Skip to Content

Ken'an Rıfai

Ken'an Rıfai

1867-1950

Kenan Rifai Belgeseli (Abide Sahsiyetler - STV) Video

Selânik’te doğdu. Babası, Filibe hânedanından Hacı Hasan Bey’in oğlu Abdülhalim Bey, annesi Hatice Cenan Hanım’dır. Şarkî Rumeli vilâyetlerinde Filibe murahhası olarak görev yapan babası daha sonra İstanbul’a giderek Fatih Hırkaişerif’te satın aldığı bir konağa yerleşti. Posta Telgraf Nezâreti sicil başmüdürlüğü ve telgraf nâzırlığı görevlerinde bulundu.

Kenan Rifâî mânevî hasletlerini tevarüs ettiği annesinden ilk terbiyeyi aldı. Annesi onu genç yaşlarında, tekke şeyhliği görevi bulunmayan mürşidi Üveysî-Kâdirî Edhem Efendi’nin terbiyesine emanet etti. Öğrenimini Galatasaray Sultânîsi’nde tamamlayan Kenan Rifâî zeki, akıllı, terbiyeli, fakat yaramaz bir çocuktu. Hocaları tarafından sevildi, takdir edildi. Fransızca’yı kısa zamanda öğrendi. Muallim Nâci, Muallim Feyzi, Recâizâde Mahmud Ekrem ve Zihni Efendi onun bu mektepteki Türk hocalarındandır.

Galatasaray’dan mezun olduktan sonra Hukuk Fakültesi’ne giren Kenan Rifâî bir süre sonra Balıkesir İdâdîsi müdürlüğüne tayin edildi. On dokuz yaşlarında gittiği Balıkesir İdâdîsi müdürlüğünde on bir ay kaldı. Bu müddet zarfında bir hocadan mûsikî ve ney dersleri aldı. Balıkesir’den sonra Adana Maarif müdürlüğüne, ardından sırasıyla Manastır, Kosova, Üsküp ve Trabzon Maarif müdürlüklerine getirildi. Manastır’da bulunduğu sırada mânevî bir işaret üzerine Medine’ye gitmek için başvuruda bulundu. Birkaç yıl bekledikten sonra Medine’de İdâdî-i Hamîdî müdürlüğüne tayin edildi. Dört yıl kaldığı Medine’de yine mânevî işaret üzerine beldenin şeyhü’l-meşâyihi, Seyyid Ahmed er-Rifâî neslinden Seyyid Hamza er-Rifâî’ye hizmet etti. Şeyhi kendisine, “Oğlum, ben mi senin şeyhinim, yoksa sen mi benim şeyhimsin?” diyerek icâzet ve hilâfet verdi.

İstanbul’a dönüşünde annesi Hatice Cenan Hanım’ın 1908 yılında Hırkaişerif’te inşa ettirdiği Ümmü Kenan Dergâhı’nda postnişin olarak irşad faaliyetine başladı. Aynı yıllarda Erkek Muallim Mektebi’nde Fransızca hocalığı, Tedkîkât-ı İlmiyye âzalığı, Dârüşşafaka müdürlüğü, Meclis-i Maârif âzalığı gibi görevlerde bulundu. Bir ara ikinci defa Medîne-i Münevvere’ye giderek kısa bir müddet kalıp döndü.

1925 yılında tekkelerin kapatılması üzerine mülkiyeti kendilerine ait olan Ümmü Kenan Dergâhı aile efradı tarafından mesken olarak kullanılmaya başlandı. Maarif Vekâleti’nden emekliye ayrıldıktan sonra da on üç yıl Fener Rum Lisesi’nde Türkçe hocalığı yaptı. Soyadı kanununun çıkmasından sonra Büyükaksoy soyadını alan Kenan Rifâî 7 Temmuz 1950 tarihinde vefat etti. Merkez Efendi Camii avlusunda şadırvanla kabristan duvarı arasındaki hazîreye defnedildi. Çocukları Aliye Büyükaksoy, mevlidhan hâfız Kâzım Büyükaksoy ve Kâinat Büyükaksoy’dan (Gürsoy) erkek ve kız torun ve torun çocukları bulunmaktadır.

Kenan Rifâî’nin XX. Yüzyılın ilk yarısında yaşayan sûfiler arasında önemli bir yeri vardır. O tasavvufî görüşlerini tevhid, güzel ahlâk, aşk ve irfan etrafında örmüş; ilim, fikir ve sanat dünyasına birçok insan kazandırmıştır. Diş Tabâbeti ve Eczâcı mektepleri müdürü Server Hilmi Bey, Hattat Aziz Efendi, Eflâtun, Marc Orel ve Epictetos’un bazı eserlerini Türkçe’ye tercüme eden felsefe muallimi Semiha Cemal Hanım, damadı ve diş hekimi Ziya Cemal Büyükaksoy, romancı ve filoloji doktoru Safiye Erol, mimar Ekrem Hakkı Ayverdi, edip, mütefekir ve mutasavvıf Sâmiha Ayverdi talebelerinden birkaçıdır. Devrin şeyhülislâmlarından Haydarîzâde İbrâhim Efendi, Nesîmi Efendi ve Ebdullah Efendi ile Mısır Keldânî patrik vekili Âbid Efendi de onun müntesiplerindendir.

İslam Ansiklopedisi'nin ilgili maddesinden alınmıştır.

Eserleri

1. Muktezâ-yı Hayat (İstanbul 1308). Balıkesir’de bulunduğu sırada hazırladığı fen ve tabiat bilgisi kitabı mahiyetinde bir eserdir. Müellif mukaddimede eseri Fransızca kitaplardan tercüme ederek hazırladığını söyler.
2. Rehber-i Sâlikîn (İstanbul 1327). Tarikat usul ve âdâbına dair bir risâledir.
3. Tuhfe-i Ken’an (İstanbul 1327). 340 kadar hadisin ve İmam Bûsirî’nin Kasîdeü’l-bürde’sinin yine nazmen tercümesidir. Ayrıca müellifin bazı ilâhilerini ihtiva etmektedir.
4. Ahmed er-Rifâî (İstanbul 1340). Ahmed Rifâî ve tarikatı hakkında Türkçe’de yazılmış en geniş eserdir. İçinde müellifin bazı ilâhileri de bulunmaktadır. Sonuna Ahmed Rifâî’nin elli iki hizbi eklenmiştir.
5. İlâhiyyât-ı Ken’an (İstanbul 1341). Yukarıda adı geçen iki eserindeki ilâhilerle birlikte diğer şiirlerini ihtiva etmektedir. Manzumelerin büyük çoğunluğu aruzla yazılmıştır. Sünbül Efendi ve Merkez Efendi için yazdığı iki manzume Hattat Aziz Efendi tarafından büyük birer levha halinde yazılmış ve bu zatların sandukalarının baş ucuna konulmuş olup halen mevcuttur. Kitabın ikinci kısmında bizzat kendisinin bestekâr İzzeddin Hümâyî Elçioğlu ve Muallim Kâzım beylerin bestelediği yetmiş beş kadar ilâhinin notası verilmiştir. Eserin Yusuf Ömürlü tarafından hazırlnan ikinci baskısında yeni bestelenmiş bazı ilâhilerle ilk baskıda yer alan ilâhilerin sadece bestelenmiş olanlarına yer verilmiş (İstanbul 1974), Yusuf Ömürlü ve Dinçer Dalkılıç’ın yaptığı son baskısında ise (İstanbul 1988) günümüz bestekârlarının bazı bestelerinin notaları ilâve edilerek bestelenmiş eserlerin notaları ve Kenan Rifâî’nin bütün manzumeleri bir araya getirilmiştir.
6. Şerhli Mesnevî-i Şerif (İstanbul 1973, 2000). Mevlânâ’nın Meşnevî’sinin I. Cildinin şerhi olan eser, dergâhtaki mesnevi derslerinde Ziya Cemal Büyükaksoy, Semiha Cemal ve Sâmiha Ayverdi gibi talebelerinin tuttuğu notların daha sonra bir heyet tarafından karşılaştırılarak bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş, derleme bu heyette bulunan Nihad Sâmi Banarlı’nın kalemiyle günümüz Türkçe’sine kazandırılmıştır. Mesnevi şerhleri arasında hususi bir kıymeti olan eser çağımızın dinî-tasavvufî nesir Türkçe’sine güzel bir örnektir.
7. Sohbetler (haz. Sâmiha Ayverdi, iki cilt, Ankara 1991-1992, tek cilt, İstanbul 2000). Kenan Rifâî’nin damadı Ziya Cemal Büyükaksoy’un 1922-1925 yılları arasında dergâhta tasavvuf sohbetlerinden “Selâmlık Notları” başlığıyla tuttuğu notlar ve Ziya Cemal Bey’in kız kardeşi Semiha Cemal ile Sâmiha Ayverdi’nin aile içindeki tasavvuf sohbetlerinden derlediği notlardan meydana gelmiştir. Ayrıca Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık adlı kitabın sonunda (s. 294-476) Kenan Rifâî’nin sohbetlerinden derlenmiş bir bölüm bulunmaktadır. Sâmiha Ayverdi’nin Dost adlı eseri Kenan Rifâî hakkında yazılmış bir biyografi olup bu kitap da Sâmiha Ayverdi ve Semiha Cemal’in sohbetlerinden derlediği notları ihtiva etmektedir.

İslam Ansiklopedisi'nin ilgili maddesinden alınmıştır.
Fikirleri

Zamanımızın en büyük İslâm âlimlerinden mutasavvıf şeyh Ken’an Rifaî hazretlerini size tanıtmaya çalışacağım. Onun önderliğini yaptığı iman anlayışı, günümüz insanlığının, bulmakta zorluk çektiği, ancak sosyal barışın sağlayabildiği hoşgörülü ve ahenkli bir yaşam için, bir çözüm getirmiştir. Günümüzde insanlık maddi ve manevi sorunlarla buhalmaktadır. Daha mutlu ve müreffeh bir hayat sürebilmek için çözüm aramakta ve olaylar karşısında cesareti kırılmakta ümitsizliğe kapılmaktadır. Ben bu ortam ve durum içinde, konumu bir tesadüf eseri seçmedim.

Ken’an Rifaî insan tabiatını çok iyi biliyordu. İnsanların ve cemiyetlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin barış ve hoşgörü içinde, nasıl olması gerektiğini bilen üstün bir yetenek ve kişiliğe sahipti. Manevi hayatımızı aydınlatacak, ruhumuzu yüceltecek, imanımızı kuvvetlendirecek onun gibi bir öndere günümüzdeki kadar hiç özlem hissedilmemiştir. Şayet insanlık kurtuluşa ermek, gerçeği bulmak ve dengeli bir yaşama kavuşmak istiyorsa bütün fanatik (bağnaz) duygulardan arınmış saf ve temiz, sevgi dolu bir imana sahip olmalıdır. Ortak değerlerin olmadığı sosyal guruplarda, güvensizliği izleyen kriz ve çöküş ergeç ortaya çıkacaktır. Halbuki insanları birbirine sevdirecek ortak değerlerin (sembollerin) olması birleştirici bir rol oynayacaktır. Dolayısiyle kalıcı bir barışın sağlanması isteniyorsa, erkek ve kadın olarak hep birlikte bizi birbirimize dost ve yakın olmayı mümkün kılacak ortak değerleri aramalıyız.

Ken’an Rifaî hazretlerinin sahip olduğu bu değerler, insan cemiyetlerinin ilerlemesi ve huzur içinde yaşamaları gayesine hizmet (istihdaf) ediyordu. Bu değerlere bağlı kalan topluluklar kendi yaşam tarzlarını, kurallarını belirler cemiyet hayatının ilerlemesini, gelişmesi ve devamlılığını sağlarlar. Topluma ışık tutan ve sayıca çok olan bu değerlere muvacehesinde, bu eşsiz şahsiyetlerin ön gördüğü sistem lâlettayin insanlar gibi sıradan bir hayat sürmek değil, başkalarının örnek olarak alacakları sevgi dolu en ideal bir yaşam tarzı sergilemek idi. İşte Şeyh Ken’an Rifaî’nin gayesi, günümüz insanını böylece karşılıksız bir sevgi seli içinde birleştirmek olmuştur.

Size sunmak istediğim bu kısa biyografi ile, sıradan bir yaşam sürmemiş olan, insanlığın geleceğini düşünenler için örnek alınması gereken, bir şahsiyesi tanıtacağım. Böylesine saygıdeğer bir şahsı tanıtmak, onun temsil ettiği sosyal kütleninde bilinmesi anlaşılması ve tanınmasına yardım edecektir.

Ken’an Rifaî kimdi? Yapmak istediği ve misyonu ne idi? Neleri başardı? Şimdi, kısaca bu üç soruyu cevaplamaya çalışacağım.

İlk soruyu yanıtlıyabilmek için onun şahsiyetinin üç ana özelliğini bilmek gerekir. Herşeyden önce büyük bir din alimi sonra mükemmel bir düşünür ve sonuç olarakta ruhani bir lider (mürşid) ve rehberdi. Bu üç özellik Ken’an Rifaî’nin şahsiyetinde birleşmiş bulunuyordu. Onu tanımak için şahsiyetinde toplanan bu üç özelliğe bakmak gerekir. Aklıyla mistik dünyasının görüşlerini ve öğretisinide aklıyla birleştirmsi sebebiyle karşımıza yanlız bir din adamı olarak değil, fakat aynı zamanda bir aksiyon adamı ve insanlık şampiyonu olarak çıkar.

Bu büyük adamın biyografisini tanıtırken sadece hayatının kronolojik olaylarını anahatlarıyla vermek yeterli olmıyacaktır. Onun, kişiliğini, gayesini ve gerçek hayat hikayesini sunmadan önce, kronolojik olayların gerisindeki müsebbibleri ve iç faktörleri bilmek gerekir.

Bu büyük adamın, yapmak istediği, ahlâki yönü ve yaptıkları onun iç dünyasından (manevi yönüyle) algılanabilir. Dolayısiyle Ken’an Rifaî’nin hayatını incelerken, ayrıntılara gizlenmiş temel prensiplerin iç uçlarınıda gözden kaçırmamalıyız.

Bu yenilikçi ve müstesna şahsın hayatına iç ve dış dünyası olarak iki ayrı açıdan bakabiliriz.

Yaşantısının dıştan görünüşü: Şöhret olmak istemiyordu. Diğer taraftan tarihe geçmiş efsanevi bir kahraman da değildi. Hali vakti iyi durumda olan tanınmış eski bir aileden geliyordu. Onu 1885 de Galatasaray Sultanisini bitirirken görüyoruz. Galatasaray Sultanisi onun devrinin en ileri eğitim kurumlarından biri idi. Bu kurumda o devrin önemli doğu ve batı dilleri öğretiliyordu. Kendisine meslek olarak, iyi bir gelecek vaadeden ve maddi menfaat sağlayacak olan imkanları teperek, kutsal saydığı öğretmenliği seçti. Öğretmenliğe hayatının son günlerine kadar devam etti. Yıllar sonra onun kutsal saydığı bu meslekten emekli olmayı reddettiğine şahit oluyoruz. Sadece bir şait, müzisyen ve harika bir sese sahip olmakla kalmıyor, bir yazar olarakta kendisini kanıtlıyordu. Onbir çalışmasından yedisi yayınlanmıştır. Mesleğiyle ilgili olarak bir çok araştırma ve makaleler yazmıştır. Buna rağmen kendisinin şöhret olmak gibi bir isteği yoktu, aksine gerek sanat ve düşünce alanında ve gerekse öğretim kariyesinde, yüksek mevkilere gelmekten kaçındı.

