Kur’anı Keriym

 

Kur’anı Keriym, Uluhiyyet mertebesinde, “Ümmül Kitap”ta “Kur’an” ismi ile Allah’ca idi. Çünkü o mertebede hiçbir zuhur ve tecelli olmadığından zaten başka türlü de olamazdı.

 

Kur’anı Keriym, Rahmaniyyet (sıfat) mertebesinde “Levhi Mahfuz”da “Furkan” ismiyle mertebesi gereği Hakk’caya tercüme edildi.

Yani “uluhiyyet”ten rahmaniyyet’e tenezzül etti.

 

Kur’anı Keriym, Rububiyyet (esma) mertebesinde “Kitabül Mübin” (beyan olan, açık kitap) ismiyle mertebesi gereği “Rabb”caya tercüme edildi.

Yani “rahmaniyyet”ten, rububiyyet’e tenezzül etti.

 

Kur’anı Keriym, Melikiyyet (ef’al) (madde) mertebesinde “İmamül Mübiyn” (en önde, en açık) ismiyle mertebesi gereği, baş tarafına bir (a) “elif”  ilavesiyle  (yani Rabb’ca) “Arapça”ya tercüme edildi.

Yani “rububiyyet”ten melikiyyet’e tenezzül etti.

 

Kur’anı Keriym’de Fussilet 41/1, 2, 3. ayetlerinde,

 

“ha mim tenziylün minerrahmanirrahıymi”

 

“kitabün fussılet aya­tühü kur’anen arebiyyen likavmin ya’lemune”

mealen,

“ha-mim” (hakikati Muhammedi) bu kitap rahman ve rahiym olan Allah’dan ayetleri herşeyi ayırıcı (tafsil edici) olarak bilen (a’lim) bir kavim (millet) için arabiyyen (arapça/açık, vazıh) kur’an olarak tenzil edilmiştir (indirilmiştir)” buyruldu.

 

Yukarıda belirtilen ayette bahsini ettiğimiz dört nüzül mertebesi de ifade edilmektedir. Ayetleri çok dikkatli incelememiz gerekmektedir.

“Bilen bir millet için arapça Kur’an olarak indirilmiştir.” Ne kadar açık değil mi?... Yani kendi bünyesinde beşer tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için batın aleminde Hak tarafından dört tercümesi yapılmıştır. Yani Arapça tercümesinin manası “Rabb”ca lafzı, “Arab”çadır. Buraya kadar beşer idrakı karışmamıştır.

 

Arapça’dan yapılan diğer beşinci tercümeler ise, beşer kaynaklı olduğundan, beşerin sınırlı idrakı ve lisanındaki yetmezliği yönünden manalar zahire çıkarken çok büyük kayıplara uğramakta, aslından oldukça uzaklara düşmektedir ve sadece madde mertebesini ifade eden anlatımlarla tercüme ve meal yapılmakta “esma, sıfat, zat” mertebelerinin tercümesi yapılamamaktadır. 

 

Türkçe, Almanca, İngilizce ve diğer dillerce yazılıp okunan Kur’anı Keriym sadece ef’al yani madde mertebesi itibariyle  okunmuş olur ki, Kur’anı Kerimin tamamı değildir. Fakat hiç okunmamaktansa böylece beşinci tercümesini de okumak tabii ki, son derece faydalıdır. Dua ve bilgi mahiyetinde olur. Okumayanlar ile okuyanlar  arasında çok büyük fark vardır.

 

Yeri gelmişken, hiç olmaması gereken bir münakaşa mevzuuna da kısaca değinelim. Sanki Kur’anı Keriym mevcud kendine has lisanı kelime ve cümle kurgusu dışında beşinci tercümesi olan beşerin sahip olduğu aklı cüzi ile yaptığı tercümeler (aslı mevkinde gibi) farz olan ve farzla ilgili yerlerde okunabilir mi?

El cevap; Kesinlikle okunamaz, çünkü özünde asıl değil, beşinci kopyası vardır. Bu yüzden asıl yerinde olamaz. Eğer herkes namazda ve farz ibadetlerde kendi lisanları üzerine Kur’an okumuş olsalardı (dünyada 2796 dilin varlığından söz edilmekte) böylece o miktarda da kur’an okuma lisanı meydana gelecekti ki, kesret yani çokluktur. İslam dini ise tevhid/birlik  dinidir. 

Ancak tabii ki, her millet kendi lisanı ile dua da eder, farz olmayan ibadetleri de severek yapar. Böylece hem de bilgi sahibi olur, fakat üzerindeki farz hükmü kalkmaz. Çünkü arapça’nın manası Hakk’tan olduğundan ancak o kelime ve semboller ile Hakka ve batın alemine ulaşmak mümkün olabilmektedir.

Beşer tercümesi ile söylenen kelamlar, batın alemine ulaşmadığı için kişiden farziyyet hükmü kalkmamaktadır. Böyle bir iddiada bulunmaktan daha cüretli ve daha cahilce, daha lüzumsuz ne olabilir ki?...

 

Ezanı Muhammedi ve Kelime-i Tevhid’in de aynı anlayış ve aynı yönden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu münakaşaları yapanların ne kadar dar bir çerçeve içerisinde bu muazzam meseleye baktıkları ibret ve dehşetle izlenmektedir.

Onlarda bulunan manalar bir tarafa terkedilmiş, okuyan kişinin sesi ve makam bilgisi ne derece güzelse okunan şey de o derece güzel kabul edilerek, birinci sıraya alınmaktadır.

 

Burada bütününde değil, sadece bir kelimesinin üstüne dikkatinizi çekmek isterim, “hayye alessalah hayye alel felah” bölümünde, (haydin namaza, haydin kurtuluşa) denmiyor da neden “haydin felaha” deniyor. Madem ki türkçeye çevriliyor niçin o kelime arapça aslı üzere kalıyor? Doğrusu çok düşündürücü bir düzenlemedir.

Mevzumuz Ezanı Muhammedi olmadığı için daha fazla üstünde durmadım.  Bu çevirinin baştan sona hatalı olduğunu biraz daha gayret edip türkçe okumak istiyenlere hürmet etmek babında daha anlaşılır ve daha aslına yakın bir çeviri yapıp bunun okunmasını sağlamaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.

Biz herkesin kendi şahsı hakkında kendi kendine her türlü şekliyle okuyabileceği kanaatındayız ve buna saygılıyız, ancak kendi zevk ve kanaatlarını başkalarına maddi ve manevi baskı yaparak kabul ettirmeye çalışmak, kabul edilebilecek birşey değildir.

Kişi sevabıyle, günahıyle kendinden sorumludur. Fiil ve davranışlarında hürdür. Ancak diğer hürriyetlere müdahale hakkı kimseye verilmemiştir. (1)

(Not: (1) Bu hususlarda “Salatı namaz ve ezanı Muhammedi’de bazı hakiketler ve mübarek geceler ve bayramlar” isimli kitaplarımızda da bir miktar daha izahatlar vardır.)

 

12-09-2001

Medine-i Münevvere