Gönenli Mehmet Efendi...
Osman Toprak - Milli Gazete
1903 yılının Temmuz ayının birinci günü Gönen’de dört çocuklu bir ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Selametoğullarından Osman Bey, annesi Fatma Hanımdır. Hocaefendi babasından şöyle söz etmektedir: "Babam hafız değildi ama hafızları seven temiz bir Müslümandı. Haram yemez, harama iltifat etmezdi. Çiftçi idi. Kendi işine bakardı. Bizim terbiyemizle uğraşırdı. Benim için, babama "Sen bunu okut" demişler. Babam da bana Kur’an aldı ve beni hafız yetiştiren Kırımlı Hafız Abdullah Efendiye teslim etti."
Mehmet Efendi Gönen’de Osmanlı ibtidaiyesini birincilikle bitirmiş, 12 yaşında da hıfzını tamamlamıştır. Kendisi hafızlığının ne kadar kuvvetli olduğunu daha sonra şu sözlerle ifade etmiştir: "Dünyada hiç yazılı Kur’an kalmasa Allah’ımızın inayeti ile eksiksiz, hatasız yeni baştan Kur’an’ı yazabilirim." Hafızlığını tamamladıktan sonra daha küçük yaşlarda talebe okutmaya, hocalığa başladı.
Gönen’de işgal ve istiklâl
Gönen, 6 Temmuz 1920 tarihinde Yunanlılar tarafından işgal edilmiş kurtuluş günü olan 6 Eylül 1922’ye kadar da bu işgal sürmüştür.
Memleketin hakiki sahibi olan Türk ve Müslüman halk içeriden ve dışarıdan zulme, işgale ve baskıya maruz kalmıştır. Kasabada bulunan ve Türklerin her türlü nimetleri ile yaşamış, beslenmiş, zengin olmuş, refaha kavuşmuş olan yerli Rum ve Ermeniler fırsattan istifade ederek hemen Yunanla birleşmiş ve milletimize her türlü zulüm ve işkencede Yunan’dan aşağı kalmamıştır. Yunan’ın, Rum’un ve Ermeni’nin Türk halkına yaptığı zulüm ve işkenceler günler, aylar geçtikçe tahammül edilemez bir hal almıştı. Müslüman milletimiz bu zulme karşılık silahlarına sarılmış ve dağlara çıkmıştır.
Bir gün Yunan işgal kuvvetleri komutanı ahaliyi Hükûmet konağı önünde toplar. Biri asker diğeri sivil iki papaz Türk milletini aldatmak, milletimizin direncini kırmak, kendilerini adeta kalıcı ve barışçı göstermek için kürsüde halka hitap ederler: "Ey Türk ve Rum ahali! İyi geçinmelisiniz. Muhtariye-i idare için nümayişler yapmalısınız. Büyük galip devletlere, Yunan hükûmetine müracaatta bulunarak muhtar bir idare istemelisiniz. Artık Ankara hükûmeti gelip sizi kurtaramaz. Gelseler dahi bu bölgeler bir harabeye döner ve sizleri cansız cesetler şeklinde bulurlar. Bunun için aranızda anlaşmanız ve söylenen sözleri iyi dinleyip bunları yerine getirmeniz çok akıllıca bir hareket olur."
Toplantında ayrıca Yunan ve İngiliz devletlerine methiyeler düzen papazlar sonunda bir de ayin yapmayı ihmal etmemişlerdir.
Onların bu karanlık emellerine son verecek, Müslüman milletimizi kendi vatanında yeniden istiklâline kavuşturacak konuşmayı Gönen Camiinde genç hafız Mehmet Efendi yapacaktır: "İnsanlar ne kadar ahbap ne kadar dost olurlarsa olsunlar, dinsiz imansızlarla ne kadar yakınlık bulsalar gene yalandır, yalan. Hep menfaat için Hrıstiyanların Hrıstiyanlığı, hep seni yolmak için hatta harcamak için. Allah-ü Teala ne buyurdu âyet-i kerimesinde: "Sen milletlerine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut ve razı olmazlar. Ey Habibim! Onlara de ki: "Yol Allah’ın gösterdiği yoldur, İslâm’dır. Sana gelen vahiy ve İslâm’dan sonra heva ve heveslerine tabi olacak olursan Allah’ın azabından seni koruyacak hiçbir dost ve yardımcı yoktur." Yahudi ve Hıristiyanlar katiyyen sizden razı değildir, ama size öyle görünürler. Sizi yolmak için, paranıza pulunuza kasdetmek için yaparlar. Sakın, sakın ha! Lailahe illallah Muhammedün Resulallah."
