Allah”a ulaşmak

 

Tevhidi Ef’al

 

Burası sekizinci (8.) mertebe “Tevhidi Ef’aldir.

Makamı         : “Tevhidi Ef’al” fiillerin birliği anlamındadır.

Zikri               :  “Ya Fettah” tır.

Alemi             :  “Alemi Şehadet” madde müşahade alemidir.

Peygamberi   :  İbrahim (a.s.) dır

Lakabı            :  “Halilullah” dır.

Kelimesi        :  “la faile illallah” faili mutlak ancak Allah’tır.

Seyri               :  “Seyri ilallah” Allah’a seyir

İdrakı             : Kur’anı Keriym Fussilet 41/53 ayetinde

 

“senüriyhim ayatina fiy’l afakı ve fiy en­füsihim

 hatta yetebeyyene lehüm enne­hül hakku”

mealen,

“afakta ve enfüsteki ayetlerimizin hakk olduğunu yakında göstereceğiz”

 

Hali                : Kur’anı Keriym Kasas 28/88 ayetinde

“kül­lü şeyin halikün illa vechehu lehu’l huk­mü ve ileyhi turce’une”

mealen,

“onun vechinden başka herşey helak olacaktır, hüküm onundur, ona döndüleceksiniz”           

 

Yaşantısı       : Nefis mertebelerini bitirip, tevhidi ef’al’e varan kişinin sıfatı evvela kendi varlığında tevhidi oluşturmasıdır.

Nefsi Safiye’de beşeri varlığından tamamen soyunmuş olarak, hiçlik, yokluk, renksizlik halinde iken burada hakikati yönünden tekrar kendi özel ve hakkani kimliğine ulaşmasıdır. Eski birimsel varlığının başka bir idrak ve oluşumla değişmesidir.

 

Bu seyr tamam olunca kişi çalışmasını dış aleme çevirir ve orada tevhid idrakını oluşturmaya başlar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “fettah” ismidir ve hakikat mertebesinin başlangıcıdır diye özetledi. Ancak bu makamın olgunlaşması için burada bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi.

 

Nefsi Safiye orada bir müddet daha misafir olup oranın sakinleri ile de istişarelerde bulunup oranın kemalatına ulaştıktan sonra yoluna devam etmek için izin istedi. Bunun üzerine “mertebe-i İbrahimiyyet”ten belgelerini alarak allah” lafzının birinci (1.) (Þ) “lâm”ına ulaşmak için  tekrar oluşturduğu tevhid kanatlarını açarak ve “ya fettah” esmasını da zikrederek beklemeğe başladı.

 Nihayet (Þ) “lâm”ın dokuzuncu (9.) katında yine bir ışık yandı.  Bu sefer daha temkinli hareket ederek kanatlarını çırptı ve kısa süre sonra oraya ulaştı, meğer burası “Mertebe-i Museviyet” imiş.  Orada onu “Musa (a.s.)” karşıladı ve bir müddet misafir ettikten sonra o da oranın dersini verip halini anlatmağa başladı.

 

 

Tevhid-i Esma

 

Burası dokuzuncu (9.) mertebe Tevhid-i Esma’dır,

Tevhid-i Esma: İsimlerin birliği anlamınadır.

Makamı        :  “Tenzih” dir.

Zikri               :  “Ya Vahid”dir.

Alemi             :  “Alemi  Melekut”tur, alemi ervah, alemi  hayal de denir.

Peygamberi   :  “Musa”(a.s.) dır.

Lakabı            :  “Kelimullah” dır.

Kelimesi        :  “la mevcude illallah”dır.  Yani mevcud olan  ancak Allah’tır.

Seyri               :  “Seyri ilallah” Allah’a seyir

İdrakı             :  Kur’anı Keriym Bakara 2/115 ayetinde

 

“ve lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi

 innallahe vasi’un aliymün”

mealen                      

 “doğu da, batı da Allah’ındır.  Nereye dönerseniz Allah’ın isimlenmiş vechi orasıdır.  Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir.”

 

Hali                :  Kur’anı Keriym Rahman 55/26-27 ayetinde,

 

 “küllü men aleyha fanin ve yebka vechü rabbike zul­ celali vel ikrami”

mealen                      

“varlık aleminde bulunan her Kim’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi rabbının varlığı bakidir.”

