İbrahim Hakkı Hazretleri'ne Göre İnsan-ı Kâmil

Mustafa YILMAZ - Yeni Ümit

Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât,
hatta şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir. “Mutlak zikir
kemaline masruftur.” esprisi açısından, insan-ı kâmil denince, ilk akla
gelen Hakikat-ı Muhammediye (s.a.s.)’dir. Sonra da diğer enbiya, gavs,
kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebîn.. bu
konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha
açısından mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı
eğildir.

1703-1780 tarihleri arasında yaşamış Erzurumlu bir âlim olan İbrahim
Hakkı Hazretleri, dinî ilimlerin yanı sıra astronomi, tıp, anatomi,
fizyoloji, aritmetik, geometri, trigonometri, felsefe ve psikoloji gibi
‘müspet’ ilimlerle de ciddi şekilde meşgul olmuş emsali nadiren
gösterilebilecek bir şahsiyettir. Onun bu derinliği, bir nevî
ansiklopedi mahiyetinde olan kıymetli ve meşhur eseri Marifetnâme’de
açıkça görülmektedir. Daha küçük yaşlarda iken Tillo’da devrin
büyüklerinden Şeyh İsmail Fakîrullah Efendi’yle karşılaşmış, onun
sayesinde hayli erken sayılabilecek bir dönemde kendisini, kalb ve ruh
bilgisi/marifeti diye tarif edebileceğimiz tasavvuf deryasının içinde
bulmuştur. Ömrünün ilerleyen zamanlarında da hep tasavvufla içli-dışlı
olmuş, tabiî olarak tasavvufî düşünce de hayatının en önemli ve
yönlendirici çizgisi hâline gelmiştir. Erzurum, Tillo ve İstanbul
üçgeninde çok verimli ve bereketli bir hayat süren İbrahim Hakkı
Hazretleri’nden geriye bir divan ile çeşitli alanlarda yazılmış
yaklaşık otuz eser kalmıştır. O, ilmî meşguliyetlerin getirdiği bütün
bu yoğunlukla beraber halkı tenvirden de uzak kalmamış bir irşad
eridir. Hayatı boyunca öğrenmiş, amel etmiş ve anlatmıştır.

İbrahim Hakkı Hazretleri, “insan-ı kâmil” mevzuuna eserlerinin
değişik yerlerinde temas etmekle iktifa etmemiş, bu hususla alâkalı bir
de müstakil risale kaleme almıştır. Onun bu husustaki düşüncelerini
İnsaniyet-i Kâmile1 adlı eserinden kısmen hülâsa edip, günümüz
üslûbuyla arz etmeden önce, “insan-ı kâmil” konusu üzerinde kısaca
durmak herhalde yerinde olacaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’in değişik yerlerinde ifade edildiği üzere insan,
izâfî bir mâlikiyet ve eşyaya müdahale hususunda nisbî bir hakka sahip
bulunma mânâsında yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Yerde ve göklerde
sayısız imkânların insanoğlunun emrine ve hizmetine sunulması, onun
mahiyet ve donanımı itibariyle ‘ahsen-i takvîm’ üzere yaratıldığına,
“kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi ve istidatça en
zengini” olduğuna, “Allah’ın sıfat, isim ve fiillerinin en esaslı bir
nokta-i mihrakiyesi, en parlak aynası, bütün kainatın özü, usaresi;
muhteva derinliği ve iç zenginliği itibarıyla bütün mükevvenâta denk”
bulunduğuna açıkça delalet etmektedir. Bununla beraber insanoğlu bu
dünyaya imtihan kastıyla gönderilmiştir. Cenab-ı Hak insanı cüz’î bir
irade ile donatmış, ihtiyarını kendi eline vererek onu ‘a’lâ-yı
illiyyîn’ ile ‘esfel-i sâfilîn’ arasında bu iradesiyle başbaşa
bırakmıştır. Bu imtihanın tabiî bir neticesi olarak da, insanlık tarihi
bir taraftan esfel-i sâfilîne düşenlere, diğer taraftan da seyr ü
sülûk-i rûhanîde acz ve fakrıyla terakkî ede ede kalb ve ruh ufuklarına
doğru yürüyerek kemâle ermiş, ekmeliyete mazhar olmuş insan-ı kâmillere
şahitlik etmiştir.

