NEFİS VE EDEB
- Ana Başlıklar:
Muhammed Hikmet TUZKAYA (k.s.)
Allah-u Teala şöyle buyuruyor:
“(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum.Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Yusûf Sûresi, Âyet 53)
Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki :
Âgâh olunuz, cismin içinde bir lokmacık et (parçası) vardır ki o iyi olursa bütün cesed iyi olur, o bozuk olursa bütün cesed bozulur. İşte o (et parçası) kalbdir. (Hadis, Buhâri, İman: 39)
İnsan kendi nefsini tezkiye etmeye evvela ciddi bir şekilde niyet etmelidir. Kendi ayıbımızı görmek başkasının ayıbını görmeye perde olmalıdır. Kişinin kendi kusurunu düzeltmedikten sonra diğerlerinin kusurlarını söylemeye ne hakkı vardır nede selahiyeti. Edebli olmaya niyet eden kimse evvela kendi ile uğraşır. Zira biz önce nefsimizi ve ehlimizi ateşten korumak mecburiyetindeyiz. Bu ilahi mecburiyeti bilip amel ettiğimiz gün hepimiz birer birer kendiliğinden felaha ereriz. Yakını bırakıp uzağa gitmeyelim başkasıyla uğraşıp nefsimizi ve ehlimizi terk etmeyelim. Her kişi kendi yuvasının ıslâhına, ihlâsına, ahlâkına çalışırsa bütün yuvalar saadet bulup huzurlu ve neşeli olur. Tekâmülde usül budur. Kendimizi düzeltirsek herkes düzelir. Doğru çalışalım, tenkitte kendimizle uğraşalım, iyilerle düşüp kalkalım, sabırlı olalım.
Nefsinde edeb arzu eden kimsenin şunları mutlaka yapması lazımdır.
1- Mâlâyaniyi terk etmek, faidesi olmayan şeyle meşgul olmamak. Edebin güzelliği bununla başlar.
2- Hatalarına bir daha işlememek kasdıyle halisane tevbe etmek.
3- Kul haklarını eda etmek, helalleşmek, suizanı bırakıp insanlara hüsnüzan etmek.
4- Kalbi ALLAH muhabbetiyle dolu bulundurmak, mal hırsına, mevki hırsına kapılmamak.
Hülâsa, sabırlı olmak, metin olmak, halis olmak ve alemlere rahmet olanın yolunda yürümek. Allah’ın boyası ile boyanıp, büyüklerin halleriyle hallenmek, edeb yolunda yegane usuldür.
Cenab-ı Hak buyuruyor :
“Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin)”. (Bakara Sûresi, Âyet 138)
Mükerrem olarak yaratılan insanoğlunun kerameti etle kemik külçesinden ibaret olan cismiyle değildir. Onun, diğer varlıklara karşı yücelik ve üstünlüğü ruhen yükselmek ve edebiyle kemâle ermekle olacaktır.
Nefsine dön ve onun faziletlerini ikmale çalış. Çünkü sen sadece cisminle değil ruhunla da insansın. Bu günkü beşeriyetin bütün sıkıntı ve ızdırabı, içine düşdüğü tüm çile ve felaketlere sebep, manevi boşluk, ahlâk ve edeb düşüklüğüdür. İlahi disiplin ve vicdani mesuliyet tanımayıp başıboş gezen kitle ve toplulukların âtisinden saadet ve terakki beklemek hayal peşinde koşmak olur. Bugünkü dünyamızda bunun misalleri sayılamayacak kadar çoktur. Ahlâkı yıkılmış bir milletin hiç bir şeyi sağlam kalmamıştır. Bu, inkarı kâbil olmayan bir hakikattır. Tarihde güzel isim yapmış, asırlar boyu insanlık alemine önderlik etmiş büyük milletlerin en üstün vasıfları; mazbut bir ahlâk ve sağlam bir kararektere sahip olmalarıdır. Şerefli ecdadımızın diğer eserleri yanında bilhassa öğülmeye değer mirasları da yüksek İslâm ahlâkı olmuştur. Eğer bırakılan bu kutsi mirastan evlad ve ahfâd olarak bizler, haz ve nasip alabildiysek bahtiyarız. İnsanı mertebei kemâle vâsıl eden, Cenab-ı Hakk nezdinde izzet ve hürmete mazhar kılan, halk içinde sevilip sayılmaya liyakat kazandıran ahlâk ve edeb olduğuna göre dünyaya gelmekteki aksal gayemiz kesbi kemal ve seyri cemâl içindir. Edebin en faydalısı dinin hakikatlarını bilmek, dünyanın geçici zevklerine aldanmamak ve marifetullah tahsil etmektir. Edeb insan için mutlak bir fazilet kaynağıdır. İnsanlık ancak onunla kâimdir. Eğer Ademoğlunun edebten nasibi yoksa kamil insan değildir. İnsanla hayvan arasındaki fark edebtir.
Edeb ile insan-ı kamil olmada üzerimize lazım olan, evvela hakikat alimlerinin fehm ettiği (anladığı) şekilde kitap ve sünnetin muktezası veçhile itikadımızı tashih etmektir. Eğer fehmimiz ve düşüncemiz ehli hakkın anlayışına muvafık olmazsa kıymeti yoktur. Zira nice dalalet ve bidatta koşmakta olan kimseler vardır ki batıl hükümlerini ve zanlarını senetsiz te’villerle kitap ve sünnetten aldıklarını iddia etmişlerdir. Helal, haram, farz, vacib, hayır, şerr gibi İslâmi ahkâm-ı esasiyeyi bilmek lazımdır. Bu bilgilerle, sıdk ve itina ile, ihlasla amel etmek icab eder. Hal, edeb istikamet ve ilim cihetlerinden her vechile ehlullah nezdinde terbiye görmek lazımdır.
