Bektaşi Yolu
Hz. Şeyh Seyyid Hacı Bektaşi Veli ( K.S )
Bismihi Teala; BEKTAŞİLİK
Hacı Bektaş-ı Velî hazretlerine nisbet edilen bu tarîkat, bilhassa Osmanlılar zamanında kuvvetlenmiş, Anadolu ve Rumeli ile Arnavutluk'ta yayılmıştır. Hazret-i Pir (mürüvvet= 640 H. - 1243 M.) de Nişâbur'da doğdu. Hacı Bektaş-ı Veli, Hoca Ahmed Yesevî'nin hülefâsından Lokman Perende'nin halifelerindendi. Bu sebeple Bektaşîlik, çıkışında Sünnî idi ve neseben de Nakşîlik'le Yeseviye'de birleşirler. Sonradan Anadolu'da Babîliğin halefi omuş, daha sonra da Hurufîlikle karışarak yeni bir şekil almıştır.
Anadolu'ya Moğol tazyiki ile gelen nâmdâr meşâyih bulunduğu gibi, her mezhepden birçok "eşbaş ve kallaş" adamlar da toplanmıştı. Bu muhacir kafileleri içine Horasanlı Baba İlyas dahi müridleriyle karışmıştı. Bunlar Amasya havâlisine yerleşmişler ve Babi adını almışlardı. O zaman Amasyâ da vâridatı fazla olan Hankâh-ı Mes'udî'yi,ele geçirince İlyas'ın nüfûzu arttı. (626 H. - 1228 M.) Amasya vâlisi Tugruk Bey de bu adama intisap edince kuvveti büsbütün ziyâdeleşti. Bu Baba İlyas'ı perde arkasından, Baba İshak Kefersudî (Kefersud, Malatyâ da Behısni ye yakın bir kasaba) idare edermiş. İshâk rivâyetlere göre Rum mühtedisi olup, asıl adı İsak imiş. Bu adam Şiraz'a giderek Şi'a mezhebini, sonra Bâtını reisi Hand Alaeddin Muhammed'den zındıklığı tâlim etmiş, cin fikirli bir şahıs imiş. Bâtınî mezhebine uygun olan İbâhîlik tâlimâtı, bazı câhil ve nâdânların hoşuna gitmekte bulunduğundan namaz, oruç gibi mükellefâtı hâşâ, zâid göıdüğünden yayılmış. Bu baba-i menhûs, ulûhîyetin sırasıyla Peygamberlere, ondan Ali ye, ondan Alevî imamlara, onlardan da Ali yi sevenlerden her asrın kâmil ferdine hulul ettiğini Tokat, Canik, Sivas ve Karahisar-ı Şarkî ahâlisinden bir kısmına inandırmış ve zamanın ayaklanmaya elverişli bir gününde Selçukîye devletine isyân etmiş. Sa'deddin Köpek diye anılan bir vezir dahi ona intisap etmiş. Kendisinin ricâl-i gayb tarafından ıslahata memûr edildiğini ve emîru'l-mü'minînin sadr-ı dünya ve'd-dîn İshak ünvânıyla halife olduğunu ilân ve isyân etti (637 H. - 1239 M.) Baba lshak'ın 50 binden ziyâde fedâisi olduğu, üzerine gönderilen bazı kuvvetleri mağlûp ettiği, bu sebeple Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev'i ziyâdesiyle endişelendirdiği muhakkaktır. Nihayet büyük beylerden Hacı Mübârizeddin Armağan Şah, Amasya vâlisi tayîn olunarak mesele hal ile Baba İshak Kefersûdî asıldı. Bu hâdise Selçukî Devleti için çok fenâ neticeler doğurdu ve 1243'teki Kösedağı bozgununun en mühim sebebi oldu. Moğol dış tazyiki, dâhili çekişme ve şuriş içinde bulunan bir memlekette hemen muvaffak olarak, Anadolu halkı için elîm seneler hazırladı. İş yanlız bununla da kalmadı. Onun ektiği zehirli tohumun eserlerinin oralarda halen görülmekte olduğunu Amasya Tarihi müverrihi merhum Hüsâmeddin Efendi yazmaktadır. (Hüsâmeddîn-i Amasî, Amasya Tarihi, C. II, s. 380). kaynak:
Osmanlı askerî teşkilâtı içinde geniş ve güzîde bir yer tutan Yeniçeri i617) kakadevrinde yazılmış ve "Kavanîn-i Yeniçerîyân" nâmiyle mâruf, muharriri de ocağa mensup bir zâtın eserinde ise, bu iki rivâyet birleştirilerek, ayrı bir görüş ortaya atılmıştır. Kendisi de Yeniçeri olan muharririn bu kanaati, Ocak ananesini dile getirdiğinden ehemmiyetlidir. Bu sebeple mütâlaasını aynen alıyoruz:
"Zikrolunan kepenek giymek, mukaddemâ Hacı Bektaş-i Velî kuddise sırihü'l-azizi, Hazreti Mevlânâ babası Sultanü'l ulemâ taht-ı Rûm'a, gelir iken takkesiz gördü, yolda yürür. Mübârek ayağı taşa dokundu. Sultanü'l-ulemâ gördükte, kepeneğin yenin kesip, mübârek ayağına sar deyü verdikte ol dahi ayağına sarmağı lâyık görmeyip, mübârek başlarına teberrüken giydiler. Ol ecelden Timurtaş Dede nâm oğlu dahi, Yeniçeriye yenin giyürdüler. Ve bu tâifenin giydiği kisveyi Hacı Bektaş Velî giymiştir."
Muharrir sonra da "Bazı seferlerde Padişahân-ı Osmanî bu üsküfü tâc-ı sultanî ederler idi" diye de ilâve etmektedir. Yeniçeri serpuşunun düşman üzerindeki psikolojik tesirini ve bunun mânevî değerini de şöyle anlatmaktadır: "... dal tâç nümûnesi üzerine düzdürdüler... ol denlu şöhreti olup, düşmana heresân vâki olmuştur. İmdi zikirolunan Yeniçeri yoldaşların ocaklarına ehlullahın ve Gâzi Padişahların duây-ı şerîfleri geçmiştir ve kanunların dahi onlar eylemişlerdir."