İnsan-ı kâmil, Allah dostlarının da ifade ettiği gibi, mutlak
anlamda Nebiler Serveri Peygamber Efendimiz (aleyhi
ekmelü’t-tehâyâ)’dır. Sonra da diğer enbiya, gavs, kutup ve
derecelerine göre evliya, asfiya, ebrar ve mukarrebîn... gelir. Genel
mânâda insan, potansiyel olarak yeryüzünde Allah’ın halifesi, insan-ı
kâmil ise yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir.

İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetnâme’sinde insan-ı kâmili, “âlemin
özü, Allah’ın lâtîf sırlarının bir mecmuası ve sonsuz hikmetlerinin
fihristi” diye tarif eder. İşte bu sebepledir ki, ‘emanet’ insan-ı
kâmile tevdî edilmiş, ‘hilafet’ vazifesi de yine onun omuzlarına
bırakılmıştır.

İnsan-ı kâmil, diğer bir ifadeyle ‘yetkin insan’ olma/olabilme
herkes için açık bir yoldur. Aslında konunun bize bakan en önemli yönü
de işte bu noktadır. Evet, her mü’min kul için, Allah’ın izni ve
inayetiyle, Rab’le münasebetlerdeki ciddiyet ve devamlılık,
dünyevî-uhrevî konulardaki denge, ilim ve hakikat aşkı, güzel ahlâk ve
istikamet gibi yüce hasletlerle insan-ı kâmil olabilme kapısı her zaman
açık bulunmaktadır. İşte, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de,
İnsaniyet-i Kâmile adlı geniş bir makale hacmindeki değerli eserinde
insan-ı kâmilin evsafını sıralarken bizlere insan-ı kâmil olma yolunda
nasıl bir usûl ve üslûp belirlememiz gerektiğini anlatıyor.

Eserine, mukaddimesinde okuyucuyu muhatap alarak seslendirdiği, “Ey
tâlib-i devlet-i ma’rifet-i Mevlâ ve ey râğıb-ı sohbet-i kibâr-ı
evliya!” nidası ve “Efnâkellâhü anke ve ebkâke bih - Allah seni senden
cüdâ ve Zâtıyla bâkî kılsın!” duasıyla başlayan müellif, düşünce ve
gönül dünyasındaki insan-ı kâmilin vasıflarını on yedi bölüm içinde ele
alıyor. Şimdi bölüm bölüm bu risaleciğe bir göz atalım.

Birinci bölümde, insan-ı kâmilin vasfının Allah sevgisi, tevhid,
tevekkül, tefviz, teslîm ve rıza olduğunu söyleyen müellif, böyle bir
kâmilin huzûr-u tâmmı elde ettiğini, Rabbine karşı her zaman hamd ü
sena duygularıyla meşbû bulunduğunu ifade eder. Ona göre insan-ı kâmil,
mâsivayı (Allah’tan başka her şey) terk etmiş, fenâfillaha ermiş ve
fakr şalını kuşanmıştır. Rabbin tasarrufları karşısında her zaman gönül
hoşnutluğuna sahiptir; sebebi ne olursa olsun asla şikâyet etmez.

İkinci bölümde müellif, insan-ı kâmilin dua ve recâsının Allah
indinde makbul olduğunu, reddolunmayacağını söyler. Ne var ki, ona
göre, insan-ı kâmil edep ve hayâsından dolayı Cenab-ı Hak’tan her hangi
bir şey istemekten çekinir. Zira, Rabbinin her şeye nigehbân olduğunu,
her şeyin O’nun tasarrufunda bulunduğunu, cereyan eden bütün
hâdiselerin abes iş işlemekten münezzeh Hakîm bir Zat’ın eseri olduğunu
bilir; dolayısıyla da her hâdise ona yerinde, güzel ve münasip gelir.
İnsan-ı kâmil, işlerini her şeyin en güzelini ve hayırlısını en iyi
şekilde bilen Zât’a havale eder.

