.Yani salik kendi ilmine istinad ederek mürşidinin telkînatını kabul etmez ise 'ilmi hicab olur demektir. Yoksa ilimsiz, akılsız dervişlik olmaz. Bunun içindir ki meczübîn ile kamilîn arasında zahirî ve batınî pek büyük farklar vardır. Şu halde derviş olmak için evvel emirde kuvve-i 'akliyye ve zekaiyyesi tam bulunmak ve vezaif-i insaniyesinin zahiriyatını müte'addit hocalardan, ulemadan öğrenmiş ve ma'neviyatını da bir veyahut birkaç mürşid-i kamilden ahz ve telakki etmiş bulunmak şarttır.
Burada dahi bir sual varid olur şöyle ki: Müte'addit hocalardan tederrüs etmek kabul olunursa da seyr u sülük için birkaç mürşide ne ihtiyaç var, bir mürşid kafi değil midir? Hayır! Eğer mürşid cidden haiz-i cemi'î kemalat olmazsa kafi değildir. Nitekim kibar-ı evliyaullahdan ekseri birkaç mürşide hizmet etmişlerdir. Vaktiyle meşayıh dervişini bir raddeye kadar kendisi terbiye ederek isti'dadını fazla görürlerse diğer meşayiha gönderir ve anlar ma'rifetiyle ikmal-i sülük ettirirler idi. Ve dervişlerinin her halde noksan kalmamasına i'tibar ederler idi. İşte bir derviş zikir olunduğu vech ile nefsine karşı olan vezaifini öğrenirse kendini halen ve tamamen mürşidine benzetmiş bulunur ki bu surette kendisi mürşidinin ne aynı ve ne de gayrı olur. İnsan-ı kamil buna derler.
Dervişlerin 'alem-i beşeriyete karşı olan vazîfesine gelince: Bir derviş kendisi nasıl hocalarından, mürşidinden ya'nî alem-i beşeriyetten 'ilim ve 'irfan ahz ve telakki ederek tefeyyüz itmîş, adem olmuş ise anı ya'nî aldığı ilim ve irfanı yine 'alem-i beşeriyyete i'ade ederek borcunu te'diyeye, emaneti red ve teslime mecburdur. Bu borç bir deyn-i ma'nevîdir ki ehl-i himmet ve hamiyyet olan dervişler te'diye etmişlerdir. Hazret-i Fahrü'l-Mürselîn (s.a.v.) Efendimiz: "Allahümme'kdi 'annî deynî � buyurmuşlardır. Bu deynden murad hakikatta deyn-i suverî değildir. Belki beşeriyete olan deyn-i ma'nevîye işarettir. Halbuki Zat-ı Risalet Penahileri alem-i beşeriyyete olan deynlerini te'diye ettikten ma'ada la yefna hazineler dahî bırakmışlardı ki bugün biz, ümitleri anları israf etmekteyiz, (el-Uulema-ü Veresetü'l- Enbiya) hadîs-i şerif; matükunca 'ulema, 'urefa bu hazineleri tevarüs etmişler, isteyenlere bezi etmekde bulunmuşlardır.
Hakîkaten ekser-i evliyaullah kendilerini mürşidlerine benzettikleri gibi yüzlerce efrad-ı beşeri de kendilerine benzeterek adem etmişler, 'alem-i beşeriyete sermayeler terk etmişlerdir. Ashab-ı hasenattan biri bir cami yaptırarak bir hayır işler. Lakin o cami kendi gibi bir cami yaptıramaz. Halbuki bir hayrü'l halef bırakabilirse o da diğerini, üçüncü dördüncüyü, elhasıl, müselsel olarak ila nihaye yekdiğerini ıslah ve terk ederek salah-ı halî, ahlak-ı Muhammedi'yi idame ederler ki maksüd-i aslî dahî budur. Binaenaleyh dervişlik yalnız nefsini kurtarmak değil, ebna-i cinsinden birkaçım dahî kurtararak tertîb-i meratibi insaniyye etmek (ve hüve'1-lezî ce'aleküm halaife fi'1-ardi) kelam-ı 'izzetinin esrarım izhar eylemektir.
