İki Can Bir Nefesle Yaşar Eyüp’te
- Ana Başlıklar:
MUSTAFA AYDIN
Eyüp semti barındırdığı Hz. Halid (ra) yanında birbirinden ilginç sırları da içinde saklıyor. Her ne kadar dönem değişse, semt kenar mahalleleri dışında tarihî hüviyetinden yavaş yavaş uzaklaşsa da bir sokak aralığı, bir cumba, bir mezar taşı sizi yine tarihin esrarengiz sayfalarına alıp götürüyor. Aslında o kadar kötümser olmamak lazım, Eyüp semti yine de en çok korunan bölgelerden...
Hz. Halid’in (ra) manevi ikliminde dolaşıp, “içilir” yazılı çeşmelerin fîsebilillah suyundan içip dolaştığınızda sizi bir sokak başında, ya da bir mezar köşesinde mutlaka bir sürpriz karşılayabilir. Sizi bilmeyiz; ama bizi karşıladı! Mesut Paker. Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettiniz ve hemen Eyüp’ün içine doğru ilerleyen ve araçlara kapalı yola girdiniz. Bali Paşa Camii önüne geldiğinizde ya caminin ya da karşı apartmanın hemen önünde iki can yoldaşını göreceksiniz. Göremezseniz ya caminin önündeki şapkacı amcaya ya da karşıdaki tatlı satan dükkandaki gençlere sorun...
Mesut Paker, hayatın yorgunluğu yüzüne bir sükunet ve durgunluk olarak yerleşmiş, vakur, kendi âleminde ıssız limanlara demir atmış sessiz bir gemi gibi. Öylesine oturup, önünden ve zihninden geçen hayat sahnelerini izliyor.
1325 Rumi, 1327 Hicri, 1909 Miladi doğumlu Mesut Paker Bey, özellikle yazın neredeyse tamamını bastonuna yaslanmış bir şekilde can yoldaşı Fadime Hanım’la bir iskemleye ilişmiş olarak Eyüp’te bu yol kenarında geçiriyor. Şu an Hicri 1426 yılının son aylarını yaşadığımıza göre kamerî yıl hesabıyla yaşı 100’ü bulmuş durumda. Kiracı olarak oturduğu ev ikinci katta, inmek de çıkmak da bu iki yaşlı çift için ayrı bir dert.
Mesut Beyamca ve 10 yıllık eşi her an dili duada, eli tesbihte bulunan Fadime Hanım için o merdivenleri çıkmak kadar, yaşadıkları evi temiz tutmak da o kadar zor...
Bir asrı deviren Mesut beyamca eski neyzenlerden... Fatih’in ve İstanbul’un kalburüstü bütün kıymetli zâtlarını tanıyor, hepsiyle bir şekilde dostlukları olmuş. Ali Sarıgül Bey’in “turkmusikisi.net”te yayınlanan bir makalesinde İlk hocasının Neyzen Hacı Emin Dede olduğunu öğreniyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur” adlı romanında, yirminci yüzyılın bu en büyük neyzenini şu sözlerle yâd ediyor:
“Emin Dede bir medeniyetin en yüksek cihazı olarak kendisini seçtiği insanlardandı. İşte o budur, bütün mazi hazinelerinin son bekçisi, kafası altı asrın altın uğultulu kovanı olan ve nefesinde bir medeniyet taşıyan insan budur. Emin Dede maddesinde ve medeniyetinde gizli bir adamdı. Hatta aramızdan el ayak çekmiş bir âlemin son ışıklarını muhafaza ettiğini, bir nevi zengin hazinedarı olduğunu dahi göstermiyordu. Ondan bir Aziz Dede, bir Zekai Dede, bir İsmail Dede, bir Hafız Post, bir Itrî, bir Sadullah Ağa hatta bir Abdülkadir-i Meragi hülasa bizim bir tarafımızı, belki en zengin his tarafımızı yapan insanların hepsini çıkarmak mümkündür.”