Türkiye’yi işgal eden Yunan ordusu halka kendisini benimsetmek için daima kendilerinin buralara "ulvî bir vazife ile" geldiklerini, "adalet, medeniyet, musavat" getirdiklerini, kendilerine teslim olan, silahlarını bırakanların "Yunan hükûmetinin affına mazhar olacağını" yayınladıkları çeşitli bildiri ve gazete haberleri ile duyurmuşlardır.
Mehmet Efendi, Gönen’de Malkoç mahallesinde doğmuştur. Mahallede çokça Rum ve Ermeni de bulunmaktadır. Bu sebeple çocukluğunda Rumca’yı öğrenmiştir. Onlarla diyalog kurabilmekte, konuşabilmektedir. Mehmet Efendi Yunanlıların dikkatini çekmiş ve sahte bir sevgi ile kendi menfaatleri için onunla yakınlık kurmaya çalışmışlardır. Bu sahte yakınlık gösterisi sırasında Yunan işgal kumandanından aldığı bilgileri Gönen milis kuvvetlerine aktaran genç hafız Mehmet Efendi, Gönen’in düşman işgalinden kurtulması için verilen mücadele ön planda çalışmış, birkaç kez ölümle burun buruna da gelmiştir. Gönen’in Yunan tarafından yakılacağını öğrenen Mehmet Efendi bu bilgiyi de Efelere ulaştırmış, böylece tedbirler alınmış, 6 Eylül gecesi ve gündüzünde Yunan askerlerinin çoğu bu hain planlarını gerçekleştirmeye vakit bulamadan imha edilmiştir. Kaçıp canını kurtaran bir Yunan, Bandırma’da vapura binerken, "Geriye dönersem Hoca’yı belediyenin önündeki çınara asacağım." demiş. Hocaefendi’nin ayağında bu yıllardan kalma bir de kurşun yarası vardır. Yıllar sonra Sultanahmet Camii’nin imam odasında: "Oğlum, Yunanlılar gelecek, beni asacaklar." diye latife de yapmıştır.
İlim hayatına giriş
Gönen’deki bu vazifesinin ardından daha fazla okumak niyetiyle İstanbul’a gitti. Serezli Ahmet Şükrü Efendinin ders halkasına devam ederek 1925’te kıraat ilminden icazet aldı. Ahmed Şükrü Efendi, Şehzade Camiinin Şeyhü’l-Kurrası olması hasebiyle Fatih Camiinde ve evinde talebelerine ders vermiştir.
Bu arada Medresetü’l-İrşad’a kaydoldu. 3 Mart 1924’te medreselerin kapatılması üzerine yeni açılan İmam-Hatip Mektebinin [Bugünkü Yavuz Sultan Selim Kız Meslek Lisesi binası] son sınıfına kabul edildi, 1927 yılında bu okuldan mezun oldu. 1934’te kanun çıkınca Öğütçü soyadını aldı. Fakat halk arasında daha çok Gönenli Hoca olarak bilindi, sevildi, sayıldı.
İmam-Hatip olarak Gönen Çarşı Camiinde göreve başladı. Burada Fatma Hanım ile evlendi, kısa bir zaman sonra İstanbul’a taşındılar. Gönenli Hoca’nın İstanbul’da ilk görev yeri Hacı Bayram Kaftani Camiidir. Sonra Dülgerzade Camiine atanmış, ardından da Çavuşzade Camiinde vazifesini sürdürmüştür. Sonra Hocaefendi, Sultanahmet Cami-i Şerifine tayin edilir ve 1 Mayıs 1950 tarihinde burada göreve başlar. 7 Temmuz 1982 tarihinde resmî görevinden emekli olur, fakat hizmetlerini vefatına kadar aşkla şevkle devam ettirir.