Ken’an Rifaî, hayranlık uyandıran müstesna (seçkin) kişiliğini, çevresindeki insanlardan saklama konusunda kalıtımsal bir yeteneğe sahipti. Yaşadığı devrin sosyal hayatını düşündüğümüzde onun bu konudaki tercih nedenini kolaylıkla bulabiliriz. Yaşadığı devrin şartları onu, dünya görüşünü, fikirlerini ve felsefi düşüncelerini belirtirken her seviyedeki insana hitap edecek şekilde bu bilgilerin dozajınıda iyi ayarlamaya mecbur ediyordu. Ayrıca gerçeklerin veya manâlarının, benzetme ve teşbih yoluyla örtülü bir tarzda söylenmesi gerekiyordu. Keşmekeş ve düzensizliğin yaşandığı, yapılan herşeyde yetersiz ve verimsizliğin tolere edilip kabül gördüğü o devirde yaratıcı zekalar ve düşünen kafalar görüş ve düşüncelerinin yanlış anlaşılması yüzünden cezalandırılma endişesi taşıyorlardı. Gerçek kişiliğinin bu şekilde dış çevreden gizlenmesi, onun ruhsal gelişmesini engellememiş ve üstlendiği görevi yerine getirmesinde bir mahzur teşkil etmemiştir.

Onun ruh dünyasını oluşturan iki kuvvetli şahsiyet bulunuyordu. Bunlar annesi ve mürşidi idi.

Ken’an Rifaî’nin hayatını renklendiren ve ona canlılık kazandıran diğer bir ögede, annesine karşı hissettiği derunî bir sevgidir. Annesi Hatice Cenân hanım da kendisi gibi bir sevgi odağı idi. O da hayatında insanlara he iyiyi, güzeli ve doğruyu gösterdi.

Annesinin konuşmayı anladığı ilk günden itibaren oğluna öğrettiği ve oğlunun ruhsal gelişmesini sağlayan hayat felsefesi: “İnsanları seveceksin, gönlün bitmez tükenmez bir hoşgörü, bağışlama ve sevgi hazinesiyle dolu olmalıdır. Ayrıca insanları sevmenin yanında bütün yaratılmışlarıda, içinden gelen, aynı bitmez tükenmez sevgiyle sevmelisin.” İnsanları sevmenin yanında, onlarla dost olmalı, onlara sempatik ve merhametli davranmalı, kendini onlar yerine koyarak başarılarından sevinç duymalı ve başarısızlıklarına da üzelmelisin. Onlarla kendini o şekilde özleştirmelisin ki onların doğumlarına sevinmeli ölümlerine de acı duymalısın. Misyonun, insanlığı herkesce bilinmesi gereken aynı hedefe, yönlendirmek olmalıdır. Bununda en kestirme, en tesirli ve en güzel yolu sevgi yoludur. İnsanlar için duyulan bu sınırsız sevgi ile, insanlık barışa ve huzura kavuşabilir. Ancak bu yolla kemâle ulaşılır, bu alemden ilahi aleme ulaşılabilir, en sonunda da Allahı bulabilirsin”.

Annesinin direktifleri ve yönlendirmesi sadece teoride kalmıyordu. O, Kenan’an Rifaî’nin tüm hayatına şekil vermiş onun şahsiyetinin teşekkülünde büyük rol oynamıştır. Annesi her devirde hasret duyulan bir evliyâ idi.

Annesinden sonra, Ken’an Rifaî’nin ruh terbiyesinin ve eğitiminin tamamlanmasını, öğretmeni ve mürşidi Filibeli Ethem Efendi üstlenmiştir. Böylece bu genç derviş, Ken’an Rifaî genç yaşında manevi dereceler kazanmış, diğer taraftan da sık aralıklarla tayin edilerek okul ve eğitim müdürlüklerinde bulunmuştur. Bu esnada mistik açıdan “savaştan büyük” olarak görülen nefis mücadelesinden de galip çıkmış, genç bir derviş olarak kendi iç dünyasında da barış ve ahenk dolu bir huzura kavuşmuştur. Onun önce kendisiyle sonrada herkesle ve herşeyle barışık olmasını ve yaratılmışla olan ilişkilerindeki barış ve ahengi hiçbir kimse bozamadı, Maarif camiasındaki öğretmenliği ve eğiticiliği yanında saf bir sevgi ateşiyle dolu olarak, iyi huyun ve ahlâkında en mükemmel bir örneği ve rehberiydi.

Ethem Efendi belkide, onu irşad için hususi olarak gönderilmiş veya görevlendirilmiş, fakat gerçek kimliği yalnızca Ken’an Rifaî ve annesine aşikâr olan, bir mürşid idi.

Burada birkaç kelime ile Mürşid ve Müridin ne olduğunu açıklamak gerekir. Mürid ve Mürşid ilişkisinin doğru aleminde kökü, çok eskilere dayanır. Bu ilişkinin nasıl olduğu pek bilinmez. Mürşid deyince irşad eden hoca, mürid de onun talebesi veya dervişidir. Mürid kendisini hocasına tam anlamıyla teslim eder. Bu teslimiyette talebe geçmişte beslediği tüm düşünce ve inançlarını bırakmalıdır. Mürid daha önce yaşamış olduğu hayat tarzını terkeder, alışkanlıklarını bırakır, tutkularından vazgeçer. Bu tam anlamıyla Mürşidine teslimiyettir, onun buyruklarına itaat etmek gerekir. Zamanımızın sadece kendisini düşünen ferdiyetçi zihniyeti ile bunu kavramak zordur. Çünkü herkes kendi içinde bağımsız bir dünya arzular. Cemiyet içinde mürşidin odaklaşmış bir şahsiyeti vardır. Onun bütün amelleri çevresindekilerle ve kendiyle olan muamele ve ilişkisi Müride bir örnek teşkil eder. Mürşid zahirde görünen nefsin arzuladığı cezbedici şeylerle insanları kendisine bağlamaz. Onun seside dışardan duyulmaz. O huzuruna gelenle kalb sesiyle (ruhuyla) konuşur. Müridin kendisini ve Allahını bulabilmesi ancak onun, Mürşidinin bu senini ne derece bir hassaslıkla algıladığına bağlıdır. Kalp gözünün açıklık derecesine göre, Mürşidiyle rabıta kurar. Aslında Mürşidinin şahsi bir kimliği yoktur, benliği terketmiştir. Bütün güzel ahlâk değerlerini kendinde toplamıştır.

Mürşidi incitmek demek, kendini incitmek demektir. Onu uymamakla insan kendine zarar verir. Diğer bir deyişle Mürşid kalbimize ve ruhumuza devam olarak hükmeden insan ile özdeşleşmiş bir (prensip) kavramdır.

Ken’an Rifaî ile Mürşidi arasındaki ilişkide yukarıda belirtilen böyle bir anlayış ile izah edilebilir. Aynı ilişki daha sonraki yıllarda kendisi ile müridleri arasında da vardı. Doğuda bu çeşit Mürşid ile mürid ilişkisinin kökü eskilere dayanır. Büyük mistik şair Mevlanâ Celalettinî Rumi ve onun mürşidi Şemsi Tebrizi, keza Fatih Sultan Mehmet ile onun hocası Şeyh Akşemsettin de de bu tip ilişkiyi görürüz.

Mürşid ile mürid kavramlarını açıkladıktan sonra, “Kenan Rifaî kimdi ve onun yapmak istediği ve misyonu ne idi?” sorusuna dönelim.

Başlarda onun şahsiyetinin üç ana özelliğinden bahsetmiştik. Bunlar; Büyük bir mutasavvıf, düşünür ve mürebbi. Ken’an Rifaî’nin mistik anlayışının çarpıcı özelliği, kendisini belli bir metafiziksel bir sistemle sınırlamımış olmasıdır.

O, tasavvufu İmam’ı-Gazali’nin yaptığı gibi sadece ahlakî prensipler çerçevesinde algılamamıştır. Diğer taraftan da Muhittin’i Arabi gibi sadece panteizmin (vahdet-i vücut) limitleri ile kendini snarlamadığı gibi, Mevlanâ da görülen büyük bir şevk içinde trans haline gelme ile de kendini sınarlamamıştır. Öyle istesede olamazdı, çünkü o devrin, yirminci yüzyılın adamıydı. Yaşadığı devrin icaplarına göre hareket etmeyi yeğledi. Onun tasavvuf anlayışı bu, her üç düşünceyi de içine alıyordu.

O bugünün talebelerine düşüncelerini şöyle açıklamaktadır: “Benim üç adet gözlüğüm var. Bir tanesini yakındaki objeleri görmek için, diğerini uzaktakileri görmek için, üçüncüsünü ise hem yakın hem de uzaktakileri görmek için kullanırım. Üçüncü gözlüğümün camları hem yakın, hem de uzak cisimler içindir. Şayet yakın mesafe gözlüğümü uzaktaki cisimler için kullanırsam başım döner. Eğer uzak mesafe gözlüğümü yakın mesafedeki objeler için takarsam bu defa cisimler net görünmez.

Fakat üçüncü tip gözlük farklıdır. Hem yakın hemde uzak iyi görünür. Neticede şu sonuca vardım; sadece bu dünyayı görmek istiyenler, yani bu dünyada mevcut şeylerin şeklini ve cinsini görmek istiyenler, diğer dünyayı göremezler. Diğer taraftan sadece öbür dünyayı görmek istiyenler de bu dünyayı göremezler. Bundan dolayı bir kimsenin ruh gözünün gözlüğü öyle olmalıdır ki onun dış dünyaya bakan gözü onun ruh dünyasını görmesine engel olmamalıdır. Diğer taraftan ruh dünyasını görün gözü de bu dünyadaki objeleri net göstermelidir.

Ken’an Rifaî’nin tasavvuf anlayışına göre, insan ruhu manevi kirlerinden temizlenmiş olmalıdır. Ancak bu durumda insan, diğer yaratılmışlarla olan ilişkisini, kâinattaki kendi yerini daha iyi idrak eder, gerçekle yüz yüze gelir. Bu gerçekle olan temas gerçeği bilmemize ve bulmamıza yardımcı olur. Bu insanla başlıyan ve insanda tam anlamıyla kemale eren bir idrak ve düşünceler zinciri ve bizzatihi yaşanan bir hayat tecrübesidir. Tasavvufun dinle devamlı bir arada olmasının sebebi din, tasavvufun izahatına, tercüme ve yardımına muhtaçtır. Mutasavvıf da tasavvuf anlayışının ışığında hayatını, herşey ve herkesle ahenkli bir denge kurarak, sevgininde kainatın en lüzumlu bir realitesi olduğunun bilinci içinde, sürdürür.

Ken’an Rifaî tasavvufun tarifini yapmaktan kaçınmıştır. Fakat O, gerçek bir mutasavvıf idi ve gerçek ve mükemmel bir mutasavvıf olarak yaşadı.

Onun gözünde kainat insanla bir manâ kazanmıştır. Mevlana’nın dediği gibi; “Allahın evi (Kabe), Allahın evi olalıdan beri Allah onun içinde yaşamıyor, fakat benim kalbimin köşkünde, Allah’dan başka hiçbir şey yaşamaz. Tasavvuf bu gerçeği sadece idrak etmekle bilinmez bunu hayatımıza tatbik etmekle, bizzat bu olguyu yaşamakla bilinir.

Ken’an Rifaî insanları, diğer varlıkları ve bütün yaratılmışları birlik içinde bir çokluk, fakat aynı zamanda kaynağı aynı olan bir bütünün parçaları olarak görmüştür. Birlik içinde tek bir kütle gibidirler. Bu yaratılmışların herbiri farklı, özellik taşımasına rağmen, bu bütün içinde ayrı ayrı fonksiyonları vardır, fakat bu bütünü tamamlayan bir birlik içindedirler. Böylece kâinatın düzeninin korunması ve devamında herbirinin hayatî önemi vardır. Bütünü teşkil eden bütün varlıklar ve yaratılmışlar, bu düzen içinde farklı görevlerinden ve gayelerinden dolayı, evrensel bir semfoni oluştururlar. Her bir atom farklı yapı, şekil ve yönlerinden dolayı bu değişmiyen düzen içinde yerlerini alırlar ve evrensel bir semfoni oluştururlar. Yaratılan her varlığın fonksiyonu gerçekte bu semfoninin gayesidir. Kendisini ve her varlığı tevhid kanununun bir aleti ve manâsı olarak görmüştür. Ken’an Rifaî bu tevhid (birlik) prensibine bağlı kaldı. Bu prensibi şuurlu bir şekilde kendi yaşamına tatbik etti. Böylece yaşayarak bu gerçeğin tahakkuku için aktif olarak hizmet etmiştir.

Şimdi onu şu konuşmayı yaparken duyuyoruz: Bir gün talebelerinden birisi kendisine şu soruyu sordu: “Tasavvuf nedir?” Bu soruya verdiği manidâr cevap şu oldu: Kimseyi incitmemek v ekimse tarafından da incinmemektir.” Bu kısa cevap talebeyi ilk anda memnun etmedi. Fakat Mürşidi bu tanımlama da ısrar ederek, “İyice düşün. Yaratıcı ile yaratıklar arasındaki ilişkiye esas olan prensip yani bütün felsefe, bu cümlenin manâsında gizlidir.” Dedikten sonra ilave oarak şu açıklamayı yaptı: “Allahın bütün gizli ve aşikar bir şekilde olmasını istediği bütün işler, iyi ameller, söz ve manâ insanda tecelli ettiğini biliniz. Böylece, Allahın rahmeti, iyiliği, merhameti diğer taraftan azabı ve gazabı insana yine insan vasıtasiyle gelir. Bundan dolayı bütün ilişkilerinizde başkaları ile değil, aslında Allah ile ilişkide bulunuyorsunuz. Bu gerçeği bildiğinizde kimi incitebilir ve kimin tarafından incinebilirsiniz? Biz, Allahın gizli ve aşikar olarak yapmak istediği işlere bir vasıta oluruz. Birçok defa insan Allahın bu işlerini kendi yaptı sanır. Halbuki bu işler bize geçici ve emanet olarak verilmiştir. Bundan dolayı peygamberimiz Hazreti Muhammed Hadis-i şerif de “Kendini bilen kişi, Allahını da bilir”, demiş ve bunu bir prensip olarak öğretmiştir.

