ÂDEMİYYET MERTEBESİ

 

Bismillâhirrahmânirrahiym.

 

            Muhterem okuyucularım ve Hakk taliplisi kardeşlerim, şimdi hep birlikte ufkumuzu geniş tutarak yeni bir tefekkür yolculuğunda seyre çıkmaya gayret edelim. Bu yolculuğumuzun iskelesi Âdemiyyet, vasıtası beden gemimiz, kaptanı da Hakikat-i Muhammediyye’ye uyum sağlamaya çalışan “aklımız”dır. Oradan aldığımız yol haritası ile inşallah diğer (mertebe) limanlara da uğrayarak emniyyetli bir yolculuk ile hedefimize ulaşmaya çalışacağız.

 

            Bu oluşum yeni bir bilinçlenme ve şuurlanmadır. Bu bilinç ve şuur ile hayata ve kendimize şartlanılmış, dar kalıplar içerisinde bakmaktan kurtulup çok geniş bir sahada meselelere eğilerek o yönde yaşamaya gayret etmemiz gerekir.

 

            Cenâb-ı Hakk gerçekten çok ihtiyacımız olan, gerçek gayreti, ufuk genişliğini, gönül muhabbetini, akıl kabiliyetlerini her birerlerimize vermiş olsun.

 

            Âlemde (meratib-i İlâhi) “İlâhi mertebeler” vardır. Her mevzu, her mertebede değişik özellikler ifade etmektedirler. Hal böyle olunca Âdemiyyet mertebesinin dahi “şeriat, tarikat, hakikat ve marifet” mertebelerinden izahları vardır ve hepsi de kendi düzeylerinde geçerlidir. Biz de yeri geldikçe bütün bu mertebelerin ışığında mevzularımızın izahına çalışacağız.

 

            Âdemiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Âdem” ismiyle Âdemiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır. Ebced hesabıyla Âdem kelimesinin sayısal durumu şöyledir.

 

            (â…a)    (â) mim (M)    (…) dal (D)    (a) elif (I)

“Âdem” 40 (4) (1) (13)

 

(40+4+1=45) (4+5=9) (40+40+4+1=85) (8+5=13) (13)

 

            Harflerin ve sayıların “başbuğu ve kaynağı” olan (elif) in daha evvelki yazılarımızda (7) ve (5) olmak üzere iki ana gurup zâhir noktalardan meydana geldiğini bildirmiştik.

           

            Daha sonraki çalışmalarımız içerisinde anlayıp müşahede ettiğimiz ise, (elif)in üzerinde ayrıca bir de gayb’i (lâtif) noktasının daha varlığı oldu. Böylece Ahadiyyet mertebesinin zuhurunun (12+1=13) on üç asla bağlı olduğu, bunun kemâlinin ancak Hakikat-i Muhammed-i kemâlâtı ile tahsil edilip anlaşılabileceği bildirilmiş olmakta idi.

 

            Ayrıca (elif) en büyük ebced hesabı ile karşılığı (13) tür. Ayrıca (mim) harfinde iki adet (m) (mim) vardır, ayrıca (m) (mim) alfebenin on üçüncü sırasındadır.

 

            Böylece (Âdem) kelimesinin özetle, genel sayı değerleri şöyle oluşmaktadır:

 

            (40, 4, 1, 9, 13, 13, 13, 13, 13, 13) Daha derinlemesine incelemeler yapıldığı takdirde çok daha geniş bağlantıların ortaya çıkacağı aşikârdır; ancak gayemiz çok açık ve çok bariz olan bu oluşumları küçük ifadelerle göz ve gönüllerinize sunmaktır.

 

            Bu sayısal değerleri görünce, gerçekten mânâ âleminin bağlantılarının ne müthiş bir uyum sistemi içerisinde oluştuğu açık olarak görülmektedir.