Üçüncü bölümde de şunlar anlatılır: İnsan-ı kâmil, Mevlâsı indinde
azîz ve mükerremdir. İnsanlar da onu gönülden sever ve hürmet
gösterirler. Haddizatında onun böyle bir talebi yahut beklentisi de
yoktur, aksine o teveccüh-ü nâstan kaçınır. Onca ta’zim ve ihtirama
rağmen insanların teveccühüne asla meyletmez; Hak için halkla beraber
bulunmanın dışında hep Rabbiyle başbaşa kalmayı tercih eder. Bilir ki,
insanlara karşı müstağnî davranmak, onlar tarafından istiskal
edilmemenin ve gönülden sevilmenin en önemli vesilelerinden biridir.

İbrahim Hakkı Hazretleri dördüncü bölümde insan-ı kâmilin davası,
vazifesi ve mefkûresi için hayatının bir yanı hâline getirdiği
ızdırabından memnun, istikamette istikrar kazanmış, yüzüp gezmeden
kurtularak huzur ve itmi’nana ulaşmış bir temkîn insanı olduğunu,
eşyanın hakîkatine uyandığını, eliyle, diliyle yahut kalbiyle yani
bütün azâlarıyla sürekli hayret makamında zikirde bulunduğunu,
dolayısıyla da asla gaflete düşmeyeceğini anlatır.

Beşinci bölümde, müellif tarafından insan-ı kâmilin Allah’ın hiç bir
nimetini asla küçük görmeyeceği ifade edilmiştir. Ona göre, yiyecek,
içecek, giyecek vs. Cenab-ı Allah nimet olarak ne vermişse hepsi
kıymetlidir. Onun için de elde olana şükredilir, elde bulunmayan şeyler
hakkında da tama’ ve hırs işmam edecek sözler sarfedilmez, beklentilere
girilmez. İnsan-ı kâmilin nazarında döşekle hasırın, pirinçle arpanın,
yün ile ipeğin farkı yoktur.

Altıncı bölümde, yemede-içmede, uyumada-uyanık kalmada, sessiz
durmada-konuşmada, uzlette-sohbette yani topyekün ibadet ve
davranışlarda ifrat ve tefritten uzak Allah Resûlü’nün ifadeleri
içerisinde “işlerin en hayırlısı” olan itidal yolunu tercih etmenin
insan-ı kâmile ait çok önemli bir vasıf olduğu zikredilir. Bu husus bir
hadîs-i şerîfle te’yid edilir:

“Allah’a yemin olsun ki! Ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve
O’na karşı en müttakî olanınızım. Fakat ben bazı günler oruç tutarım,
bazı günler de orucu bırakırım, gecenin bir kısmında namaz kılarsam,
bir kısmında da istirahat ederim; üstelik evlenirim de.” (Buhari; Nikah
1)

Yedinci bölümde, insan-ı kâmilin güzel ahlâkı gereğince her va’dine
vefalı olduğu, asla hulfü’l-va’dda bulunmadığı, her işinde adaleti
gözettiği, kendini zemmedenlere dahî darılıp küsmediği anlatılır. Bu
fasılda dile getirilen diğer bir husus da insan-ı kâmilin israf ve
hissetten (cimrilik) uzak; yerinde başkalarının israf zannedebileceği
ölçüde infaktan kaçınmayan, yerine göre de kimi insanların
-yanlışlıkla- cimrilik addedebilecekleri kadar iktisatlı davranan bir
kimse olduğudur. Müellife göre insan-ı kâmil keremkânîdir. İnsan-ı
kâmilin her hususta ‘orta yol’u tercih ettiği bu bölümde bir kez daha
vurgulanır. Burada anlatılan başka bir konu da, insan-ı kâmilin, hiç
kimsenin bir sırrını veya ayıbını bir başka kimseye söylemeyen fazilet
timsali bir settâr-ı uyûb olmasıdır. Ayrıca insan-ı kâmil Hak Teâlâ ile
olan münasebetlerini saklı tutar, Rabbiyle arasındaki sırları ifşa
etmez. Hem öyle güzel bir ahlâka sahiptir ki, hiçbir kimseye asla
öfkelenmez, kötü ve kırıcı söz söylemez, sinesinde kin tutmaz.