(Esad Ef. Kütüphanesi, yazma, No. 2068, sh. 30-31)
Bu sebeple ocak an'anesi, hem mânevî, hem de tarihî şahsiyetlere isnâd ettirilmekte, dinen kudsî esaslara raptedilmektedir. Halkın da bu Ocak'a aynı tarzda baktığı, hattâ şehîdler, gaziler ve velîler müessesesi olarak gördüğü muhakkaktır. Evliya Çelebi, eserinde zamanındaki Yeniçeri velîlerinden bahsedip, bunların menâkıbını dahi dile getirir.
Yeniçerilerin Hristiyan âile çocuklarından devşirilmiş bulunması, tarîkatın sağlam bir imıana yaslanmasına mukabil, amel itibariyle müsamahakâr davranmasına yol açmıştır. Böylece geniş bir terkibe varma ihtiyacı, dinî toleransı artırmış; bazan bu mübalâtsızlığa, hattâ dalâlete kadar varmıştır. Bununla beraber Bektaşîliğin başlangıçta Anadolu birliğinin tesisine olan hizmetleri büyüktür.
Velâyet-nâmelerde ve Menâkıb-nâmelerde Hacı Bektaş'ın şahsiyeti tamâmen efsânevî mâhiyette olup, masal ve hurâfâtla karışmıştır.
Hacı Bektaş'ın Osmanlı Sultanlarından hiçbir kimseyle görüşmediği, bu sebeple Yeniçerilerin isim babası olmasının muhâl olduğunu Âşıkpaşa-zâde Tarihi yazmaktadır. Âşıkpaşazâde'nin pederleri Hacı Bektaş-ı Velî'nin sohbet mürîdi olduğu halde, bu pîrin mürîdânının mübalâtsızlığından şikâyet etmekte ve "... Şeytanî âdetler bunlarda çoktur ve bu halk bilmezler onu, şeytanî midir veya rahmânî midir? Ve her kimse kim Hacı Bektaş Âl-i Osman'dan kimse ile müsahabet etti derse, yalandır, şöyle bilesiz" demektedir. (Âşıkpaşa-zâde, Tevârih-i Âl-i Osman, sf. 205)
Hoca İshak Efendi (Harputî) de "Kâşifü'l-Esrâr Dafi'ü'l Eşrâr" nâmındaki eserinde, Bektaşîliğin bir müddet sonra Hurûfilik ve İbâhîlikle karıştığını beyân ile bunu şöyle anlatmaktadır: "Fazlullah-i Hurûfî'nin (Esterâbâdî) (Karmatî idi) Bektaşîlik hakkında 1340-1924 senesinde Prof. M. Ali AYNÎ Beğ ile Besim ATALAY Beğ arasında bir 'kalem münâkaşası çıkmıştır. M. Ali Aynî Beğ, Besim Beğ'in fikirlerine bu münasebetle hücûm etmiş; kendi aralarını bulması ve hakikatın ortaya çıkması için son Mevlevî Postnîşîni Veled Çelebi (İzbudak) efendiyi hakem yapmıştı. Bektaşîlik ve tasavvuf hakkında ilmî ve muhtasar bir tedkik olduğu için bu münakaşayı Ali Kemali Aksüt'ün, Mehmed Ali Aynî, Hayatı ve Eserleri, isimli kitabından telhîsen, alıyoruz (sh. 379-396):
"Besim Bey, Bektaşîlik üzerine yazdığınız makaleleri dikkatle tâkip etmekteyim... Vahdet-i vücûd bahsindeki bazı mülâhazalarınızın tashihi için fazla beklemeyi maslahata muvâfık bulmadım..: Onbeş satırlık ibarenizde muhtelif fikirleri birbirine o kadar karıştırmışsınız ki, neresinden ve nasıl hücûm edeceğimi tâyin edemiyorum. Bunun için, iddialarınızı unsurlara ayırarak tefrîk ve tahlîl ile münakaşa edeceğim.
"Birincisi: Sizin beyânâtıza göre, "Bir mahâlde kuvvet ve hâkimiyette birlik görülmesi zihinleri vahdet-i vücûda sevk ve imâle eder." Ben diyorum ki, bu mülâhazanız doğru değildir. Zira eğer doğru olsa idi, eski zamanda kuvvet ve hâkimiyetin tek elde ve en mükemmel mânasiyle toplandığı İran'da Zerdüşt'ün ikilik akîdesi teessüs edemezdi.
"İkincisi: "Vahdet-i vücûdun aslen Hindistan'dan çıktığını" söylüyorsunuz. Vâkıa Hindistan hükemâsından olan Kapilâ'nın mezhebinde vahdet-i vücûd nişâneleri sezilmekte, Veda'ların tasavvufî bir tefsîrinden ibaret olan Vedanta'da vahdet-i vücûd daha bâriz bir tarzda görülmekte ise de, bundan, panteizmin Hindistan'dan diğer aktar-ı âleme intişâr ettiği istidlâl olunamaz. Zira her nerede mütefekkir var ise ve mesâili âlîyeyi tâ'mike başlamışsa, vücûdda ya birlik veya taaddüd görecektir. Bir kısım mütefekkirlerin vücûd husûsunda vahdeti ve diğerlerinin kesret'i kabûl etmesi daha ziyâde meşreblerin tefâvütünden mütevellittir. Bilirsiniz ki, kadîm Yunanistan'da Atina, Isparta, Tep... gibi sayısız medineler tamâmen müstakil ve hâkim idi. Yani orada âhâli kuvvet ve hâkimiyette tamâmen ayrılık ve kesret görmekte idi. O halde nasıl oluyor da Heraklit ve Parmenides'in eserlerinden sarâhaten vahdet-i vücûd istidlâl olunmaktadır? İşte bu deliller ile iddia ediyorum ki, vahdet-i vücûd'un masdarı mütefekkirlerin kuvvet ve hâkimiyette birlik görmesi değildir. Öyle ise vahdet-i vücûdun masdar-ı zuhûru nedir? Bunun sebebi hem tefekkürün ve hem eşyânın kanun-ı âlîsinin vahdet olmasıdır. Ancak gayr-ı mütenâhînin yanında mütenâhîyi, vâcib'in yanında mümkünü, mutlakın yanında izâfı'yi inkâr müstehil olduğundan bazı pek derin düşünceli mütefekkirler bu ikiliği te'lif için onları şey-i vâhid addetmiş, fakat birini bâtın diğerini zâhir, yahut birini hakikat, diğerini şuûn veya daha âmiyâne bir tâbirle birini büyük bir deniz, diğerini onun dalgaları gibi saymıştır. İşte vahdet-i vücûdun hülâsatü-l hülâsa mâhiyet ve hakikatı bundan ibarettir.