 

            Bilindiği gibi (40) Peygamberlik ve kemâl yaşı; (4) İslâmın, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleri; (1) Tevhid’in hakikati. (9) Mûseviyyet mertebesi; (6) adet (13) ise imanın (6) şartının her mertebesinden (13)ün hakikati olan, hakikat-i Ahadiyye’yi idrak etmenin gereğini ifade etmektedir diyebiliriz. Ayrıca on iki zahir mertebenin yedisi Nefs mertebeleri, beşi ise “Hazarât-ı hamse” beş Hazret mertebesidir.

 

⠅¬a Âdem ismini meydana getiren (â) mim (…) dal (a) elif asli sembolleri ve “Âdem” ismi, Hazret-i Ahadiyyet’e ulaşmanın ilk şifresi ve anahtarı olmuştır.

 

Burada elif’in en alt mertebesi olan birinci Nefs-i emmâre mertebesi-noktası aynı yoldan yukarıya yükselmeye bir mahal ve (Mi’râc) merdiven’dir.

 

Dal ise bütün bunların dört mertebeden, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinden Hakikat-i Ahadiyyet’in; mim de Hakikat-i Muhammedi’nin zuhur mahalli olan Hz. Muhammed (s.a.v.) zuhur ettiğinin delilidir.

 

            Mim kırk’a gelince o da Hakikat-i Muhammedi’nin o mertebedeki zuhur ve tecellisidir. İşte (salât) fiilini işleyen, namaz kılan bir kimsenin üç asli hareketini; kıyam, rüku ve secdeyi ifade eden bu sembol ¤â …¬a Âdem mânâsı o fiili işleyen kimsenin üstünde ve bâtınında mutlaka faaliyettedir. Zâhiren kendi bilmese dahi. Bir tek rek’at namaz kılan kimse bile bu fiili işliyorken, kıyamda elif, rükuda dal, secdede mim, sembol harflerini bedeni varlığında yaşadığında hareketleri ile “Ben Âdemim.” hükmünü mânâsını mühürlemiş olmaktadır. (Bu hususta daha geniş bilgi Salât isimli kitabımızda mevcuttur.)

 

            Hazret-i İlâhiyye her ifadesiyle o kadar müthiş bir sistem içerisinde bütün haşmetiyle Hazret-i Şehadet’te zuhurda olduğunu bildirmektedir.

 

            Âdemiyyet on üç’ün aşağıdan başlayıp yukarıya doğru olan seyr’in “uruc” ilk noktası ve mertebesidir. (Bu hususta Kelime-i Tevhid isimli kitabımızda daha geniş bilgi vardır.)

 

            Ancak Âdemiyyet’in bir de on üç’ten aşağı doğru seyr-i “nüzül”ü vardır.

 

            (Bunlar da Vâh’y ve Cebrâil isimli kitabımızda özetle izah edilmiştir.)

 

            Burada bir mühim meseleye daha dikkat çekmek istiyorum Âdem’in ebced hesabı sayılarında 1, 9 ve 13’ler de vardı. Başka bir uygulama ile (1) beşeri Âdemiyyet, “uruc”un başlangıcı, (13) Hazret-i Ahadiyyet, (9) ise Mûseviyyet’tir.

 

            Âdemiyyet’le Mûseviyyet’in ilgisi şudur ki; Âdem’e üflenen (ve ne fahtü) “Rûh-u Sûltani” mertebesi, Âdemiyyet ile Mûseviyyet arası faaliyet gösteren (Rûh) mertebesi olmasıdır. (Yeri gelince tekrar ele alacağız.)

 

            Yeri gelmişken küçük bir benzeyişe daha dikkat çekmek isterim.

            O da şudur: Lâtin harfleriyle yazıldığında, ¤â …¬a (Âdem) ve ¤â † Ç a’dem kelimelerinin birbirinden ayrılmasının çok güç olması,

 

¤â † Ç     : a’dem Yani yokluk Ê ayn harfiyle,

¤â …¬a      : Âdem Yani varlık ise a elif harfiyle ifade edilmektedir.