Sekizinci bölümde ifade edilenleri de şöylece özetlemek mümkündür:
İnsan-ı kâmil her hareketini bir iyilik ve ibadete bağlamıştır.. boş
yere nefes tüketmez; her nefesi kâinatın diğer eczası misüllü Cenab-ı
Hakk’ı tesbihtir.. konuştuğunda yumuşak konuşur, ilim ve hikmet
söyler.. sohbetinin halâvetine doyum olmaz.. huzuruna erenler huzûra
ererler. İnsan-ı kâmil “إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللّٰهُ” sırrına ermiştir;
yani görüldüğünde Allah’ı hatırlatır ve o, bu özellikleriyle güneş gibi
zâhir olur.

Dokuzuncu bölüm, konusu itibariyle bir önceki fasılla benzerlik arz
etmektedir. Müellif burada özetle şöyle der: “İnsan-ı kâmilin nur
yüzünden ve latîf sözünden, görenlerin gözleri ve dinleyenlerin
kulakları büyük bir zevk ve lezzet alır. Sohbeti hiç bitmese, hep devam
etse dahî sevenleri onun huzurunda bulunmaktan bıkıp usanmazlar,
bilakis safâ bulurlar. Çünkü o, konuştuğunda Cenab-ı Hakk’ın kalbine
ilkâ ettiği şeyleri, eşyanın hakikatini, mânânın inceliklerini, din ve
diyanetin esaslarını konuşur. Söylediği her kelâm Kur’ân’a ve Sünnet’e
muvafıktır.”

Onuncu bölümde müellifimiz, insan-ı kâmilin insanlarla, bir maslahat
olduğunda görüştüğünü, bulunduğu meclislerde başını önüne eğip sessizce
beklediğini, o esnada Cenab-ı Allah kalbine bir şey ilham etmişse
onları yanındakilerle paylaştığını ifade ediyor. Müellife göre insan-ı
kâmil, ifadelerinden istifade etmek isteyip sohbetine dâhil olanları
her zaman öncelikli olarak tehzîb-i ahlâka irşad eder. Bununla beraber
vaktinin çoğunu tefekkür ve zikirle geçirir veya hususî birtakım
işleriyle meşgul olur. Yaptıklarını imkân nisbetinde gizler; halkın
teveccühünden ısrarla kaçmaya çalışır. Bununla beraber, Hak Teâlâ onu
kullarına sevdirmiş, böylece de tanınıp bilinmişse o, bundan müştekî
olmaz. Başkaları ona hürmet ve tazimde kusur etmese, hattâ onu en
yüksek payelerle vasfetseler de o, herkesi kendinden üstün bilir.

Onbirinci bölümde, insan-ı kâmil kalben dünyayı terketmiş olduğundan
malın-mülkün onun gönlünü bir lahza bile Hak’tan gafil kılamayacağı
anlatılır. O kendisini insanlara yararlı olmaya vakfetmiş öyle bir Hak
dostudur ki, eline geçen şeyleri gizlemez; gizlemek bir yana çevresinde
ihtiyacı olanlara dağıtıverir. Kendisi de dünya adına hiç kimseden hiç
bir talepte bulunmaz.

Onikinci bölümde şunlar dile getirilir: İnsan-ı kâmil, Allah
ahlâkıyla ahlâklanmış kimse demektir. Nefsaniyetinden sıyrılmış ve
güzel ahlâka bürünmüştür; kusurları örter ve herkese hilm ve şefkatle
muamele eder. İnsanlarla bir arada bulunmayı onların ruhlarını tasfiye,
nefislerini tezkiye etme ve insanî latifelerini Hakk’a uyarma gibi ulvî
gayelere bağlamıştır. Yani insanlara olan meyli, beşerî ve nefsanî
değil, Rahmânî’dir, Allah içindir. Halkla Hakk’ın sevgisini cem’ etmek
bu insan-ı kâmile müyesser olmuştur. Bundan dolayı da onu, görünüşü
itibariyle avam-ı nâstan ayırmak zordur. Ne var ki, iç derinliği
itibariyle o “kibrît-i ahmer”2 gibidir; misli bulunmaz.

