MÜRŞİD-TEVESSÜL-BEYAT-MECLİS ADABI
- Ana Başlıklar:
“Yarattığımız ümmetten öyle erler de vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler” (A’raf 181)
Şüphe yokki hak ehli neye kavuşmuşsa, kendi işlerinde doğru yolda ve adalet üzere olduktan sonra insanlara da doğruyu göstermelirnden. Halk arasında adil davranmalarından dolayı kavuşmuşlardır.
O hak ehli de kendisine tabi olan insanları kavuştukları şeye kavuşturmaya çalışırlar.
Ayet-i Kerimede işaret edilen erler; insanı irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran ve insanı Allah’u Zülcelal’in emir ve nehiyleri doğrultusunda terbiye ederek Allah’a ve Resulüne götürecek olan Mürşidlerdir.
Allah’u Zülcelal nasıl ki zahiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmiyorsa, batıni ilimlerin öğrenilmesi ve insanların manevi olarak kendilerini temizleyip doğru yola çevirecek olan mürşid-i kamilleri eksik etmemiştir.
MÜRŞİD-İ KAMİL’İN LÜZUMU
Şimdi bazı kimseler:
“Muhakkak bir mürşid bulmak şart mıdır?” diyebilirler.
İnsan, yüzlerce kitabı ezberlerse ve gece-gündüz ibadetle meşgul olsa bile bir mürşidin terbiyesine girmeden, üzerinde bulunan hasletlerden kurtulamaz.
Tedavi yolunu bilmeyen bir hasta, nasıl doktora gitmeye muhtaçsa, nefsine mağlup olan ve bir türlü doğru yolda yürüyemeyen her insanın kendine bir mürşid bulması lazımdır. Çünkü Allah’u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“İşte onlar, Allah’ın hidayetine ulaştırdığı kimselerdir; öyleyse sen de onların yoluna uy” (En’am; 90)
“Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar, halbu ki onu peygambere ve emre selahiyetli olanlara havale etselerdi onun ne olduğunu bilirlerdi...” (Nisa 83)
Mürşid, gerçek manada Allah’u Zülcelal’i kullarına, kulları da Allah’u Zülcelal’e sevdirmektedir.
Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz, Allah’u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır” (Beyhaki, Şihabü’l İman, 1/367)
Mürşid-i Kamillerin insanları Allah’u Zülcelal’e sevdirmesi şöyle olmaktadır. Mürşid-i kamil, kişiyi Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in sünnetine uymaya sevkeder. Her kim Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e ve O’nun yoluna uymak için gayret sarfederse Allah’u Zülcelal onu sever. Çünkü bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“De ki: ‘Eğer siz (gerçekten) Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Ali İmran; 31)
Mürşid-i Kamilin Allah’u Zülcelal’i kullarına sevdirmesi ise şöyle olur:
Mürşid, kişiyi manevi kirlerden temizleme yoluna sevkeder. Nefis, çirkin sıfat ve huylardan temizlenince, kalp aynası parlar ve hakikati görür. Hakikati gördüğü zaman da Rabbini sever. İşte bu nefsi temizlemenin ve terbiye etmenin bir sonucudur. Nitekim Allah’u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz nefsini temizleyen kurtulmuştur”(Şems; 9)
Nefsin kurtulması, Allah’u Zülcelal’i tanıması ve hakikati görmesiyledir. İnsanın kalp aynası parlayınca, dünyanın ne kadar çirkin ve boş olduğunu, ahiretin ise ne kadar güzel ve devamlı olduğunu görür. Bu durumda da baki olanı sever ve ona yönelir; boş ve geçici olandan yüz çevirir. Böylece mürşidin insana vermiş olduğu menfaatte ortaya çıkmış olur.
Mürşid-i Kamiller, dünyada Allah’u Zülcelal’in dininin tebliğ edicileri, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in varisleridirler. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Âlimler, peygamberlerin varisleridir” (Beyhaki; Şihabu’l İman, 2/263)
Madem ki peygamberlerin varisleridirler, öyle ise onlara uymak, onların gösterdiği yoldan gitmek, söyledikleri tavsiyeleri yerine getirmek lazımdır.