Herkesin istidadına göre faydalı ilim tahsili tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb için bu şarttır. Bu olmazsa benliğe düşülür, feyizsiz kalınır. Edeb yolunda bu esaslara hakkıyla riayet edilmedikçe gerçek manada yetişme mümkün olamaz. Bunlardan birinin eksik oluşu insanı tehlikeye düşürür. İlahi emre müstenid ilerleme yolu ancak bu esaslara riayet ve ihtimamla muhafaza edilir ve insanlık şeref ve saadetine bunlarla erilir.
Mâlâyani: faidesiz ve luzümsuz sözdür. Bu kalbi ifsad eder. Gönüle kasved verir. İnsanın şerefini düşürür. Onun için ehli hak “hikmetsiz kelam zillettir, ibretsiz nazar boşdur” derler. Tekellümde tasarruf(az konuşmak) edebtendir.
Edeb bir tac imiş nûr-u hudâdan
Her kim ki giydi ol tacı kurtuldu her belâdan
Lisan kalbin tercümanıdır. Sözde ya maddi yada manevi bir faide veya zaruret olmadıkça konuşmamalıdır. Afât-ı lisan çoktur. Gıybet, nemime (kovuculuk), yalan, iftira, istihza v. s. gibi. Bunlar ahlâka sığmaz insana yakışmaz, söyleyeni yakar. Lüzumsuz söz söylemektense sukût etmek insanlık vakarına daha uygundur. Her hikmetin başı sukût olduğuna hükema ittifak etmişlerdir.
Kelâmın fızza ise sükût et ki olsun zeheb
Kemal ehli, Kemâlatı sükût ile buldular hep
Hülâsa; hikmetsiz, lüzumsuz, faidesiz sözde nedamet, sükût da ise selamet vardır. Yerinde sükut etmeyi bilmek, söz söylemekten daha mahirâne bir harekettir. Bir hadise karşısında insan için ya sükut vardır, ya söz. Sen o anda hangisi hayırlı ve muâfık ise onu ihtiyar et.
Zira Hadîsi şeriflerde :
”Sukût ahlâkın başıdır. Kemalin, kelamının altındadır, buyuruluyor. Bir şeyin ne olduğunu bilmek için, ne olmadığını bilmek lazımdır. Kaidesine göre söz adâbına uymayan, kardeşliği, muhabbeti sarsan, edebi bozan ve İslâma yakışmayan afât-ı lisandan sakınmak gerekir.
İstihza: Bir kimseyi hafif görmek, eğlence yapmak ve alay etmektir.
Cenab-ı Hakk buyuruyor ki:
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” (Hucurat Sûresi, Âyet 11)
Bu âyet-i celileden:
1- İnsanların yek diğerine hüsnü muaşeret ve edeble muamele etmeleri icab ettiği.
2- Dostluğu kardeşliği ihlal edecek her türlü muameleden sakınmaları gerektiği.
3- Kişi mü’min kardeşini kendi nefsi gibi gözetip kendine layık görmediği bir şeyi ona da layık görmemesi lazım geldiği.
4- Bir kimsenin gerek yanında gerekse gıyabında sevmediği bir sözü söylemenin caiz olmadığı.
5- Eğer böyle bir şey yapmışsa derhal tevbe etmesiicab ettiği anlaşılır. Aksi halde zalimlerden olacağı anlaşılmaktadır.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“(Bu münafıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) sadece alay ediyoruz, derler.” (Bakara Sûresi, Âyet 14)
Cenab-ı Hak buyuruyor:
“Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketiyle alay ederlerdi.” (Mutaffifin Sûresi, Âyet 29-30)
Görülüyor ki, bir mü’min kardeşini her ne suretle olursa olsun fakirdir, zayıftır, cahildir veya kusurludur diye alay eden bir mü’minin dünyada ve ahirette muhakkak istihza (alay) olunacağını bu âyet-i kerime işaret buyuruyor.
Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:
İslam garib geldi garib gidecektir. O gariblere müjdeler olsun. (Hadis, Müslim,İman:232, Tirmizi, İman: 13 İbn Mace, Fiten: 15, Ebu Davud, Rikak: 42)
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“ Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! . O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur.” (Hümeze Sûresi, Âyet 1-2)
Hümeze: Eliyle, kaşıyla, gözüyle, müstehziyane işaret etmektir. Yahut bir kimseyi sevmediği lakabıyla çağırmaktır.
Lümeze: Lisanıyla zemmetmektir. Yahut iki kimse arasında sözcülük, koğuculuk etmektir. Hülâsa, bir insanı ta’n etmek ve ayıbını açığa çıkarmakla gıybet etmek Allah tarafından büyük bir azap ve helâka davet eder. Her ikisinde de mü’min kadeşlerine hakaret mevcud olduğundan ve insanlar arasındaki intizam ve bağlılığı bozacağından bu gibi kötü ahlâk üzere hareket edenleri Cenab-ı Hak büyük bir Helâk ile tehdit buyurmuştur. İnsan nefesini kibrit-i ahmerden kıymetli bilmeli, nefesini zayi etmeyerek işe yarayan şeylere sarf etmelidir.
İkincisi: Halkın ayıbına bakmamalı ve görmemelidir.
Üçüncüsü: Ne kadar terakki ederse etsin kendini en aşağı bilmelidir.
Şah-ı Nakşıbendi (k.s) hazretlerinin vasiyetlerinde buyurulmuştur ki: “Bir sâlik sülûkunde en yüksek mertebeye vasıl olsa dahi, kendi nefsini fir’avundan yüz derece aşağı görmesi lâzımdır: Eğer böyle bilmezse sülûkünde nasibi yoktur.”