Ken’an Rifaî, bu dünyadaki bütün ilişkilerinin Allahla olduğunu biliyordu. O herşeyi, Allahın açıkca bir tecellisi ve zuhuru olarak gördüğü için seviyor ve derin bir saygı duyuyordu. Üzerinde durulacak olan ana konunun, sevgi olduğu inancındaydı. Böyle bir anlayışla soyut bir kavram olan Allah sevgisini soyut bir kavram olmaktan çıkarmış onu yaratılmışlara ve dünyaya tatbik ederek (uygulayarak), görünen somut bir kavram haline dönüştürmüştür. Diğer bir deyişle, aslında O, sevgi birliğini idrak etmiştir. O’na göre yaratan ile yaratılmışlar ayrılamaz bir bütün (birlik) teşkil ederler. Tekrar onu, şu şekilde konuşurken buluyoruz: “Hayatın temelinin Allah inancı (inanma), inanmanın temelinin ise güzel ahlâk olduğunu iyi bilmeliyiz. İnanmanın kemâli (en iyi derecesi) Allah sevgisi, güzel ahlâkında kemâli yaratılanları sevmektir. Bu temelde herkes tarafından bilinmesi gereken yaratılmışların yaratandan ayrı olmadığı gerçeğidir. Bazıları yaratılmışları yaratandan ayrı görür, yani yaratılmışları yaratanın dışında bir alem yaratanıda içeri bir alem olarak görür. Diğerleri ise tamamen zıt bir görüş ileri sürerler. Daha şanslı olan üçüncü sınıf ise insanla konuştukları zaman Allahla ilişkide olduklarının şuûrundadırlar. Kısacası Allahı seven bu sınıf insanlar hiçbir zaman korku ve üzüntü taşımazlar. Dolayısiyle insanlara karşı merhametli, sabırlı, affedici olur, onlara sevgi ve muhabbetle davranırlar.

O, bu anlayışla, sevgi kavramını tasavvuf felsefesi ile öğreticiliğinin temel prensibi olarak ele almıştır.

O’nun mutasavvıf kişiliğini genel hatlarıyla belirttikten sonra şimdide Ken’an Rifaî’nin kâmil yönü üzerinde duralım.

İnsanın insan olarak kalabilmesinin gerektirdiği şartları sağlamasının yolu ve gerçeği idrak etmeye başlayabilmesi için, sonsuz hayata yani ruhun ölmezliğine, kısacası “ahiret günü” gerçeğine inanmalı, benlik iddiasında bulunmamalı ve kendisini “tevhid” (birlik) prensibimden ayrı görmemelidir.

Ken’an Rifaî’de doğunun diğer eski çağlardaki düşünürleri gibi bütün hayatı boyunca bu tevhid ve ebedi hayat (ahiret) fikirlerinin savunucusu oldu. Fikirlerin sadece teoride kalmayıp gerçek hayatada yansıtılması gerekliliği doğunun karekteristik özelliklerindendir. Doğu, öğretilen her prensibin gerçek hayata tatbikini de görmek ister. Kişi bağlı kaldığı prensiplere, insanların kafasında hiçbir sour bırakmadan, yaşantısında da sadakatla uymalıdır. “Ebedi hayata (ahiret) ve tevhide” inanınız diye söyliyen birisine Doğu insanı, “Bunu söylüyorsanız eğer, bunun nasıl yapıldığını da gerçek hayatta gösteriniz!” diyecektir.

Bu çarpıcı gerçeği idrak ettiğinden dolayı Ken’an Rifaî inandığı bu iki prensip ile mükemmel bir uyum içinde yaşamıştır. Bu şekilde, içinde yaşadığı cemiyetin değer yargılarına bazı etik ahlakî kurallar sokmayı başardı. Bu kurallar içinde sorumluluk duyarak insanları sevmiş ve korumuş, bunu devamlı olarak yaşamına tatbik etmiştir. Bütün bu değer yargılarını içine sindirerek, şahsiyetinin bir parçası haline getiren Ken’an Rifaî’nin bunlarla dolu ve uyumlu, sağlıklı bir yaşam sürdüğünü görüyoruz.

Onun aklı, merkezi iyi ahlâk ve bilgi olan bir nokta etrafında dolaşmaktadır. Buradaki bilgi, bütün bilgilerin temeli olan ve bütün bilgilerin ondan zuhur ettiği Allahı bilmektir. Bu da yukarda belirttiğimiz gibi ebedi hayat (ahiret) fikrine dayanmaktadır. Halbuki iyi ahlâk, hayatın temel kuralları ve “birlik” (tevhid) anlayışıyla uyum içinde, sosyal bünye için faydalı olduğu kadar, yapan içinde faydalı, vicdanımıza danışarak yaptığımız iyi işlerdir.

Ken’an Rifaî çağımızın sayısız problem, sıkıntı ve krizlerini düşünerek kendine şu soruyu sormaktadır. “Bu dünyanın sorunu nedir? İnsanlık büyük gayret, emek ve zaman harcayarak inşa ettiği kültür hazinesiyle dolu gelişmiş şehirleri yıkıyor, tahrip ediyor. Bir anda binlerce ev yok oluyor, kuvvetli zayıfı ezip zulüm yapıyor. Benim düşünceme göre bütün bunların sebebi, bilgiden mahrum olmamız ve zevkler peşinde koşmamızdan kaynaklanmaktadır. İnsanlar devamlı olarak sonuçta kendilerine mutluluk verecek olan zevkler peşinde koşarlar. Bu, bilgiden mahrum bir mutluluk ile akıldan yoksun bir bilgidir. Bu yüzden gerçek mutluluğa ve huzura kavuşamayız. Doğru düşünen aklıdan mahrum hiçbir bilgi olamaz. İyi işlerin (amellerin) gayesi iyi ahlâklı olmak ve bütün bilgilerin gayeside Allahı bilmektir.

İyi ahlâk ve iyi amellerden bahsedilince Ken’an Rifaî hazretlerinin üçüncü temel karakteristik özelliğine bakmamız gerekir. Bir Mürşid olarak Ken’an Rifaî hazretleri insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve Allahla olan ilişkisini yukarıda belirtilen bir akıl (Allahı bilen bir akıl) temeli üzerine oturtmak istedi. Bunun öğretilmesinde de din ve inancın ögelerini kullandı. Ona göre gerçek inanç sahibi yani inanan bir mümin, kendisine her zaman güvenilen, toplum için emin bir kişidir.

Evrensel insanlığın sınırlarının bulunmaması ve herhangi bir dini ahkâm veya milliyet ile sınırlandırılamaması sebebiyle, bir kimsenin gerçekten güvenebileceği tek şey, gerçek inanç sahibi ve bu inancında da samimi olan bir insandır. Bundan dolayı Ken’an Rifaî dini daima manevi (iç) dünyasının ve insan huyunun oluşması ve gelişmesinde bir otorite olarak görmüştür. O birçoklarını ümitsizlik kuyusunun derinliklerinde, bazılarını kararsızlık vadisinde yeis içinde ve birçoklarını da imanın azalmasına yol açan şüphe içinde buldu.

Bir Mürşid olarak müridlerine şu nasihatı verdi ve yerine getirilmesini istedi: “Hepiniz, herşeyden önce kendi kendinizle dost olmalısınız. Kendisiyle barışık olan bir insan, dünya ilede barışıktır. İşte gerçek hürriyet budur!” Bu olguya da insan kendisini bağımsız biri olarak değil fakat bütünün (kitlenin) bir parçası olarak idrak etmesiyle ulaşır. Bu da insanın olayları, kendi tercihimizin sonucu olarak olmadığını, bir kader neticesi olarak meydana geldiğini “olacaktı, oldu” kabül etmesini bilmesi demektir. Yani kadere inanmaktır. O bunu bütünün iyiliği için yapacaktır. Kendi egonuzu (nefis) geri plâna çekiniz. Bu da nefsi yani egoyu, kabül gören ortak değer yargılarıyla her an kontrol altında tutmakla sağlanır. Bütünün menfaati için fedakarlık, nefsimizi köreltmek, zorluğa ve açlığa talip olmayı gerektirir. O, “gerçek hürriyetin nefsin bağlarından kurtulmak olduğunu” söyler. Hiçbir kimse ben hürüm demekle hür olamaz. Örneğin, sigara içme arzusunu dahi frenliyemiyen, bağlı olduğu alışkanlıklarından bile kurtulamayan birisi kendini hür sayamaz. Gerçek hür insan iştahının, arzu ve iç güdülerinin kölesi değil fakat onların efendisi olandır. Yukarıdaki prensipten gaflette bulunmayın “devamlı uyanık halde” olmak fikri üzerinde de durmak gerekir. Ken’an Rifaî hazretleri devamlı olarak Müridlerine, bu fikri hayatlarına da tatbik etmelerini önermiştir. O etrafındakileri her fırsatta uyanık olmaları için uyardı. İşte bunun küçük bir örneği;

Bir gün müridleriyle otururken masanın üstünde duran eski bir gümüş vazoyu göstererek, “bu vazo gümüştenmidir?” diye sordu. Sahibi, “evet gümüştendir”, dedi. Ken’an Rifaî’de “Bu vazoyu cilalasan parlayacak ve gümüş olduğu belli olacaktır”. Diyerek yanıtladı. Sahibi ise mahcup bir şekilde, “bu vazo hergün kullanılıyor, bu nedenle parlak tutmak zor oluyor”, dedi. O zaman Mürşidin dilinden şu güzel sözler dökülüverdi; “Nefsine ve arzularına mağlup olan kişilerin kalbide aslında, parlak mücevherler gibidir. Fakat ihmal onların kalbinin bu vazo gibi kararmasına sebep olur.”

Dolayısiyle, kararmış ve katı bir kalbe sahip olan kişi, diğer taraftan Allahın tecelligahı olan ruha ve peygamberin vekili sayılacak bir aklada sahip bulunduğundan, kendi ruhuyla ve aklıyla çelişkiye düşerek, daha derinde Allah ve peygamberle savaş içindedir. Savaş içinde olan böyle bir insanın ne durumda bulunduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Birisinin vücudunu suyla temizlediği gibi bu gümüş vazoyu da bir parça kimsayal madde ile temizlemek mümkündür. Fakat kalbin ve ruhun temizlenmesi ancak onu, bütün kötü düşünce ve amellerden temizlemekle ve Allahın varlığından başka hiçbir varlık görmemek ve bilmemekle mümkündür.

Başka bir yerde de Mürid ile Mürşidi arasında şöyle bir diyalog geçti. Müridi, “Efendim dünya çok kötü!”, dedi. Buna Müridi: “Sn iyi olmaya bak!” diye cevap verdi. “Bu kötülüklerin ortasında iyi olmanın ne faydası olur ki?” diye müridi cevap verince, Ken’an Rifaî şöyle yanıtladı; “Başkalarının kötülüklerini düşünmekten size ne? Kendin iyi insan ol! Şeytan sizin sınırlarınızı aşabildimi? Yoksa siz onun etkisinde kalıp, O sizede kötülüklerini bulaştırdı mı? Şayet şeytan size dokunamadıysa onu mağlup olmuş kabül ediniz.” Ken’an Rifaî hazretlerinin prensiplerini ihmal etmemek ve unutmamak gerekir. Eğer unutulursa, birgün uğrayacağımız müsibetlerle onu tekrardan hatırlamak kaçınılmaz olacaktır. Bu sebeple gerek bu dünyadaki yaşantımızda ve gerekse ahiret hayatımızda temel olması gereken bu prensiplere sadık kalmalıyız.

Bir kimsenin kendi kendisiyle dost olmasının mânası da şudur; Şayet bir kimsenin kendi kendisiyle barışık olmasını sağlarsanız onu insanlığa kazandırdığınız gibi, kendisine de faydalı kılmış olursunuz. İnsanların diğer insanlarla olan ilişkilerinde, Ken’an Rifaî başkaları için iyi temennilerde (hayır temenni etmeyi) bulunmayı, samimi ve sadık olmayı, hiçbir zaman bencil olmamamız gerektiğini vurgular. Onun kendi şahsiyetinde de bu değerler o kadar belirgin bir şekilde yer etmiştiki, sadece ona bakmakla insan, ondaki bu değerleri hissederdi.

O, “içinde Allahın tecelli ettiği bir ruh taşıyan (Kalbinde Allah sevgisi olan) herkes ve bizi kaldırmak için yardım elini uzatan her insanın, sadık ve güvenilir bir dost olduğunu söyler. Bu nedenle, “yaratılmışlara gösterilen sevgi, saygı ve sadakât, Allaha gösterilmiş gibidir.” Bir sohbet esnasında, müridlerinden birisi “Bu yaptıklarımdan dolayı beni herkes sorumlu tutarsa? Diye sorunca Ken’an Rifaî ona şu yanıtı verdi; “Bizim için herkes yoktur? Biz yaptıklarımızı Allah için ve onun rızasını kazanmak için yaparız. Vicdanınıza danışın, yaptıklarınızdan vicdanınız rahatsa ve siz sorumlu değilseniz, başkalarının ne düşündüğünden korkmayınız. Vicdanınızın rahat olması sizin için yeterlidir.”

Hayatı boyunca Ken’an Rifaî insanların devamlı birbirleriyle savaştığını görerek bu gerçek yüzünden çok üzülmüştür. İkinci dünya savaşı esnasında bir akşam, çeşitli radyo haberlerini duyduktan sonra şuna dikkati çekmiş ve şöyle demiştir: “Kur’an insanlara, insanları (insanlığı) seviniz diyor ve onlara sevgiyle, iyilikle ve adaletle muamelede bulunmamazı öğütlüyor, keza Peygamberlerde bütün insanlığın bir büyük aile olduğunu onları kırmadan davrananların, onları incitmiyenlerin ve onlara faydalı işler yapanların Allah katında makbül olduğunu duyuruyor”. Fakat malesef şimdi radyomu açıp, herhangi bir istasyonu dinlediğimde, devletlerin diğer düşman ülkelerine yaptıkları taarruzlarını ve onlara verdirdikleri büyük kayıpları, zararları ve yakıp yıkmalarını duyuyorum. Onlar bu arada kendilerinin hiçbir zayiatları olmadığını, hiçbir zarara uğramadıklarını abartarak söylüyorlar. “Yirminci yüzyılda insanlık adına, ne kadar üzücü bir hadise.” Kendi kendime düşünürken, gündüzün elinde bir lamba tutarak dolaşan Diojen aklıma geldi. Ona niçin bu şekilde yapıyorsun dediklerinde, namuslu bir adam aradığını söylemiş. Keza Sokrat etrafında toplanıp, adil karar verdiklerini söyliyen topluluğa hitaben, “Eğer doğru ve adil olduğunuza inanıyorsanız aranızdaki bu anlaşmazlık ve münakaşa neden?, diye sormuş. O zamandan bu zamana büyük devirler geçti. Bu büyük insanlar bu ilerlemiş ve gelişmiş çağda dünyaya gelselerdi, bu konuşmalar için ne söyleyeceklerdi veya kaçmak mı isterlerdi? Merak ediyorum. Bugünün şartlarına baktığımızda insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor.” Dost diyebileceğimiz birisi gerçekten var mıdır? Yoksa eğer, dost kimdir?

Ken’an Rifaî, bu soruya şu mânidar cevabı veriyor, “Gerçek dost Allahdır ve her kim, bu gerçeği bilirse Allahda onun dostudur.”

