Osmanlı Türkçesi öğrenmenin önemine işaret eden Dursun Gürlek Batılılar kadar değerini bilmediğimiz geçmiş bilgimize acil ilgi çağrısı yapıyor: "Osmanlı Türkçesi, Fransızca, İngilizce, Arapça gibi yabancı bir lisan değildir. Bizim kendi dilimizdir. Fakat o kadar uzaklaştık ki; sanki yabancı bir lisanmış gibi algılanıyor. Osmanlı medeniyetini olanca güzellikleriyle öğrenmemiz için, Osmanlı Türkçesi öğrenmeye şiddetle ihtiyacımız var."
Ayşenur İkiz / Milli Gazete
Tarihçi yazar Dursun Gürlek, televizyon radyo programlarının yanı sıra Kubbealtı Kültür Sanat Akademsinde Osmanlı Türkçesi dersleri veriyor. Tarihi bugün yaşanıyormuşcasına anlatan Gürlek'in kitap çalışmaları, günümüz insanına yaşadığı çağa tarihin perspektifinden bakmanın önemini de anlatıyor. Sanatalemi.net'te, Kubbealtı'ndan öğrencisi olan Ayşenur İkiz'in hocasıyla yaptığı söyleşi yayınlandı. İşte Gürlek'in tarih yolculuğu...
*Fransızca ve İngilizce gibi Osmanlıca da başlı başına bir dil mi? Yoksa daha çok alfabe ağırlıklı bir kültür mü?
Osmanlı Türkçesi elbette bir kültür lisanıdır. Mesela ben, mükemmel derecede Fransızca bilirsem, Fransız edebiyatını, kültürünü, tarihini, sosyolojisini çok iyi bilebilirim ve doğrusu merak da ederim. Bu kültürü, bütün incelikleriyle öğrenmeyi hakikaten arzu ederim. Ama şu da bir gerçek ki; Osmanlı edebiyatı, tarihi, kültürü yani kısacası Türk edebiyatı, kültürü, tarihi; bizim kültürümüz, esas kültürümüz olması bakımından hem daha öncelikli hem de daha zengin malzemeye sahip. Yani mükemmel Fransızca bilmek suretiyle, Fransız kültürünü nasıl bilmek istersen, ondan on misli daha fazla istekle Osmanlı kültürünü öğrenmek istemelisin. Bunun için de yegâne şart mükemmel Osmanlıca bilgisi. Şunu da söyleyeyim; Osmanlıca sözü galat-ı meşhurdur. Ne demek galat-ı meşhur? Yerleşmiş, herkesin kabul ettiği yanlış. Bunun doğrusu Osmanlı Türkçesidir. Osmanlı Türkçesi, Fransızca, İngilizce, Arapça gibi yabancı bir lisan değildir. Bizim kendi dilimizdir. Fakat o kadar uzaklaştık ki; sanki yabancı bir lisanmış gibi algılanıyor. Dediğim gibi, Osmanlı medeniyetini olanca güzellikleriyle öğrenmemiz için, Osmanlı Türkçesi öğrenmeye şiddetle ihtiyacımız var.
Kendi belgelerimizi anlamak için batılılardan yardım istiyoruz
*1800 yıllarda bırakın aydın olmayı bir insanın katip olmadığı sürece doğru okuyup yazamayacağı üzerine bir tartışma var. Özellikle sesli harflerden tasarruf edilmesi bizim gibi 8 tane sesli harfi olan dil için ciddi sorun oluyor. Biz okuyup yazarken harflerin okunuşlarını nasıl ayırt edeceğiz?
Mesela, kef ve lam harflerini yan yana getirelim. Aynı kelimeyi 4-5 farklı şekilde kel, kül, gel gibi okuyabiliriz. Peki, bunları birbirinden ayırıp, doğru olanı nasıl seçeceğiz? O kelimenin siyakına ve sibakına yani önündeki ve arkasındaki kelimeye bakmamız gerekiyor. Osmanlıca kelimeler yazıldığı gibi okunmuyor. Diğer lisanlarda da öyle değil mi? Türkçeden daha doğrusu Latin harflerinden farkı bu. Fakat bu Osmanlı Türkçesini öğrenmemek için bir mazeret değil.
