“Kelime-i Tevhid”in asli hali

 

Şimdi çok mühim olan bir başka hususa dikkat etmemiz çok yerinde olacaktır.  Şu anda lisanı Arabi üzere zikrettiğimiz Kelime-i Tevhid acaba yer yüzünde ne insanlar ve ne de arab kavmi henüz yok iken alemi manada kendi asli haliyle hangi uslupta telaffuz ediliyordu?  Tabii ki bunu bilmemiz mümkün değildir.  Ancak şu yolla bir yaklaşım sağlayabiliriz. 

 

Zatı mutlak amaiyette iken ne ismi ne resmi ne de bir vasfı yoktu.  O halin de ne olduğunu bilemiyoruz.  Sonradan ama “hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir” diye izah edilmiştir. 

 

Amaiyetten ahadiyyete, ki “ahadiyyet yüce zatın tecellisinden ibarettir, orada ne isimlerin ne de sıfatların sözü geçer.  İsim ve sıfatların tesir sahası da buraya ulaşamaz”  diye izah edilmiştir.

 

Tenezzülünde iki vasfımız belirginleştiği bilinmektedir.  Bunlar da hüviyeti ve inniyetidir.  Hüviyetinden beytullah, alemler; inniyetinden Kur’an ve insanın manaları zuhur etmiştir.  Ancak o mertebede bunlar tamamen batında idi. 

 

Ahadiyyet “uluhiyet ve vahidiyyete, ki uluhiyet “tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya uluhiyet adı verilir”, vahidiyet yüce zatın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir.  Onda zat sıfattır, sıfat da zattır” diye izah edilmiştir.

 

Tenezzül edince Kur’an “ümmül kitap” ana kitap olarak belirginleşmeğe, alemlerde oluşmağa başladı. İşte bu mertebede yani zatı mutlak Allah’lık mertebesinde kendisini şu anda kullandığımız Allah lafzı ile bilelim.  Ancak bu dahi beşeriyetin anlayışına uygun bir ifadedir.  Allah’ın kendi kendini nasıl vasıflandırdığını bilemiyoruz.  Çünkü beşeriyet idarakının çok üstünde  bir haldir.

 

Zatı ilahenin uluhuyet mertebesinden rahmaniyet mertebesine tenezzülü ile “illâ” (ancak) kelimesi meydana geldi. Bu kelimenin rahmaniyet mertebesindeki lafzını da bilemiyoruz.  Çünkü burası da beşeriyet idarakının çok üstünde bir haldir. 

 

Rahmaniyyet; İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir.

Rahmaniyyet’ten Rububiyyete tenezzül eden zatı ilahi burada kendini “ilâhe” sözüyle vasıflandırdı. Fakat biz yine bunun da gerçek ifadesini bilemiyoruz. Çünkü burası da beşeriyyet idrakının çok üstünde bir haldir.

 

Rububiyyet; Bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir.

Rububiyyetten Melikiyyete yani ef’al alemine tenezzül eden zatı ilahi madde aleminde “kesret/çokluk” ile zuhur ettiğinde bu mertebeyi “lâ”  ile vasıflandırdı. Fakat biz yine de bu kelimenin zatı mutlaktaki gerçek telaffuzunu bilemiyoruz.

Melikkiyyet; Bütün isim ve sıfatlar kendi hakkını almış olarak faaliyet sahasına gelmeleridir.

“lâ ilâhe illâ allah” kelimesi uluhiyyet mertebesindeki gerçek manevi ve latif halinden beşerin anlayabileceği ve beşer lisanının en gelişmiş konuşma sistemi olan arapça olarak dört nüzülden sonra anlaşılması kolaylaştırılarak insanlık alemine bu şekli ve manası ile sunuldu. Eğer Kelime-i Tevhid ezelde olan kendine has şekli ile bizlere verilmiş olsaydı, anlaşılması imkansız olur, zatı uluhiyyeti tanıyıp bilmemiz mümkün olmazdı.

 

20-11-2001

Tekirdağ

 

Zatı uluhiyyet her tecellisinde o mertebenin gereği ile vasıflanmıştır. Bütün alemler bu sisteme tabi olduğu gibi Kur’anı Keriym ve Kelime-i tevhid dahi, bu sisteme tabi olarak nüzül etmiştir.

 

Nüzül; Bir mekandan bir mekana iniş değil, manalarının hafifleştirilerek yani anlaşılmalarını kolaylaştırmak gayesi ile bir makamdan bir makama en sonunda insan beyninin kavrayacağı kıvama ulaştırmaktır.