Resmî görevinin yanında Gönenli Hoca Kur’an kurslarında fahrî hocalık ve fahrî vaizlik yapmıştır. Türkiye’de din görevlilerine karşı duyulan ihtiyacı gören Gönenli, kendi gayretleri ile -hepsi de Fatih semtinde bulunan- Üçbaş Camii, Hacı Hasan Camii ve Hırka-i Şerif Camii Kur’an Kurslarında –halktan topladığı yardımlarla- geçinmelerini ve barınmalarını sağladığı binlerce talebenin okumasına ve yetişmesine önderlik etmiştir. Kur’an-ı Kerim’i ve dinî bilgileri öğrenmek için Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen bu fakir öğrenciler onun himayesinde Kur’an eğitimini ve ilim tahsilllerini tamamlamışlardır. Bu hizmetleri esnasında talebesini elleriyle giydirir, uyup uymadığına bakar; yırtık ve eski ayakkabısını çamuruna, kirine bakmadan eline alır, talebesine yeni ayakkabıyı giydirdikten sonra eğilip dar mı değil mi diye kontrol ederdi.
Gönenli Mehmet Efendi, zaman zaman beşyüzü aşkın genç bir öğrenci grubunu geçindirmek için sabah namazında evinden çıkar, asıl görevini hiçbir zaman ihmal etmeksizin cami cami dolaşırdı. Namaz vakitlerinin dışındaki vaktini de hanımların ağırlıklı olduğu cemaatine vaaz u nasihatta bulunarak geçirirdi. Kadınların ihmal edilen din ve ahlâk eğitimine çok önem verirdi. Bu sohbetler ve vaazlar haftanın hemen her gününde İstanbul’un çeşitli camilerinde devam ederdi. Vaazlarında öğretmekten çok, irşad etme ve dinî hayatı canlı tutma onun asıl hedefi olmuştur. Vaazlarına Kur’an-ı Kerim okuyarak başlar, ilahi ve kasidelerle cemaati coşturur, ardından kısa fakat son derece tesirli konuşmasını yapardı.
Hapiste, katillerin arasında
1943 yılında Gönenli hikmet-i ilahî olarak hapse girmiştir. Bir gece saat 3.00’te kapısı çalınır. Polis onu tutuklamak için gelmiştir. İki gün içerisinde gelip karakola teslim olmasını ister. Gönenli devletine ve kanunlarına son derece saygılıdır. Hayatının hiçbir döneminde kanun dairesinden dışarı çıkmamıştır. Ertesi günü, birkaç parça kıyafet alır, ailesine:
-Birkaç gün gelemeyeceğim. Anadolu’ya gidiyorum, diyerek karakola teslim olur. Onu hakikaten Anadolu’ya, Denizli hapishanesine gönderirler.
Hapishane müdürü:
-İstanbullu Hoca’ya sorun, nereyi istiyor, der.
-İdamlıklar neredeyse oraya, olur cevabı.
Onu ağır suç işlemiş azılı katillerin bulunduğu 25 kişilik koğuşa koyarlar. Hocaefendi de besmele çekip sağ ayağını da atarak içeri girer. O anda kulağına:
"Bugün 1 Muharrem bu sana Allah’tan geliyor." diye nida olunur. Bu sesi anlatırken Hocaefendi demiştir ki: "Hayatımda o kadar tatlı bir nida işitmediğim için olduğum gibi kaldım. Ne bir santim ileri, ne bir santim geri gidebildim." demiştir.
Orada hemen bir kaside okur:
Kahrında da hoş lutfun da hoş
Senden gayrı her şeyler boş
Koğuştakiler şaşırır, aynı anda Hocaefendi de bir şaşkınlık yaşar. Koğuşağası hemen tahtından inip Hocaefendiyi oturtur. Hocaefendi:
-Kardeşim ben burada oturamam, gel otur, der.
Koğuşağası:
-Hayır Hocam, bundan sonra sen ne emredersen bana söyle, gerisine karışma, der.