Netice olarak insanın Allahla olan ilişkisi bu temel gerçek üzerine kurulmuştur. Ken’an Rifaî şöyle der: “Bütün akılların üstünde Allah sevgisi yatar ve Allah sevgisi de ancak, herbirinin içinde kendi esmasının tecelli ettiği yarattıklarını sevmekle mümkündür.” Bu şekilde, bu büyük insan Allah sevgisinin soyut bir kavramdan, somutlaştırmış ona bir kimlik kazandırmıştır. Bunuda şu şekilde ifade etmiştir; “Değişik suretlerde görünen her fert, bizim insan şeklinde bir kardeşimizdir.”

Bu prensipten hareket ederek, O, korku fikrini, sevgi ve inanca, din kavramınıda affedicilik ile toleransa dönüştürmüştür.

Bu esas, bütün dinler tarafından üzerinde düşünülmesi gereken bir hususdur. Tefekkür ufkunun genişlediği çağımızın modern dünyasında, fanatik duygularla bezenmiş bağnazlığı ve doğmaları insanlara kabül ettiremeyiz. Ayrıca zorla ve tehditle de herhangi bir fikri empoze edemeyiz.

Ancak insanlara hepsinin aynı evrende yaratılmış olduklarını hatırlatıp, onların birbirleriyle barışmasını sağlamalıyız. Bunuda samimi ve en mütekamil bir sevgi ahlâkı ile başarabiliriz. Bu çeşit bir anlayışın tahakkuku için Ken’an Rifaî her fırsatı değerlendirdi ve taassuba şiddetle karşı çıktı. Bilgi ve ilimle açıklanamayan dar doğmatik inançlara karşıydı. İnsanların hatalarını ve kusurlarını eli, dili, gözü ve kalbinden gelen sevgi ve inançla tedavi etmek ve düzeltmek için büyük gayret sarfedip çabalardı. Bunu yaparken aşırı sertliğe, kırıcılığa hoşgörüsüzlüğe ve saldırgan fanatizme sebeb olmaktan kaçınmıştır. Onun yaşadığı devir ve ülke, göz önüne alındığında taassub özel bir önem taşır. İslamın, birçok ilerletici reformları, engellemek için politik bir alet olarak kullanıldığı o devirde, Osmanlı İmparatorluğu da, çökmeye başlamış bulunuyordu. Bu şaşkınlık ve karışıklığın hüküm sürdüğü o devirde, zor ve güç şartlar içinde, Ken’an Rifaî, kör bir taassuba bağlı olan guruplara karşı prensiplerini tek başına savundu. İslami prensiplerin hiçbir ilerleme fikrine veya medeniyetin gelişmesi için yapılan hiçbir harekete engel olmadığını, açık bir şekilde duyurdu. İnsanlığın refahına hizmet eden her hareketin, İslamın prensipleriyle uyum içinde olduğunu, ilân etti.

Caminin minberinden cemâate vaaz eden bir hocanın şu sözlerini sık sık naklederek, şu ilginç hadiseyi anlatırdı: İnsanları cehennem ateşiyle korkutup, bağırarak cemaatin kalplerine korku veren bir vaiz, “bilginizi nasıl kullandınız? Paranızı hayır için harcadınız mı? Allaha olan ibadetinizi yerine getirdiniz mi, oruç tuttunuz mu? Diye, öldükten sonra Allah size birçok sual soracak ve eğer bu sorulara cevap veremezseniz çok işkenceler göreceksiniz”. Vaizin konuşmasını dinleyen bir Derviş ona kalkarak şu cevabı verdi. “Hoca, Hoca Allah şu sizin söylediğiniz bir sürü soruyu insana sormaz”. O sadece bir soru sorar bu da, “Ben seninleydim, peki sen kiminleydin?”

Ken’an Rifaî hazretleri için her nefeste Allahla olmak, onunla yaşamak onun tek amacı idi. Hayatlarını devamlı ibadetle geçirenlere karşı çok derin saygısı olmakla beraber “Devamlı ibadet etmek güzel şeydir, fakat bu ibadet de vücuda bağlı olarak yapılır. Gerçek ibadet kalble yapılandır. Yani her zaman Allaha açık bir kalp taşımak”. Diğer bir sohbette ise, “Bir anlık yokluğunuzu yansıtmak, benliğinizle bütün sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.” Dedi.

Gerçekten, Ken’an Rifaî ve onun irşad ettiği müridleri bütün islamî emirlere harfiyyen uydular ve islami kuralların icaplarını (farzlarını) yerine getirdiler.

Belçika Kraliçesi Juliana’nın huzurunda, Sofi Huri’nun sunduğu konferans metnidir.

Ken'an Rifa'i'de Tasavvuf Şiiri ve Musikisi

İlâhiyat-ı Ken'an

Prof. Dr. Mehmet Demirci
Dokuz Eylül Ü. İlahiyat fakültesi

Ken’an Rifâî (1867-1950) Filibe’li Abdülhalim Bey’le Hatîce Cenân Hanım’ın oğludur. Dedesi Hacı Hasan Bey, oranın varlıklı eşrâfından olup, yaşadığı semt bugün de kendi ismiyle anılmaktadır
Osmanlı’nın mâruz kaldığı Balkan fâciası sonucu İstanbul’a göçen âile, Hırka-i Şerif’te bir konak satın alıp yerleşti. Evvelce Filibe Murahhas Âzâsı olarak görev yapan Abdülhalim Bey İstanbul’da da memûriyete devam etti.
Kenan Bey, Galatasaray Lisesi’inde öğrenime başladı. Aşırı yaramaz fakat terbiyeli idi. Zekâ ve kabiliyeti ile dikkati çekti. Kısa zamanda Fransızca’yı kavradı, Türkçe masalları bu dile çevirmeye başladı. Türk ve Fransız hocaları tarafından çok sevildi.
Aile zaman zaman Filibe’ye ziyârete giderdi. Artık bir delikanlı olan Kenan, bu seyâhat dönüşlerinde, tren Türk sınırında durduğu zaman iner, yere kapanarak öper ve nöbet tutan askerlerin boynuna sarılırdı. Doğup büyüdüğü toprakların elden çıktığını anlamıştı. Asıl toprak, vatandı, devletti. Devlet ise nizamdı, huzurdu, ana idi, baba idi.
Kenan Bey, annesine târifsiz bir bağlılılık içindeydi. Ona göre yalnız kendisinin değil sanki insanlığın anası, Hakk’ın bir yüce velîsiydi. Annesinin bağlı olduğu bir rehberi, bir mürşidi vardı: Filibeli Edhem Şah, ki onun irşad eli oğluna da uzanacaktır.
Kenan Bey, Galatasaray’dan mezun olduktan sonra bir süre Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Bu arada Balıkesir İdâdîsi (Lise) müdürlüğüne tâyin edildi. Onun maârif hizmeti ömür boyu sürdü. On bir ay kaldığı Balıkesir’de, Edhem Şah’ın rehberliğiyle, bir tür tasavvuf eğitimi demek olan ilk riyâzet temrinlerini yaptı. Gene onun tavsiyesiyle, bir sanatkârdan mûsikî nazariyâtı öğrendi ve ney meşketti.
Balıkesir’den sonra Adana maârif müdürlüğüne, ardından sırasıyla Manastır, Kosova, Üsküp ve Trabzon maârif müdürlüklerine getirildi. Bu sırada mânevî bir işâret üzerine Medîne’ye gitmek için başvuruda bulundu. Nihâyet, o devirde Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Medîne’de İdâdî-i Hamîdî müdürlüğüne tâyin edildi. Dört yıl kaldığı Medîne’de beldenin Şeyhü’l-Meşâyihı, Seyyid Ahmed er-Rifâî neslinden Seyyid Hamza er-Rifâî’ye intisab etti. Şeyhi kendisine “Oğlum, ben mi senin şeyhinim, yoksa sen mi benim şeyhimsin” diyerek icâzet ve hilâfet verdi.
İstanbul’a dönüşünde annesi Hatîce Cenân Hanım’ın 1908 yılında Hırka-i Şerif’de inşâ ettirdiği Ümmü Ken’an Dergâhı’nda postnişin olarak irşad faâliyetine başladı. 1925 yılında tekkelerin kapatılmasına kadar bu hizmetini sürdürdü. Soyadı kanunu çıkmasından sonra Büyükaksoy adını alan Kenan Rifâî 7 Temmuz 1950 târîhinde vefat etti. Merkez Efendi Câmii avlusundaki hazîreye defnedildi.
Tasavvufî eğitimi ve kişiliği
Kenan Rifâî’nin Zengin bir mânevî yapıya sahip olan annesinin etkisi altında olduğu görülür. Kendi coşkulu ruh dünyâsı da bu alan için son derece elverişlidir. İlk formel tasavvufî eğitimini Üveysî-Kadirî Edhem Şah’tan alır. Medîne’deki görevi sırasında ise Şeyh Hamza Rifâî kendisine el verir. Tekkenin iç nizâmı, tarîkat âdâbı ve erkânını ise İstanbul’da çeşitli dergâhları dolaşarak öğrendiği anlaşılıyor.
Onun tasavvuf görüşünü; tevhid, güzel ahlâk, aşk ve irfan merkezli bir anlayış olarak özetleyebiliriz.
1925’te tekkelerin kapatılması farklı şekillerde tepkiler doğurmuştur. Kenan Rifâî 1930 Şubat’ında bir gün Bâyezid Câmii’nde Topkapı Mevlevîhânesi Şeyhi Bâki Efendi’ye rastlar. Bâki Efendi dergâhların kapatılmasıyla ilgili teessürünü dile getirip şöyle der:
Bir zamanlar nây-ı Mevlânâ ile demsâz idik
Şimdi olduk mâşâallah bir düdük
Kenan Rifâî’nin cevâbı şöyledir:
“-Niçin düdük olalım? Neysek yine oyuz erenler. Evvelce zâhir tekkesinde demsâz idik, şimdi kalb tekkesinde dilsâzız (…) Şimdi ten tekke oldu gönül de makam.” Ve şu meşhur beyti okur :
Mescid ü meyhânede Kâ’be’de büthânede
Hânede vîrânede çağırırım dost dost
Kenan Rifâî’nin tekkelerin kapanmasndan sonraki tavrı, vefâtına kadar az önceki beyanlarına uygun şekilde devam etmiştir. Yasaklara uymuş ve irşad ve sohbetlerini, âile yakınlarıyla sınırlı tutmuştur.
Geleneksel tekke usûlü dışında da tasavvufî neşvenin yaşatılması imkânını, başka bir Mevlevî Şeyhi Ahmed Celâleddin Dede şöyle dile getirir:
Âsumandır kubbesi, hep ahteran âvîzesi
En ziyâ-bahşâ kanâdîli güneşle mahdır
Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak
Cümle mevcûdat zâkir, kâinat dergâhdır.
Mûsikî yönü:
Kendisinin fıtraten mûsikiye yatkın bir yapıya sâhip olduğu görülüyor. Pratik olarak ney dersleri almaya ve mûsıkî nazariyâtı öğrenmeye Balıkesir’de başladığına temas etmiştik. Mûsıki aşkı Medîne’de bir hayli yoğunlaşmış; burada naatler, ilâhiler yazıp bestelemiş ve müstesnâ sesiyle okumuştur. Medîne’deyken zamânının çoğunu Ravza-i Mutahhara’da vecd içinde geçirmekte, şiirler yazmakta ve onları bestelemekteydi. Medine’den döndükten sonra da bol bol şiir söylemiş, besteler yapmış ve yaptırmıştır.
On altı sene devam eden tekke şeyhliği esnâsında saz, söz, semâ’, zikir, mûsiki gibi her çeşit fikir ve güzel sanatlar yoluyla eğitim ve öğretime devam etmiştir.
Gene de bütün bunların bir araç olduğunu öğrencisi şöyle dile getirir: “Zikir, semâ’, saz ve sözün avladığı insandan beklenen, kendini bilip nefsini temizlemek ve Muhammedî ahlâk ile zırhlanmak değil midir?”
Mûsıkiyle iç içe olduğunu sohbetleri sırasında yer verdiği şu ifâdeden anlamak mümkündür: “Bir güzel mûsikî parçasını, kendini teşkil eden seslere ayırıp mütemâdiyen aynı notaları tekrar edecek olsak, meselâ yalnız do, do, do, yahud si, si, si diye çalsak zevki kalır mı?”
Sohbetlerinden bir başka pasaj şöyledir:
-Çalgı refâkatinde ilâhi okumakta bir hatâ var mıdır? şeklindeki soruya şöyle cevap verir:
“-Ud, keman ne diyor? Allah… diyor. Allah demek neden hatâ olsun?” Ve devam eder:
“-Dünyâ nedir? Seni Allah’tan gafil eden her ne ise dünyâ odur.”
Tasavvuf Şiiri ve Kenan Rifâî
Kültür târihimizde şunu açıkça görürüz: Medreseler ilimle kitapla uğraşırken, dergâhlar halk eğitimi ve güzel sanatlara beşiklik etmiştir. Asırlar boyu şiir, edebiyat, mûsıki gibi sanatlar daha ziyâde tasavvuf ve tekke muhîtinde gelişmiştir. Duygulara hitap ediş, sevgi, aşk, güzellik, tasavvufla sanatın ortak zemînidir.
Tasavvuf mensuplarının ve dergâh şeyhlerinin bir çoğunun dîvanları vardır. Gönül eğitiminin bir vasıtası olarak manzum ifâdeye başvurmak, Ahmed Yesevî’den bu tarafa bir an’anedir denebilir. Kenan Rifâî’de de bu geleneğin devâmını ve yansımasını görüyoruz.
İlâhiyât-ı Ken’an onun bu türe örnek olan eseridir. İstanbul 1341/1925 baskılı bu kitapta bestekâr İzzeddin Hümaî Bey , Muallim Kâzım Bey ve bizzat kendisinin bestelediği şiirlerinin notaları da bulunmaktadır. Nota neşrinin hayli zor olduğunu sandığımız o günün teknik imkânlarına rağmen böyle bir eser yayımlayarak, hem devrindeki muhib ve müridlerini irşad etmiş, hem de sonraki nesillere bu sâhada yol gösterici olmuştur.
İlâhiyât-ı Kenan’ın Yusuf Ömürlü tarafından hazırlanan ikinci baskısı 1974’te çıkmış olup burada sadece bestelenmiş şiirleri yer alır. Son defa ise bestelenmiş ilâhilerinin notaları, Yusuf Ömürlü ve Dinçer Dalkılıç tarafından yeniden yazılarak diğer ilâhileriyle birlikte basılmıştır (İstanbul 1988).
Söz konusu bu baskının birinci bölümünde, bestelenmiş 79 ilâhi vardır. İkinci bölümde Kenan Rifâî’ye âit ilâhi, kıt’a, naat, medhiye ve mersiye türünde 54 adet manzûme bulunur. Ekte ise kendisi için yazılmış iki şiir yer alır. Bunlardan birisi Kemal Edip Kürkçüoğlu (ö. 1977)’na aittir:
Bir şâh-ı felek-mertebedir Hazret-i Ken’an
Dünyâyı tutar velvele-i devlet-i Ken’an
beytiyle başlamakta olup, değerli sanatkâr Ahmet Hatiboğlu tarafından hareketli bir usulle bestelenmiştir.
Kitapta yer alan notalı ilâhîlerin bestekâr dağılımı şöyledir: Kenan Rifâî-35, İzzeddin Hümâyî Bey-30, Muallim Kâzım Bey-5, Yusuf Ömürlü -4, Neyzen Necib Dede -2, Cinuçen Tanrıkorur -1, Özcan Ergiydiren-1.
İlâhiyât’ın neşrinden sonra, Ahmet Hatiboğlu ve başkaları tarafından, Kenan Rifâî’nin ilâhi sözleri üzerine yeni besteler de yapılmıştır.
İlâhiyât-ı Ken’an’dan seçilmiş 17 adet eser Ahmet Özhan tarafından seslendirilmiş olup, CD ve kasedi Cenân Vakfı’nca çıkarılmıştır. Bu yayımın tanıtım broşüründen şu satırları alıyoruz: “İlâhiyât-ı Kenan, muhtevâsındaki derin ve muhteşem güftelerin yanında, mûsıki cephesiyle de ziyâdesiyle zengin terennümleri karşımızda bulduğumuz bir deryâdır. 29 farklı makam ve 12 ayrı usulde yapılmış besteler tasavvuf mûsıkîmizin nâdir rastlanan lezzetleridir. Onun şiir ve besteleri klâsik tasavvuf edebiyâtı ve mûsıkîsine yepyeni bir çeşni getirmiştir.”
İlâhiyât-ı Ken’an’daki şiirlerin muhtevâ tahlîli uzun ve geniş bir çalışmayı gerektirir. Özet olarak şunları söyleyebiliriz: Burada yer alan şiirlerde na’t türü parçalar çoğunluktadır. Ayrıca tevhid, münâcât, medhiye, mersiye ve öğütler bulunur. Kavram olarak en çok aşk, âşık ve onların ahvâli üzerinde durulur. İnsanın mâhiyeti ve değeri, edeb, dervişlik, bu konularda öğütler, mârifet, ehl-i beyt sevgisi, âyet tefsirleri de öne çıkan konular arasındadır. Merkez Efendi ve Sünbül Efendi hakkındaki medhiye manzûmeleri de dikkati çeker.
Bütün bu şiirlerde tasavvufî görüş hâkimdir. Tevhid, vahdet-i vücud, aşk-ı ilâhî, Hakîkat-i Muhammediyye, insân-ı kâmil, teslîmiyet, ilim, irfan bu şiirlerdeki başta gelen temalardandır.
*
Sanat değeri bakımından şiirlerin hepsinin aynı seviyede olduğu söylenemez. Didaktik mâhiyetteki çok sayıda şiirden bâzı beyit ve kıt’alar sunalım.
Dervişe Öğüt:
Kimseyi hor görme, aybın söyleme
Kaç yalandan, Hakk’a hiç şirk eyleme
Hem gönül kırma, kibir, fahr eyleme
Kalbde asla bir fenâlık gizleme
*
Kimsenin incitme kalbin, kibr ü gıybet eyleme
Her tarafta Hakk’ı gör, beyhûde hiç söz söyleme (s. 175)
İnsan olmanın yolu:
Âdem olmak ger dilersen eyle ıslah nefsini
Yok edersen benliğin sen var olursun Ken’an (s. 170)
Kur’an-İnsan:
Her ne ki Kur’an’da varsa aynı da insandadır
Gizli bir şey yok, hakîkat cümle meydandadır (s. 170)
Tevhid-İstikamet:
Hakk’ı tevhîd eylemektir cümle ilmin gayesi
İstikamettir bütün a’mâlin hep sermâyesi (s. 174)
Allah nerdedir:
Her yerde fakat ârifin kalbindedir Allah
Yoksa sen O’nu arz u semâvatta mı sandın (s. 14)
*
Bahr-i vahdet kaplamıştır kâffe-i mahlûka bak
Birliği görmek dilersen cümle-i mevcûda bak
Ind-i Sâni’de bütün mahlûk bir tek noktadır
Kâinatın cümlesi bu noktada bir nüktedir (s. 28)
Göz yaşıyla abdest:
Ağlamakla tayyedersin menzil-i maksûdunu
Göz yaşından abdest al da gözle gör ma’bûdunu
Benliğin dâvâsını terk eyle, gafletten çekil
Aşık ol Ken’an dilersen görmeğe mâşûkunu (s. 79)