Ebna-yı cinsinden hiç olmaz bir kimseyi ıslah ile helak-i ma'neviden kurtaramayan dervişlerden 'alem-i beşeriyet da'vacıdır. Hazret-i Rasür-i Ekrem (s.a.v.): "eş-Şerefü bi'l-edeb la bi'n-neseb" buyurmuşlardır. Hüner evlad-ı sulbiyye değil evlad-ı ma'neviyye yetiştirmektedir. İşte dervişliğin vezaif-i asliyesinden olan vazifeyi muhtasaran beyan ettik. Bunları nazar-ı ehemmiyetten dür tutan dervişler emin olsunlar ki 'ömürleri oldukça dergahlarda püşt-pâ ursalar üç 'arakiyeyi yedi cübbeyi birbiri üzerine giyseler yine derviş-i hakîkî olamazlar.
Fî 7 Haziran sene 327/1911 Şeyh Remzî er-Rufaî
[ TASAVVUF-İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi Sayı 2 - 5 Ocak 2001]
TASAVVUF
Bismihi Teala :
" Rahman olan Allah' ın ( has dostları ve ) kulları yer yüzünde tevazu hali içinde yürürler. Cahiller kendilerine takıldıkları zaman, güzel ve yumuşak söz söylerler." Kuran-ı Kerim Furkan Suresi 25/63
" İyilik ve takva üzerine yarışınız " Kuran-ı Kerim el-Maide Suresi 2
" Ümmetim içinde ilham ve keşfe mazhar bazı insanlar vardır. Ömer de bunlardan biridir." Hadisi Şerif -Sahih-i Buhari, Fezail 16
" Tasavvuf Kur'an ahlakıdır. Resulullah'ın deruni ahval ve halatı, şeriatin ince adabıdır. Tasavvuf bencillik değil, diğerbinliktir, merhamettir, muhabbettir, hizmettir; laf ebeliği değil, samimiyet, ihlas ve hikmettir. Kalp temizliği, irfan yüceliği ve amel-i salih mektebidir. İnsanı-ı Kamil olmanın yolu ve yöntemidir. Kıyl-ü kal değil, güzel haldir. Taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir, gözlere nur, gönüllere sürurudur."
Tasavufun ne olduğu sorulan Cüneyd-i Bağdadi ( K.S ) şöyle cevap vermiştir:
" Yaratıklarla alakayı kesip Allah ( CC ) ile olmaktır."
Ruveym b. Ahmed ( K.S ) : " Tasavvuf, nefsi Allah ( C.C )' ın iradesine teslim etmektir."
Semnun ( K.S ) : " Tasavvuf hiçbir şeyin sana, senin de hiçbir şeye malik olmamandır."
Cüneyd: "Tasavvuf, vakitleri muhafaza etmektir ", demiştir. Bu da kulun haddini bilmesi, Rabb'ına muvafakat etmesi ve vaktinin gayrisi ile bulunmamasıdır (hâline razı olmasıdır) .
İbn Atâ: "Tasavvuf, Hakk'la beraber istirs âl (Kulun kendisini kayıtsız ve şartsız Allah'ın irâdesine teslim etmesi) dir." demiştir:
Ebu Yakub Süsi: "Süfi, sebebin rahatsız etmediği ve talebin yormadığı kişidir", demiştir. (Çünkü o sebebi değil, Allah'ı görür, bir şeyin istek ve irâde ile değil takdirle hasıl olduğunu bilir) .
"Tasavvuf nedir", diye soran bir zata Cüneyd (k.s.) şöyle dedi: "Tasavvuf, sırrın ve ruhun Hakk'a ulaşmasıdır. Buna nâil olmanın yolu, nefsin, sebepleri görmekten fâni olmasıdır. Bu ise ruhun kuvvetli ve Hakk'la kâim olması sayesinde mümkün olur."
"Sufilere neden sufi denildi", sorusuna Şiblî (k.s.) şu cevabı verdi: "Çünkü sufilerin sıfatları var, şekirleri ( r u s û m ) mevcut. Böyle olmak onların nişanıdır. Şayet sıfatların var ve şekillerin mevcut olmaması onların nişanı olsaydı o zaman sıfat ve şekle sahip olmamak onların nişanı olurdu". Şibli, sufilere sufi denilmesini sıfat ve şekle sahip olmalariyle izah etmiş, hakikat derecesine ulaşan bir sufinin resmi (şekli) ve sıfatı olabileceğini kabul etmemiştir. (Hakiki sufide sıfat ve resim yoktur, bu dereceye ulaşmamış olan sufilere eski sahib bulundukları sıfat ve şekiller dikkata alınarak s u f i y e denilmiştir) .