"Üçüncüsü: Diyorsunuz ki, "vahdet-i vücüda dâir yazılan kitaplar, gerek Endülüs'te, gerek Arabistan'da rağbet bulamıyor, müellifleri takibâta şedîd işkencelere mâruz kalıyordu. İmam-ı Gazzâlî'nin eserlerinin Endülüs ulemâsınca yasak edildiği malûmdur." İtiraf ederim ki, bu iki satırlık ibâreniz beni pek ziyâde şaşırtmaktadır. Keşke Endülüs ve Arabistan'da rağbet bulamayan kitapların hangileri olduğunu yazsa idiniz. Çünkü, tasavvufa dâir yazılmış olan eserler: Muhâsibî'niıı kitabı ile Kuşeyrî'nin Risâle'si, Ebû Tâlib-i Mekkî'niıı Kutu-l Kulub'u, Suhreverdî'nin Avârifü'l-Ma'ârifidir. Bunların müellifleri bir belâya uğramadıkları gibi, te'liflerinin de nazar-ı itibardan iskat edilmiş olduğunu bilmiyorum. Eski sofilerden başı büyük bir belâya uğrayan klâsik bir şehîd Hallâc-ı Mansur'dur. Bununla beraber, onun hareketini muasırları olan eâzım-ı sofiye bile tasvib ve tahsin etmemişlerdir: Mansur'un dâvasını kendisinden sonra gelen tarîkat büyüklerinin hemen hepsi muhakeme etmiştir. Bunlar içinde onu mâzur görenler olduğu gibi, muaheze edenler de vardır.
"Dördüncüsü: Artık Gazzâli'ye ait mülâhazamıza geçiyorum. İfadenizden anlaşılıyor ki, Gazzâlî'nin eserleri vahdet-i vücûddan bâhis olduğu için Endülüs ulemâsı tarafından,
tâbiriniz veçhile "yasak edilmiş" zehâbında bulunuyorsunuz. Sizin böyle hem doğru, hem yanlış fikirleriniz beni şaşırtıyor. Besim beyefendi, vâkıa Gazzâli'nin "İhyâü'1-Ulûm"u Endülüs'de yakılmıştır. Fakat bu muamele zannınız gibi o kitabın vahdet-i vücuddan bahsetmesinden mütevellit değildir. Hattâ daha garibi, Gazzâli hem o kitabında, hem de diğer "Reddîye"lerinde vahdet-i vücuda kâil olanları, bilhassa gulât-ı sofiyeyi şiddetle tenkid etmektedir. Siz ise onun hakkında ne kadar yanlış düşünüyorsunuz!
"Maksid"deki vahdet bahsi de, vahdet-i şuhuddur. O halde Gazzâli'nin "Ihyâ"sı Endülüs'de ne için yakılmıştır? diye sormaya hakkınız vardır. İşte o hâdise fevkalâde merâkı mucip olmuştur. Müsaadenizle bunu size izah edeyim. Bu mesele, hakikaten, böyle bir izaha lâyıktır. Çünkü Gazzâlî İslâm âleminde, pek mühim bir teceddüd husûlüne çalışmıştır. Halen, bugün dahi, yapılması hasbe'z-zaman zarurî olan teceddüd ve ıslahat için, Gazzâli'nin açtığı yolu tâkip etmek icap etmektedir. Alman müsteşriklerinden, müşâvir-i hâs Profesör "Becke"nin bana gönderdiği 9 Kânununevvel 1916 tarihli almanca mektupta aynen şu ibâre vardır: "Gazzâlî, mâhiyet-i esâsîyesi itibariyle, tamâmen modern, yâni fikirleri, bugünkü asr-ı hâzırın mülâhazâtına muvâfık bir mütefekkir idi. Binâenaleyh, âlem-i İslâm'da yapılacak ıslâhatta, müşârünileyh, fevkalâde ehemmiyet kazanabilir. Yalnız, onun meslekinin ehemmiyet-i edebîyesini takdir edebilmek için zamanının tarihî şartlarını bilmek icap eder."