 

Yaşantısı       :  Tevhid-i Esmaya varan kişinin sıfatı, tevhid mertebelerini daha ince bir seziş ile idrak etmeye başlamasıdır. 

 

Kişi, “Tevhid-i “ef’al”de fiilleri birlemişti. Bu defa fiilleri meydana getiren isimleri birlemesi gerektiğini anlamaya başlar.

 

Her fiilin “Esma’ül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri olduğunu kavrar.  Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “vahid” ismidir.  Hakikat mertebesinin devamıdır. 

 

“Mertebe-i Museviyyet”in  tahsil yeri ve mertebesi, eymen vadisinin  hakikati de burasıdır.

 

Kelime-i Tevhid burada “lâ ilâhe illâ al” müşahede ile “lah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir, diye özetledi.  Ancak bu makamın da olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir diyerek dersine son verdi.

 

Hakk yolcusu salik orada da bir müddet daha  misafir olup oranın sakinleri ile  de istişarelerde bulunup oranın kemalatına ulaştıktan sonra  yoluna devam etmek için izin istedi.  Bunun üzerine “Mertebe-i Museviyyet”ten belgelerini alarak (¢é¨Ü¨£Û a) “allah” lafzının ikinci (2.) (Þ) “lâm”ına ulaşmak için tekrar oluşturduğu tevhid kanatlarını  açarak ve “ya vahid” esmasını da zikrederek beklemeğe başladı.

 

 Nihayet ikinci (2.) (Þ) “lâm”ın onuncu (10.) katında yine bir ışık yandı, yine temkinli hareket ederek kanatlarını çarptı ve kısa süre sonra oraya ulaştı, meğer burası “Mertebe-i İseviyyet” imiş.  Orada onu İsa (a.s.) karşıladı ve bir müddet misafir ettikten sonra, o da oranın dersini verip halini anlatmaya başladı.

 

 

 

Tevhid-i Sıfat

 

Burası onuncu (10.) mertebe Tevhid-i Sıfat’tır,

Tevhid-i Sıfat :        Sıfatların birliği anlamınadır.

Makamı        :  “Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.

Zikri               :  “Ya Ahad”dır.

Alemi             :  “Alemi  Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir.

Peygamberi   :  “İsa”(a.s.) dır.

Lakabı            :  “Ruhullah” dır.

Kelimesi        :  “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan  ancak Allah’tır.

Seyri               :  “Seyri fillah” Allah’da seyir

İdrakı             :  Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 ayetinde

 

“küllü nefsin zaikatül mevti”

mealen,                     

 her nefis ölümü tadacaktır.”

 

 

 

Hali                :  Kur’anı Keriym Bakara 2/253 ayetinde,

 

“ve eyyednahu biruhil kudüsi”

mealen,                     

“biz onu ruhül kudüs ile destekledik.”

 

Yaşantısı       :  Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti.  Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar.

Bu makamın anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin devamıdır.  Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir.

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır.

 

Mertebe-i İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur mahallidir.  “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir diye özetledi. 

Ancak bu makamın olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi.

 

Museviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani  “allah” lafzının birinci (1.) “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10)da yani   “allah” lafzının ikinci (2.) “lâm”ında kalırlar, ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır.

O halde onların kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur.  “allah” lafzının manen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak ancak) diye hayal aleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar.  İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir.

 

Çünkü buradan sonra ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir, ki bu ise,  “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen ) “allah” lafzının ikinci (2.) gizli “elif”idir.

 

İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır.

 

İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece kalmışlardır.

 

Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir.

 

İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak  ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.

 

Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani “allah” lafzının ikinci (2.)  “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık. 

Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe”  “elif” çıkmıştı. İşte bu “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır.

 

Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir.  Buradan karşıya “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır, çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.

 

Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler.  Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz.

 

Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur.  Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar.  Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır.

 

Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır.  İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.

 

Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar.

 

Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler.  Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.

 

 

 

26-9-2001

Mekke-i Mükerreme

Ka’be-i Muazzama

 

 

 

Tevhid’i Zat

 

Burası onbirinci (11.) mertebe Tevhid-i Zat’tır,

Tevhid-i Zat :   Zatların birliği anlamınadır.