Nitekim Sultan-ı Enbiya (s.a.v.) Efendimiz:
“Üç şey vardır ki kurtuluştur (münciyat), üç şey de vardır ki helâk edicidir (mühlikat)” buyurmuşlardır. (Hadis, Acluni, Keşfü’l Hafa:2661)
Münciyat: Gizli ve aşikarda Allah’dan korkmak, rıza ve gadab halinde Hakk’ı söylemek, zenginlikde, fakirlikde iktisada riayet etmektir.
Mühlikat: İttiba-ı heva (nefsin arzularına tabi olmak) ve şuhhu-u mutâ (hasisliği tabiat edinmek) dir. Ve icab-ül mer’i bi nefsihi (kişinin kendini ve ibadetini beğenmesi)dir. Bu üçüncü hal hepsinden fenadır. Cenab-ı Hak hepimizi münciyatına uygun mühlikâtından uzak olan ameller işlememize muvaffak buyursun. Âmin
Mübtedilere bidayette ameline itimat, vehim ve hayal arıza olur. Bu vehimden ancak halkın amellerini halk edenin Cenab-ı Feyyaz-ı mutlak olduğunu keşif nuru hasıl olursa kurtulur. Sâlike marifetullah nasib olursa amelinin azlığına, çokluğuna bakmaz.
Su-i zan, tecessüs:
Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat Sûresi, Âyet 12)
Zan şeytan tarafından kuruntu yolu ile gelen bir haldir ki mü’minin bundan uzak olması lazımdır.
Hasan Basri hazretlerinin âdeti, hiç bir kimseyi kendisinden aşağı görmez ve hiç bir su-i zanda bulunmazdı. Fakat bir gün Dicle kenarında abdest almaya vardığında orada bir erkekle bir kadının birşeyler yeyip içtiğini gördü ve su-i zanna kapılarak içinden şöyle geçirdi; “Acaba bunlar kimler içki içip günah mı işleyecekler?” Kendisi bu minval üzere iken nehre kazaen iki kişi düştü. Su-i zann ettiği kişi hemen yardım için nehre atladı ve boğulmak üzere olan iki kişiyi de kurtardı. Hasan Basri’ye dönüp “Ya seyidi, niçin kalbine sahip olmazsın bu kadın anam, içtiğimiz de sudur.” dedi. Hazret hemen hatasını anladı ve o kişiden özür diledi ve su-i zan ettiğinden dolayı da Allah’a tevbe etti. Bir daha mahlukattan hiçbir mahluku kendisinden aşağı görmemeye ahd eyledi.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki :
“Müslümanların ayıplarını kusurlarını araştırmayın. Zira mü’minlerin kusurlarını araştıran kimseleri velev ki evlerinin içinde olsun onları Allah-u Teala rüsvay edinceye kadar kusurlarına tâbi olurlar. (M. Hamdi Yazır, Hak dini Kur’an dili c.6 s.4473)
Yani başkalarının kusurunu araştıranın kendi kusurları araştırılır. Başkalarını ayıplayayım derken kendi rüsvay olur. Binaenaleyh başkalarının ayıbını arayan kendi ayıbını arar.
Gıybet: Âyet-i kerimede “Birbirinizi gıybet etmeyin çekiştirmeyin” buyuruluyor.
Rasulullah (s.a.v.) ‘den gıybetin neden ibaret olduğu sorulduğunda cevaben:
“Gıybet mü’min kardeşinin sevmediği bir sözü arkasından söylemendir. Eğer isnad ettiğin şey onda varsa gıybet etmiş olursun ve eğer isnad ettiğin şey onda yoksa bühtan ve iftira etmiş olursun”, buyurmuşlardır. Gıybet edilen kimse kendi hakkında söyleneni işitince incinir. İşte bu incinme ve üzülme gıybetin haram olmasının sebebi hikmetidir.
Hucurat suresi, ayet 12’nin tefsirinde Kadi Beyzâvi’nin beyanı veçhile, gıybet eden kimsenin işlediği fenalığı Cenab-ı Hak bir kaç veçhile temsil buyurmuştur.
1) Gıybeti ölü etine benzetmekle bunun en başta gelen kötülüklerden biri olduğunu bildirmiştir.
2) Gıybeti sevip ona mübtela olan kimseleri şiddetle men için muhabbet kelimesi ile ifade buyurmuştur. Çünkü bu kadar kerih bir şeyi insanlar seve seve nasıl yapabilirler? Demek gıybet eden kimseyi korkutmaktır.
3) Gıybeti; gıybet eden kimsenin ölü kardeşinin etini yemeyi teşbih buyurmakla bunun insana layık olmayan çok kötü bir mâsiyet olduğunu beyan edip ve bunu yapanları şiddetle azarlamıştır.
Hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki :
“Din kardeşini ayıp şeylerden biriyle ayıplayan kimse o ayıbı bizzat kendisi yapmadıkça ölmez. (Hadis, Münâvî Feyzül Kadir)“
Diğer bir hadisi şerifte :
“Gıybetten hazer ediniz. Zira gıybetin bir kısmı zinadaneşeddir. ” (Muhtar-ul ehâdis-ün Nebeviyye h.no.396)
Başka bir hadîsi şerifte:
“Gıybet edenler dinleyenler günahta beraberdirler. buyuruluyor. ( M.Sami Ramazanoğlu Musâhabe 5 )
Fena İsnad; söz atmak: Bir hadis-i şerifte:
“Bir kimse diğer bir kimseyi fisk-u fücur ile isnad edemez. İsnad etmesi halinde o fisk-u fücur veya küfür, isnad edilen kişide yoksa isnad eden kimsenin söyledikleri kendi üzerine döner.” (Hadîs, Buhâri, Ebu Davud, Sünne: 15)
Buna göre bir mü’mine haksız yere, fena bir iş veya küfür isnad eden kimsenin tevbe ve istiğfar ederek söz attığı kimse ile helalleşmesi lazımdır. İsnad ettiği söz velev ki o kimsede mevcut olsa bile yine İslâm adâbı icabı bir mü’minin kusurunu teşhir ve ilan etmek ve bu suretle ona ceza vermek de haramdır. Amma bir insan ki diğer mazlum mü’minleri aldatıyorsa onun şerrinden mü’minleri korumak amacıyla hile ve şerrini söylemek caizdir. Yalnız bir kusur görüldüğünde hüsn-ü niyetle nasihata muktedir ise ve sözü müsbet tesir edecekse münâsib bir şekilde nasihatta bulunmak icab eder. Bir kusura karşı şiddetli hareket etmek kabahatli kimsenin hiddetini ve cürümde israrına artırır ki bundan kaçınmak lazımdır.