Mesut Beyamca’ya merhum neyzen Emin Dede’yi soruyoruz, “Canım Dede’ye gittik, geldik, çok ziyaretinde bulunduk, irfanından istifade ettik; ama bize ney ders vermedi kendileri!” diyor.
“Ama literatürde meşk silsilenizde o da yer alıyor.” sözümüze, “Çok ziyaretinde bulunduk; ama ondan baştan sona bir meşk yapmadık. Benim neyde asıl üstadım Neyzen Tevfik’tir.” diyor. Bu kez daha da çok şaşırıyoruz. Bir deli mi, bir veli mi olduğu hâlâ çözülememiş Neyzen’i soruyoruz Mesut Bey’e:
“Sağı solu belli olmazdı. İçkiye müptelaydı. Kendine has değişik bir insandı. Küfürbazdı. Hangi hadiseye nasıl bir tepki verecek bilemezdiniz. Fatih’te otururdu. Ben de Otakçılar’da oturuyordum. Hafız Paşa Medresesi’ne gidip geliyoruz. Yaz günüydü. Bana ‘Buz al gel!’ dedi. Her gün buz istemeye başladı. ‘Parasını almazsan başında paralarım!’ derdi. Bir gün yine yanına buzla gittim, baktım yatıyor. ‘Şimdi işim var. Yatıyorum!’ dedi. ‘Buzları ne yapayım?’ dedim. Cevabını şimdi söylemeyeyim! Ertesi gün yine buz alıp gittim. Dünkü kaba sözüne atfen ‘Dünkü buzlar mı!’ dedi. ‘Yok efendim, bunlar yeni!’ dedim...”
Neyzen Tevfik bir arkadaşına daha ders vermektedir; hem de onu biraz kayırarak. Mesut Bey sebebini sorar; “Ney kıskançtır evladım. Sen evlisin. O arkadaş (Nuri) neyle yatıp neyle kalkıyor. Sen yapamazsın!” dedi. “Ben de yaparım efendim.” dedim. “Yapamazsın ülen!” diye cevap verdi. Merhumun cenazesinde bulundum, mahşeri bir kalabalık vardı. Allah taksiratını affetsin.”
Aile Romanya muhaciri
Mesut Paker ve ailesi yıllarca Fatih Hırka-i Şerif’te Lütfullah Efendi Sokak’ta oturmuşlar. Aile aslında Romanya muhaciri. Balkan fecayiinden dolayı Türkiye’ye iltica etmek zorunda kalmışlar. Dedeleri hep hoca ve alim insanlar. Dedesi Mustafa Efendi, Gönen’in hatip ve vaizlerinden. Babası İbrahim Bey, din görevlisi. Bir yandan camide imamlık yaparken Darüşşafaka mektebinde de Kur’an-ı Kerim derslerine girermiş. Annesi Ulviye Hanım ise Karadeniz bölgesinden...
3’ü erkek, 5 kardeşlermiş... Şimdi kardeşlerden hayatta olan kimse yok. Mesut Bey’in de ilk evliliğinden 3 kızı, bir de Erten adında devlet memuriyetinden emekli oğlu var.
Mesut Amca tane tane anlatıyor, biz de o yol kenarında onun anlattıklarını not alıyoruz. Bu arada yoldan gelip geçen semt ahalisi, “Mesut Baba, hayırdır!” diye takılıyor, bize de onun ne kadar önemli bir insan olduğu noktasında anekdotlar aktarıyorlar.
Şeyh Güzel!