Diğer katiller Hoca’ya sorarlar:
-Hocam sen kimi öldürdün?
-Yok kimseyi öldürmedim ama müdür bey "Nereyi istersin?" diye sorunca sizlerle olmak istedim, der.
Gönenli’nin isteği, beş vakit namazı cemaatle kılmaktır. Herkes boy abdesti alır ve namaza başlar. Vaaz zamanı vaaz eder. Mahkumlara Kur’an öğretir. Hocaefendi onlarla tek tek ilgilenir. Başlangıçta hepsinin niyeti çıkınca yeniden birisini, hasmını öldürmektir. Yedi aylık uğraşıdan sonra: "Biz buradan çıkarsak değil hasmımıza, Allah’ın bir canlısına zarar veremeyiz." demeye başlarlar. Sonraki yıllarda Hocaefendi bu mahkumların ailelerinden pek çok teşekkür mektubu almıştır.
Aynı hapiste Bediüzzaman ile
Burada Bediüzzaman Hazretleri de bulunmaktadır. Gönenli gelince:
-Hoş geldin Mehmet Efendi, hoş geldin. Kardeşim sen burada lazımdın. Bir imamımız yoktu. Allah onu da gönderdi. Kardeşim Mehmet burada büyük hizmet var. Burası medrese-i Yusufiye, diye karşılar.
Bediüzzamanla sık sık görüşür. Mahkemeye gidip gelirler, beraber kelepçelenirler. Bazen Bediüzzaman’a Kur’an okur.
Altı-yedi ay sonra mahkemede ikisi de suçsuz bulunur, beraet eder. Gönenli ; "Ona çok şey borçluyum. Cesaret ve kuvveti kendisinden aldım." der. Bediüzzaman da: "Biz Kur’an’ın manasına çalışıyoruz. Gönenli Mehmet Efendi ise lafzına çalışıyor. Onun talebelerini kendi talebelerim gibi Nur talebesi olarak kabul ediyorum." demiştir. Hapishane hatıralarını yâd ederken: “Ben bu dünyayı ne kadar anladım? Sıkıntılarımı, hapishanede bulunuşumu size ders olsun diye anlatıyorum. Bunların 24 saatinin sevabını bize ver de dünya dolusu altın verelim deseler, vallahi vermem. Onlar bana Rabbimin tesellisi" demiştir.
Kur’an’a ve ilme hizmette bir ömür
Hocaefendi bir sohbetinde Kur’an Kurslarını nasıl kurduğunu anlatmıştır. Kendi çocuklarına Kur’an’ı evde öğretmeye devam etmektedir. Bir polis cadde ortasında: "Hoca sen çocuklarına Kur’an öğretiyormuşsun!" diye ulu orta laf eder. Hocaefendi de:
-Evet, doğru. Elimden gelse bütün İstanbul halkına, dağına taşına öğretmek istiyorum, der.
O zaman şöyle dua eder:
-Ey yüce Allah’ım! Senin peygamberin tekti. Sen onu düşmanlarına karşı yücelttin, zafere erdirdin. Ben de Peygamber’in ümmetiyim, bana yardım et, bugünden itibaren senin Kur’an’ını yüceltmek için uğraşırım.
Ömrünü tamamen ilme ve talebelerine adamıştır. Talebelerine o kadar düşkündür ki, öz çocuklarının altından minderlerini, yastıklarını alıp; "Bunları talebelerime götüreyim. Siz yastıksız yatabilirsiniz ama onlar ilim erbabı olacaklar." demiştir.
Osman Selvi’nin bir hatırası şöyledir:
Hacı Bayram Kaftani Camiinde talebe sayısı yediyüz sekiz yüze çıkmıştı. Hocamızın vaazları da devam ediyordu. Bir gün:
-Çocuklar çok bunaldım. Evdeki halıları sattım. Yine de 20.000 TL borcumuz var. Siz dua edin de ben amin diyeyim. Bu borcumuz ödenecek, der ve orada dualar edilir. Duadan sonra bahçeye çıkarlar. İki kamyon gelmiştir. Gelenler:
-Biz Nuri Topbaş’ın çocuklarıyız. İaşe, 400 çift lastik ve 20.000 TL getirdik.