İnsan ne kadar çok ibadet ederse etsin, bir mürşidi kamilin terbiyesine girerse, yapmış olduğu bu ibadetini az görür ve daha fazla ibadet etmeye gayret gösterir. Ama mürşidsiz olursa, nefis ve şeytan insanı çok kolay aldatır. Az olan ibadetini bile dağlar gibi gösterir.
Mürşid-i Kamiller, Allah’u Zülcelal’in dosdoğru olan yolundan zerre kadar ayrılmazlar. Daima Allah’u Zülcelal’in razı olacağı işlerin üzerinde bulunurlar. Bir kişinin hem Allah’u Zülcelal’in rızasını aradığını iddia etmesi, hem de bu gibi zatlardan kendisini uzak tutması çok yanlıştır. Oysa Allah’u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“Bana yüz tutanın yolunu tut.” (Lokman, 15)
Bu ayeti kerimeden de anlaşıldığı gibi, peygamberlerin varisleri olan mürşidi kamillerin göstermiş olduğu yoldan ayrılmamak lazımdır. Çünkü Ashab-ı Kiramlar da Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e tabi olmuşlar, O’nun manevi terbiyesine girerek, göstermiş olduğu yoldan yürümüşlerdir. Günümüzde de O’nun varislerine uyan kimseler nefsin çirkin sıfatlarından kurtulup güzel sıfatların sahibi olurlar.
Netice olarak, mü’min olan kişi şuurlu bir şekilde düşündüğü zaman, Allah’u Zülcelal’in dostları ile beraber olmanın ve bir mürşid-i kamilin manevi terbiyesi altına girmenin bilhassa günümüzde şart olduğunu görecektir. Çünkü bugün günahlar bir deniz gibi olmuştur. İnsanın kendisini böyle bir ortamda muhafaza etmesi çok zordur. Kendisini mahafaza edebilmesinin çaresi mürşidi kamilin terbiyesine girip, onun vermiş olduğu reçeteyi uygulamakla mümkündür. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde:
“Kişi kendi arkadaşının dini üzerinedir. Öyle ise kişi kiminle arkadaşlık yaptığına baksın” (Ebu Davud) buyurmuştur.
Onun için insan Allah’u Zülcelal’in yolunda sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmek için daima iyi kişilerle birlikte olmalıdır. Böyle kimselerle beraber olmak hem Allah’u Zülcelal’i, hem Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i hem de Allah dostlarını razı eder.
MÜRŞİD-İ KAMİL’İN ALAMETLERİ
İnsanları irşad eden mürşid-i kamillerin bir takım alametleri vardır. Bir mürşid-i kamilde bulunması gereken vasıflar şunlardır:
- Öncelikle ilmiyle amel eden âlim bir zat olması lazımdır.
- Allah’u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin, tasavvuf ve hakikat ilimlerinde derin bir bilgiye sahip olmalıdır.
- İnsandaki manevi hastalıkların nasıl meydana geldiğini ve bununla nasıl mücadele edileceğini bilmelidir.
- Dünyaya ve dünya malına rağbet etmeyen bir kimse olmalıdır.
- Silsile yönünden Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e ulaşan kamil bir mürşidden izin alarak irşada başlamış olmalıdır.
- Bütün insanlara karşı son derece şefkatli ve merhametlidir.
- Çok güzel bir ahlaka sahiptir.
- Her türlü elem ve kederi sükunetle karşılar.
- Bütün işlerinde ölçülü davranır ve daima nasihatte bulunur.
- Asla boş işlerle vaktini geçirmez. Bütün vaktini ibadet ve taatle, Allah’ın zikri ile, hizmetle ve insanların güzel ahlak sahibi olmaları için uğraşmakla geçirir.
- İnsanların ayıplarını yüzlerine vurmaz.
İşte kısaca anlatmaya çalıştığımız bu vasıfları taşıyan kimseler gerçek manada kamil mürşidlerdir.
BEYAT
Beyat, söz vermek, bağlanmak manasına gelir.
Tasavvufta beyat etmek; bir kişinin mürşidine sadık ve bağlı kalacağına, haramlardan kaçıp helal ve hayırlara sarılacağına, günahlardan tövbe edip, bir daha yapmayacağına dair söz vermesi ve buna Allah’u Zülcelal’i, Resulünü ve mürşid-i Kamili şahit tutmasıdır.