 

Bu farkı ortaya koyabilmek için ¤â …¬a Âdem’i a’ nın üstüne şapka koyarak ve büyük harfle yazmak, ¤â † Ç “a’dem”i ise a’ yı küçük harfle ve arasını açarak belirtmek gerekmektedir.

 

Zat-ı mutlak a’dem de yani yoklukta, görünmezlikte iken bilinmekliğini istedi “küntü kenzen mahfiyyen”, gizli hazineden bu âlemleri “a’dem”den yani görünmezlikten gö-nürlüğe yani Âdemlik’e çıkardı. İki kelimenin arasındaki fark baş harflerinin değişik olmasıdır. “A’dem” in başındaki (ayn) harfinin diğer mânâsı ise (göz) demektir. İşte batında gizlide olan bu göz, Âdem’in elifinin varlığında yayılarak Hakikat-i İlâhiyye’yi bütün mertebelerde seyre başladı.

 

Dikkat edilirse her iki kelimenin de son iki harfi aynıdır. ¤â † “dem”dir.

 

Dem= Arapça da, kan=kan dökmek:

Dem= Farsça da, 1. soluk-nefes, 2. içki, 3. an, vakit,             zaman demek:

Dem= Tükçe de, Demlenmek, olgunlaşmak, çayın demlenmesi… mânâlarına gelmektedir. Meleklerin Âdem (a.s.) hakkında gıyaben ifade ettikleri kan dökücülük vasfı endişelerini belki isminin son harflerine bakarak yorumlamış olabilirler.

 

Bu mânâların hangi istikamette olursa olsun bâtından zâhire çıkışları tümüyle aynı hakikatleri üzere çıktıkları aşikârdır diyerek, yolumuza devam edelim.

 

İşte; (â) mim (…) dal (a) elif ¤â …¬a Âdemi hakikatleri ifade eden bu kelime ve harflerin mânâları gerek genel Hakikat-i İnsâniyye ve gerekse birey İnsân’ın varlığında bütün âlemlerde yaygındır ve faaliyettedir.

 

Söz buraya gelmişken mevzu ile ilgili “Füsû’l Hikem” adlı eserden küçük bir bölümü de ilâve edelim.

*

* *

 

“A’dem” lügatta yokluk mânâsına gelmektedir ve vücûdun zıddıdır. Istılahta, zihinde meydana gelen zulmânî bir mânâdır. Mutlak a’dem-yokluk tasavvuru da mümkün değildir. “A’dem”, ezelden ebede kadar kendisinden bir şey çıkmayan ve hareket meydana gelmeyen “zulmet” olarak tarif edilmiştir.

 

Vücûd sonsuz olup nihayeti olmadığı için a’dem (yokluğun) meydana geleceği bir saha mevcut değildir.

 

Vücûd daima “Vahid” olup, kendi gerçek hakikati üzerine değişme ve başkalaşma olmadan bakidir ve a’dem (yokluk) böylece yokluğu üzere sabittir.

 

Vücûd asla yok olmaz, mevcud da yok olmaz. Ma’dum dahi mevcud olmaz.

 

            Hâl böyle olunca vücûd “Hakk” ve “a’dem” batıldır.

“a’dem” iki türlüdür:

Birisi, yukarıda belirtilendir.

Diğeri, “a’dem-i izafi”, “a’dem-i itibari ve a’dem-i mukayyet dedikleridir, ki; bu “a’dem-yokluk”, çekirdeğin içindeki ağacın, babanın varlığında olan çocuğun sûretleri gi-bidir. Yani varlıklarında, kuvvede “mevcud”; fiilde “ma’dum” gizli olmaları “izafi yokluk” tur.

 

İzafi yokluk, mutlak yokluk ile mutlak vücûd arasında “berzah-geçiş”ten ibarettir.

 

Yine aynı kaynaktan sadeleştirerek, şaheser bir izahla, Âdem ve Havva isminin hakikatine gelelim. Mevzumuzun daha iyi anaşılmasında çok faydalı olacağını zannediyorum.