Hocamız bir "Allah" çekti, sanki kubbe yıkılacaktı. Hocaefendi’nin evi hep satılık olmuştur. Para bulamayınca bazen evdeki halılarını satar bazen de evini satılığa çıkarır, satar Kur’an talebelerinin masraflarını böylece karşılardı.
Bir başka hatıra
Zamanın İstanbul Belediye Başkanı ve Valisi Fahrettin Kerim Gökay bir gün Hocaefendiyi çağırır:
-Duydum ki, sen talebe okutuyorsun. Nereden buluyorsun bu kadar çok parayı?
Hocaefendi:
-Allah veriyor, der.
Valinin cevabı ilginçtir:
-Allah bana da versin.
Hocaefendi gayet rahattır:
-Sen Allah demesini bilirsen, Allah sana da verir.
O esnada Edirne’den bir misafir gelir. Bir Hacıefendi Gönenli Mehmet Efendiye yardım etmek istiyor diyerek, parayı çıkarıp verir.
Vali çok şaşkındır:
-Ben de sana artık elimden gelen yardımı yaparım, der. Hocaefendi, hizmetlerin devamından başka bir arzusu olmadığını söyleyerek valiye teşekkür eder.
Şimdiki Şeyhü’l-Kurra Mikdat Temiztürk Hocaefendi anlatıyor:
Gönenli Hocayı sık sık Haydar Karakolu’na götürürlerdi. "Nereden buldun, nereden alıyorsun?" diye sorarlardı. Hocaefendi hiç şikayet etmezdi. "Karakola ifade vermeye gidiyorum" filan kesinlikle demez, "Sohbet etmeye gidiyorum" derdi. Bir gün yine karakola giderken:
-Sen kapıda dur, çıkacağım şimdi, dedi. Hocaefendi karakola girdi, biraz sonra Süleymaniye Emniyet Amiri geldi. Polisler hemen hürmet edip ayağa kalktı. Emniyet Amiri Hocamızı görünce:
-Hocam, sen ne arıyorsun burada?
-Arkadaşlarla sohbet etmeye geldim.
-Hocam, bir haftadır seni arıyorum, bende bir emanetin var. Elini öpeyim, gideceğim, diyor ve para zarfını Hocamıza uzatıyor.
Hocamız daha sonra polislere:
- Ben size Allah gönderdi diyordum, işte Allah gönderdi, ben mi istedim şimdi bu zarfı, diyor.
Orhan İnce Hocaefendi anlatıyor
Hocaefendiyi ben 1950’den sonra tanıdım. Hiçbir talebesini açıkta bırakmamıştır. Onlarla ilgilenmiş, yer vermiş, yatak vermiş, yorgan vermiştir. Bayram sabahları talebeler evinin önünde sıra olurdu. Talebeye: "Sana ne lazım?" diye sorardı. Herkese istediği kadar verirdi. Dağıttığı mendilin, çorabın, gömleğin sonu gelmezdi. Hocafendinin eline bu kadar çok imkanlar geçmesine rağmen bunların hiçbirisine itibar etmemiştir. Geride sadece birbuçuk katlık bir dünyalık bırakmıştır. Hatta yakınları bir vasıta almayı teklif ettikleri zaman: "Benim arabaya ayıracak vaktim yok." demişlerdir.
Sadi Çelebi Dârü’l-Kurrası
Hocaefendinin en çok gurur duyduğu mekan Sadi Çelebi Dârü’l-Kurrası’dır. Pek çok dinî kurumun olduğu gibi buranın açılışında da büyük emek harcamıştır. 73 yıldır kapalı olan, Kanunî Sultan Süleyman devri Şeyhü’l-İslâmı Sadi Çelebinin Mimar Sinan’a 1533 yılında inşaa ettirdiği Dârü’l-Kurra aralıksız 382 yıl boyunca kıraat ilmine göre hafız yetiştirmiştir. Bu müessese 1916 yılında kapanır.