Maalesef günümüzde bazı kesimler, beyatın aslını bilmedikleri için bunu yapan kimselere karşı düşmanlık ediyorlar ve beyatın İslam dininde yeri olmadığını söylüyorlar.
Biz burada beyatın kitap ve sünnetten deliller vererek dindeki yerini açıklayarak görevimizi yerine getireceğiz.
Allah’u Zülcelal bir ayeti kerimede:
“(Resulüm) Sana beyat edenler, hiç şüphesiz Allah’a beyat etmektedirler. Allah’ın (kudret) eli onların ellerinin üzerindedir. Kim (yaptığı) ahdi bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile yaptığı ahdine vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih; 10)
Diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Andolsun ki, sana o ağacın altında beyat ederlerken, Allah mü’minlerden razı oldu. Onların kalplerinde olanı bildi de üzerlerine o sekineti (huzur ve itminanı) indirdi ve onları yakın bir fetih ile mükafatlandırdı” (Fetih; 18)
Diğer bir ayeti kerimede ise şöyle buyurmuştur:
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır. Onların öyle cennete konulmaları tevratta, incilde ve kur’anda mezkur hak olan vaadi ilahidir, ve ahdini Allah’u Tealadan ziyade ifa edebilen kim vardır. O halde yapmış olduğunuz bu alış-verişinizden dolayı sevinin. İşte bu (gerçekten) büyük bir kazançtır.” (Tövbe; 111)
Hasan-ı Basri (rh.a) şöyle demiştir:
“Allah’u Zülcelal’in bütün mü’minlere yaptığı bu çok karlı beyata kulak verin. Vallahi yeryüzünde bulunan bütün mü’minler, bu ilahi beyatın içine dahildir.”
İmam Kurtubi (rh.a) ise şöyle demiştir:
“Bu ayet-i kerime ikinci Akabe biatındaki müslümanlar için indi. Fakat ayet, kıyamete kadar ümmet-i Muhammed’den Allah yolunda olan herkesi içine alır.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v), ilk İslam’a girerken müslümanlardan aldığı beyatın dışında, değişik zamanlarda pekçok önemli konuda da beyat almıştır.
İşte bu beyatlar, günümüzde mürşid-i kamillerin takva üzere yaşamak ve irşad amacı ile müslümanlarla yaptıkları beyat ve intisap için birer delildirler.
BEYATIN ÇEŞİTLERİ
Beyatın birkaç şekli vardır. Bunları kısaca açıklamaya çalışalım.
1.Allah’u Zülcelal’in Kulları İle Beyatı:
Allah’u Zülcelal’in kullarından almış olduğu beyat, ahd-i misakta yapılan beyattır. Allah’u Zülcelal ayeti kerimede bunu beyan ederek şöyle buyurmuştur:
“Ve hatırla ki, Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini (çıkarıp muhatap) aldı ve onları kendi nefisleri üzerine şahid tuttu:
‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi. Onlar da; ‘Evet. Sen bizim Rabbimizsin. Biz buna şahidiz’ dediler. (Onları böyle şahit tuttuk ki) Kıyamet günü;
‘Biz bundan habersizdik’, yahut; ‘(Ne yapalım) daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen nesildik. (onları takip ettik) günaha dolan (ve bize de sebep olan ) kimseler yüzünden bizi helak mı edeceksin’ demeyesiniz. İşte biz ayetleri böyle açıklıyoruz. Artık her halde (küfürlerinden) dönerler.” (Araf; 172-174)
Diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“Ey Ademoğulları! Ben size ; ‘Sakın şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır. Ancak bana kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur’ deyip sizden ahid almadım mı?” (Yasin; 60-61)
İşte bu ayet-i kerimelere bakarak, insanlara, gönderilen bütün peygamberler bu ahdin yerine getirilmesine çalışmışlar; günümüzde de peygamber-lerin varisleri olan ve insanları doğru yola çağıran ve irşad eden mürşid-i kamiller de bunun için çaba göstermektedirler.
Onun için Cüneyd’i Bağdadi (rh.a) demiştir ki:
“Tasavvuf, hakiki olarak Allah’ın ahdine vefa gösterip, gereğini yerine getirmek ve Allah’u Zülcelal’in rızasına giden yolda Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e tabi olmaktır.