Onüçüncü bölümde, insan-ı kâmilin halkın içinde iken bile her zaman
Hak’la beraber bulunduğundan ve rıza ufkunu yakalamış bir gönül insanı
olduğundan bahsedilir. Hep hikmet konuşması, konuşurken muhataplarının
idrak seviyelerini gözetmesi, herkese re’fet ve merhametle muamele
etmesi, Allah için yaptığı işlerde levmedenin levminden, kınayanın
kınamasından çekinmemesi bu gönül adamının diğer bazı güzel
özelliklerindendir. Ayrıca insan-ı kâmili tanıma imkânına erenler, onu,
kendi anne-babalarından daha merhametli ve daha şefkatli bulurlar.

Müellifin ondördüncü bölümde zikrettiklerini de şöylece özetleyelim:
İnsan-ı kâmil her hâli ve her kavliyle bir marifetullah ve
muhabbetullah tâlibidir. Aynı zamanda başkalarını da kalbin ve ruhun
derece-i hayatına çıkarmaya kendini adamış bir irşad eridir.
İnananların imanını takviye için bütün cehdini ortaya koyar ve
kalblerdeki şüpheleri berteraf etme hususunda âdeta tir tir titrer.
Ehl-i sünnet çizgisinden asla taviz vermez; itikada dâir konularda
halkı tenvir ettiği gibi, taharet ve namaz başta olmak üzere ibadet ü
taat, tevekkül ve teslim gibi kalb hayatına dâir hususlarda da
insanları aydınlatır. Hiç kimseyi ihmal etmeden herkesi kendi
kabiliyetine göre irşad etmeye ve yine herkesi kendi arş-ı kemâlâtına
yükseltmeye âdeta yemin etmiştir. Yanına uğrayan ve istifade etmek
isteyen herkese, durumuna, idrak seviyesine göre mutlak surette faydalı
tavsiyelerde bulunur. Bu bölümde müellif, insan-ı kâmilin, yanında
‘seyr u sülûk’ yapmak isteyen ‘tâlib’e nasıl bir muamelede bulunduğunu
çok hoş bir üslûpla genişçe anlatır. Müellif bu bölümde bir kıt’a
kaydeder:

Toprağa benzer o derviş-i hakîr,

Ki onu çiğneye her bây ü fakîr;

Etseler canına bin türlü azap,

Söylemez kimseye mânend-i türab.3

Onbeşinci bölüm, diğerlerine nispetle oldukça geniş bir bölümdür ve
geçmiş bölümlerin özeti gibidir. Burada müellif, insan-ı kâmilin, diğer
insanlara muamelesinde herkesin seviyesini gözettiğini ve bütün
işlerinde rıfk ve teenniyle hareket edip, hâl ve hareketlerinde her
zaman mülayim olduğunu, herkese hayır söyleyip şefkatle hayırhâhlık
yaptığını ve yine herkes hakkında hüsnü zan edip onları kendinden
‘evlâ’ bulduğunu söyler. Müellifin düşünce ve gönül dünyasında, insan-ı
kâmil malını, canını, Allah’ı (celle celâlühû) kullarına sevdirmeye
adamış bir ahlâk âbidesidir. O, tam bir zâhiddir; ne dünya umûrundan
kazandığına mesrur olur, ne de kaybettiği fânî şeylerden dolayı mahzun.
İnsan-ı kâmil, Allah Resûlü (aleyhissalatü vesselam)’ın Sünnet-i
seniyyesine ittiba ederek, konuşurken muhataplarına bütün bedeniyle
döner. İnsan-ı kâmilin hayatında teşe’üme4 yer yoktur; hep hayır
düşünür ve tefe’ül5 eder. Sû-i zan ve kuruntulardan uzaktır. Kim olursa
olsun iman sahibi her ferdi azîz bilir. Söz ve fillerinde dine en ufak
bir muhalefetten bile sakınır ve Hadîs, Tefsir gibi şer’î ilimleri
tahsil etmekten hayatı boyunca dûr olmaz. Her zaman marifet ufkunu
yükseltecek bilgi peşindedir. Herhangi bir makama tâlip olmaz.. zaruret
olmadıkça erkân-ı devletle oturup kalkmaz.. dinin helâl ve haramlardan
ibaret olduğu mülâhazasıyla bu hususta ince eleyip sık dokur.. hiç
kimseyi ne yüzüne karşı ne de gıyabında, incine(bile)ceği bir şekilde
diline dolamaz.. kendine zulüm ve iftirada bulunanların âhiretleri için
dua eder.. mütevazılara karşı mütevazı, mütekebbirlere karşı da
müsamahalıdır.. kendi işini kendi görür.. insanlar arasında fark
gözetmez.. halkla iç içedir.. komşu hakkı üzerinde de fevkalâde bir
hassasiyetle durur.