Makamı        :  “Tenzih-i ve Teşbih-i Tevhiddir”  Cem, yani toplamadır. “Baka billah” (Hakk’ta baki olma) demektir.

Zikri               :  “Ya Samed”dir.

Alemi             :  “Zat alemi” (Alemi  lahud) 

Peygamberi   :  “Muhammed Mustafa” (SAV)dır.

Lakabı            :  “Habibullah”

Kelimesi        : “La mağbude illallah- lâ ilâhe illallah” dır.

Seyri               :  “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.

Suresi             :  “İhlas Suresi” dir

İdrakı             :  Kur’anı Keriym Ali İmran 3/18 ayetinde

 

 “şehidellahü ennehu lâ ilâhe illa hüve

mealen                      

 “Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.”

 

Hali                :  Kur’anı Keriym Ta- Ha  20/14 ayetinde,

“inneniy enellahü lâ ilâhe illa ene fabüdniy”

mealen                      

“şüphesiz ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et”

 

Yaşantısı       : Daha evvelki mertebede Hakk’ta fani olup kendini “kayıp/gaib eden” yok olan salik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine gelir.  Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni haliyle ve çok latif olacaktır.  Onu gören yine eskisi gibi haliyle zanneder.  Fakat bu defa o “Hakk ile baki/baka billah” olarak hayatına devam etmeye başlar.

 

Bu kişinin ahlakı “tahallaku bir ahlakıllah” hikmeti gereği “Allah ahlakıyle ahlaklanmaktır.” Acaip bir yaşamdır. Muhafazası oldukça zordur. 

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Samed” ismidir. Marifet mertebesinin başlangıcıdır.

 

Artık bu kimseler ölmezler, çünkü ölmeden evvel ölüp bu dünyada iken Hakk ile ve Hakk’ta dirilmişlerdir. 

 

İşte “İhlas’ı Şerif”i ancak bu kimseler gerçek manası ile okuyabilirler ve yaşarlar.

 

“Kelime-i Tevhid” dahi buraya gelinceye kadar en geniş hali ile bu mertebede ifadesini bulur. Gerçi daha henüz sondaki “hu”ya ulaşılmamıştır ama oranın ışıltısı görünmeye başlamıştır.

Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.”  kelamı ilahisi bu hali ne güzel izah eder.

Ayrıca “şüphesiz ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et” kelamı ilahisi yine bu hali bir başka yönden çok açık şekilde izah eder. Burada yapılan ibadet “ubudet” ismini alır. İbadet, kulun fiili, ubudet ise, Allah’ın ibadetidir.

 

Bu mertebeye ulaşıp “zat alemi” yaşantısını insanlık tarihinde ilk olarak ortaya getiren kişi “zuhur mahalli” Hz. Muhammed SAV’dir.

Daha evvelce “tenzih” ile kayıtlanan “mertebe-i museviyyet” idrakı daha sonra “teşbih” ile kayıtlanan “iseviyyet” idrakı bulundukları yerde kalmış  “allah” lafzındaki gizli “elif”e ulaşamamışlardı.

İşte ilk olarak oradaki gizli “elif”i müşahade eden, sonra da “tenzih” ve “teşbih”i orada birleştirip kendi varlığında “tevhid” ederek, evvelki her iki mertebeye de gerçek birer şahsiyyet kazandırıp, hakikatleriyle ortaya koyup atıl durumdan faaliyete geçmelerine “İslam” ismi altında sebebolmuştur.

 

Böylece  “allah” isminde bir merhale aşılarak, son menzile gelinmiştir.  Bu menzile de “alemi ervah”da kulaklarına “ezanı Muhammedi” okunan “istidatı ezeli” sahipleri ulaşabilirler, diğerlerine yol yoktur, ancak her istidat sahibi de oraya ulaşamaz, çok gayret ve fedakarlık gerekmektedir.

Bu mertebeyi de belirli bir olgunluk içinde tamamlayan saliğin ulaşacağı bir mertebesi kalmıştır, ki o da “allah” lafzının “hu”sudur.