Nitekim bir âyet-i kerimede:
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Ta’ha Sûresi, Âyet 44)
Yine bir Buhâri hadis-i şerifinde İbn-i Ömer’den rivayetle :
“Bir müslüman diğer bir müslümanın din kardeşi olup o müslüman kendi kardeşine zulüm ve eza etmez, zulüm ve eza eden kimseye de onu teslim etmez. Kim bir müslümanın gam ve kederini giderirse Allah’da kıyamet gününde o kimsenin gam ve kederini giderir. Ve kim ki bir müslümanın kusurunu örterse Allah’da kıyamet gününde onun kusurlarını örter buyurulur. ”(Hadîs Buhâri,Mezalim: 3, Müslim, Birr: 58)
Yine Buhâride Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayetle:
“Allah Teala’ya ve ahiret gününe iman eden bir kimse misafirine ikram ve ihtiram etsin ve Allah Teala’ya iman eden kimse ya hayır söylesin ya da süküt etsin buyuruluyor. ” (Hadîs, Buhâri, Edeb: 31, İbn Mace, Edeb: 4)
Kötü söz sövmek, küfr etmek, insanın iyi amellerini silip götürdüğü gibi şeref ve itibarını da düşürür. Çok büyük günahtır, azaba düçar eder. Bilhassa çocuklarımızı küçük yaşlarında, sıkı bir murakebe altında bulundurarak terbiye-i ahlâkiyyelerine dikkat ve ihtimam ederek kendilerine fena söz söylemek, sövmek ve küfr etmek gibi lisan afetlerinden korumak başta gelen vazifemizdir. Öfke ve gadap anında ağızından bir kelime-i küfür çıkan kimsenin hemen hiç vakit geçirmeden sıdk-u ihlas ile tevbe etmesi îmanını hatta nikahını yenilemesi icab eder.
Öfke, gadâb: insanı bir anda helâka sevk edebilir.
Nitekim bir Hadîs-i şerifte:
“Sirkenin balı ifsad ettiği gibi gadab da imanı ifsad eder. (Keşfül Hafâ,1804)
Yani insanın lütuf, şefkat, merhamet ve hilim gibi güzel sıfatlarını giderir. Bir anda bir musibet neticesi dilinden bir kelime-i küfür çıkacak olursa o zamana kadar işlediği güzel amelleri hep birden hebaolur, yanar.Tevbe etse de mahv olan amelleri artık geriye dönmez.
Gadap yani öfke iki sebepten dolayı olur: Harici sebebler ve dahili sebebler.
Harici Sebepler: Arzumuza göre vuku bulmayan hadiselerdir.
Dahili Sebepler: İçimizdeki meşru ve gayri meşru arzuları körükleyen ve çok defa bizi helâka sürükleyen nefsimizdir. İşte bu en büyük düşman olan nefsimizle mücahede ederek ibâdet ve taatla onun salâhına gayret etmemiz lazımdır.
Yalan, Kizib: Yalan hakikatın hilâfına söz söylemektir.
Hadis-i şerifte:
“Yalandan hazer ediniz zira yalan ile iman cem olmaz”. (Keşfü’l Hafâ, 1919)
“Yalan söyleyen mel’undur”. (M. Esad Erbili, Kenzül İrfan)
“Yalan insanın yüzünü karartır” iki şahsın arasını ifsade çalışmak da kabir azâbını intac eder. Hataların en büyüklerinden biride dilin yalanıdır.
Keza, âyet-i celilede Cenab-ı Hak yalancıları lânetle anmaktadır:
Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim. (Ali İmran Sûresi, Âyet 61)
Gerek mü’minleri aldatmak gerekse şahsi bir menfaat için yalan söylemek en kötü sıfatlardandır. Mü’min’e asla yalan yakışmaz.”
Yalanın caiz olduğu yerler:
1) Karı koca arasındaki anlaşmazlığı düzeltmek ve aralarını bulmak için söylenen yalan.
2) İki mü’min arasındaki anlaşmazlığı, dargınlığı, soğukluğu gidermek ve iki tarafı teskin ve teselli edip gönüllerini almak için söylenen yalan.
3) Harp esnasında düşmana yalan söylemek caizdir. Zira mü’minlerin hayatı bahis mevzudur.
Hadis-i şerifte “Harb hiledir”. Buyurulmuştur (Hadîs, Müslim, Cihad: 18, Buhari,Cihad: 157)
Lânet: Bir mü’mine veya mahlukata “lânet olsun” demek katiyyen caiz değildir.
Buhâri, hadis-i şeriflerinden birinde:
“Her kim ki bir mü’mine lânet ederse o lânet tıbkı o mü’minin katli mesabesindedir. Ve her kim ki mü’mine küfür ile iftira ederse bu da o mü’minin katli mesabesindedir.” (Buhari) buyuruluyor.