Faslın burasında müellif :

“Halvet ve uzlette gördüm çünki şöhret âfetin,

Hizmet ve sohbetle erdim Hazret-i Mevlâ’ya ben”

beytini zikrederek insanların faydasına matuf, onların içinde
bulunma diye tarif edebileceğimiz celvet yolunun, halktan ayrılarak
inzivaya çekilme şeklinde vasıflandırabileceğimiz halvet mülahazasına
olan rüçhaniyetini anlatır.

Bu bölümde insan-ı kâmile ait zikredilen vasıflardan diğer bazıları
da şunlardır: İnsan-ı kâmil ulemaya ve toplumun ileri gelenlerine
ta’zimde bulunur. Kendisine bir hediye verildiği zaman daha iyisi ile
mukabelede bulunmaya gayret eder. Yetimlerle, öksüzlerle hususî olarak
ilgilenir ve misafirlerine mutlaka izzet ü ikramda bulunur.
Merhametini, şefkatini hayvanlardan dahi esirgemez; karıncayı bile
incitmez.

“Revâdır gerçi öldürmek yılanı,

Velî derviş isen incitme cânı”

şeklinde manzum hâle getirilen güzel huy onun fıtratının bir buudu, bir derinliği hâline gelmiştir.

Onaltıncı bölümde, insan-ı kâmilin kendi muradını bütünüyle terk
ettiğinden ve Hakk’ın muradını muradı bilip murad hâline getirdiğinden
bahsedilir. Çünkü o hep Allah’ı dilemiş, kendi cüz’î güç ve kuvvetinden
teberrî edip Kudreti Sonsuz’un iradesine râm olmuş, mâsivaya kapanmış,
O’nun rızasından başka hiçbir isteği kalmamıştır. Böylece de Hakk’ın
muradı ve gözdesi olmuştur. Evet, insan-ı kâmil, muradını muradullahta
ifnâ etmiştir. Cenab-ı Allah’ın istek ve emirlerini eksiksiz yerine
getirmeye azm ü cezm ü kasd eylemiş, bununla da huzur ve saadete
ermiştir. Rabbine karşı tevekkülü tamdır.. tam teslim olmuştur. İnsan-ı
kâmil için Rabbin rızası ve O’na teslimiyet her şeyden üstündür, korku,
elem ve tasadan kurtulmanın da biricik vesilesidir.

Müellifimiz İbrahim Hakkı Hazretleri onyedinci ve son bölümde
insan-ı kâmilin, Rabbine tam teslim olduğundan, sadece aklıyla,
mantığıyla, inançlarıyla değil, bütün zâhir ve bâtın duygularıyla
Hakk’ın emirleri karşısında eridiğinden ve zerrelere kadar kâinattaki
her şeyin bir Hakîm-i Rahîm’in kabza-ı tasarrufunda bulunduğunu
bildiğinden, bütün hâl ve hareketlerinin, konuşmasının, susmasının hep
lillah (Allah için) ve fillah (Allah yolunda) olduğunu söyler. İnsan-ı
kâmilin burada zikredilen bir diğer önemli vasfı da, şer gibi gözüken
şeylerde büyük hayırlar, vehle-i ûlâda (ilk bakış, ilk an) zarar
getireceği zannedilebilecek hususlarda da pek büyük faydalar
olabileceğini düşünüp hep sabır ve teennî ile hareket etmesidir.