Lirik diyebileceğimiz birkaç örnek:
Aşk sarhoşluğu:
Öyle bir mahbûba verdim gönlümü almak muhal
Cân u îmanım onundur, kalmadı bende mecâl
Âşık u hayrân ü mestim, mezhebim yokluk benim
Bu vücûdun “lâ”sını nûr etti illâ-yı visâl (s. 85)
*
Yâr elinden aşk meyin biz içmişiz
Mest olup cân ü cihandan geçmişiz
Vârımız dünyâya hep terk eyledik
Bâtını bâtıldan el-hamd geçmişiz
Ta’n-ı âlemden fütur yoktur bize
Ehl-i aşkız ârımız terk etmişiz (s. 64)
*
Benim cânım, bütün varım, dînim, îmânım hep ânın
Ne dersen de, bugün sekrân ü mestim kendim hiç bilmem (s. 123)
*
Öyle sermestim ki bilmem ben mi aşkım, aşk mı ben
İmtizactan seçmez oldum ten mi ruhtur, ruh mu ten
Ben isem aşk, aşk nedir, ya ben neyim ger aşksa ben
Akl ü fikrim bunlar işte bende sergerdân eden (s. 125)
Âşık-Mâşuk-Aşk:
Aşkla kaim cümle âlem cevher-i ervahdır aşk
Cümleden giryan ü handân cân içinde candır aşk
Aşk ile fânî olanlar buldular dâim baka
Kendini eyler temâşâ âşık u mâşuktan aşk (s. 111)
Noktadan Tûbâya:
Bir nokta idim kıldı beni kamet-i Tûbâ
Giydirdi elifden beni ta yâ’ye o Mevlâ
A’yanda iken gizlice bir gevher-i yektâ
Rabbim beni kıldı ulu bir kâ’be-i ulyâ (s. 41)
Ve Hz. Peygamber hasreti:
Firkatin nârıyla yandım ya Habîiballah meded
Kalmadı sabr u tahammül bî-karar oldum meded (s100)
*
Sonuç olarak, Kenan Rifâî’nin yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşayan sûfîler arasında önemli yeri olduğu görülür. Tasavvufî görüşlerini tevhid ve aşk etrafında örmüş, irşad ve eğitimde şiiri ve mûsıkîyi vâsıta olarak kullanmıştır. İlâhiyât-ı Ken’an, bu konuda etkili ve başarılı bir nümûnedir.

XXnci Asır Müslümanlığı

Nihad Sami Banarlı

Bana bu satırları yazdıran hâdise, yirminci asır Müslümanlığında, ileri düşüncelerle ve çağdaş medeniyet anlayışiyle kaynaşmış, yeni bir hamle görmek isteyen, iddiasız fakat derin mânâlı bir kitabın intişarıdır.
Müslümanlık, esâsen hudutları genişledikçe bağrına çektiği yeni insan kütlelerinin değişik ihtiyaçlarına; iklim ve gelenek şartlarına göze az çok değişmek ve genişlemek kudretine sâhib; hamurunda zengin din ve medeniyet mirasları; bilhassa “dinî tolerans” unsurları bulunan engin bir inanıştır.
Bu büyük dine yirminci asrın ışığı altında bakmak, ona bilhassa Türk topluluğunun yetiştirdiği büyük fikir ve îman adamlarından süzülmüş hâtıralarla birleşen, yeni bir hamle yaptırmak, Türk’ün bugünkü “inanmış münevverler”inden beklenmez bir hareket değildir.
Böyle bir harekete âid ilk teşebbüsün dört, münevver kadın yazarımız tarafından yapılması, bu teşebbüse dikkate değer bir hâdise mâhiyetini kazandırmıştır. Bu kadın yazarlarımız, “Aşk Bu İmiş”, Batmayan Gün” gibi, güzel eserleriyle ve bilhassa “Yolcu Nereye Gidiyorsun” adlı mistik romaniyle tanıdığımız “Sâmiha Ayverdi” ile “Ciğerdelen” adlı milli romanın müellifi “Safiye Erol”; edebiyatımıza bir takım güzel tercümeler kazandıran “Sofi Huri” ve “Benim Dünyam” şairi “Nezihe Araz”dır.
Değerli yazarlar, güzel bir tesadüfle talebesi oldukları, çağdaş fikir ve îman adamı “Kenan Rifâî”nin hayâtı, şahsıyeti, dinî – ahlâkî inanışları, fikirleri ve eserleri hakkında bir monografi hazırlamışlar ve bir bakıma, yirminci asrın ışığında görmek istedikleri Müslümanlığı bu eserin sayfaları arasında göstermeğe, münakaşa ve etüd etmeğe çalışmışlardır.
Eserde tanıtıldığına göre Kenan Rifâî, 1885 yılında Galatasaray Sultanisinden mezun olmuş; Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet devirlerinde (Medine’nin Hamîdi Mekteb-i İdâdîsi Müdürlüğü dâhil olmak üzere) Türk – Osmanlı ülkelerinin muhtelif köşelerinde türkçe, fransızca öğretmenliği yapmış; meslek hayatının son yıllarını İstanbul mekteplerinde tamamlamış; din ve tasavvuf vâdisinde değerli eserler yazıp, hür inanışlı muakkipler yetiştirmiş bir kültür ve vicdan adamıdır.
Onun din anlayışı ise, millî ve tarihî Türk – İslâm mistizminin serbest görüşlü adesesi arkasındadır. İslâm dininin ana kanunlarına, bilhassa “Allahın birliği” esâsına kuvvetle bağlandıktan sonra; Allah, varlık, yokluk, ölüm ve ondan sonrası gibi insan düşünce ve heyecânını her zaman yoran, ezelî ve bedî istihfamlar üzerinde “Ben de düşüneceğim!” diyerek, insanın bu mühim düşüncelere kendi rûhundan ve kendi vicdânından bir şeyler katması, tasavvuf felsefesinin kaynağını teşkil eder. Arab coğrafyasında doğduğu, İran’da geliştiği halde en çok Türk – İslâm dünyasında teşkilât kuran tasavvuf, insanın Allahı kendi vicdânında bulması anlayışıdır.
Hak cihâna doludur, kimseler Hakkı bilmez,
Kendinden istesene ol senden ayrı olmaz
diyen, “Yunus Emre” gibi;
Hak Taâlâ varlığı âdemdedir,
Ey anındır ol bu eyde demdedir
diyen “Seyyid Nesîmî”de hep bu büyük inanışın insanlarıydı. Aynı inanışın Türk halk hikâyeciliğinin şâheseri olan Dede Korkut hikâyelerinde ve halk söyleyişinde aldığı güzel ifâde de şöyledir;
Yücelerden yücesin
Kimse bilmez nicesin
Güzel Tanrı,
Çok câhiler sen
Gökte arar, yerde ister,
Sen (bizzat) mü’minlerin gönlündesin
Keremi çok kaadir Tanrı!..
Böylelikle içlerindeki ilâhî kudreti dile getirerek, her insanda Allahtan kopmuş bir ışık görmeğe muvaffak olan Şark sofîleri, bu inanışı, kâinâtın her tarafını cennet görmek ve bütün insanlığı sevip, kendi şahsi heveslerini hiçe sayarak, başkalarının hayrı, saâdeti için yaşamak gibi beşerî bir olgunluğa ulaştırmışlardır. Cemiyete faydalı bir teşekkül oldukları zamanlarda tekkelerin açtıkları imâretler, Türk – İslâm dünyasında açlık mefhumunu ortadan kaldırmış ve “kimsesizlik” ve “gariplik” denilen büyük talihsizlikleri, sâdece insan rûhunun Tanrı diyârından uzak kalması gibi, mânevî bir anlam hâline getirmişlerdir.
Fakat tasavvuf felsefesinin hayat sahası olan tekkeler, Osmanlı İmparatorluğunun bir çok fikir, sanat, kültür ve îman müesseseleri gibi son asırlarda gerilemiş, nihayet devlet tarafından haklı olarak kapatılmıştır. Ancak bu teşkilâtın Türk halkına asırlarca bir “serbest düşünme” imkânı verdiği, ileri bir vicdan hürriyeti kazandırdığı, insanları ve tabiatı, daha candan sevdirdiği, hele ölüm denilen müthiş neticeyi, korkunç bir karanlık olmaktan kurtardığı inkâr edilemez.
Kenan Rifâî ve onun değerli şakirdleri, Müslümanlığı yirminci asrın ışığı altında görmeğe ve bütünlemeğe yol ararlarken, tasavvufun, din mevzuları üzerindeki serbest düşüncesinde; dinî, insanlık sevgisiyle, tabiat ve medeniyet hâdiseleriyle kaynaştıran “iyi” tarafında bir hareket noktası bulmak istemişlerdir. Filhakika üstün bir telkin kudretine sâhib, değerli bir fikir ve îman adamı olduğu anlaşılan bu bilgili ve düşünceli insanın din dâvâsındaki görüş ve düşünüşleri; onun gibi düşünen eski – yeni daha bir çok mütefekkirlerimizle birlikte; İslâmlığın yeni hayatına bir ışık verebilecek değerdedir.
Bugün Türkiye’de, gönüllerinde yer etmiş büyük bir imânı, yâni Müslümanlığı, maddî – mânevî hayatlarının temeli sayan milyonlarca insan yaşıyor. Bu insanlar, en hayatî inkılâplarımızı ifrata vardına bir takım “yarım münevverler” elinde âdeta yıkılmak istenen imânlarına, onu elden bırakmamak için daha kuvvetle sarılmışlardır. Geçen yıl, Millî Eğitim Bakanlığının Türkiye çoğunluğundaki bu derin ve hayâtî ihtiyacı dikkate alarak, din dâvâlarını yeni bir anlayışla tedvin ve tedrit etmek isteyişine bilir bilmez bir çok kimselerin itiraz ettikleri hâfızamızdadır. Bizce bu itiraz, Bakanlığın komünizm aleyhindeki şiddetli çalışmalarına da baltalamıya çalışanların gayretinden farksızdır. Çünkü kütleler imansız ve iman disiplinsiz bırakılamaz. Hele Anadolu halkı gibi İslâm din ve medeniyetini sevip yaymak yolunda yaratıcı hamleler yapıp, büyük savaşlar kazanmış bir milletin çocukları için din aynı zamanda derin ve millî bir ahlâk çehresindedir.
Halkın büyük imânından bir takım şahsî menfaat düşkünlerinin çeşitli çare, hattâ hîlelere baş vurarak ve eski cer softalarının üslûbunu kullanarak, nasıl faydalandıkları da gizli değildir. Böyle büyük bir kütle ihtiyacının, hakikî fikir adamlarına, temiz ve dürüst terbiyecilere olan ihtiyacı da meydandadır. Dört, değerli kadın yazarımızın, içlerindeki dinî – fikrî aşk ateşini sayfalarına geçirdikleri bu ilk iddiasız eser, temennî edelim ki, aynı yolda yapılacak ciddî ve etraflı araştırmalara sevimli bir başlangıç olsun.