*Bazı Türkologlar Latin harflerinin bizi tembelleştirdiğini, Osmanlı Türkçesinin yazımdaki ve okumadaki farklılığın bir nevi beyin jimnastiği olduğunu kabul ediyorlar…
Katılıyorum. Zihni sürekli canlı tutuyor ve hazırlıyor. Bizi araştırmaya, öğrenmeye sevk ediyor. Bu bakımdan faydalı, kolaycılık iyi bir şey değil yani. Şunu kabul edelim; Türk olmadığı halde, Osmanlı Türkçesini bizden daha iyi bilen Japonlar, Almanlar, Ruslar var. Hatta zaman zaman onlardan yardım istiyoruz, bazı belgelere ulaşmak için. Özellikle bundan 15-20 sene önce buna şiddetle ihtiyaç vardı. Bu adamlar Türk olmadıkları halde mükemmel derecede Osmanlı Türkçesi öğrendiklerine göre öğrenilebilirmiş.
* Benzing, Radloff Türkologların öncülüğünde yurt dışında bizim dilimiz ve kültürümüz sanki bizden bir adım önde gibi sanırım değil mi?
Evet, yabancıların bu çalışmaları bizi teşvik etmeli. Hani bir söz vardır “ol mahiler ki derya içredir, derya bilmezler” ben, bunu söylediğiniz konuya benzetiyorum. Biz hazinenin içindeyiz hatta üstündeyiz, bunun için kıymetini dışarıdan bakanlar kadar iyi bilmiyoruz. Dışarıdan bakanlar daha fazla bildikleri için bizden daha fazla gayret gösterip Türkoloji tarihiyle ilgili önemli eserler ortaya koymuşlardır. Bunun birçok örneği var. Fakat Türklerde birçok değerli eserler vermişlerdir. Nihat Sami Banarlı, Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan … Türkoloji sahasında önemli isimler.
Türkiye'nin sorunu ilimdir
* Bizler diğer lojili ilim alanlarını bilmemize rağmen Türkoloji’yi bilmiyoruz bu durum nasıl aşılabilir?
İşte böyle sevdirilir. Sevmek için bilmek gerekiyor, bilmeden sevgi olmaz. Hiç tanımadığınız bir insanı sevebilir misiniz? Önce tanıyacaksınız sonra seveceksiniz, öncelikli olan tanımak. Ayrıca bütün kötülüklerin kaynağı cehalet. İlimde de Türkoloji’de de tarihte de içine düştüğümüz bunalımın yegane sebebi; derin bir geçmişe sahip olan Türkiyat dediğimiz şeyi bilmemektir. Dünyanın en eski milletlerinden biriyiz. Geniş imparatorluklar kurmuşuz, nereye gitmişsek bir kültür götürmüşüz, kalem ve kılıcı birlikte kullanmışız fakat attığımız imzayı tekrar atacak seviyeye gelemiyoruz. Demek ki; ilimden cehalete düşmüşüz. Cehaleti yenmemiz gerekiyor. Türkiye’nin meselesi ne ekonomidir, ne siyasettir, ne şudur ne budur; Türkiye’nin sorunu ilimdir, maariftir yani.
* Son zamanlarda herkes trendlerin peşinde mesela en çok reklamı olup trend haline gelen kitaplar…
Siz bir kitabı çok reklam yaptığı, bahsedildiği, sattığı için okuyorsanız kanaatimce ayakları yere sağlam basan, karakterli bir okuyucu değilsiniz. Bu rüzgar önündeki saman çöpüne benzer. Rüzgar ne kadar şiddetli ise o kadar uzağa sürüklenir. Halbuki kendini bulmuş, seviyesini ispatlamış bir okuyucu olsa durum farklı olur. Benim kanaatimce çok satan kitap, kaliteli kitap anlamına gelmez. Onun için ben o türlü kitapları çok okumuyorum. Yanlış anlaşılmasın, tüm çok satanlar kalitesizdir demiyorum, kaliteli olup çok satanlar da vardır elbet. Ama çok satmak ölçüt değil. Bilim, kültür ve sanatta çokluk değil kalite önemlidir. Elli altmış kişiyi bir şoför götürür ama burada önemli olan şofördür. Şair de sanatçı da kültür adamı da şoför gibidir, makinist gibidir. Bu bir kişidir ama kaliteli adamdır, azlıktaki çokluğu sevmek lazım.