"Vâkıa Bağdad'ta Nizâmîye Medresesi'nin en mümtaz ve nâmdâr müderrisi olan Gazzâlî, umumun hayret ve taaccüp nazarları önünde, tedris kürsüsünü ve buna bağlı olan ikbâl ve dârâtı terk ile, Suriye ve Hicaz'a çekilerek, senelerce tek ü tenhâ murâkebeden sonra, tekrar hayât âlemine girdiği vakit, ilk hücumunu, her meseleyi münhasıran akıl âleti ile halle muvafaak olacaklarına inanan âlimlerin kanaatına tevcih etmişti. Binâenaleyh, zamanımızda, üstad-ı muhterem Bergsoriun bayrağını açtığı "Anti-Intellectualisme" mesleğini, ondan 800 sene evvel, Gazzâlî tervic ve müdafaa etmiştir. Tanınmış filozoflardan Pascal'ın bile, Gazzâl'nin fikirlerinden mülhem ve müteessir olduğunu, tedkikçiler tahkik etmişlerdir. Kezâlik Bergson'un, kemal-i hayretle kıymet-i hakîkiyesini ve akıldan başka pek şâyân-ı itimad bir ilim menbaı olduğunu iddia ettiği "hads=intuition" veyahud Gazzâli'nin tâbirince "mükâşefe-i kalbîye"nin ve yine şimdiki felsefe ıstılâhnca "istibsâr-ı bâtmî" dediğimiz (introspection) vasıtanın ne olduğunu, Gazzâli'nin İhyâ'sında mufassalan okumalıdır. Bununla beraber Gazzâlî, yalnız filozofları değil, mütekellimleri ve mukallidleri de bihakkın hırpalamıştı. Ancak o senelerde, Afrika'da hükümrân olan Murâbıtin melikleri, fevkalâde mutaassıb idiler. Bunlar, Endülüs'e de tecâvüz ederek, oradaki tavâif-i mülûku imhâ ve İspanyâ yı zeptetmişlerdi. Onların zamanında bütün aklî çalışma, fıkhın fürûunu münakaşaya münhasır olduğu gibi, âyât-ı kerîme ve ehâdis-i şerîfeye, zâhirî ve lafzî mânalarından başka bir mâna vermek, kimsenin haddi değildi. Gazzâlî gibi son derece nâfız bir nazara mâlik olan bir zat, tabiî, bu kuru ve dar görüşe muvafakat edemezdi. Binâenaleyh onun tenkitlerinin mühim bir kısmı da Mağrib ulemâsına müteveccih idi. İşte bunun içindir ki, "İhyâü Ulûmi'd-Dîn" Endülüs'de yakılmıştı. Fakat bu hadise, çok devam edemedi. Zira bizzat Gazzâli'nin de tilmizlerinden sayılan İbni Tümreş'in Şimalî Afrikâ'ya avdet ettiği vakit, Murâbıtîn aleyhine açtığı hareket-i mezhebîye, Murâbıtın devletinin mahvına ve yerine El-Muvahhidîn Devleti'nin zuhûruna müncer olmuştu. El-Muvahhidîn hükümdarları, Murâbıtîn'i yıktıktan sonra Endülüs'ü de zaptetmişlerdi. İşte bundan biraz sonradır ki, Kurtuba Kadısı İbni Rüşd, Endülüs'te Aristonun felsefesini fevkalâde üstadâne bir surette şerhedebilmiş ve Gazzâlî'nin "Tehâfetü'1-Felâsife)'sine karşı Tehafetü't-Tehâfüt'ü yazmıştı. Serbestînin derecesine dikkat ediyor musunuz?
"Beşincisi: Diyorsunuz ki "Tasavvufa ve vahdet-i vücûda dair eser yazanların pek çoklarının İran ve Tûrân muhitlerinden ve ırklarından çıkmış olmaları da bu dâvayı ispat eder. Muhyiddin-i Arabî (ks) gibi birkaç müstesnâsı da şaz kabilindendir." Hayır Besim Bey, bu zannınız da külliyen yanlıştır. Haydi Zünnûn-ı Mısrî'yi bir tarafa bırakayım; fakat tasavvufta klâsik kitaplar yazmış olan Ebû Tâlib-i Mekkî ile Hâris Muhâsibî'yi, Ataullah İskenderanî'yi, Ebû Medyen-i Mağribî'yi Ebû'l-Hasen-i Şâzelî'yi "Burhânü'l-Müeyyed" sâhibi Seyyid Ahmed Rifaî' yi, "Gunye" sâhibi Seyyid Abdülkadir Geylânî'yi.. ilh. nasıl İranî veya Tûrânî sayabiliriz?"...
Bundan sonra, Mehmed Ali Aynî Bey, son Mevlevî postnîşîni Veled Çelebi Efendiye, cevap vermek dileği ile, şu sualleri soruyor:
"1) ve 2) Bu suallerim garip gelecekse de ne yapalım, öyle icap ediyor: Tarîkat-ı mevlevîye ve Bektaşîye'nin müessisi kimlerdir?
"3) Bendeniz Tarîkat-ı Bektaşîye'yi "Yesevîye" tarîkatının bir şubesi biliyorum. Onu Tarîkat-ı Bedevîye'ye nisbet ettiklerini de Selânikli Mehmed İbni Osman'ın "Tumarü's-Selâsil" unvânlı kitabında görüştüm. Aziz Mahmud Hudaî Efendi hazretleri de bu fikirde imiş. Bu babdaki tahkikat-ı fâzılâneleri ne merkezdedir?
"4) Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi'ndeki Bektaşîlik makalelerinde: "Bektaşîlikte namaz yoktur, niyâz vardır" denilmişti. Halbuki bir tâlib Bektaşîliğe girdiği vakit yapılan merâsimde, mürşid iki rek'at namaz da kıldırır. İcap ederse bu namazın bütün tafsilâtını ve okunan şeyleri yazabilirim. O halde Besim Beyin "Bektaşîlikte namaz yoktur" demesi nedir? Bu husustaki mâlumâtınızı lüften yazar mısınız?
"5) Bektaşîlikteki 'Âyin-i Cem" nedir? Bu hakikaten bildiğimiz "bâde"nin mucidi olan Cem midir? O halde, Bektaşîlikle ateşperest Cem'in münâsebeti ne zaman ve ne suretle başlamıştır? Yoksa bu âyin "Aynü'l-cem"den galat bir şey midir? Bunun hakikatini de lütfen izah eder misiniz?