Bu yazı edebiyat tarihçimiz Nihad Sami Banarlı tarafından, Kenan Rifaî hakkında yazılan “Kenan Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” adlı kitabın 1951 yılındaki ilk neşrinden hemen sonra kaleme alınmış .... tarihli yazarın “Edebî Sohbetler” adlı köşesinde yayınlanmıştır.

Ken'an Rifâî - Vehbi Vakkasoğlu

Hatice Cenan Hanım’ın hamile oluşu kocasını çok üzer. Abdülhalim Bey, istemediği bu çocuk için hanımına birçok tesirli ilaçlar içirir. Ancak, bir rüya, bu meseleyi halleder. Çünkü bu rüyada, doğacak çocuğunun göbeğinden çıkan bir ağacın dünyayı kapladığını görür ve müdahaleden vazgeçer. Böylece 1867 tarihinde doğan çocuğa Kenan adı verilir. Küçük Kenan’ın çocukluğu büyükbabasının konağında büyük bir zenginlik ve refah içinde mesut geçer. Çünkü, bu konağa altın heybeyle gelir, aylarca misafir ettiği insanlara da kese kese dağıtılır. Bu, son demlerini yaşayan muhteşem bir medeniyetin bereketidir.

Ne var ki, Ruslar tarafından slav birliği hayaliyle kana ve ateşe bulanan Rumeli’de artık huzura hasret günler başlar. Bunun üzerine, Abdülhalim Bey, İstanbul’a yerleşir. Küçük Kenan’da 9 yaşında iken Galatasaray talebesi olur. Zekası kadar yaramazlıklarıyla da dikkati çeker. Fakat bütün haşarılıklarına rağmen, hocalarından müsamahalı bir anlayış görür. Ancak bitip tükenmeye bu ele-avuca sığmaz davranışlar onu hafta sonu izinlerinden eder.
Yaramazlığı ölçüsünde dikkati çeken zekası ve terbiyesi onu başka türlü cezalardan korur. Hatta hastalandığında okul müdürü Ali Suavi Bey’in evinde hususi bir ihtimamla tedavi edilecek kadar itibarlı olmasını da sağlar. Daha mektebe girişinin üçüncü ayında, Türkçe masalları Fransızca’ya çevirebilme başarısını gösterir. İyi birer eğitimci olan Recaizade Ekrem Bey, Muallim Naci, Muallim Feyzi ve Zihni Efendi gibi olgun ve müsamahalı hocaları vardır.

BALIKESİR LİSESİ MÜDÜRÜ

Galatasaray Sultanisi’ni bitirir bitirmez posta-telgraf nazırı Hasan Ali Bey’in dikkatini çekerek, orada müşavir muavinliğine getirilir. Bir yandan da acem mektebinde tabiat dersleri muallimliği yapar. Üçüncü işi ise hukuk mektebine devamdır. Fakat onun asıl vazifesi Balıkesir İdadisi Müdürlüğü’dür. Zira bu vazife bütün hayatı boyunca sürecek olan eğitim ve öğretim işinin daha 19 yaşında iken başlangıcıdır.
Genç müdür, işine dört elle sarılır. Mektepte talebeden fazla hoca olduğunu tesbit eder. Çünkü, Müslümanlar çocuklarını dinden imandan çıkacakları endişesiyle, Hıristiyanlar da Türkleşecekleri korkusuyla çocuklarını mektebe göndermiyorlardı. Her iki tarafın ileri gelenleriyle yaptığı görüşmeler sonunda mektebin sıraları öğrenciyle dolar.
Balıresir yılları onun hayatında çok önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü, orada “İlk defa mürşidi tarafından manevî terbiyesine doğrudan doğruya el konulur.” Filibeli Ethem Efendi, artık sadece annesinin değil, kendisinin de manevî kılavuzudur. Ethem Efendi, manevî hüviyetini gizleyen mütevazı bir memurdur. “Ne bir tarikat piridir, ne de bu meselelerin şekiyle alâkalıdır.” Bu bakımdan da onun açtığı maneviyat kapısından sadece bu ana-oğul girer.

ADANA’DA ÇİLE

Mürşidinin riyazete sokarak, asgarî şartlarla yaşamaya alıştırdığı genç müdür, yine onun tavsiyesiyle musikî nazariyatı ve ney dersleri de alır. Onbir ay sonra terfi ederek Adana Maarif Müdürlüğü’ne tayin edilir. Adana ve çevresinde halkı maarif mevzuunda uyandırmaya ve mektepler açmaya teşvik eden çalışmalar yapar. Ancak, bir dizi iftira ve itham ile payitahta şikâyet edilir. O günleri kendisi şöyle anlatır:
“Adana’da, gençliğim ve o zamanki adamların taassupları yüzünden acı acı iftiralara uğradım. Benim için Allah’ı metre ile ölçüyor, dediler. Bir Fransız kızına âşık olmuş, Fransız kilisesine gidip vaftiz oldu, dediler. Damdan dama kız kovalıyor, dediler. Zamanın padişahı aleyhinde söz söylüyor, dediler. Ve bunları mazbata ile İstanbul’a büyük makamlara, hatta padişaha gönderdiler. Artık, herkes beni nefiy (sürgün) veya idam olunacak diye bekliyordu. Fakat Allah’ın lütuf ve adaleti bırakır mı? Beş on gün sonra taltif olundum, hem de daha yüksek maaşla Konya Maarif Müdürlüğü’ne tayin olundum.”

* * *

Ne var ki, Konya, Manastır’a çevrilir. Çünkü, Balkan komitacılarının kan ve ateşe boğdukları Rumeli’ye güvenilir dinamik idareciler gönderilmek istenir.
Gerçekten de, Manastır günleri, padişahın oraya gelişigüzel idareci göndermemesinin haklılığını hemen gösterir. Genç maarif müdürüne müracaat eden etnik gruplar, kendi dilleriyle öğretim yapan okulları çoğaltmak isterler. Bu isteklerin altında yatan politik gayeleri sezen genç müdür, teklif edilen altın keselerini elinin tersiyle iter.

MÜRŞİD’İN VEFATI

Bir süre için Manastır’da bulunan mürşidi Ethem Efendi, Filibe’ye gideceğini söyleyerek oradan ayrılır. Üç ay sonra da dünyasını değişir. Ancak, genç maarifçiyi yerine bıraktığını da bildirir. Bu haberle sarsılır ve adeta bu manevi emanetin yükü altında ezildiğini hisseder. Çünkü, “mürşidi vefat ettiğinde, tecrübesiz, toy, masum bir delikanlı” dır. Ama ne olursa olsun, o, “bu dünyaya bir ana-oğulu irşat etmek için gelmiş olduğunu söyleyen” bir efendinin manevî mirasçısıdır artık... Belki de, bütün hayatında sadece iki bağlısıyla yetinen bir mürşidin terbiyesiyle, o daha sonraları şöyle diyecektir:
“Beni bir kişi de anlasa bana yeter. Şu binlerce insanın içinden biri kişi de benim söylediklerimi dinlese ben razıyım, ona söylerim. Fakat o bir kişiyi de bulamazsam, yese düşmem; o zaman da kendi kendime söylerim. Böyle olunca da ortada gene bir kişi kalıyor demektir.”

KOSOVA VİLAYETİ

Manastır’daki dost çevresi içine giren kumandan Fazlı Paşa’nın İstanbul’a verdiği müsbet bilgiler üzerine Kosova Vilayeti Maarif Müdürlüğü’ne tayin olunur. Kosova vilayetinin merkezi olan Üsküp de Manastır gibi için için kaynamaktadır. Orada da haçı hilale galip etmek için sinsi faaliyetler vardır.
Genç müdüre yapılan gizli maksatlı teklifler rüşvetle de konsoloslukların baskılarıyla da gerçekleşme imkanı bulamaz. Maarif hayatını canlandırmak ve yeni mektepler açtırmak maksadıyla civar kasabalara tehlikeli yolculuklar yapar. Yalnız ve muhafızsız yaptığı yolculuklarda etrafı haraca kesen eşkıya tarafından yolu kesilir. Yorgunluk ve soğuktan yataklara düşer. Fakat bütün bunlara rağmen gözü hizmettedir. Bir yandan da maarif dışı vazifeleri başarıyla sonuçlandırır. Meselâ, Avrupa’dan gelen heyetlere mihmandarık yapmak, önemli misafirleri ağırlamak gibi işler de, birkaç dil bilen genç müdürün vazifelerindendir.
Bu arada Üsküp’e gelen babası, hem onun evliğini tebrik eder, hem de artık Bulgar eşkıyasının yaşanmaz hale getirdiği Filibe’deki baba ocağını satıp savma işini yükler. Rumeli’de 6 yıl süren vazifesinin sonunda tayini Trabzon’a çıkar.
Trabzon’da idareciliği kadar ilim ve fazilet ile de tanınmış vali Kadri Bey’le çok iyi anlaşır. Anlaştıkları bir başka kişi de Trabzon’un Mehmet Baba’sıdır. Halkın meczup bildiği bu zat aslında, gönlü Hak aşkıyla yanin bir velidir. Annesiyle genç müdüre sık sık şöyle der:
“Sizi buraya çekmek için Allah’ıma az mı yalvardım?”
Ne var ki, buradaki vazifesi de 11 ay sürecek, aldığı manevî bir işaretle İstanbul’da bir müdürlük isteyecekti. İstanbul İdadisi Müdür Muavinliği’ne tayini çıkar. Fakat, onu İstanbul’da karşılayan babası, kararın birden değiştiğini ve Numune-i Terakki Lisesi Müdürlüğü’ne getirildiğini bildirir. Çünkü, masonik bir ihtilal komitesinde yer aldığı kendi itirafiyle açıklanmış olan bu okulun müdürü, son anda görevden alınmış padişahın arzusu üzerine de oraya emniyetli bir adamın tayini gerekmişti.

VE MEDİNE’DE İCAZET

Dünyevî şartlar açısından genç müdürün en mesut devri başlamıştı. Zira ana-babası, çoluk çocuğuyla birlikte İstanbul’da idi ve memleketin en gözde bir mektebinin de müdürüydü. Bu hayatının üçüncü ayında yine bir manevî işaretle bütün kaza namazlarını kılması emredilmiş, hemen ardından da Medine’ye gitmesi istenmişti.

İki sene süren Medine hasreti sonunda, Medine’deki “İdadi-i Hamidi” (Abdülhamid Lisesi) Müdürlüğü’ne tayin edildi. Oysa ki, eğer hamedelik de verilse gitmeye amade bulunuyordu.
Dört sene kaldığı Medine’de, Şeyhü’l Meşayih Hamza Rifaî hazretlerinden icazet aldı. Ancak o mütevazı zat, bir gün şöyle konuşmaktan kendini alamaz:
“Oğlum, bilemiyorum, ben mi senin şeyhinim, yoksa sen mi benim?”

* * *

Kenan Rifaî, Medine’ye geldiğinde, müdürlük yapacağı mektebin binası henüz tamamlanmamıştı. O, zamanın çoğunu Ravza-i Mutahhara’da (Peygamberimiz’in Türbesi), büyük bir vecd içinde geçirmekteydi. Orada herkesi ve her şeyi sevmekte, herkes de onu aynı coşkunlukla sevmekteyti. Muhitlerine adım atanı hançerleyen bedevilerden bile büyük bir saygı ve alâka görmekteydi. Hatta onlarla anlaşabilmek için telaffuzlarını bile öğrenmişti. Medine Muhafızı Osman Paşa ise, Kenan Rifaî’yi sevmekle birlikte, İstanbul’dan seçkin bir mektebin müdürlüğünü bırakarak çöllere gelişine şaşıyordu. Hatta onun olsa olsa, bir istihbarat vazifesiyle gelmiş olabileceğini sanıyordu.
Bir ara Mekke’ye giderek Beytullah’ı tavaf eden Kenan Rifaî, kendisinin ilk mürşidi olan anasıyla birlikte yaptığı bir aylık deve yolculuğuyla Medine’den döner (1904). Ama kalbi ve ruhu oranın havasından ve manevî lezzetinden ayrılamaz. Bu duygusunu şöyle ifade eder:
“Buraya (Medine’ye) girdikten sonra çıkmak, cennetten cehenneme girmekten daha beterdir.”
Bir başka mektubunda da Medine aşkı şöyle dile gelir:
“Mecnun, Leyla’nın mahallesinden gelen köpeğin yüzünü gözünü öpmüştü; senin hocan da Resulullah aşkından, Medine’nin taşını, toprağını, köpeklerini, yılanlarını, akreplerini dahi okşamış ve sevmişti.”

İSTANBUL’DA DERGÂH

İstanbul’a dönüşü ona iki türlü vazife yüklemiştir. Birincisi resmî olanı ki, Muallim Mektebi’nde Fransızca hocalığı, Tedkikat-ı İlmiye Encümeni Azalığı, Darüşşafaka Müdürlüğü, Maarif Meclisi Azalığı gibi vazifelerdi. Emekliliğinden sonra da Fenrer Rum Lisesi’nde onüç sene Türkçe hocalığı ile devam etti.
İkinci vazifesi ise, tamamen ihtiyarî ve manevî idi. Bu da, İstanbul’a yerleştikten sonra konağının bahçesine kendi imkânlarıyla yaptırdığı dergâhta manevî irşattı. Bilhassa Mesnevî Takriri, İlâhîler, neyler, zikir ve sema meclisleri bu dergâhın faaliyeti oldu. “Zikir, sema, saz ve sözün avladığı insandan beklenen, kendini bilip nefsini temizlemek ve Muhammedî ahlâkla zırhlanmak” idi.

Kenan Rifaî’nin dergâhı kısa zamanda aydın bir zümrenin bir araya geldiği, şairlerin düşünürlerin, ilim ve fen adamlarının, şeyhülislamların, hatta patriklerin, papazların toplandığı bir mekân oldu. 1908’de dergâhını açtıktan kısa bir zaman sonra Medine’ye ikinci bir yolculuk yaptı. 1925 yılında bütün dinî eğitim ve öğretim müesseseleri devletçe kapatıldığı zamana kadar 16 yıl şeyhlik yaptı.

Tekkelerin kapatılmasını, “En küçük bir hoşnutsuzluk göstermeden kabul etmişti.” Çünkü ona göre, “devrini bitirmiş olan tarikat müessesesi, kuru bir şekil ve merasimden ibaret kalmış”tı. Zaten “O, imanı ve insanlığı tarikatle mukayyed görmek iddiasına asla düşmemiştir. Her şey gibi bu iş de, onun için gaye değil, bir vasıtadan ibaretti.”

... Bu fikri o kadar samimiyetle benimsemiştir ki, dergâhların kapanması esnasında kendisinden mülâkat istiyen bir gazeteciye, yapılan muameleyi tasvip ettiğine dair mert bir beyanat vermiş, o gün için İstanbul’da mevcut 300 küsur dergâhtan pek azının irfana hizmet ettiğini, onun için de bu müesseselerin hesabı görülerek altına bir yekûn çizgisi çizilmiş olduğunu ifade etmişti. ...