Fatih Müftülüğünün, İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğünün yetkilileri ve hayırsever vatandaşların gayretleriyle yeniden hayat bulan, Kur’an hizmetine açılan müessese büyük bir sevinçle karşılanır. Reisü’l Kurra Gönenli Mehmet Efendi açılışta konuşmayı ve duayı yapar. Yeni ve eski kurralar Kur’an okurlar. Müessese tekrar Gönenli’nin yoğun gayretleriyle Kur’an hizmetine 10 Şubat 1989’da kazandırılır.
Hocaefendi 1989 yılında kendisi ile yapılan bir röportajda hayatını şöyle anlatır: Elimden geldiği kadar okullara yardım ediyordum. Bilhassa Fatih İmam-Hatip Okulunun açılışında, sonra İlim-Yayma Cemiyetinde de vazife alarak Üsküdar Yüksek İslâm Enstitüsü ve bilahare İlahiyat Fakültelerinin açılışında bazı arkadaşlarla vazife yapmaya çalıştım. Kur’an hizmetlerinden başka iş yapmadım. Türkiye’nin hemen her yerinde öğrencilerim var. Çok hafız yetiştirdim. Yalnız şu hususu özellikle belirtmek istiyorum, bütün bu Kur’an ve ilm-i kıraat hizmetlerini parasız yaptım. Diyanet İşleri Başkanlığından kurslar için para almadığım gibi kimseden de para istemedim. Hocaefendi, devrin bütün olumsuz şartlarına rağmen binlerce Kur’an talebesine hizmet ederek, onları yetiştirerek dine, devlete ve millete en güzel ve unutulmaz hizmette bulunmuştur.
Vefatı
2 Ocak 1991 tarihinde ömrünü noktalar. Cenazesi Fatih Camiinde çok kalabalık bir cemaat huzurunda Reisü’l-Kurra Hafız Abdurrahman Gürses Hocaefendi tarafından kıldırılır. Cenazesi Edirnekapı, Sakızağacı Şehitliğine defnedilir.
Cenaze namazının ardından Abdurrahman Gürses Hocaefendi:
-Ağlayın ey millet, bir büyük âlim gidiyor. Bir büyük âlim değil, bütün bir âlem gidiyor. Sanırız ki, şimdi Hazret-i Muhammed Mustafa da mezarından çıkıp namaza durmuştu, diye coşkulu bir seslenişte bulunur.
Hayatı boyunca yaptığı hizmetlerle Hocafendinin yanında olan hanımına ahir ömründe şöyle bir hediye vermiştir: "Bu zamana kadar yaptığım bütün hizmetlerin bütün sevabını sana veriyorum."
Vefatından sonra onun adını ve güzel hizmetlerini yaşatmak için talebeleri tarafından Gönenli Mehmet Efendi İlim ve Hizmet Vakfı kurulmuştur ve vakıf hizmetlerini devam ettirmektedir.
Kaynaklar
Gönenli Mehmet Efendi, Zeynep Feyza Kurtulmuş, Gönenli Mehmet Efendi İlim ve Hizmet Vakfı yayınları, İstanbul, 2007
Sohbetler 1, Gönenli Mehmet Efendi İlim ve Hizmet Vakfı yayınları, İstanbul, 1999
Sohbetler 2, Gönenli Mehmet Efendi İlim ve Hizmet Vakfı yayınları, İstanbul, 2001
İlim İrfan ve Hizmet Pınarı Gönenli Mehmet Efendi, İzzet Ay, Yağmur yayınevi, İstanbul, 2007
Aziz Hocam Gönenli Mehmed Efendi, Rahmi Serin, Pamuk yayıncılık, İstanbul, 2002
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, cild: 14, İstanbul
Gönenli Mehmed Efendi, Mustafa Özdamar, Kırkkandil yayınları, İstanbul, 1997
İslam’da Kur’an öğretimi ve reisü’l-kurra Gönenli Mehmed Efendi, Recep Akakuş, Sahaflar Kitap Sarayı, İstanbul
gmev.org [Gönenli Mehmet Efendi İlim ve Hizmet Vakfı]