Bayazid Bistami (k.s.) ; "Sufiler, Hakk'ın kucağında (ve himayesinde) ki bebeklerdir", demiştir. (Anne bebeğin ihtiyaçlarını temin ettiği gibi Allah da onların ihtiyaçlarını sağlar) .
Ebu Abdullah Nebâci (k.s.) ; "Tasavvuf b i r s â m (bir delilik nevi) hastalığı gibidir. Başlangıçta insan saçmalar. Fakat bu hâl kendisinde iyice yerleşince lâl olur. Yani sufi başlangıçta makâmından bahseder, hâli ile ilgili bilgiler anlatır. Fakat keşfi açılınca hayrette kalarak sukut eder". (Maksadı sözle anlatmak vuslat hailnde olmayan sufilerin hâlidir, tasavvufun son merhalesine ulaşanlar h a yr e t içinde kalır ve sukut ederler. Sukut sözden üstündür) .
Fâris'in şöyle dediğini işitmiştim: "Nefsâni arzular, insanın önünde duran büyük ve önemli işlere galebe çalınca, en doğru olanı tercih etmek bahis konusu olur. O zaman bu hâl sözle açığa vurulur ve yayılır. Vuslat makâmına ulaşılınca, nefisle nefsin arzuları arasına perdeler çekilir, o zaman her an sukut etmekten başka yapılacak bir şey bulunmaz". (İnsan nefsi ile çatışma hâlinde bulunduğu zaman en iyi hareket tarzını tercih etme imkânına sahip olur. Onun için de durumu sözle ifade eder. Kendinden geçip nefsinden gâib olunca susmaktan başka bir şey bahis konusu olmaz) .
Ebu Hüseyn Niıri'ye (k.s.) ; "Tasavvuf nedir", diye sorulmuş, o da ; "Makâmı yaymak ve kıvâma vâsıl olmaktır" , demiştir. "Peki sufilerin ahlâkı nedir" diye sorulunca, "başkalarını sevindirmek ve onlardan gelen eziyeti görmemezlikten gelmektir" , demiştir.
"Makâmı yaymak" , sufi başkasının hâlinden değil, sadece kendi halinden ilim dili ile bahseder, demektir. "Kıvama ermek", sufinin hâli, içinde bulunduğu hâli bırakıp başkasının hâli ile meşgul olmasına engel, olur, manasına gelir.
Bu konuda bize Ebu Hüseyn Nuri'nin şu şiiri okunmuştur:
"Bana öyle bir hâl verdin ki hâlimi anlatmaya ihtiyaç kalınadı. Konuşamayan bir kimse maksadını sözle nasıl anlatır?"
"Hâl, hâl sahibine tercüman olmadıkca, hâl iddia eden bir kimseyi tasdik etmek mümkün değildir". (İçteki Allah korkusu hâli dışta o kadar âşikâr olmalı ki bunu sözle anlatmaya lüzum kalmamalı).
EZKAR
(ZİKİRLER)
Bismihi Teala :
YÜCE ALLAH (CC)'IN KUR'AN'DA GEÇEN ÎSÎMLERÎ
Yüce Allah Kur'an-i Kerîm'de buyuruyor:
"Allah o (Allah) dır ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O' nundur" (Taha,8)
Ebû Hüreyre (r.a) den nakil: Resûlüllah (s.a.v) buyurdularki:
"Şüphesiz ki, Allahü Teâlâ'ya mahsus isimler vardır. Her kim, bu (güzel) isimleri ihsâ eder (sayar, ezberler ve dilinin tesbihi haline getirirse) Cennete girer."
(Tirmizi, ibn Hibban ve Hakim)
Bir ayeti celile'de Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurmaktadır.
"Habibim! De ki: "İster Allah diye dua edin, ister Rahman deyin, hangisini deseniz, en güzel isimler hep O'nundur.)"
Esmail Husna (Allah (CC)'ın güzel isimleri)
1-"Hüvallahü'l-lezi La ilahe illa Hu" "Allah"
O kendinden başka hiç bir ilah bulunmayan tek bir Allah'tır.
2-"er-Rahman":Esirgeyici,bütün mahlukatına rahmetiyle muamele eden(dünyada)
3-"el-Melik":Mülkün sahibi,mülk ve saltanatı devamlı olan.
4-"er-Rahim":Bağışlayıcı,sevdiklerine ve müminlere merhamet eden (ahirette).
5-"el-Kuddüs":Her türlü eksiklik ve ayıplardan münezzeh olan.
6-"es-Selam":Her çeşit afet ve kaderlerden emin olan.