 

Buradan karşısındaki“he”ye ulaşmayı arzu eden gizli “elif”, “he”nin hasretini çekerek “ah...” etmeye başlar; bu “ah” aslına ve hüviyyetine ulaşma arzusudur, ki böylece herşeyi ile bütünleşmiş olacaktır.

 

Ne türlü “ah...” olursa olsun, bu muhabbetlerin hepsinin kaynağı “hüviyyeti mutlaka” olan bu “hu”dur.  Kendileri bu sırrı bilseler de bilmeseler de, bütün aşklar ve muhabbetlerin kaynağı burasıdır.

Bu sırrı bilen gerçek Hakk aşıklarının sonu Rabb’larına, diğerlerinin ise, sonu nefislerine çıkar.

 

“hu” esması Allah’ın yakıcı isimlerindendir.  Ne yazık ki, bu çok büyük hakikatın farkında olmayan bazı kimseler (ç) “hu” ismini zikretmeye ve bu yoldan hüvviyyetlerine ulaşmayı muradeden kimselere, olaya tavırla (“hu”cular” (ne demekse!...) lakabını takmakla ne korkunç bir hataya düştüklerinin acaba farkında mıdırlar?...

 

Konya’ya Hz. Mevlana’yı ziyarete gittiğim bir gündü, “Makam-ı Mevlana”ya girerken, yazılar bölümünde bir levha (hat) çok dikkatimi çekmişti, uzun zaman önünden ayrılamadığımı hatırlıyorum. 

Hattın üst kısmı, geniş bir sahada sadece derinden gelip, uzayıp giden bir “Ah.......”tı

Alt kısmında da “Hz. Muhammed SAV” yazmaktaydı, ki bu “Ah...” “AH....MED” idi.

 

O tablonun hakikatini seneler sonra anlamaya çalıştığımı zannediyorum.

Aradan epey zaman geçtikten sonra tekrar Konya ziyaretine gittiğimde, o tabloyu yine görmek istedim.  Fakat yerine başka tablolar koymuşlardı, o tabloyu göremedim.  Fakat hatırası halen daha gönlümdedir.  O tabloyu nakşeden hattat acaba içindeki hangi muhabbetleri o semboller içinde batından zahire çıkarmıştır, belli ki, Hakk ve Peygamber aşığı bir zat idi.

 

Yeri gelmişken mevzuumuzla ilgili bir hatıramı daha belirtmek isterim:

Şam’a üçüncü gidişimizdi ismi Hamdi Arabi olan bir zat ile tanışmıştık. Kendisi ve ailesi Türk idi, ve o tarihte 92 yaşında idi.  10 yaşında iken Osmanlı’nın Şam’ı terkettiğini hatırlıyordu. Konuşmalarından kendisinin ebrar velilerinden olduğunu anlamıştım.

 

Yine bir sohbet esnasında:

27 senedir sabah namazını Emeviye’de kılmaktayım, veridlerimin gereği her türlü zikr’i çektim.  Bir gün Rabbim şöyle buyturdu.   Bundan sonra senin zikrin sadece “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ve “hu” olsun, buyurdu.

Gerçekten de başka birşey söylemeyip devamlı “lâ ilâhe illâ allah” ve “hu” esmasını çok içten ve çok muhabbetle söylemesi ve dinlemye değerdi. Bu tarz “huuuu” lafzını çok az kimseden duyma imkanı olabilirdi. O “huuuu” lar aynı zamanda “ah...”lardı.

 

Biz yine seyrimize devam edelim.  Burada “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illa (10) ella” müşahade “hu” lafzendir. 

(Not: (10) “Allah” kelimesi aslında “elif” ile “ellah”dır. Genelde “Allah” diye telaffuz edilmektedir.)

Ancak burada sondaki “ella” İseviyyet’teki “ella”ya lafzen benzemekle beraber, manen benzemez çünkü İseviyyet’teki “ella”nın “elif”i yok: bu mertebede ise, gizli “elif” vardır. O zaman mana “el-la” olur. Baştaki “el” (lam-ı tarif) yani “belirlilik lam”ı sondaki “lâ”  ise, gizli “elif” ile  beşeriyetinden, mutlak yokluğa ve oradan mutlak varlığa ulaşması olur.