* * *

Yakın talebelerinden Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, bu konuda kendisinden dinlediği şu olayı nakleder:
“1930 Şubat’ında bir gün Bayezid Camii’nde, Topkapı Mevlevihanesi Şeyhi Baki Efendi’ye tesadüf eder. Baki Efendi, sözü dergâhların kapatılmış olması teessürüne getirip:

Bir zamanlar nay-ı Mevlânâ ile demsaz idik
Şimdi olduk maşaallah bir düdük!
Der. Ve şu cevabı alır:

- Niçin düdük olalım? Neysek yine oyuz. Evvelce zâhir tekkesinde demsaz idik; şimdi kalb tettesinde dilsazız. Allah böyle istemiş, böyle yapmış. Madem ki ondan geliyor, hepsi hoş. Düdük olmaya bir sebep yok ki... Şimdi ten tekke oldu; gönül de makam, yine kalbler cemal nûruyla doldu.”

* * *

Etrafını saran münevver bir kitleye iman, ibadet şuuru vererek 1950’ye kadar yaşadı.

Son iki senesini hasta yatağında büyük bir sabır ve tevekkülle geçirdi. En müşkül anlarında doktorların “Ne şikâyetiniz var?” sorusuna, “Şikâyet mi, hiçbir şikâyetim yok elhamdülillah” diye cevap verdi.
1949-50 kış aylarında kronik bir bronşite de yakalanmış; onu çok rahatsız eden sürekli bir öksürük bir türlü geçirilememişti. Dostlarından biri, “Aman bu öksürükten illallah” deyince, şöyle konuşur:
“Niçin böyle söylüyorsun? O bana bir misafirdir. Ben onu evime gelen bir misafir gibi hoşlarım. Şikâyet bize yakışır mı? Gidecekse, hoşlukla gitsin...”

Hastalığının en ızdıraplı günlerinde bile doktorların tavsiyelerine rağmen yalnız kalıp dinlenmek istememiş; “Beni insanlardan ayırmayın... Ben onlardan yorulmuyorum. Bilakis gıdalanıyorum, bana şifa getiriyorlar. Beni dostlarımdan ayırırsanız hikmet-i vücudum ortadan kalkar, yaşayamam” demişti.

* * *

Kendisini iyi bilenleri de, kötü bilenleri de hoş karşıladığını “Beni kimi Kenan görür, kimi şeytan görür” diyerek ifade eder. Sohbetlerinde en çok tekrarladığı düşüncelerinden biri de kibirden uzak olmak mânâsındadır.

“Kibir, hakikatten habersiz olmak demektir. Buz parçasının güneşten gafil olması gibi.
... Hadis-i Şerif’de de: Şerler ve kötülükler bir odaya kapatılmıştır. Bu odanın kapısı da kibirdir, buyurulur.”
“Sen şöylesin, sen böylesin!.. diye methedildiğin zaman, zemmedilmekten fazla azap duy ve: Bunlar, içimde yer tutmuş günahlarımı görmüyor ve göründüğümden başka türlü olduğumu bilmiyorlar. Eğer bilmiş olsalar, beni medheylemeğe kalkışmazlardı. Demek ki, ikiyüzlülükten kurtulamamışım. Hiç değilse, ‘Beni olduğumdan başka görenler hürmetine iyilerden eyle!’ diye Allah’a yalvar.”

Bu yazı 9-10 Aralık 1986 tarihinde Vehbi Vakkasoğlu tarafından .... gazetesinde yayınlanmıştır.

Hazin Bir Yıldönümü Münasebetiyle En Büyük Dost

Nezihe Araz

Üç gün sonra aramızdan ayrılışının ikinci yılı tamamlanıyor. Sana, sensiz geçen yıllarımızın hesabını vermeye çalışırken, başım mahçubiyetle öne düşüyor. Sana lâyık olamamanın acısını içimde, tâ bağrımda hissediyorum. Zira sen, alabildiğine samimî, ömrün boyunca hakikatin ayak izlerini takip etmiş, almadan vermiş, yorulmadan öğretmiş, usanmadan söylemiş, bilmiş, bildirmiş, mekân hissi, zaman endişesi ve beşeriyet engelleri tanımadan her nefesinden burcu burcu tütmüş olan cemal ve kemal havasını kayıtsız şartsız etrafına dağıtmış bir insansın. Dünya plânından çekildikten sonra da en güzele, en doğruya, en iyiye giden yolu bizlere göstermekte devam eden ihlâslı varlığına karşı, biz vazife ve borçlarımızı ne dereceye kadar yapabildik, ne dereceye kadar yapabiliyoruz? Kaç kişi senin sesine kulak vererek yolundan gidebiliyor? Kaç kişi seni ve senin gerçeklerini tanıyor? Çoğu zaman kendi kendime şunu soruyorum: Kimsin? Kimdir bu fedai ki günahlarımızdan bizim yerimize mahçup olur, inkârlarımızın çilesini çeker, hayatı kolaylaştırmak ve güzelleştirmek için bütün dertlerimizi yüklenir..
Sen her türlü kayıttan âzade olan hasbiliğin ile cemiyet safları arasında ne dünyadan, ne ukbadan bir ecir ve karşılık beklemeden insanlara hizmet yolunda hayrete değer bir cesaret ve metanet göstermiştin. Zira insanları seviyordun, hem öylesine seviyordun ki, bütün yaradılış âlemini kayıtsız şartsız muhabbetin potası içinde birleştirirken anadan rahim, atadan şefik, dosttan vefalı, kardeş, haldaş ve şefaatçi oluyordun. Hayatın boyunca kırmadın, kırılmadın, dostluğun, merhametin, alâkan, aşkın her zaman bekleyeni olduğu gibi beklemeyeni de geldi, buldu. Kimdin, kimsin? Sen, her talim ettiğin düsturu, hayata aksettirmek için, onu kendi nefsinde yaşayarak, nasıl yaşanması icabettiğini bütün ömrün boyunca bilfiil temsil eden bir fedaiden başka kimse değildin. Ferdî şahsiyetini dâvan uğrunda terkederek kütleye mal edilmiş bir senbol olmuştun. Beşerin, hayatını idame ettirmek için, gıdalandığı bir kaynak, cemiyetimizin mânevî bekçisi ve ileri karakolu idin. Hâlâ da öylesin.
Sen insanlığa yeni bir anlayış ufku açarken, Koca Mevlâna gibi, “hoş hallerle de, bed hallerle de dost olup kucaklaştın ve Örfi’nin arzuladığı mânada “kötü ile de, iyi ile de öyle hoş ol ki ölümünde Müslümanlar seni zemzemle yıkasın, Hindular da ateşe atmak istesin” sırrına ererek, seni bilen bilmeyen herkesi “ o bizdendi” diye feryada saldın.
Sen, en dayanılmaz, en davetkâr, en dost sesinle genç ihtiyar, kadın erkek, mümin münkir herkese seseleniyordun:
“İnsanları seviniz! Herbirinizin içinde tükenmez af, merhamet, müsamaha hazineleri vardır. Onun için yalnız insanları değil, bütün mahlûkatı aynı yorulmaz hız ve tükenmez iştiyakla seviniz. Kendinizde mevcut cevherleri bu yolda cömertçe harcayınız. İnsanları insanlara iştirak ederek, hatalarında ve sevaplarında onlarla bir olarak, acılarına ve tatlılarına beraberce göğüs gererek seviniz. Doğumları ile çoğalıp, ölümleri ile eksilecek kadar onlardan olunuz. Hepimizin bir insan olarak vazifemiz, beşerin yüzünü müşterek, samimî, insanca bir gayeye, bir ideale çevirmektir. Bunun da birçok yolları vardır. Fakat en kestirme, en güzel, en büyük yol aşk ve iman yoludur.”
Aşk ve iman... İşte senin hayat felsefenin iki temel taşı! Hakla halkı birlemek, Hakkı halkta görmek, halkı Hak diye sevmek.
Fakat biz, biz senin ihlâslı sesine hâlâ niçin lâzım geldiği kadar kulak vermiyoruz? Hâlâ niçin öğrenemedik ki, senin yolundan gitmediğimiz her zaman felâketlere düştük, bağrımızda onulmaz yaralar açıldı. Ve her defasında sen, yeni bir tecrübeye katlanarak bizleri intibaha çağırmak fedakârlığından vazgeçemedim.
Bizi, inkâr ve ihmal ettiğimiz mazi kıymetlerimizi hatırlamaya sevkettiğin zaman sana gülenlerimiz olmuştu. Bizi, Tanrı sevgisine, aşk ve tasavvuf ahlâkına; mânevî değerlere çağırdığın zaman isyanla başlarımızı kaldırmıştık. Sen, insanı, insanların elinden kurtarıp ihlâslı ellere dost etmeye uğraşırken biz senden dâvacı olmuştuk. Halbuki şimdi... Senin dâvalarının mânasını ve gerçeğini duyabilmek için ya bu bâdireleri geçirmemiz, ya senden ayrılmamız mı lâzımdı?
Sana ve senin şahsında tecessüm eden insanlık dâvalarına, insanca yaşayabilmek için ne kadar muhtaç olduğumuzu şimdi anlıyoruz. Ve sen, en büyük, en müsamahakâr dost olarak gene bizimle beraber, gene bizim çilelerimiz içinde haşır neşir oluyor, gafletimize, ihmallerimize, isyanlarımıza müsamaha ve anlayış gösteriyorsun. Nasıl ki meçhul asker heykeli her memlekette bir kahramanlık senbolü ise, senin de birçok kimseler için malûm olmayan hayatın, gönüllerin derleyip bağlandığı ihtiram çelenkleri ne ebedî bir mevzidir. Sen, Kenan Rifaî, Asın en mütevazı, fakat en büyük çocuğu, en büyük dost!

Bu yazı, Kenan Rifaî Büyükaksoy’un ikinci vefat yıldönümü münasebetiyle gazeteci yazar Nezihe Araz tarafından 6.7.1952 tarihli Son Saat gazetesinde yayınlanmıştır.

Ken'an Rifâî - Necdet Evliyagil

Fransızlara göre, bir kadın hiç bir şey ifade etmez; iki kadın yanyana gelince dedikodu yapar; üç kadının bulunduğu yerde ise, muhabbet hâkimdir. Pekâlâ, dört kadın hakkında nasıl bir karar vereceğiz? O halde, gelin size söyliyeyim:

İstanbulda dört kadının bir araya gelmesi neticesinde, ortaya güzel bir eser çıkmıştır. Dört kadın muharririn, bir yıldan fazla bir zaman, didinerek, uğraşarak; uzun bir çalışma devresi sonunda vücude getirdikleri bu eser, biografik bir veçhe taşımakla beraber; hepimizin içerisinde mevcud olan mistik bir âlemi canlandırması bakımından mühimdir.

Bundan bir ay kadar evvel, Edebiyat Fakültesi profesörlerinden hocam Cevdet Perin, beni, Fatihte, sanatkârların bir araya geldikleri güzel bir eve götürdü. Burada, dört değerli kadın muharririmizle tanıştık ve bu dört kıymetli kalemin meydana getirdiği eser üzerinde görüştük.

Samimî bir hava içerisinde geç vakte kadar devam eden bu toplantıda, profesörler ve tanınmış muharrirlerimiz de vardı. Hepsi de, kendilerine on gün evvelden verilen, yeni eserin mükemmelliğinden bahsettiler ve kadın yazarlarımızı tebrik ettiler. Hattâ, çaylarımızı yudumlarken bile, değerli profesörlerimizle ilim adamlarımızın eser hakkındaki sitayişkâr sözlerini dinledik.

Aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, bu değerli zevat ve münekkidler, eser üzerindeki düşüncelerini henüz açıklakmamışlardır.

Birbirimizi karşı karşıya iken, mültefit cümlelerle medhedip dururuz; ama, bunu niçin fi’liyat sahasına dökmekten çekiniriz. İşte, bizim en büyük noksanlarımızdan biri de budur. Halbuki, bugün, eser veren herkes, biraz olsun sesini duyurmağa muhtacdır. Az okuyan ve o nisbette de az eser veren bir millet olduğumuzu düşünürsek; bu arzumu yerinde görmek lâzımdır.
Esere gelince:

“Kenan Rifaî ve yirminci asrın ışığında Müslümanlık” adlı eser, fikir hayatımızda bir müddetten beri devam edegelen durgunluğu ortadan kaldıracak bir mahiyet taşımaktadır. Muasır tefekkür hayatımızın bir dönüm noktasını teşkil edecek mahiyette olan bu mühim eseri, Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri kaleme almışlardır.

Müelliflerin önsözlerinde de belirttikleri gibi, Kenan Rifaî, yirminci asrın ışığı altında Müslümanlığı tetkik ederken, zamanımızın icabları ve hayat şartları içinde alacağı yeni veçheyi tayin eden en salâhiyetli ve en değerli bir insandı. Onun şahsında, İslâmiyet, lâyık olduğu değeri ve mânayı kazanarak, bu asrın her türlü ilim ve fen gerçeklerine malik nesilleri ile yeniden bir temas ve köprü kurmak imkânlarını bulmuştur.

Eserin, “Etüdler”, yani birinci kısmını hazırlıyan Samiha Ayverdi ile Nezihe Araz, “Kenan Rifaî”nin, hayat felsefesini meydana çıkarırken; insanlığı adeta ikaz ediyorlar. Zira, bu tarif, mükemmel bir insan için ne hakikî formül mahiyetindedir: “İnsanları seveceksin, senin içinde tükenmez af, merhamet ve müsamaha hazineleri var. Onun için yalnız insanları değil, bütün mahlûkatı aynı yorulmaz hız ve aynı tükenmez iştiyakla seveceksin. Sende mevcud cevherleri ve sevablarında onlarla bir olarak seveceksin. Doğumları ile çoğalıp ölümler ile eksilecek kadar onlardan olacaksın. Senin bir insan olarak vazifen, insanların yüzünü müşterek, samimî bir gayeye, bir ideale çevirmektir ve bunun bir çok yolları vardır. Fakat en kestirme, en güzel, en büyük yol aşk ve iman yoludur. Hududsuz bir insanlık aşkı. Beşeriyetin tek selâmet kapısı her zaman budur. İnsan kemale, beşerilikten ulûhiliğe, kısacası Allaha ancak ve ancak bu yoldan ulaşır.”

Eserin sahifelerini çevirdiğimiz zaman, gerçek medeniyetin, bir ruh ve his medeniyeti olduğunu; hakikî değerlerin ise, manevî değerlerden ibaret bulunduğunu anlıyor ve bu hava içerisinde sanki bir rüya âlemindeymiş gibi, kitabı bitiriyoruz.
Eserde, umumiyetle mistik bir hava hâkim olmakla beraber, çekici bir üslûba ve derin bir kültüre dayanan tahliller ve düşünceler de vardır. Kenan Rifaî’nin, ahlâk, din, aşk, hâtıra ve daha bir çok mevzular üzerindeki ince duygularını ihtiva eden bu değerli eser, İnkılâb Kitabevi tarafından yayımlanmış olup, fiatı dört liradır. Bu eseri, iyi bir dünya görüşüne malik olmak isteyen herkese tavsiye ederim.