2.Allah’u Zülcelal’in Peygamberleri İle Beyatı
Allah’u Zülcelal peygamberlerinden aldığı beyatı da bir ayeti kerimede şöyle açıklamıştır:
“Hani biz peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet, biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık.” (Ahzap; 7)
3.Allah’u Zülcelal’in İlim Sahipleri İle Beyatı
Âlimler, Allah’u Zülcelal’e giden yolun bekçileri ve hizmetçileridirler. Onlar daima, insanların Allah’u Zülcelal’in bildirmiş olduğu emir ve nehiyleri yerine getirip doğru yoldan ayrılmamaları için gayret ederler. Bunu da insanlara, Allah’u Zülcelal’in kendilerine vermiş olduğu ilimle yerine getirirler. Bu hususta Allah’u Zülcelal onlardan söz almıştır. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:
“Allah kendilerine kitap verilenlerden; ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacağız. Onu katiyyen gizlemeyeceğiz’ sözü almıştır .” (Ali İmran; 187)
İşte âlimler, yani mürşid-i kamiller Allah’u Zülcelal’e vermiş oldukları bu sözü yerine getirebilmek insanlara yol göstermekle görevlidirler.
MÜRŞİD-İ KAMİL’E İNTİSABIN LÜZUMU
Nasıl ashab-ı kiramlar, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve İslam dininin diğer emir ve nehiylerini yerine getirme hususunda beyat etmişlerse; bu gün de insanların bir mürşid-i kamile intisap edip bu hususları yerine getirmeye çalışmaları, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in sünnetine uymak açısından çok önemlidir.
Çünkü Allah’u Zülcelal ayet-i kerimede:
“Deki! Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin” (Âl-i İmran 31 ) buyurmaktadır.
Ashab-ı kiram Allah’u Zülcelal’in sevgisini kazanabilmek için Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e biat ediyorlar yani tabi oluyorlardı. İşte bu günde insanlar Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in hadis-i şerifinde:
“Âlimler peşgamberlerin varisleridir” diye bildirği âlim ve salih kimselere intisap ederek Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e olan sevgisini belirterek Allah’u Zülcelal’in sevgisini kazanmaya çalışmaktadırlar.
Mürşid-i kamiller dinin rehberleridir. Bunun için onlara uymak ve gösterdikleri yoldan gitmek lazımdır.
Her insana bir mürşid gerektiği şüphe götürmeyen bir gerçektir. Mürşidsiz olarak yola çıkan kimse, en sonunda yolunu kaybeder.
Ali bin Vefa, şöyle buyurmuştur:
“Eğer hakiki bir mürşid bulursan, kendi hakikatini bulmuş olursun. Hakikatini bulunca Allah’ı bulursun. Allah’ı bulunca da herşeyi bulmuş olursun. Bütün mesele böyle bir mürşidi bulmaktır. Bunu anla, ganimet olarak bil, istifade et.”
Şimdi hiç kimse; “Böyle bir mürşid-i nereden bulayım” demesin. Yukarıda özelliklerini yazdık. Aklını kullanan ve doğruyu arayan kişi, böyle bir mürşidi kolaylıkla bulabilir.
Allah’u Zülcelal, mürşidi kamiller vasıtası ile kullarını uyandırmaktadır. Bu mürşidi kamiller Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in varisi ve O’nun ümmetini irşad etmekle görevlendirilmiş kimselerdir. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in şu hadisi şerifi hepimiz için bir rehberdir:
“Kim bana itaat ederse, mutlaka Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden, Allah’a isyan etmiştir. Benim (görevlendirdiğim) emrime itaat eden, bana itaat etmiş olur. Ona isyan eden, bana isyan etmiş olur.” (Buhari; Ahkam, 1)
Madem ki âlimler ve mürşid-i kamiller, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in varisleridir; öyle ise onlara itaat edip gösterdikleri yoldan ayrılmamak lazımdır.
Günümüzde de âlim ve sâlih olan evliyalara gelen kimseler yapmış oldukları günahlardan ve kötü ahlaklardan pişmanlık duyarak dönmek ve bu dönüşlerine bu sâlih kimseleri şahit tutmak suretiyle Allah’u Zülcelal’e karşı tövbe ve istiğfarda bulunarak ve bu sâlih kimselerin vermiş oldukları tavsiyelere uyarak Allah’u Zülcelal’in dosdoğru olan yolunun üzerinde yürümeye çalışırlar.