Mesut Beyamca, gençliğinde insanların yılan ve akrep sokmasından çok korktuğunu, bu yüzden “şerbetlenmek” ya da “efsunlanmak” denen işlemi yaptırdığını anlatıyor: “O zaman her yer bağlık bahçelik. Asmalar, çardaklar kurulu. E, yılanların yayılabileceği şekilde. Ben de duydum ki Gönen’de, Arasta’da (aynı işi yapan esnafların toplandığı büyük çarşı) bir Şeyh Güzel varmış. Dedim, ben de gideyim bir şerbetleneyim. Gittim, dükkan dükkan dolaşıp bakıyorum ki, sakallı, cüppeli bir şeyh bulayım. Yok. Dediler ki, işte şeyh bu! Allah Allah, pırıl pırıl bir delikanlı. Dedim bunun neresi şeyh! Anladık ki, genç yaşta bu şerbet işinde el almış. Neyse bir kahve şekeri istedi, dört tarafına tüküre tüküre bir şeyler okudu. Çok yılan vardı. Her gün bir yerlerde birini yılan soktuğu haberi gelirdi. Ben hamdolsun bir zarar görmedim.”
Evine Fadime Hanım’la çıkıyoruz. Ev dağınık ve hijyenik açıdan ciddi anlamda bakım görmesi gerekiyor. Kasetler dolusu kayıtlarla karşılaşıyoruz. İki adet şah ney. Duvarda eski günleri sabitlemiş resimler. Bir vitrin, yemek yiyip, çay içtikleri masa benzeri bir yükselti. Akşamları kenarına kıvrılıp yattıkları iki ayrı sedir. İşte âhir ömrün doldurulduğu hayat noktaları buralar. Mikro kasetlere yapılmış kayıtlar. Üzerlerinde “Çırçır’da Kur’an ziyafeti”, “Hatim cemiyeti”, “Musiki Cemiyeti” gibi, tarihleriyle birlikte notlar düşülmüş.
Fotoğraf albümüne daldığımızda bugün çoğunu tanıyamadığımız kıymetli insanlarla çekilmiş ve itinayla istiflenmiş fotoğraflar görüyoruz.
Tek tek kendisine soruyoruz bu insanların kim olduğunu... Hatırlayamıyor. İnsan o zaman esef ediyor, keşke resimlerin arkalarına nerede, kiminle çektirildiği yazılsa diye. Gençliğinde birkaç iş yapmış hayat mücadelesi için. Bir ara arkadaşı Kenan Borazancı’nın yanında ambalaj ustalığı yapmış, son olarak Eyüp’te Mimar Sinan merhumun eseri Zal Mahmut Paşa Camii’nde müezzin-kayyımlıktan emekli olmuş. Dile kolay koskoca bir asır. Cennetmekân Sultan Abdülhamid-i Sâni tahttan indiğinde doğmuş. “Padişahım çok yaşa!”ları duymuş, o devri yaşamış bir insan. İttihatçılar ve Harb-i Umumi onun için sadece sıkıntılı bir çocukluk hatırası.
Ladikli Ahmed Ağa’yı ziyaret
Anadolu’nun ciddi anlamda manevi dinamiklerinden olan ve Üveysi yolun has yolcularından Ladikli Ahmed Ağa’yı da ziyaret etmiş Mesut Beyamca... Bilenler bilir, bilmeyenlerin de öğrenmesi gereken sırlı bir zâttır Ahmed Ağa... Konya’nın Ladik ilçesinden bir köy çocuğudur; ama hayatı Hızır Aleyhisselam’la birlikte geçmiş dönemin büyük velilerinden biridir. Konya’da yine bir Mevlâna’yı anma toplantısı vardır. Gidişte Ahmed Ağa’yı da ziyaret ederler:
“Kâni Karaca merhum iyi arkadaşımdı. Yıllarca Mevlânâ İhtifallerine Konya’ya beraber gittik. Ne zaman gitsek hep Ahmed Baba’yı da ziyaret ettik. İlk gittiğimizde köyde sorduk, adamın biri, ‘Ne! Zındık Ahmet Ağa’yı mı soruyorsunuz!’ dedi. Şaşırdık. Sonra bir hanım kardeşimiz bize mihmandarlık yaptı, ‘Siz o adama bakmayın.’ dedi. Ramazan’dı, bir yaz Ramazanı. Bizim yanımızda bir subay daha vardı, o Ahmed Ağa’yı bizden daha çok tanıyordu. Kıbrıs o zamanlar karışıktı. Bize dedi ki, ‘Kıbrıs’a gidip gelmiş. Aman siz pek sormayın, o anlatırsa anlatır zaten’. Yaz günü ayaklarına battaniye örtmüştü. Niye diye sorduk. ‘Çanakkale’de Filistin Cephesi’nde ayaklarımdan yaralanmıştım, onlar sızlıyor da!’ diye cevap verdi. Sonra battaniyenin altından portakallar çıkardı. Birer tane verdi. Öyle pırıl pırıl, yaprakları yemyeşil. Mevsimi değil ki, bu portakallar da nereden gelmiş! Biliriz ki, Ahmed Ağa, zamanda mekanda Hızır’la (as) gezer. İzn-i ilahiyle ‘işler’ görür! Oradaki arkadaşlardan biri şu Makarios’a da bir şey yapılamaz mı diye sordu! Ahmed Baba cevap vermedi. Akşam oldu, top atıldı. Oruçları bozduk. ‘Onlar şimdi birbirlerine düştü!’ dedi. Yıllar sonra Sampson darbesiyle anladık aralarındaki ihtilafı.”