Yani, bir mü’mine lânet eden kimse sanki o kimseyi öldürmüşcesine ahiretde azab görecektir. Keza bir mü’mine küfür isnad ederek iftira eden söz atan kimsede o mü’min-i öldürmüşcesine azaba çarptırılacaktır.
Diğer bir hadîs-i şerifte:
“Lânet ediciler kıyamet ününde şefaat olunmazlar,” buyuruluyor. (Riyâzus-sâlihîn)
Lânet demek, rahmeti ilahiyeden uzak, mahrum olan demektir. Buna göre hiç bir mü’min hakkında lânet etmekten sakınmak gerekir.
Başka bir hadis-i şerifde:
“Lânet eden kavmin söylediği Lânet sözü kendisine iade olunur”. (Hadîs, Ramûz-ül Ehâdîs)
Buna göre lânet sözünü dile almaktan son derece sakınmalıdır. Değil insanlara, hayvanlara cansızlara bile lânet etmek yasaktır, mezmumdur. Hiç bir mü’mine belâ veya beddua etmek caiz değildir. Eğer muhatabı sükût eder cevap vermezse belâ söyleyene döner. Şu halde kızgınlık halinde bile karşısındakinin salâhına dua etmelidir.
Mâlâyani (lüzumsuz söz): İnsanların başına gelen belâların çoğu dilindendir. Dili muhafaza etmek lazımdır.
Buhâri’de bir hadis-i şerifte:
“Allah Teala’nın Kullarından bazısı, hakkın rızasına muvafık bir söz söyler o söze kendisi de dikkat etmez. Halbuki Allah-u Teala o söz sebebiyle o kimsenin derecesini yükseltir. Ve kullarından bazısı da rıza-i ilahiye muhalif olarak gadâbı İlahiye mücib bir söz söyler ve hem de söylediği söze zerre kadar ehemmiyet vermeyerek laubali olarak söyler. Halbuki Allah-u Teala o kimseyi söylediği o fena söz sebebiyle cehennemin dibine indirir” buyuruluyor. (Hadîs Buhâri)
Mü’minler söyledikleri sözleri velev ki latife olsun laubali olarak söylemeyip sonunu teemmül ederek söylemeleri icab eder.
Râmuz’daki bir hadis-i şerifte:
“İnsanların ekserisinin Kıyamet gününde günahları dillerinden çıkan mâlâyani sözdendir ve yine her duyduğu sözü söylemek günah olarak insana kâfidir” buyuruluyor. (Hadis, Ramûz-ül Ehâdîs)
Hikmetin başı sükût olduğunda hükema ittifak etmişlerdir.
Bu hususta, Fudayl-i İyaz (k.s) buyuruyor ki :
“Dili tutmak, hacca gitmek, hudud’da nöbet beklemek ve Cihad etmekten daha zordur.”
“Eğer sözün gümüş ise sükûtun altındır”.
Abdullah İbn-i Mübarek buyurur ki:
“Bunun manası şöyledir: Cenab-ı Hakka ta’at ile kelam gümüşten ise, masiyyetten sükût de altındır. Masiyyetten sakınmak taat ve amelden efdaldir.”Dil kalbin tercümanıdır. Zelleden selameti kalbin sebatını istilzam eder.
Zünnûn-ı Mısrî (k.s.) ’ye sormuşlar ki, “Nefsini en ziyade muhafaza eden kimdir?” Cevaben: “Dilini en ziyâde Kim tutarsa odur” demişlerdir. Büyükler, dili yırtıcı aslana benzetmişlerdir; eğer aslanı bağlamazsanız üzerinize hücum eder.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) nefsini konuşmaktan men etmek için ağızlarına küçük bir taş koyarlarmış. Ehl-i hikmet demişler ki: “Allah-u Teala Hazretleri her şey için bir kapı yapmıştır. Dil için iki sıralı iki kapı yapmıştır. (birincisi dudaklar, ikincisi dişler) Zira dilin muhafazası çok güçtür. Bazı salih kimseler dillerini lüzumsuz sözden muhafaza için nefislerini cezaya tabi tutmuşlar her bir mâlâyani söz için iki rekat namaz kılmayı kararlaştırmışlardır. Bu nefse kolay gelmiş. Bu defa da mâlâyani kelime için bir gün oruç tutmayı kararlaştırmışlar. Bu da kolay gelmiş ve yine mâlâyani söylemekten kurtulamayınca bu defa her Lüzumsuz söz için fakirlere bir miktar para vermeyi va’ad etmişler. Nihayet parayı vererek mâlâyaniden kurtulmaya muvaffak olmuşlar. Ne mutlu, elhamdulillah.”