"6) Hurifiler arasında "cim' ve "mim" harflerinin işâret ettiği bir "Cem" günü vardır. Güyâ ebû'1-beşer Âdem, o gün halk edilmiş. Âdem'e ruh, o gün nefholunmuş. Bu, senenin hangi günüdür? Acaba bildiğimiz Nevruz mudur? Hurûfiler, şâyet bu cem günü ile bizim Şeker Bayramı bir güne tesâdüf ederse, onu Iyd-ı Ekber addederler. Şâyet, cem günü ile Kurban Bayramı bir güne tesâdüf ederse, ona da "Haccü'1-Ekber derler. Acaba, Bektaşîlikteki cem, buradan mı geçmiştir? Bu hususlar hakkında bizi tenvîr etmenizi rica ederiz.
"7) Dem ne demektir? Besim Beyin makalelerinde, demin münhasıran rakı mânasına geldiği anlaşılıyor: Demlenmek, dem çekmek gibi... Halbuki benim bildiğime göre dem, Âdem Aleyhisselâm' a nefholunan ruhtur ve o ruh, bütün insanlara intikal eden sırr-ı hayattır. Bektaşî gülbanklarında, tercemanlarında, nefeslerinde mütemâdîyen tekrar olunan "dem" tâbirinden garaz, mâbihi'1-hayat-ı eşyâ olan, bu nefes-i Rahmân'dır. Acaba zât-ı mürşidâneleri, bu hususta ne buyurursunuz?
"8) Zikredilen makalede, Bektaşîlikte evrâd ve ezkâr olmadığı iddia edilmiştir. Vâkıa bu makalelerde "Nâd-i Aliyyen" duâlarından yalnız bir şekli yazılmış ise de, haydi gülbankları ve tercemanlan evrâd ve ezkârdan addetmiyelim, Bektaşîlerin okudukları münâcaatlarla salavatları evrâd ve ezkârdan saymamak doğru bir şey midir? Onların meşhûr salavat-ı kebîrleri de o tarîkata mahsus bir zikirden başka ne olabilir? "Nâd-i aliyyen' dualarının daha mükemmel ve mufassal şekilleri olduğunu da bilirsiniz.. İşte bunların hepside evrâd ve ezkârdır.
"9) Besim Beyin makalelerinde 'âyin-i cem hakkında verilen mâlûmâttan, bunun, basbayağı rakı ve şarap içmekten ibaret mastaba-i sefâhat olduğuna hükmetmek lâzım gelir. Fakat, benim bazı kitaplarda gördüğüm mâlûmâta göre, bir tâlibin tarîkate kabûlü merâsimi hitam bulacağına yakın mürşid, çırakçıya "Kalk erenler, seyyidü ş-şühedâ için sebil eyle" dediği vakit çırakçı "Eyvallah" deyip kalkar. Meydana, mürşide ve meydan taşma niyâz ederek, meydan taşından şerbet tasını alır ve "Bismillahirrahmanirrahîm" diye başlayan ve "ber-cemâl-i Muhammed, kemâl-i İmam-ı Hasan ve İmam-ı Hüseyin râ bülend-i salavat" deyip, evvelâ mürşide giderek tası verir ve verirken "Sekihim yâ Hüseyin' der. Mürşid ile bilcümle canlar da o yolla cevap verirler. Ondan sonra bu minvâl üzere orada bulunanların hepsine içirir. Fakat bu tastaki şerbet nedir? Hakikaten şarap yahut rakı mıdır? Yoksa su mudur? Tarikatın tâlimâtı ne ise, rica ederim serbest cevap veriniz. Bilmem ki böyle Besmele'li dualı rakı nasıl içilir?
"Bu merâsimin nihayetinde mürşid çektiği gülbank-i kebîrde: "Horasan pîrlerinden, Rum abdallarından, Türkistan kalenderlerinden, Arabistan meşâyihinden, Hindistan hâkisarlarından, ebrâr tâifesinden, mürşid-i kâmil Hâce Ahmed Yesevî'den, Mâ ruf-ı Kerhî'den, Cüneyd-i Bağdadî'den, Şibli'den, Mansur Hallac'dan, Mühyiddin-i Arabi'den; Şehabüddin-i Suhreverdî'den, Evhadüddin-i Irakî'den, Şems-i Tebrizî'den, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî'den Seyyid Nesimi'den, Şah Nimet Veli' den, Fazl-ı Naimi'den..." himmet istiyor. Bu zâtların hangisi rakıya müsaade edebilir?"
Bu suallere, VELED ÇELEBİ EFENDİ şu cevapları vermiştir:
"Hacı Bektaş-i Velî Efendimize gelince: Müşârünileyh Hazretleri erbâb-ı fenâ ve istiğrakten idi. Öyle geldi, öyle geçti, Vilâyet-nâmeleri, kemâl-i teemmülle mütalâaya şayândır. Türkçülere, tarihçilere tavsiye ederim. Kendisi, asla tarîkat tesisi kaydında değildi. Öyle bir tâife-i mahsûsa olmak, seyr ü sülûkları kendilerine has bulunmak üzere bir yol bırakıp gitmedi. Bugünkü şekildeki Tarîkat-ı Bektaşîye muayyen bir veya birkaç zât tarafından tesis edilmemiştir. Hazretin vefâtından sonra, ufak bir Tarîkat-nâme'sinden başka bir eseri ve âlim bir hülefası kalmadı. Fakat türbesi civarında, az çok ehl-i hal zevât toplandı. Şüphesiz ki "Tarîkat-nâme"" münderecâtı veçhile, ibâdât ve tâ atla, maârif-i ledünnîye müzâkeresi ile vakit geçirdiler. O esnâda Vil'âyet-nâme farisî olarak te'lif kılınmıştır. Henüz üzerinden bir asır geçtiği halde, hazretin Mâverâünnehir'den Anadolu' ya teşrifleri ve imrâr-ı hayatları öyle esâtirî bir surette yazılmıştır ki Türkler'in o vakit ki zihniyetini tasvir için bu kitabı en mühim eserlerden sayarım."Şah İsmail Safevî, İsnâ Âşeriyye mezhebini kabul ile İran'da hükûmetini tesis ettikten sonra, İran'daki ehl-i Sünnetle beraber, ne kadar mezâhib-i acîbe ve firâk-ı dâlle ashâbı varsa hattâ babasının tesis ve kendinin tervic eylediği tarîkat-ı mahsûsa olan "Haydariyye" dâhil olduğu halde- hepsini def ü tenkîl eylemişti. Pek gariptir ki, Şah İsmail'in babasının tarîkatı, Pîr Evinde cây-ı kabul bulduğu gibi, Hatâyî mahlâslı nefesleri bile, beyne'1-ihvân en mukaddes nefesler sırasına geçti. Hiçbirisi "Şah Hatâyî kimdir?" arayıp sorduğu yoktu. Daha garibi şudur ki, kendisine Bektaşîyân dediren Yeniçeriler, İran seferine gittiklerinde hep bu nefesleri okuyarak Kızılbaş'la, Hâricî ile harbe gidiyorlardı.