Zaten Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yanına gelenler de O’nu Allah’u Zülcelal’e karşı şahit tutmak suretiyle geçmişte yapmış oldukları bütün günahlardan ve kötü ahlaklardan dönüp Allah’u Zülcelal’in yoluna giriyorlar ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in emir ve tavsiyeleri doğrultusunda yaşamaya gayret gösteriyorlardı.
Burada bir hususa açıklık getirmek istiyorum. Maalesef bazı mü’min kardeşlerimizin âlim ve sâlih olan evliyaların yanına gelerek yapmış oldukları günahlardan tövbe eden kimseleri aynı hristiyanların papazların yanına giderek günah çıkartmalarına benzettiklerini üzülerek duyuyorum.
Peki şimdi onlara soruyorum. Âlim ve sâlih olan evliyaların yanına gelip onları da şahit tutarak Allah’u Zülcelal’e karşı tövbe edenleri niçin Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e yapılan biata benzetmiyorlar da hiç alakası olmayan hrıstiyanların bir adetine benzetiyorlar.
Allah’u Zülcelal’in rızasını arayan ve ahiretinin üzerinde meraklı olan mü’min kardeşlerimizi bu yanlışlarından dönmeye ve çok büyük bir menfaati olan tövbe ve sâlih kimselerle birlikte olmaya çağırıyorum.
CEMAAT İÇİNDE GİZLİ KONUŞMAK
Abdullah (r.a)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerif’te Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır;
“Üç kişi olduğunuzda, birisini dışarı çıkarıpta iki kişi gizli konuşmayın, çünkü bu hareket onu mahzun eder”
MÜ’MİN KARDEŞİ GELDİĞİNDE AYAĞA KALKMAK
Ebu Said el-Hudri (r.a)’den rivayet edilen Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmaktadır:
“Beni Kureyza kabilesi Sa’d’ın hükmüne razı olduklarında Peygamber Efendimiz (s.a.v) Beni Kureyza kabilesine döndü;
-Büyüğünüz geldi ayağa kalkın, buyurdu.
Hz. Fatıma (r.anha)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmaktadır:
“Hz.Fatıma (r.a) Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yanına geldiğinde Peygamber Efendimiz (s.a.v) ayağa kalkar onu öper ve kendi oturduğu yere oturturdu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hz. Fatıma (r.anha)’nın yanına gittiğinde Hz.Fatıma (r.anha) kalkar onun elini tutar öper ve kendi yerini Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e verirdi”
Vasile bin Hattap (r.a)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmaktadır:
“Bir adam camiye geldi. O sırada Peygamber Efendimiz (a.s.v) camide oturuyordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) o adama yer verdi. O adam;
-Yer geniştir Ya Rasulallah! dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v);
-Müslümanın müslüman üzerinde olan hakkı için böyle yaptım, buyurdu”
Bizler de bir mü’min kardeşimiz yanımıza geldiğinde ona ikram olarak ayağa kalkıp yer vermemiz ve onlara güzel muamele etmemiz gerekmektedir.
İNSANLARIN DURUMLARINA GÖRE MUAMELE ETMEK
Meymun bin Ebu Şebib (r.a) anlatıyor;
“Hz. Aişe (r.anha)’ın yanına bir dilenci geldi, ona bir parça ekmek verdi. Sonra elbiseleri ve durumu güzel olan bir kişi daha geldi, ona da sofrada yemek verdi. Hz. Aişe (r.anha) dedi ki;
Hz. Peygamber (s.a.v) “İnsanlara kendi derecelerine göre muamele edin, buyurdu”
BİR MECLİSTE OTURMANIN ADABI
Ebu Vagıt-el Leysi’den rivayet edilen Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmaktadır:
Peygamber Efendimiz (sav) Ashab-ı ile oturuyordu. Üç kişi geldi. Birisi safta yer buldu ve oturdu. İkincisi safın arkalarında yer buldu ve oturdu.
Üçüncü kişi ön safta yer bulamadı ve sırtını döndü gitti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu;
- “Bu üç kişiden size haber vereyim mi? Birisi safta yer buldu ve oturdu, Allah’ta onu muhafaza etti. İkincisi hayasından arkaya oturdu, Allah’da ondan haya etti. Sırtını dönüp gidenden de Allah’da ondan arad etti (döndü neuzübillah)”
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 134 okuma