Dili muhafaza etmeye dair bazı hadis-i şerifler:
“Cenab-ı Hakk’ın en çok sevdiği amel dili mâlâyaniden hususiyle yalan ve gıybetten, sövmek küfr etmek gibi nehy olunan şeylerden hıfz eylemektir.” (Buhari, Tirmizi)
“Sadakaların en faziletlisi mâlâyaniden ve haram olan sözlerden dili muhafaza eylemekdir” (Kenz-ül Ummal)
“İnsanoğlunun başına gelen günahların ekserisi lisanındandır.” (Kenz-ül Ummal)
“Hikmet ondur. Dokuzu uzletde (yalnızlıkta) biri de sükûtdadır. Yani mâlâyaniden dili muhafaza eylemektir.” (Kenz-ül Ummal)
“Haram şeylerden sakınan oruçlunun sükutu tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, amel ve ibadeti muzaaf (artırıcı, katlanıcı) olur.” (Deylem-i Müsned)
“Söylemeye şer’i lüzum olmazsa sükut etmek, alimleri tezyin eder, cahillerin ayıbını örter.” (Deylem-i Müsned)
“Sükut ahlâk-ı hamidenin başıdır” (Deylem-i Müsned)
Mâlâyaniden sükut eden zat her iki alem de tehlikelerden kurtuldu demektir.” (Keşfül Hafâ)
“Selameti arzu edenler dillerini muhafaza etsinler.” (Buhari, Tirmızi)
“İnsanın İslâmiyetinin güzelliğine delil, lüzumsuz söz ve işi terketmesidir.”Hadîs, (Münâvî Feyzül Kadir)
“Çok söyleyenlerin hataları çok olur. Hataları çok olanların ise günahları çok olur. Günahları çok olanlara da kıyamet gününde lâyık olan azaptır” (Hadîs, Tabarâni el evsad, Feyzül Kadir)
“Cehennem ehlinin ekserisi dilleri yüzünden azaba müstehak olanlardır. Diğer günah ehli bunun yarısını teşkil eder” buyuruluyor. (İhyâ Ulumiddin c.3)
Hangi şey ki adâb-ı muaşerete muhaliftir, o aynı zamandaşeriat-ı İslâmiyye’ye de muhaliftir. Halbuki şeriat emirlerinden her bir emir karşılığı Cennet’te bir makam vardır. O makama ancak bu amel ve edeble vasıl olunur. Mahşerde böyledir. İnsanlar dünyada ettikleri her kötü hareket ve fena işin mukabilinde bir güçlük ve felaket göreceklerdir. Şu halde, bilcümle ahval ve ef’alimizin hesabını vereceğimiz o dehşetli günde selâmetimiz, bugünkü istikametimizle alakalıdır. Ahiretin ekin tarlası sayılan bu dünyada ne ekersek, unutmayalım ki orada onu biçeceğiz. Ve iş görecek olan da iyi huy ve güzel ameldir.
Cenab-ı Hak şöyle buyurmuşlardır:
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe Sûresi, Âyet 119)
Sadıklarla beraber olanın iyiliğinden ve iyi olacağından şüphe edilmez. Kişi arkadışının meşreb ve mezhebi üzerinedir. Ehli mâna ve erbâb-ı irfanla beraber otur. Hem yiğit olasın ve hemde oradan atâ ve izzet bulasın.
Allah-ü Teala buyurmuşlardır ki:
“Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de zelil olurlar. İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus Sûresi, Âyet 26)
Görülüyor ki muhterem kardeşlerim, yücelik, büyüklük, izzet ve şeref ne mal iledir, ne kal (söz) iledir, ne sâl (yıl, yaş) iledir ve nede şan ve nam iledir. Ancak ve ancak edeb ve kemâl iledir.
“Nefsinde edeb arzu eden kimse mâlâyâniyi terk ederek, hatalarına hâlisâne tevbe edip kul haklarını eda edip kalbini hak muhabbetiyle doldurması lazımdır” denilmiştir. Hatalarına halisane tevbe etmek demek şerden hayra dönüşdür. Tevbe günahdan sevaba geçiştir. Tevbe karanlıkdan nura çıkıştır. Tevbe yıkanıştır. Tevbe Hakka rücudur.
Tevbe:İşlemiş olduğu bütün günahlara pişman olup bir daha yapmamak niyetiyle Allah’tan af ve mağfiret taleb etmek.
“Ey Îman edenler! Nasuh tevbesiyle sizde Allah’a tevbe ediniz.” (Tahrim Sûresi; Âyet:8)
“Ey Mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki, felah bulasınız.” (Nur Sûresi; Âyet:31)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular :
“Günahlarına tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” (Ebu Davud, İbn Mace)
“Bir kimse kalben ve lisanen istiğfara devam ederse; Cenâb-ı Allah o kimsenin üzüntülerini sevince, darlığını genişliğe çevirerek umulmadık bir taraftan kendisini rızıklandırır.” (Hadîs Kenz-ül Ummal)
Bu itibarla tevbe etmek edebdendir. Zira beşer de şerre meyil olabilir. Bundan kurtulmak için tevbe kapısından geçip felaha dahil olmak icab eder. Gerek gizlide gerek açıkta işlenilen bilcümle günahlara, kabahatlere suç ve masiyetlere tevbe edilmelidir.
Tevbenin sahih olabilmesi için zihinde şu üç marifetin teşekkül etmesi lazımdır:
1- İşlediği günahları Cenab-ı Hakkın bildiğini bilmek.
2- Günah işlediği vakit, kendisinin ismetden hali kaldığını idrak etmek.
3- Günahı terk edince ferahlandığını hissetmek. Tevbenin kabul olabilmesi için şu üç şartın yapılması icab eder:
1- Nedamet: işlediği günaha işlediğinden dolayı pişman olmak.
2- İ’tizar: İşlediği günahdan dolayı Cenab-ı Hakk’a ve taallûku olan mahlukâta karşı özürünü beyan etmek, afv dilemektir.
3- Tecrid: İşlediği günahdan bir daha işlememek üzere uzaklaşmakdır.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
“Tevbe ve istiğfarla büyük günahlar affolunduğu gibi mükerreren işlenen küçük günahlar da büyük günah olarak yazılır.” (Buhari, Muslim.)
Tevbenin devamının temini için şu üç hakikatı bilmesi lazımdır:
1- İşlediği günahını büyütmek
2- Tevbesini töhmetlemek, o günaha karşı bu tevbeyi az görmek, tevbede ısrar etmek.
3- Hulki özürlerini talep etmek, noksanlarını ikmale gayret etmektir.
Tevbenin hakikatının sırları da üçtür:
1- Takvasını izzetten temizlemek kendini en iyi bilmemek.
2- Günahını nisyandan halâs etmek, suçunu unutmamak.