7-"el-Mü'min":Kullarına emniyet veren. Kendinin ve peygamberlerinin doğruluğunu
ortaya koyan,kullarına yaptığı vadinde sadık.
8-"el-Müheymin":Saltanatı hakkında dilediği gibi tasarruf eden,her şeyi gözetip koruyan.
9-"el-Aziz":İzzet sahibi,mağlup edilmesi imkansız olan,her şeye galip olan.
10-"el-Cabbar":Azamet ve kudret sahibi,istediğini mutlak yapan,dilediğine muktedir olan.
11-"el-Mütekebbir":Ululuk sahibi,her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.
12-"el-Halik":Her şeyin varlığını ve geçireceği halleri takdir eden,yaratan,yoktan var eden
büyüklükte eşi olmayan.
13-"el-Bari":Her şeyin aza ve cihazını birbirine uygun yaratan.
14-"el-Muvassir":Tasvir eden ,her şeye bir şekil ve hususiyet veren.
15-"el-Gaffar":Kullarının günahını örten,mağfireti çok, günahları bağışlayıcı.
16-"el-Kahhar":Her şeye,her istedigini yapacak surette,galip ve hakim.
17-"el-Vahhab":Çok fazla ihsan eden,çeşit çeşit nimetleri daima bağışlayan.
18-"er-Rezzak":Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.
19-"el-Fettah":Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran,darlıktan kurtaran.
20-"el-Alim":Her şeyi en ince noktasına kadar bilen,ilmi ebedi ve ezeli olan.
21-"el-Kabıt":Dilediğine darlık veren,sıkan,daraltan.
22-"el-Basit":Dilediğine bolluk veren,açan,genişleten.
23-"el-Hafıd":Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan, dereceleri düşüren.
24-"el-Rafi":Yukarı kaldıran,yükselten,dereceleri yükselten.
25-"el-Muiz":İzzet veren,aziz kılan.
26-"el-Müzil":Zillete düşüren,hor ve hakir eden.
27-"es-Semi":Her şeyi işiten,kullarının niyazını kabul eden.
28-"el-Basir":Her şeyi gören.
29-"el-Hakem":Hikmet sahibi olan,yaptığı her işte hikmeti gözeten,hükmeden.
30-"el-Adl":Son derece adaletli olan.
31-"el-Latif":En ince işlerin bütün inceliklerini bilen,lütuf ve ihsan sahibi olan.
32-"el-Habir":Her şeyi iç yüzünden,gizli tarafından haberdar olan.
33-"el-Halim":Yumuşak davranan,hilmi çok olan.
34-"el-Azim":Pek azametli olan,yüce.
35-"el-Gafur":Çok bağışlayan,mağfireti çok.
36-"eş-Şekur":Kendini rızası için yapılan amelleri daha ziyadesi ile karşılayan.
37-"el-Aliyy":Çok yüce.
38-"el-Kebir":Pek büyük.
39-"el-Hafız":Yapılan işleri bütün tavsilatiyla hıfzeden,her şeyi afat ve beladan koruyan.
40-"el-Mukit":Bilen,tayin eden.Her yaradılmışın rızkını veren.
41-"el-Hasib":Herkesin hayatı boyunca yaptıklarının bütün teferruatıyla hesabını iyi bilen.
Mahlukatına kafi olan.
42-"el-Celil":Azamet sahibi olan,ululuk sahibi olan.
43-"el-Kerim":Çok ikram edici,kerimi olan.
44-"el-Rakib".Bütün varlıklar ve bütün işler murakabesi altında bulunan.
45-"el-Mucid".Kendine yalvaranların isteklerini veren,duaları kabul eden.
46-"el-Vasi":Lütfu bol olan.
47-"el-Hakim":Emirleri,kelamı ve bütün işleri hikmetli,hikmet sahibi olan.
48-"el-Vehud":İyi kullarını seven,rızasına indiren ve sevilmeye layık olan.
49-"el-Mecid".Şanı, şerefi çok üstün olan.
50-"el-Bais".Ölüleri dirilten ,kabirlerden çıkaran.
51-"eş-Şehid".Her zaman ve her yerde hazır ve nazır olan.
52-"el-Hakk":Vacib'ul vücut olan,varlığı hiç değişmeden duran.
53-"el-Vekil":Tevekkül sahiplerinin işini düzeltip onlardan daha iyi temin eden.
54-"el-Kaviyy":Pek kuvvetli.
55-"el-Metin":Pek güçlü.
56-"el-Veliyy":Seckin kullarının dostu.