Tesbih namazı
“Ramazanlarda teravihler neşe içinde geçerdi. İlahiler, gazeller. Kadir gecesinde tesbih namazı kılardık. Birinde Zal Mahmut Paşa’da ben tesbih namazı kıldırdım. Bilirsin biraz zahmetlidir. Tam biz gidiyoruz, bir grup cemaat geldi. ‘Hocam bize bir tesbih namazı kıldırıver.’ dediler. Dedim, yahu biz şimdi kıldık. Onlar da, ‘Biz de, Yeni Cami’de kılmıştık; ama gel sen de bize bir tesbih namazı kıldır.’ diye ısrar edince, kıramadık. Allah kabul etsin.”
Ali Fâni Dede
“Bir Mevlevî dervişi vardı, Ali Fani Dede diye... Sırlı bir zat idi. Onu çok seven, hizmet etmek isteyen bir karıkoca vardı. Öldükten sonra defnediyorlar, mezar taşını koyuyorlar. Ama bir mesele var. Taş hep yerinden sökülüp otların arasına atılıyor. Bir değil, iki değil. Sikke taşını yerine koyuyorlar, yine ertesi sabah otların arasına atılıyor. Anlıyorlar ki, Fânî dede, iyice ‘sırlanmak’ istemiş.”
Korku
“Bizim gençliğimizde iki kişi bile yan yana gelip konuşamazdı evladım. O anlamda korkmuşuzdur hep. Dinî konularda rahatlamaya izin verilmezdi. İnönü zamanında 60 yüksek subay ‘Ya sen hükmet, ya da biz hükmedeceğiz!’ diye posta koymuşlar. Nefes aldırmazlardı. Hep böyle şeyler duyardık. Menderes’ten de daha sonra bahsetmeye çok korktuk. Onun için o dönemle ilgili doğru düzgün bir şey hatırlayamıyorum şimdi. Türkçe ezan da öyle oldu. Hafız Sadeddin Kaynak ilk önce okudu. Sonra Hafız Burhan okudu. Biz de okuduk. Biz karşıydık tabii; ama ne yaparsın.”
Gençlere tavsiye
“Hanımlar beylerinin, beyler hanımlarının kıymetini bilsinler. Ahiret yoldaşı olsunlar. Dünya hayatı gelir geçer. Ötede birlikte kalabilmek için uğraşsınlar. Cehennemde değil, cennette! Her şeyi büyütmesinler, hır-gür çıkarmak için uğraşmasınlar. Bakın Fadime Hanım’la 10 yıldır evliyiz, bir kez ne bir dırdır duydum, ne bir münakaşa oldu. Herkes edebini korursa niye mesele olsun ki.”
Şemsettin Yeşil
“Camiye gelir, hırkasını tutarlar. Minbere çıkar, vakit öğledir. İkindi vakti okunur o hâlâ konuşmaktadır. Cemaat ‘inme devam et, konuş’ diye ısrar etmektedir.”
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 467 okuma