3- Daima ettiği tevbesine de tevbe etmek
Tevbenin esrarının letaifi de şunlardır:
1- İşlediği günahı cinayet gibi büyük günah olarak bilmek.
2- Cenab-ı Hakk’ın bu meseledeki murad-ı ilahisini anlamak.
Cenab-ı Hakk’ın kulunu günahıyla terbiye kılmasında iki mana vardır.
1- Kulun Hak celle ve ala hazretlerinin kazasında izzetini, sırrında ihsanını, özürünü kabulde, kerem-i mafiretinde fazlını kulun bilmesidir.
2- Hakk’ın kulu üzerindeki adlini, hüccetini ikame edip kul günah işlediği takdirde hücceti ile ikâb etmesidir. Tevbe yapan kimse nasuh tevbesi gibi bütün zerreleri titreyerek salâha meyl ettiğini ve bir daha işlememeye azmi cezm ve kasdeyleyerek tevbe etmelidir. Nasuh’un tevbesi şöyle olmuştur:
Vaktiyle Nasuh isminde, köse, kadına benzer, bir adam vardı. Saçlarını uzatarak kadın elbisesi giydi ve kendisine hizmet ehli bir kadın süsü vererek kadınlar hamamına gitti. Hamamda hem tellaklık vazifesini ifa ediyor hem de bu kadınları seyretmek şenaetini irtikab ediyordu ve çok iyi hizmet ettiğinden dolayı da herkes ondan memnundu. İyi kalbli bir hatun olduğunu söylüyorlardı. Kendisi de bu halinden memnun olmakla beraber vakit vakit irtikab ettiği günahın büyüklüğünü düşünüyor ve tevbe etmek istiyordu. Fakat bir türlü tevbeye yanaşamıyordu. Nefsin gayrı meşru arzusu akla, hayaya galip geliyordu. Bununla beraber Allah korkusu da içini zaman zaman dağlıyordu. Birgün, zamanın hükümdarının kızının düğün hamamı olacaktı. Beldenin bütün mükellef hanımları Nasuh’un bulunduğu hamama geliyorlardı. Bütün memleket hanımlarını seyredecekti. Düğün hamamı başladı. Derken hükümdarın kızının çok kıymetli olan yüzüğü hamam içerisinde kayboldu. Önce sathî bir arama yapıldı, bulunamadı. Sonra saray erkânı tarafından, “Hamamın bütün kapıları sıkıca kapatılsın, hiç kimse dışarı bırakılmasın, bütün hanımların mahrem yeri bile aranacaktır!” emri verildi. Bu sırada Nasuh elindeki işi bırakıp bir köşeye çekildi, başını kurtarma çaresini düşünmeye başladı. Kendisi köse bir erkekti. Bunca zamandır kadın kıyafetinde çok büyük ailelerin mahremi esrarı olmuştu. Nasuh yüzüğü almamıştı fakat kendisininde aranması icab ediyordu. Bu muayenede erkek olduğu meydana çıkacaktı. Bunun vereceği rezalet, hayasızlık ve edebsizlik endişesine ve kendisini iyi kalpli bir hâtun tellâk bilenlerin bu muayeneden sonraki hayretini infialini ve hücumlarını düşündükçe aklı oynuyordu. Elbette bu iş onun kafasına mâl olacaktı. Şimdi kime iltica edecekti? İşte, ta evvelinden beri vâkıf olan yalnız Hazret-i Allah’tı. Vakit vakit onun havfi içini dağlıyordu. Fakat bugün zevkininde günahınında âşikar olacağı bir anda hiç kıpırdayamayacak şekilde yakalanmıştı. Nasuh tevbeye baş vurdu. Aman, ya Rabbi bir daha yapmam, aman ya Rabbi beni halâs et. Aman, ya Rabbi beni rüsvay etme. Tevbeler olsun, diye yalvararak gözyaşı dökerken yüzük bulundu haberi ortalığa yayıldı. Herkes memnun ve mesrur oldu, Nasuh da terler içinde hamamdan çıktı, tevbesinde kararlı oldu. Artık bundan sonra meşru ve hayırlı işlerle uğraşmaya başladı.
“Bir kimse Cenâb-ı Allah’ı zikreder de korku ve dehşetten göz yaşları yere dökülürse Cenâb-ı Hakk, kıyamette onu azaba uğratmaz.” (Hadis, Tirmîzi, Buhari)
Din-i celil-i İslâmdaki vüs’ati, nizamlardaki hakkaniyeti, tekâmüldeki sonsuz mükafatı beyan için şu hadis-i şerif beşeriyete ne büyük kurtuluş yolu açmaktadır, ve de nasıl insani saadet ve huzur deryasına gark etmektedir. “Günahından tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir.” Elhamdülillah. (Ebu Davud, İbn Mace)
Nefsin arzuları, heva ve hevesleriyle biraz az dost ol. Çünkü, seni Allah yolundan ayıran odur. İnsan kendi nefsini ıslah ve terbiye etmeye ciddi bir şekilde çalışmalıdır. Nefsani arzularına hakim olamayan insanlar, hayatta çok büyük bir çile ve musibetlerle karşılaşırlar. Zira bütün şer ve rezaletlerin menbaı odur. Nefsin mezmum sıfatları üç şekilde mütalâa edilir.
1- Nefsin behîmi sıfatları vardır. Aşırı şehvet, hudutsuz zevk ve eğlence, fuhuş, sefahat, ölçüsüz yemek, içmek, ihtiras, menfaatperestlik, tul-i emel, cehalet ve Hak’dan gaflet gibi.
2- Nefsin vahşet ve yırtıcı sıfatları vardır. Öfke, azgınlık, tecavüz, kin, buğz, zulüm, merhametsizlik, saygısızlık, söz ve nasihat dinlememek, şımarıklık gibi.