"Fukarâ-yı ihvân San Saltuk Sultan, Balım Sultan, Hacım Sultan gibi, yarı esâtirî zevât tarafından tesis olunan pîr evinde, eski töresince, kopuz çalıp nefes okuyarak dem-güzâr iken, başlarına yine İran'dan gelen yeni bir bâdire çattı: Hurûfılik. .
"O ümmî dergâhında, öyle çapraşık bir mezhebin, bir iki asır kadar cây-ı kabûl bulmaması da gariptir. Bunun sebebi ise, Fazl-ı Hurüfi Haleb"de, şeriat kılıncından geçtikten sonra -aslı varsa- kendi oğlu, oradan firar ile pîr evinde cây-ı karar buldu, Yanında bir iki tane yârânı acem vardı. Hurufiliğe dâir Besim Beyin, isimlerini neşrettiği eserler Bektaşîlere teslim edildi. Feriştehoğlu gibi, adedi beşe bâliğ olmayan birkaç kişi, bu yolda Türkçe eserler yazıp, beyne'1-ihvân neşreyledi. Ümmî Bektaşîler Hurûfilikten ancak şu icmâli anladılar: Her kim ki hurûf-i kat'iyyeyi kitap kavlince vücûduna serpiştirmekte maharet kesbeder ve "işte ben bütün kitâb-ı mükevvenâtın mazhârı oldum" diye itikâd-ı câzim hâsıl ederse, ondan bütün tekâlif sâkıt olur. Hattâ bir haylisi bu cümlenin bile ancak son kelimelerini akılda tutabildiler.
"Yalnız bu Hurûfîlik çeşnisi, o devirde, bazı Osmanlı şâirlerince de medâr-ı temâyüz oldu. Anlamayanlar büyük bir maârif-i Rabbânîye söylüyor sandılar. Hele içlerinde Nesîmî gibi, o asrın en yüksek bir şâirinin bulunması, şâyân-ı hayrettir. O devirde o kadar parlak şiir söylemek, yalnız; tek kendisi o rütbe müzehheb, müzeyyen elfâz, âlî, âteşîn, ilâhî meanî irâd eylemek, doğrusu îcazdır, îcaz: "Bugün Hurufîlik dahi ancak, eski nefesler içinde kalmıştır. Ondan bahseden bir Bektaşî görülmez. O tarîkat, ümmîlik içinde sessiz bir hayat geçiriyor.
"Bu muarazâttan da nümâyân olur ki, zamanla teşekkül eden bu tarik, Hacı Bektaş-i Velî nâmına yâd olunmaktadır. Fakat fukara-yı tarîkatın merâtib-i sülûk üzere, riyazât ve mücahedât ile teslik ve terbiyesi ve sonra, tarîkatın hasse-i mümeyyizesi bulunan erkân ve âdâbın talimi suretiyle fukara yetiştirmek, vaktile mâlûmumuz olmuş ve oldukça kâmil babalarının sohbetine erişilmiş ise de, elyevm, sâlikin intisabı esnâsında yapılan âyin ve erkân ile, birkâç yanlış "nâd-ı Ali"gibi ezkâr ve salâvât ve beş on gülbank ve nefesten mâada "Hacı Bektaş-i Velî yolunda ârif ve kâmil bir derviş yetiştirmek" gâyesine vâsıl bir şeyleri kalmamış gibidir. Bunda ise kabahat tarîkatın değil, belki takımiyle inhitât ve indirâsa gitmekte olan tâbîlerinindir. Bektaşî'ye de, işte bu yolda vücûd bulmuş ve bugün, mâlûm derekeye inmiştir.
"Üçüncü sualinize gelelim: Hacı Bektaş-i Velî, Hâce Ahmed Yesevî halifesi, Lokman Perende 'nin halifesidir. Yesevîye'den dir. Tarîkat tesisi kaydında olduğu, hiçbir eserde musarrah olmadığı gibi, usûl-i tarikata dâir kendisine isnâd olunan küçük risâle ahkâmını, etrafına toplanan tâlibân ve âşıkana telkîn eyledikleri dahi, hiçbir eserde görülmez. Bektaşîlerin giydikleri tâc dahi, Şah İsmail sürgününde İran'dan gelmiştir. Anadolu'nun içerisinde gelişen, aslı Mâverâünnehir'den gelen bir tarîkin Bedevîye'ye nisbeti, karin-i tahkîk değildir. O vakit Anadolu'ya, Mevlevîye, Bektaşîye, Halvetîye'den başka hiçbir tarîk gelmemiştir. Bunların üçü de Türk tarîkatleridir. Türklüğün kadim âyin ve erkânlarını ihtivâ eylerler. Sonradan yabancı çeşniler girmiştir.