Bu yazı Necdet Evliyagil tarafından, Kenan Rifaî hakkında yazılan “Kenan Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” adlı kitabın 1951 yılındaki ilk neşrinden hemen sonra kaleme alınmış 3 Aralık 1951 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yazarın “Yeni Eserler” adlı köşesinde yayınlanmıştır.

Ken'an Rifai - Dr. Cahit Tanyol

Değerli romancılarımızdan sayın Samiha Ayverdi, üç arkadişle birlikte yazmış olduğu bir kitabı bana da göndermek lûtfunda bulunmuş. Kendilerine teşekkür ederim. Fakat bu teşekkürüm, gösterilen nezaket eserinden çok daha fazla, büyüklük taslamadan büyük adam olmasını bilmiş bir insanı bana tanıtmış olmalarından dolayıdır. Beş yüz sayfalık büyük bir cilt teşkil eden bu kitap, “Kenan Rifaî ve Yirminci Asır Işığında Müslümanlık ” adını taşımaktadır.
Kapakta hiçbir imza yok. Bir akşam sonunda, düşünce limanıma tesadüflerin attığı meçhul bir gemiye benziyen bu eseri, yazarların kimler olduğunu öğrenmek merakiyle, bir müddet elimde evirip çevirdim. Nihayet kitabın en kuytu bir köşesinde, görünmek telâşının ürkekliğine bürünmüş ve sanki firar edecekmiş gibi kapağın arka kıyısına tutunmuş dört isme rastladım. Anladım ki, yazanlar bizi kitapla başbaşa bırakmak istiyorlar. Yemekten sonra onu şöyle bir karıştırayım, dedim. Sayfalardan taşan aydınlık, merakımı bir anda bir cezbenin içine fırlatıverdi. Düşüncemin bulanık ve bezgin atmosferini, Kenan Rifaî’nin halis bir mürşit sıcaklığı telkin eden şahsiyeti birden dağıtıverdi; onu elimden bırakamadım. Gecenin sessizliği içine gömülerek kitabın sayfaları üzerine kapandım. Ruhum, sabaha kadar, onun uyandırdığı uhrevî aydınlıta zikretti. Küçük hayat kaygularını içimden alıp götürdü.
O zaman bir daha anladım ki, “kemal” mertebesinde şahsiyet, hangi kisveye bürünürse bürünsün, hangi dille konuşursa konuşsun ve ruh hangi eşyaya ve kelimeye tutunursa tutunsun, görülen ve duyulan şey aynıdır. İnsan ancak şahsiyetin bu mertebesinde hakla hak olur ve ermişler silsilesinde yer alır. Hayatı yaşar gibi bir ihtirasla, insan şahsiyetinin içine atılmadan, kapılar açılmıyor ve açılamaz. Çünkü şahsiyet, duygu değildir; düşünce değildir; bilgi değildir. Yaşanan ve yaşandıkça nurunu izhar eden, eşyaya ve hayata başka bir revnak veren bir şeydir. Onu görmek ve yaşamak için, bilgi ve hattâ ahlâk bilgisi yetmez. Yeter ki, duygu ve düşüncenin perdelerini aralamak, söz ve saz vasıtalarının telkin ettiği uçuştan öteye atlamak bize nasip ola...
Bu kitap beni garip bir sarhoşluğa sürükledi. Gece mi bana dokundu, içimdeki hüzün mü bir anda deşiliverdi bilmiyorum, başım bir ışıkta asılı kaldı...
Kimdi bu Kenan Rifaî? Bu gece yarısı, “Hey!...” nidasiyle, perdeleri aralıyarak sır köşkünden bana seslenen o mıydı, yoksa onda olan bir şey miydi? Bilmiyorum, bildiğim ve öğrendiğim hakikat, onun halis, su katılmamış bir mutasavvıf, bir rifai dervişi oluşuydu. Derviş deyince, sakın aklınıza, elinde asa, sırtında post, yüzünde Horasan illerinin rüzgârı uçuklayan keramet ehli erenlerden biri gelmesin. Gerçi her mutasavvıf iyiliğin ve insaniyetin bir dervişidir. Fakat benim dediğim hırkada değil, hilkatte derviş olandır. Kenan Rifaî bu tip dervişlerden... Daha dün denecek kadar dünyamıza yakın bir insan. Kemalini izhar için cübbe ve destare lüzum görmediğinden bizler gibi yaşamış ve aramıza meçhul ve sessiz bir insan olarak karışmış; suret ve siyretini yalnız ehline ayan etmiş... Onun adını duymuştum. Fakat ne ülfetine ve ne de sohbetine mail oldum. Hakkında yazılan bu kitapta, müritlerinin yardımiyle, onun asrımızın büyük mutasavvıflarından biri olduğunu öğreniyorum. Belli ki, dürnyaya kalp akçe satmamış..
İki türlü mutasavvıf vardır. Bunlardan bir kısmı Muhiddin Arabî, Hallaç gibi hem “hal ehli”, hem de “kal ehli” dirler. Bir kısmı ise, Cüneyd, Bistami ve İbni Ethem gibi, daha fazla ve hattâ münhasıran “hal ehli” dirler.Yaşadıklarını söylemiye dilleri, ikrara halleri yoktur. Mum gibi çevrelerine düşenleri sermest ederler. İzah ve sistemleri düştükleri ışık deryasında kalır. Bunlar sistem, felsefe değil vahdet peşindedirler. “Hakı” kı düşünmezler, “Hak” dadırlar; inteha’yı düşünmezler “iptida” dırlar. “Ezel” i aramazlar, çünkü “ebed” dedirler. İnteha ve ebed onlar için hilkatin izharıdır.
Kenan Rifaî tasavvufu yaşamakla iktifa etmesi bakımından bu ikincilere benziyor. Fakat “mutlak” ı, “mümkün” de, “vücut” u, “izhar” da arıyor. Allah sevgisini eşyadan kaçarak mücerret bir varlıkta bulacak yerde, mücerret bir varlıkta bulacak yerde, mücerret varlığı eşyaya naklediyor. Spinozanın riyazı ve aklî panteizmine aşk ve şevk yoliyle nüfuz etmiye çalışıyor; insanları ve mahlûkatı sevmeden, Allahı sevmiye imkân olmadığını gösteriyor. Bu suretle tasavvufu, doğrudan doğruya, beşerî bir ahlâk kriteryomuna bağlıyor. Daha doğrusu o yaşanılan ve inanılan hakikî ahlâkın kendisi oluyor. Burada mutasavvıf, kendisini zihnî bir tecrit ve teemmül ameliyesi içinde hapsetmiyor. Tam tersine hayatın damarına girmiye çalışıyor. O, “zahir” de “batın”ı, ferdî iyilikte, ilâhî iyiliği, ferdî muhabbette, ilâhî aşkı, ferdî fazilette, ilâhî fazileti arayan bir ahlâk kahramanı rolündedir. Bunu kendisi şöyle anlatıyor: “... Şunu bilmek lâzımdır ki, Allah fiili ile kavli, sıfatı ve zatı ile, zahir ve batın bütün tasarrufatı ile insandan zuhur etmiştir.
Allahın keremi, kahrı, gazabı insanlara yine insanlardan zuhur eder. O halde her muamelenin Hak’la olduğunu bilirsen kimden incinecek ve kimi inciteceksin?... Çoğu zaman insan, hakkın bu tasarrufunu kendinden zanneder. Halbuki, bu tasarruf, âriyet ve emanettir.”
Bundan dolayı olacak Kenan Rifaî insandan ve eşyadan kaçmıyor. Bütün eşyayı ve mahlûkatı içinde duyuyor. Fırtınalardan yaptığı dökülen, dalı kırılan, ağacın hüznünü, milyonlarca mahlûkatın ıstırabını kendi teninde ve ruhunda hissediyor rüzgârın savurduğu dalın ıstırabı, aç kalan kuşun şikâyeti onda birikiyor, onda şekva ediyor. Ruh artık bütün beşerî felâketlerin ve acıların mihrakıdır; her acı orada toplanıyor. Bu, mutasavvıfın hem çilesi hem neşvesidir.
Görülüyor ki, bu çile tarikatlerin teklif ettiği çilelerden başka bir manzarada. Bir kısım tarikatler nefsi öldürmek için bedeni ezaya mahkûm ederler. Kenan Rifaî’de ise ruh, tıpkı bir anten gibi başkalarının ıstıraplarını yüklenmiye mahkûmdur.
Şüphesiz her mutasavvıfın aradığı kemal, neticede ahlâkî bir aksiyone yönelir. Ve nefsin tasfiyesi, hem hareket ve hem de gayedir. Bu tasfiye, insanlardan ve eşyadan kurtulmak suretiyle olduğu gibi, kendini, insanların ve eşyanın kahrına, kinine hedef tutmak suretiyle de olur. Kenan Rifaî bu ikinci yoldan yürüyor. Böyle bir tasavvufta her makam bir ahlâkî tecrübe oluyor. Bundan dolayı hakkında yazılan bu kitap, onun tasavvuf görüşünü izah etmekten ziyade yapmış olduğu ahlâk tecrübesinin bize bir bize bir menkıbesini veriyor. O da, velîler gibi, söze değil öze önem vermiş. Sözün müfessirleri özün havarileri olur. Ahlâk, söz değil özdür. Onu da gören anlar, eren anlar...

Bu yazı Prof.Dr. Cahit Tanyol tarafından, Kenan Rifaî hakkında yazılan “Kenan Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” adlı kitabın 1951 yılındaki ilk neşrinden hemen sonra kaleme alınmış 2 Kasım 1951 tarihli Yeni Sabah gazetesinde yazarın “Ahlâk Bahisleri” adlı köşesinde yayınlanmıştır.

Ken'an Rifai - Cevdet Perin

Okul kitapları hengâmesinde edebî eserlere ve tetkik mahsulü olan kitaplara yer veren müesseselerden biri de “İnkılâp Kitabevi” dir. Geçen hafta bu sütunda, “Mevlâna Celâlettin” adlı eserin neşri vesilesile bu mevzua temas etmiştim. Şu anda, masamın üstünde duran ve benim gibi birçok Türk münevverleri için bir hâdise, âdeta bir keşif teşkil edecek olan “Kenan Rifai” beni bu noktayı bir defa daha tebarüz ettirmeğe sevketti.
Kenan Rifai kimdir? Kitabın kapağında “Yirminci asrın ışığında Müslümanlık” kelimelerinin mânası nedir? Bu suallerin cevabını beş yüz sahifelik bir tetkik mahsulü olan değerli bir eser veriyor.
Kitabı hazırlıyanlar şunlardır: Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri. Bugünkü edebiyatımızda her biri tanınmış bir imza olan bu kadın muharrirlerden ilk ikisinin müştereken yazdıkları bir girişte, bugüne kadar meçhulümüz kalan büyük Türk mütefekkiri Kenan Rifai bize şu cümlelerle takdim ediliyor:
“Başı sonu olmayan zaman nehri, bu dünya sahiline bir eyyam, sessiz sadasız bir çıkış yapıp, gösterişi, iddiası olmayan sade, samimî, berrak ve feragatli bir insanı hediye getirmiştir. İşte buracıkta, hayat karanlığının kesafetini delip yeryüzüne mızrak mızrak güzellik, doğruluk, aşk ve iman işaretleri veren o moralist ve idealist insandan söz açmak istiyoruz.”
Bir moralist, yani ahlâkçı ve aynı zamanda idealist bir Türk mütefekkiri ile karşı karşıyayız demek?
Kitapta, Kenan Rifai’nin hayatına dair oldukça enteresan sahifelerden sonra, mütefekkirin ortaya attığı fikirlere, davalara temas ediliyor. Kenan Rifai, eserini bize tanıtanlara göre, bir mürşittir, davasına iştirak edenlerin sayısı hayret edilecek kadar çoktur, bizim henüz bilmediğimiz bir çığır açmıştır ve bu çığırda istikbale doğru yürüyenler vardır. Kenan Rifai’nin terbiye hakkındaki düşünceleri, din ve iman anlayışı, ilim görüşü, tasavvuf ve aşk anlayışı, kadın anlayışı, parçalar vermek suretile tebarüz ettirilmiştir.
Kenan Rifai, muasır Türk tefekkür hayatının çoktandır alışkanlığını kaybettiği bir tasavvufa doğru bizi sürüklüyor. Bilhassa Safiye Erol’un yazdığı ikinci etüdde onun bu sahadaki derin düşüncelerini, metafizik düşüncelirini buluyoruz. Mektuplarından sonra, ikinci kısmı teşkil eden sohbetleri geliyor. Bu sohbetlerde mistik bir hava esiyor! Öyle bir hava ki bu, alıp sürüklüyor insanı...
Kitabı hazırlıyanlar, yazdıkları kısa bir önsözde diyorlar ki:
“Uzun bir çalışma sonunda müştereken hazırladığımız bu eser, biyografik bir veçhe taşımakla beraber, ferdî bir problem olmak merhalesini aşarak beşeriyete mal edilen bir davayı aksettirmesi bakımından dikkate şayandır. Bütün dünyada çarpışan muhtelif cereyanlar, madde ve ruh problemlerini hal yolunda muhtelif kutuplar arasında savaşırken, maddî ve ruhî hayatında bir telif ve bir ahenk arıyan insan oğlu, bu kutuplar arasında gidip gelmekten çaresiz ve bezgin düşmektedir. İşte, Kenan Rifai, ferdî ahenkli bir bütün halinde ele almanın ve cemiyet münasebetlerini yeni bir plân üzerinde tanzim edebilmenin bahtiyarlığına varmış olan insandı.”
Kenan Rifai hakkında dört tanınmış muharrir tarafından hazırlanan bu eser hiç şüphe yok ki tefekkür hayatımızda bir hâdise teşkil edecek kadar mühimdir. Zira, “Kenan Rifai, yirminci asrın ışığı altında Müslümanlığı tefsir eden ve zamanımızın icapları ve hayat şartları içinde alacağı yeni veçheyi tayin eden en salâhiyetli ve en değerli insandı. Onun şahsında islâmiyet, lâyık olduğu değeri ve mânayı kazanarak, bu asrın her türlü ilim ve fen gerçeklerine malik nesilleri ile yeniden bir temas ve köprü kurmak imkânlarını bulmuştur.”
Bu mühim bir davadır. Öyle bir dava ki, bütün bir islâm âlemini, bütün müsteşrikleri ilgilendirecektir. Bu itibarla, Kenan Rifai’nin düşüncelerini bütün dünyaya tanıtmak, eserini yabancı dillere tercüme etmek lâzımdır. Düşünceleri münakaşa mevzuu olabilir. O başka iş. Salâhiyet sahibi bilginlerimiz elbette ortaya atılarak bizi tenvir edeceklerdir. Ancak, bir realite varsa, o da, eserin bize büyük bir Türk mütefekkirini tanıtmış olmasıdır.

Bu yazı edebiyat tarihçilerimizden Cevdet Perin tarafından, Kenan Rifaî hakkında yazılan “Kenan Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” adlı kitabın 1951 yılındaki ilk neşrinden hemen sonra kaleme alınmış Hafta (III), 9 Kasım 1951 tarihli, 14.s., yazarın “Kitaplar Arasında” adlı köşesinde yayınlanmıştır.

www.kenanrifai.com