3- Nefsin şeytani sıfatları vardır. Hile, hud’a aldatmak, kibir, gurur, hased, riya, ahde vefasızlık, sözünde durmamak, hıyanet, iki yüzlülük gibi. Bütün bunlar tedaviye muhtaç, manevi ve derunî hastalıklardır. İslâm hastanesinde hâzik tabib Hz. Muhammed (s.a.v.)’e teslim olup, O’nun Kur’an-ı Hakim vasıtasıyla vereceği reçetelerdeki müessir ilaçlara devam ve sebat etmedikçe ruhen sıhhat bulmamıza imkan yoktur. Şehveti, hırsı, gadâbı terk etmek mertliktir. Peygamberlik damarıdır. Bu mertliği gösterenler, kalplerini tasfiye, nefislerini te’dip ve terbiye edenler de Rabbanî sıfatlar zuhura gelir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Kalbi îman ve ibâdet nuruyla aydınlatıp, kalbî sıkıntılardan kurtulmak. İslâm nimetinin kadrini bilerek Allah’ın emirlerini harfiyen tutup, nehy ettiği haramlardan sakınmak. Geçmişde işlemiş olduğumuz bütün günahlara tevbe ederek Allah’a dönmek, bir daha onları işlememeye gayret etmek. Kendimiz için sevdiğimiz şeyi, bütün din kardeşlerimiz içinde sevmek. Kendimize yapılmamasını istediğimiz bir hareketi kimseye karşı yapmamak. Gönül kırmamak, kimsenin hatırını rencide etmemek. Allah’ın bizim için taksimi olan helal ve temiz rızka kanaat edip, kimsenin mal ve servetine göz dikmemek. Rabbimizin üzerimizde bulunan sayısız nimetlerine karşı şükr edip nankörlük etmemek. İlmin, servetin, sıhhatın hakkını vermek. Allah’ımızı ve sevgili Peygamberimizi evladımız, ailemiz ve nefsimizden daha çok sevmek, yüce tutmak. Ecdadımızın kutsal emanetlerine karşı vefakar ve muhafazakar olmak. Her yerde ve her işimizde Mevlamızı anmak, O’nun nusret ve inayetinden kuvvet alıp ismini dilimizden, fikrini gönlümüzden bırakmamak. Millet ve vatan aşkını, umumun menfaatini, şahsi işlerimizden mutlaka üstün tutmak. Çocuklarımıza İslâm ve imanı küçükten aşılamak, istikamet ve karekterleri üzerine titremek.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki :
“Agâh olunuz; herbiriniz çobansınız, ve sürülerinizden mes’ulsünüz.” (Hadis, Buhâri, Nikah: 81, Tirmizi, Cihad: 27, Müslim, İmare: 20)
İlim ve irfana layık olduğu değeri verip, milletimizin önüne ışık tutacak münevver, ahlâkı mazbut âlim ve ârif kişiler yetiştirmek.
Hülâsa olarak, bütün ef’al ve hareketlerimizde büyük kurtarıcımız, tek halâskârımız Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi rehber edinmektir. Bilmeliyiz ki, herkes kendi sürüsünden mes’üldür. Devlet reisinden mahalle bekçisine kadar. Yakını bırakıp uzağa gitmeyelim. Bir serçe kadar yok muyuz, yuvamızı mamur edelim. Bir arı kadar değilmiyiz hazırlığımızı tamamlayalım. Bir karınca himmetine sahib değilmiyiz ahiret tedarikini görelim, kendimizi düzeltelim. O zaman herkes düzelir. Olduğumuz gibi görünelim, göründüğümüz gibi olalım, felah buluruz. Ruhumuz ham dururken, suretimizin zîneti ve lüksü ile ömrümüzü öldürmeyelim. Unutmayalım ki bir gün muhakkak Rabbımızın huzuruna varacağız. Burada şunu kuvvetle ve katiyetle söyleyebilir ve temin ederiz ki: bu günkü insanlık âlemi, şu saydığımız esaslarla amel etsin, şu ahlâk ve edeb kaidelerini kendinde tatbike koyulsun, herşey yoluna girecek ve beşeriyet içinde bulunduğu derin ızdırablardan biiznillah kurtulacaktır. Bütün buhranlar hal yoluna girecek. Saadet güneşi ufkumuzda doğacaktır.
Efendi bilmiş ol ki; edeb, insanın bedeninde ruhtur.
Efendi, edeb Allah adamlarının gözünün ve gönlününnurudur. Adem, alem-i süfliden değil, alem-i ulvidendir.
Yani beden ile haaki ise de ruhuyla eflakîdir. Bunu anla. Şu dönen feleğin dönüşündeki letafet de edebdendir. İman nedir diye akıldan sordum. Akıl kalbimin kulağına eğilerek “Îman edebtir” dedi. O edeb manzumesinin bazı satır ve beytleri şunlardır:
İlahi emirlere imtisal, nehiylerden ictinab. Ahlâk-ı hamide, zikre devam, mahlukata şefkat ve merhamet, sükun-i kalb hulus-i niyet, muhabbetullahi kesb, amel-i salihaya devam, havf ve reca arasında bulunmak. Zâhir ve bâtını isyanla mülevves etmemek. Taatıyla sevinmek, cürmünden dolayı mahzun olmak. Mevlaya tevekkül ve itimad etmek, nimete şükür, kazaya rıza, belâlara sabır, sıdk ile kulluk, hasenatı Hak’dan, seyyiatı nefsinden bilmek. Allah’ın verdiğine kanaat etmek. İslâm ve imanın şartlarına sadık kalmak, günahta ısrar etmemek ve tevbeye mülazemet eylemektir.
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 631 okuma