57-"el-Hamid":Ancak kendine hamd edilen,bütün varlığın diliyle övülen.
58-"el-Muhsin":Namütenahi de olsa, bir bir her şeyin sayısını bilen.
59-"el-Mubdi'u ":Mahlukatı maddesiz ve örneksiz olarak baştan yaratan.
60-"el-Muid":Yaradılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan.
61-"el-Muhyi":İhya eden,dirilten,can bağışlayan,sağlık veren.
62-"el-Mümit":Canlı,bir mahlukatın ölümünü yaratan,öldüren.
63-"el-Hayy":Diri,tam ve mükemmel manasıyla hayat sahibi.
64-"el-Kayyum":Yarattıklarının işini çeviren her işleneni bilen,evveli olmayan.
65-"el-Vacid".istediğini,istediği vakit bulan.
66-"el-Macid".Kadri ve şanı büyük,kerem ve müsamahası bol.
67-"el-Vahid":Tek.Zatında,sıfatlarında,isimlerinde,efailinde ortağı ve benzeri olmayan.
68-"es-Samed":Her şey O na muhtac,fakat O hiç birşeye muhtac degil.
69-"el-Kadir":istediğini,istediği gibi yaratmaya muktedir olan.
70-"el-Mukdedir":kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde dilediği gibi tasarruf eden.
71-"el-Mukaddim":İstediğini öne getiren,öne alan.
72-"el-Muahhir".İstediğini geri koyan,arkaya bırakan.
73-"el-Evvel":Her şeyden önce var olan.
74-"el-Ahir":Her şey helek olduktan sonra geri kalan.
75-"ez-Zahir":Varlığı sayısız delillerle açık olan.
76-"el-Batın":Akılların idrak edemeyecegi yüce azabı gizli olan.
77-"el-Vali":Bu muazzam kainatı ve bütün hadisatı tek başina idare eden.
78-"el-Müteali":Aklın mümkün gördüğü her şeyden,her halden pek yüce olan.
79-"el-Berr":Kullarına iyilik ve ihsanı,nimetleri bol olan.
80-"el-Tevvab":Tevbeleri kabul edip günahları bağışlayan.
81-"el-Muntekım".Günahkarlara,adaletiyle,müstahak oldukları cezayı veren.
82-"el-Afüvv".Affeden,magfiret eden.
83-"er-Rauf":Merhamet edici, pek şefkatli.
84-"Malik'ül-Mülk":Mülkün ebedi ezeli sahibi.
85-"Zülcelali ve'l-İkram":Hem azamet sahibi,hem fazlu kerem sahibi.
86-"el-Muksit":Hükmünde ve ef alinde adaletli olan.
87-"el-Cami":İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan.
88-"el-Ganiyy":Çok zengin,hiç bir şeye muhtaç olmayan.
89-"el-Muğni":Diledigine zenginlik veren müstağni kılan.
90-"el-Mani":Bazı şeylerin meydana gelmesine müsaade etmeyen,engelleyen.
91-"ed-Darr":Elem ve zarar verecek şeyleri yaratan,hüsrana uğratan.
92-"el-Nafi":Hayır ve menfaat verecek şeyleri yaratan,faydalandıran.
93-"en-Nur":Alemleri nurlandıran, dilediğini nur eden, nur olan.
94-"el-Hadi":Hidayete kavuşturan,kulunu hayırla muvaffak kılan.
95-"el-Bedi":Örneksiz,misalsiz,acaip ve hayret verici alemler yaratan.
96-"el-Baki":Varlıgının sonu bulunmayan,ebedi olan.
97-"el-Varis":Varlığı devam eden,servetlerin hakiki sahibi.
98-"el-Raşit":Bütün alemleri dosdoğru bir nizam ve hikmetle akıbetine ulaştıran.
99-"es-Sabur":Çok sabırlı olan,isyankarlardan acele intikam almayan.
Zikir hakkında bilgi için Tasavvufi Terimler " Zikir " bahsine bakabilirsiniz.
EVRAD
Bismihi Teala:
Virdin çoğuluna evrad denir.
Vird: Belli vakitlerde düzenli olarak okunan ayet, salavat, istiğfar ve dualardır. Müridin hergün tekrarladığı zikir dışındaki ders.
" Virdi olmayanın varidatı da yoktur " Şeyh Cüneydi Bağdadi (k.s)
Varidat: Allah (CC)' ın kişinin kalbine doğurduğu ilhamdır.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 454 okuma