Netice

Cenab-ı Allah’ın esmâ, sıfât ve ef’âline câmî ve mücellâ bir ayna
yani insan-ı kâmil olması için ahsen-i takvîm üzere yaratılan insan,
her zaman konumunun hakkını verememekte, kulluğun gerektirdiği kıvamı
bir devamlılık içerisinde muhafaza edememekte, edememesi bir yana pek
çok zaman, terakkîsi için mahiyetine yerleştirilen birtakım zaafların
kurbanı olarak nisyan ve isyana düşebilmektedir. Öte yanda isyan ve
isyana kapanıp zikir ve kulluk deryasına açılabilen, Cenab-ı Hakk’a
verdiği sözü unutmayan ve O’nun (celle celâlühû) talep ve emirlerine
muhalif en küçük bir düşünce ve hareketi bile kendi adına sukût sayarak
o türlü şeylerden içtinab eden insan, insan-ı kâmil olmaya ve hayatı
boyunca insan-ı kâmil kalmaya namzet demektir. Yaratıcı’nın yeryüzünde
halifesi olmak gibi ağır bir mesuliyeti kendi omuzlarına aldıktan
sonra, ayna olma vazifesini hakkıyla yerine getir(e)memekten ötürü
‘zulüm ve cehalet’e düşebilen insanoğlunun bu duruma düşmemesi ve şayet
şu veya bu şekilde öyle bir talihsizliğe maruz kalmışsa ondan
kurtarılabilmesi için bir terbiye sisteminden geçmesine olan ihtiyaç
kaçınılmazdır. Tasavvuf işte bu en önemli vazifeyi üstlenen olmazsa
olmaz hayatî bir eğitim sistemidir. Bu terbiye sisteminin en önemli
kaynakları Kitap, Sünnet, bu iki asıl etrafında yüzyıllar boyu oluşan
gelenek, bu geleneğin semereleri olan selef-i sâlihîne ait eserler ve
bütün bunların müşahhas bir tablosu mahiyetinde olan insan-ı kâmilin
hüsn-ü hâlidir, örnek yaşantısıdır.

İnsan-ı kâmil olma yolundaki herkes için mutlak insan-ı kâmil
Efendiler Efendisi’ne ittiba, yani O’nun hayat-ı seniyyelerini kendi
hayatına tatbik etme gayreti elzemdir. Sünnet-i seniyyeye ittiba eden
kimse, fıtratında mündemiç potansiyel güzellikleri hayat sahasına
geçirme yolunda demektir. Esmâ-i ilahiyeye parlak bir ayna olan bu
insan-ı kâmil, Cenab-ı Hakk’ın, geçici dünya hayatının devamına müsaade
etmesinin de biricik vesilesidir; onsuz varlık mânâdan mahrumdur,
abestir. Gerçek hayat da insan-ı kâmille mümkün olacağından, türü ve
kaynağı ne olursa olsun bütün problemlerin halli için insan(lığ)ın bu
kemâl seviyesine çıkarılması bir zarurettir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin, İnsaniyet-i Kâmile adlı
risalesinde ortaya koyduğu ve bizim yukarıda özetle arz etmeye
çalıştığımız insan-ı kâmil portresi şüphesiz günümüz insanının da
muhtaç olduğu ve iştiyak duyduğu/duyması gereken bir portredir. Önümüze
kâmil insan fotoğrafı koyarak bizlere insan-ı kâmil olma yolunda bir
hedef çizen ve bu hedefe doğru yürümek isteyenlere yol gösteren bu
makaleyi sizlerin de istifadesine sunmak istedik. Merhum müellifi
rahmetle anarken, Rabbimizden bizleri de kâmil insanlar arasına
katmasını niyaz ediyoruz.

* Araştırmacı Yazar

myilmaz@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. İbrahim Hakkı Erzurumî, İnsaniyet-i Kâmile, Dersaadet: Matbaa-i Âmire, 1923. 16 sh.
2. Kibrît-i ahmer: İksir ve çok kıymetli mürşid gibi mânâlara geliyor.
3. Bây ü Fakir: Zengin fakir, herkes; Mânend-i türab: Toprak gibi
4. Teşe’üm: Bazı nesneleri ve hâdiseleri uğursuz kabul etmek, olayları şerre yormak ve sürekli kötü ihtimalleri öne çıkarmak.
5. Tefe’ül: Bir kısım hâdiseleri uğurlu saymak, onları hayırların başlangıcı olarak görmek ve vakıaları iyiye yormak