"Bektaşîlikte namaz yoktur, işret mubahtır, hattâ erkân-ı tarîkattandır" gibi sözler hezeyândır. Besim Beyin muradı, bugün kendilerini Bektaşîye'ye nisbet eden âvârelerin ekserisi câhilâne "bizim tarîkatımızda namaz yoktur, niyaz vardır" kelâm-ı küstahânesini irâd eylemekte olduklarını hikayeden ibarettir. Şunu arz edeyim ki, Besim Bey Bektaşîliğe müteallik evfahtan ne işitti ise, gelecek müverrihlere fâide-bahş olabilmek için neşretti... Yoksa temelli tahsil görmüş medrese mahsûlü Besim Bey, "benim tarîkimde namaz yok'demenin ne demek olduğunu bilir.
"Efendimiz gibi bir zâta nümâyândır ki: İslamiyette, Ehli Sünnet diyarında "Kur'ân-ı Kerîm'deki itikada veamele müteallik, nusûs-ı sarîha ile sahîh ve mâmûlünbih olan eserlerin yine bu yoldaki ahkâm-ı münderecatını" itikat etmemek, haramı haram, helâli helâl bilmemek, nusûs ve nehiylerini inkâr etmek küfürdür. Bile bile ve halde dinleyerek muhalefet etmek, kıpkızıl gâvur olmak demektir. Böyle tarîkat, dervişlik değil, alelâde ve düz müslümanlık bile olmaz. Hiçbir tarîkte nusûs-ı kat'îye ye muhalif rükün ve asıl olamaz. Olursa "Ehl-i Sünnet" tarîkinden çıkar. İrtikap ettiği cürme göre nâmı verilir.
"Makale-i üstâdânelerindeki diğer beyânât-ı alîyeleri kâmilen hak ve sevaptır. Müstefid oldum..."
Bu nakilden anlaşıldığı üzere, Bektaşîlik, tamâmen bir ehl-i Sünnet tarîkidir. Neseb yani; şecere-i tarîkat itibariyle de, Nakşîlik, Yesevîye'de birleşmektedirler. Tarihimizde; en büyük askerî teşkilâtımız olan Yeniçeri Ocağının da mânen gıdâ aldığı tarîk, Bektaşîliktir. Hacı Bektaş-ı Velî, Türk Milletine mânen, rehber olmuş en büyük azîzlerimizdendir. Ocak maddî ve mânevî disipline sâhip, devletimizin en büyük askerî ve idarî teşekkülü olmuş bir müessesedir. Hattâ Cevdet Paşa, onu "Zatiye-i devlet idi" diye tavsif etmektedir. Sultan Mahmud da dâhil, bütün Osmanlı pâdişahları, ocağın bir numaralı neferi idiler. Ocak, tıpkı tarîkat dervişleri gibi birbirine bağlı, aralarında çok köklü bir bağ bulunan yoldaşlardan terekküp etmiş idi. Ayrıca bunlar, tamâmen kölelerden mürekkep oldukları için, pâdişahlarını en büyük sahipleri ve efendileri bilirler ve kendilerini "kul tâifesindeniz" yani "köleyiz" diye tavsif ederlerdi. İslâmi emirlere ve ilâhî farîzalara da tam riâyet gösterirlerdi. Ocağın 94'üncü ortasında Hacı Baktaş çelebisi bulunurdu. Ocak'ta, yalnız İslâmî esaslara değil, Türk ananesine de pek ziyâde riâyet gösterilirdi. Bu ocak, Türk'ün ve belki de dünyanın en büyük mimarlarından biri olan Sinan ı yetiştimiştir. Ocak'tan pek çok büyük şâir, dîvân edebiyatının en mümtaz simâları çıkmıştır. Meselâ Taşlıcalı Yahyâ bir Yeniçeri zâbitidir. Ocağın yetiştirdiği şâirler, sayılamayacak kadar çoktur. Acemioğlanlar ve Enderûn da ocağa bağlı müesseselerdir. Bunlardan, yalnız Türk tarihinin değil, dünya tarihinin bile, en büyük hârîciyecileri, devlet ve idare adamları, kumandanları yetişmiştir. Bu sebeple, bugün "Bektaşîyim" diyen veya Bektaşîlik şudur, budur diye yazı yazan birkaç herze-vekile bakarak, bu büyük ve kudsî müessesemiz hakkında zebândırazlık etmek bize yakışmaz. Hele onlara küfür ve tuğyân isnâd etmek tam bir dalâlettir.
Bektaşîliği bu veçhesiyle görmek Je tanımak lâzımdır. Bugünkü Hacı Bektaş mekânındaki telâkkilerle, Yeniçeri Bektaşîliğini de pek karıştırmamalıdır. Onun durumunu, bazı siyasî tedbirlerle alâkalı görmek, milî imana zıt düşen bazı inanç gruplarını, millî ve imanî haşmetin içinde eritmek gibi bir vazife ile muvazzaf olduğunu da unutmamak gerekir.
İşte bu sebeble, Türkler'in vücûd;, getirdiği ve çok teşkilâtlı bir tarîk olan Bektaşîliği, büyük tarihî seyrimiz içindeki yerine oturtmalı ve hakkını teslim etmeliyiz. Aksi halde, kendimizi ve tarihimizi çok yanlış gören bir telâkkiye saplanıp kalırız.
Bektaşîlik hakkındaki birçok ithamlar ve zırvaların revaç bulmasının başlıca sebebi, Ocağın 1826'da ilgâ edilişinden sonraki siyasî değişiklikle alâkalı görünmektedir. Milletimiz arasında kök salmış olan bu büyük tarîkat, siyâsî kuvvet tarafından çok tehlikeli göründüğünden, pek büyük ithâm ve iftiralara uğramıştır. Artık bunlara. kapılmamızın bir mânası yoktur.