* Tarihten uzaklaşmak ne tür yozlaşmaya neden olur?
Bana bir arkadaşım dedi ki; “hocam Safahat çok güzel ama anlamıyorum, dili çok ağır.” Ben de samimiyetine güvenerek “Safahat ağır değil, sen hafifsin.” Dedim ki; bu tür eserlerde, seviyeye inilmez çıkılır. Safahat’ı rahat okumak için Osmanlıca, tarih, edebiyat bilecek; hadis, fıkıh, kelamdan anlayacaksın. Demek ki kültürel alt yapıya ihtiyaç var. Sadece Safahat değil, Mesnevi gibi büyük eserlerde de bu söz konusu.
* Son dönemlerde bir de sadeleştirme altında kitapları deforme ediyorlar bence. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bu çalışmalar için mutlak anlamda iyi veya kötü denilemez. Yerine, zamana ve ihtiyaca göre değişir ama günümüzde sadeleştirmenin adı maalesef ki eseri katletmek. Refik Halit Karay’ın kendi kaleminin zevkini sadeleştirilmiş şekli vermez. Her şey esas Türkçe olan Osmanlıcayı öğrenmemize dayanıyor, çünkü onda Arapça, Farsça, Latince var. Bütün bunları bilmek, zengin bir dağarcığa sahip olmayı gerektirir. Biz kelimelerle düşünürüz, kelimelerle söyleriz, kelimelerle hayal kurarız ve kelimelerle hayatımızı düzene sokarız. Kelime, yemek gibi, tabii gıdalar gibidir. Ne kadar çok kelime varsa o kadar rahat konuşuruz ve kültür dilinde çıkılacak seyahatte o kadar rahatlarız. Hayret ediyorum, edebiyatla ilgili olan gençler bile lügatten çok uzak bir hayat yasıyor. Bu kadar yıldır bu işin içindeyim sözlüksüz yapamıyorum. Hocamız Cemil Meriç “Kâmus namustur.” demiştir o sözlüğe çok önem verirdi, sözlük açıp kapatmayı alışkanlık haline getirmedikçe olmaz.
80 dönemini yazmak istiyorum
*Hayatımızı devam ettirmek için bir dile en azından hakim olmak gerekiyor. Peki dilimizi hakkıyla öğrenmek için Osmanlı Türkçesini en hızlı ve kalıcı nasıl öğrenebiliriz?
Evvela merak etmek lazım. O zaman öğrenmemek diye bir şey olmaz. Öğrenmek; hocaya göre, ders verilen mekana ve zamana göre değişir. Şöyle ifade etmek gerekirse karnımız aç, bir lokantaya gittiniz çeşit çeşit yemekler var ama belli ki siz bir yemeği seviyor ve istiyorsunuz. Öğrenmek için önce isteyecek, sonra hocayı bulacak, rahle- i tedrisine oturacaksınız. Rahle-i tedris çok önemli. Kitaptan kendi kendine öğrenebilirsin ama illa ki bir hocanın dizinin dibine oturacaksın. Çünkü bizde ilim iletişimdir, karşılıklı konuşmak, bakışmaktır. Tabi her hoca da iyi ders vermez. Hepimiz lise, üniversite okuduk, bir çok hocamız oldu. Mesela bir tarih hocam vardı ve tarihi sevdirdi. Israrla sevdirdi diyorum çünkü tarihi olayları anlatırken yaşıyormuş gibi heyecanla anlatırdı. Osmanlıca’yı böyle bilen anlatan hocayı dinlemek gerekir.
* Bundan sonra yapmak istedikleriniz nelerdir?
2.küllük yani benim de yetiştiğim 80 dönemini yazmak istiyorum. O mekanlar birer akademiydi. Yazarların, şairlerin, sanatçıların yaşadıkları yerlerle ilgili de bir çalışma yapmak istiyorum. Allah nasip edersi yaşadığım sürece kültür tarihine hizmet edebilecek eserlerde ve çalışmalarda bulunmak gayesindeyim.
Milli Gazete