Eyüpsultan, aşk ve uyanış!
- Ana Başlıklar:
M. NEDİM HAZAR / ZAMAN
"Eyüp öksüz" der şair, tarihin surlardaki deliklerden oluşan gözlerini anlattığı şiirinde ve hemen ekler ardından: "Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayı'ndan." Sakinleri ne şanslı, kendisi ne bahtsız bir şehirdir şu İstanbul.
Ve de Eyüpsultan...
Öksüz ve mahzun gibi duran, bir dönem kahramanlıkların, kılıç şakırtılarının, gülle seslerinin yankılandığı mübarek mekânların sükûnet ve insanı tefekküre zorlayan dinginliği. Yaklaşık 20 yıl önce taşındığım bu semtin insan ile tam olarak belirgin olmayan ama büyüleyici bir ilişki kurduğunu anladığımda artık bu semtten kopmanın çok zor olacağını da keşfettim. Aslında merhum Necip Fazıl eksiksiz tasvir etmiş, en iyisi ona müracaat:
"Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; /Servi, endamlı servi, ahirete perdelik.../Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at; /Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat. /Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; /Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare?" /İşte bahsini ettiğim hüzün ve öksüzlük hissi bu aslında!
Ve yıllarca hep içi burkuk, yüreği buruk şekilde geçip gittim Eyüpsultan'ın o tarihî taş sokaklarından. Metrekareye düşen onlarca ecdad anısı, yüzlerce tarihsel olayın gölgesinin birer mezbelelik gibi durması hep hüzünlendirirdi beni. Boynu bükük bir garip gibi yana yatmış mezar taşları, titrek dizlerinin üzerine çökmüş bir kocakarı gibi duran bir dönemin o şahane mekânları. Kırık camlı cumbalar, kılcal damarı patlamış ihtiyar gibi duran duvarlar vs.
Lakin sevinerek ifade etmek isterim ki, özellikle son birkaç yılda bu manzaranın hızla değiştiğine de şahit oldum. O yıkık dökük duvarlar hızla restore edildi, yıkıldı yıkılacak gibi duran viranelerin çoğu tamir edildi...
Şüphesiz müthiş bir vefa ve kendi tarihine sahip çıkma örneğiydi bunlar. Resmîsi ve siviliyle yapan herkesin her iki cihanda da ödüllendirileceğine inancım tam.
Taşa ve mekâna ruhunu veren onun içinde, üstünde, altında yatanlar, yaşayanlar ve hatta ölenlerdir. Yoksa bir taş parçasından başka bir şey değildir Vallahi! O muhteşem imarethaneler, kapanlar, zaviyeler, medreseler ve mektepler. İçindeki ruhu yitirdiğinde bir külçe gibi yere yıkılıp silikleşir o muhteşem yapılar.
İşte bu muhteşem hizmet yapılarından biriymiş Mihrişah Valide Sultan Sıbyan Mektebi. Vaktiyle o koca imparatorluğa ne büyük beyinler yetiştirmiş. Lakin ruhunu kaybeden Türk insanı, hafızasını ve tarihini de yitirmesiyle beraber, yokluğa terk etmiş bu mektebi. Yakın zamana kadar üstelik. Hâlâ Kent Kültür Kurulu raporlarında 'virane-mezbelelik' olarak geçiyor burası. Tinerci çocukların, suçun ve günahın izbesine dönüşmüş zamanın ilim-irfan merkezi.
Sonra hak ve hakikat sevdalılarının birinin derdine dönüşmüş ve ilk başta oradaki tinerci çocuklardan başlayarak kaybettiği ruhun peşine düşmüş mektep. Kendi ruhunu arayan bir bina olmuş sonrasında. Tekrar o eski kehkeşanlı günlerini yakalamış. İçinde şen şakrak çocuklar, ders görmüşler, kurs görmüşler, eğitim görmüşler. Sergiler olmuş, konferanslar olmuş, kermesler olmuş. Kaybettiği ruhu tekrar bulmuş Mihrişah Sultan Mektebi.
Şimdi, hayır ve hasenatın, ilim, tövbe ve tefekkürün zirve yaptığı bu mübarek günlerde elbette üzerine düşen vazifeyi deruhte etmek için koşturuyor... Ebru ve fotoğraf sergisi yapılıyor, ney dinletileri gerçekleştiriliyor, sohbetler düzenleniyor.
Bugün saat 17.00'de açılışı yapılıyor örneğin birkaç serginin. Bunlardan biri de, 'Medeniyetin Sessiz Tanıkları Mezar Taşları' başlıklı sergi. Kendi ruhuna uygun faaliyetler ile bir şeyler yapmak için çabalıyor Mihrişah Sultan Sıbyan Mektebi. Yöneticisi Dr. Mehmet Emin Bey her zamanki gibi şen şakrak ve cevval. Tek arzusu binanın orijinaline uygun şekilde restore edilmesi. Başta yerel yönetimler olmak üzere, tüm yetkililerin bu konuya duyarsız kalmayacağına eminim. Konu ilginizi çektiyse daha fazla bilgi için 0212 417 61 90 numaralı telefonu arayabilirsiniz.
- seyyahin İslam ve Tasavvuf blogu
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 153 okuma