(Mezhepler Tarikatler- Ziya Nur Aksun)
(T.D.Vakfı İslam Ansiklopedi'sinden)
Asıl adı Bektaş olup muhtemelen ölümünden sonra Hacı Bektaş-ı Velî diye şöhret bulmuştur. XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolusu'nda Babaî hareketinin lideri Baba İlyas-ı Horasanî'nin çevresine, XIV. yüzyılda Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşuna, XVI. yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşîlik tarikatının teşekkülüne adı karışan Hacı Bektaş-ı Velî'nin, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir. Öte yandan Yeniçeri Ocağı' nın ve Bektaşîliğin pîri kabul edilmesi ve Alevî-Bektaşî kesiminde bir iman esası olan güçlü konumu onu çözümlenmesi gereken tarihî bir problem haline dönüştürmektedir. Bu durum, hakkındaki yetersiz tarihî bilgilerle menkıbelerin yarattığı çift yönlü (tarihî-menkıbevî) şahsiyetinin birbiriyle uyuşmazlığından kaynaklanmaktadır.
Hacı Bektaş-ı Velî' yi ancak kendi zamanından epeyce sonra yazılmış ikinci dereceden kaynaklardan incelemek mümkündür. Bu kaynakların en eskisi, XIV. yüzyılın ünlü süfîlerinden Aşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi'nin Menakıbü'l-kudsiyye adlı menkıbevî aile tarihidir. Hacı Bektaş-ı Velî'nin şeyhi olup 1239 veya 1240 yılında Selçuklu yönetimine karşı Babaî İsyanı diye bilinen büyük sosyal hareketi gerçekleştiren Vefaî şeyhi Baba İlyas-ı Horasanî'nin torunu olan bu süfî şair, eserinde Hacı Bektaş-ı Velî'den kısaca bahsetmesine rağmen çok önemli ipuçları verir. Hacı Bektaş-ı Velî hakkında ikinci kaynak, vefatından yaklaşık yüz yıl sonra Mevlana Celaleddîn-i Rumî'nin torunu Ulu Arif Çelebi'nin emriyle Ahmed Eflaki tarafından kaleme alınan Menakıbü'l- arifîn adlı Farsça eserdir. Dönemin Anadolu'su ve Mevlevîliğin tarihi bakımından çok önemli olan bu eserde Hacı Bektaş-ı Velî hakkında kısa bir pasaj vardır. Bu pasaj, hem onun süfî kimliği hem de öteki kaynakları kontrol etme bakımından büyük değer taşır. XIV. yüzyıla ait bu iki kaynaktan sonra kronolojik olarak sırayı, Hacı Bektaş-ı Velî adına düzenlenmiş olup XV. yüzyılın son çeyreği içinde kaleme alındığı kesin gibi görünen Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Velî alır. Eser XV. yüzyılın son çeyreği içinde yazıya geçirilmiş olmakla beraber ihtiva ettiği bilgiler şüphesiz Hacı Bektaş-ı Velî'nin yaşadığı dönemden itibaren mensuplarının arasında ağızdan ağıza dolaşarak XV. yüzyıla intikal etmiştir. Ayrıca bu eserin Menakıb-ı Hace Ahmed-i Yesevî, Menakıb-ı Lokman-ı Perende, Menakıb-ı Ahî Evran ve Menakıb-ı Seyyid Mahmud-ı Hayrani gibi XIII. yüzyıldan kalma yazılı kaynakları da vardır. Daha çok Vilayetname-i Hacı Bektaş veya sadece Vilayetname diye tanınan bu eserin ehemmiyeti Hacı Bektaş-ı Velî'nin tarihî şahsiyetini tesbite yarayacak çok önemli veriler ihtiva etmesinin yanı sıra Bektaşîlik ve Alevîlik'te bugün de mevcut olan inançların çoğunun kaynağını oluşturmasından ileri gelir. Dolayısıyla bu çevrelerde yarı kutsal niteliği olan bir kitaptır. Ayrıca Hacı Bektaş-ı Velîyi Ahmed Yesevî geleneğine bağlayan önemli metinleri içinde bulunduran eser, Hacı Bektaş-ı Velî'nin şahsiyeti ve Bektaşîliğin tarihçesi bakımından tarihî gerçeklerle menkıbelerin birbirine karıştığı değerli bir kaynaktır (bk. hacı bektaş VİLAYETNAMESİ).
Aynı yüzyılda yaşayan Lamiî Çelebi'nin Nefehat Tercümesi' nde üç dört cümleyi geçmeyen ifadeleri Hacı Bektaş-ı Velî'nin tasavvufi şahsiyeti hakkında dikkate değer kayıtlar ihtiva eder. XV. yüzyılın sonlarına ait bir başka önemli kaynak ise yine Baba İlyas-ı Horasanî'nin soyuna mensup bir süfî tarihçi olan Aşıkpaşazade' nin Tevarîh-i Al-i Osman adlı eseridir. Burada müellifin büyük dedesinin halifesi olan Hacı Bektaş-ı Velî'ye dair aile içinden gelen şifahî bilgiler kaydedilmiştir. Bunlar, büyük bir ihtimalle tarihî Hacı Bektaş-ı Velî'yi anlatan gerçeğe en yakın bilgilerdir. Son olarak XVI. yüzyıldan Taşköprizade' nin eş-Şeka' iku'n-nu' maniyye adlı eserini de kaydetmek gerekir. Hacı Bektaş-ı Velî bu kitapta diğer kaynakların aksine tam anlamıyla Sünnî bir velî olarak tanıtılır. Sonraki yüzyıllara ait bazı eserlerde de Hacı Bektaş-ı Velî'ye dair bilgilere rastlanır. Ancak bunlar esas olarak adı geçen eserlere ve özellikle Vilayetname ve eş-Şeka' iku'n-nu'maniyye' ye dayanır.
Tarihî Hacı Bektaş-ı Velî: Hacı Bektaş-ı Velî'nin tarihî şahsiyeti ve Anadolu'ya gelmeden önceki hayatı hakkında Vilayetname' de yer alan menkıbevî bilgiler dışında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak onun "Horasan erenleri" diye bilinen Kalenderiyye akımına mensup süfîlerden biri, dolayısıyla Horasan Melametiyye mektebinden olduğuna muhakkak nazarıyla bakılabilir.