Skip to Content

Hacı Bayram Veli’nin vardığı şehir...

Ankara’nın manevi mimarlarının en başında yer alan isimdir Hacı Bayram Veli. 1352 yılında Ankara’nın Çubuksuyu kenarında Sol fasıl (Zül –Fazıl) köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Numan’dır. Somuncu Baba olarak bilinen Hamideddin İbni Musa’ya intisap eder. Somuncu Baba nerede ise Hacı Bayram oradadır. Bursa, Şam, Mekke gibi şehirleri dolaştıktan sonra Aksaray’a gelirler.

1412’de Şeyh Hamidettin’in ölmesi üzerine Hacı Bayram yeniden Ankara’ya döner. Ankara’da Halvetiyye ile Nakşibendiyye’nin yollarını birleştirerek Bayramiliği yaymaya başlar. Bayramilik aşk ve cezbeye dayanır, yaptıkları hayrı ve kulluğu gizlemeyi esas alırlar.

İşte Hacı Bayram Veli’nin Ankara’ya dönüşü böyle bir aşk ve cezbe içerisinde olur ve bu hal onu meşhur dizelere götürür:

"Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde / Bakıcak didar görünür ol şehrin kenaresinde / Nagahan ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım, taş ü toprak arasında."

Bu dizelerle kendinden bir asır evvel yaşamış bir hak aşığı ve halk ozanı olan Yunus Emre’ye selam gönderir gibidir. Bizim Yunus da aynı şehirleri dolaşarak girmiştir bu dergâha:

"Var imdi gez şardan şara / Söyle garip bencileyin."

Şehirden şehre gezmek, halden hale girmekten başka hangi şeye daha iyi yakışabilir ki?

Hacı Bayram Veli’nin ‘ansızın (nagahan) gördüğüm dediği şâr (şehir) sınırlarını yüreğiyle çizdiği Ankara’dır. Öyle ki, şehirle beraber deruni âlemi de aynı anda inşa olmaya başlar büyük velinin. Şehirle hemhâl olur adeta. Kendinden geçerek şehre, şehirden geçerek kendine varır. Aslında içindeki kurduğu şehrin aynasından başka bir şey değildir Hacı Bayram’ın gördüğü.

Hacı Bayram Veli Ankara’da ziraatla meşgul olur. Sabrın, olgunlaşmanın, filizlenip boy vermenin en güzel okuludur ziraatçılık. Ekinini dervişleriyle birlikte biçer, toplananı fakirlere dağıtır. Gerektiği kadarını tekkede bırakır. Bayramîlik kısa sürede gelişip yayılır. Öyle büyük bir ün kazanır ki, Hacı Bayram Veli kendisini çekemeyenlerin çıkardığı devlete karşı ayaklanma başlatacağı şeklindeki bazı dedikodular dönemin padişahı İkinci Murat’ın kulağına gider. Bundan rahatsız olan Padişah, Hacı Bayram’ı Edirne’ye çağırtır. Kendisiyle bizzat görüştükten sonra, duyduklarının iftira olduğunu anlar ve ona bağlı olan dervişlerin vergiden muaf tutulacağını beyan eder.

Ancak bu, birçok taklit ehlinin de el alıp tarikata girmesine yol açar. Sayıları kırk bini aşar dervişlerin. Şikâyetler artınca, Padişah, Hacı Bayram-ı Veli’ye haber yollatıp kaç müridinin olduğunu öğrenmek ister. "Bunlar dervişlerinizse vergi alınmayacak, ama gerçekten hepsi de sizin müritleriniz mi?" diye sorar.

Bunun üzerine Hacı Bayram; "Benim bütün dervişlerim, falanca gün Ankara ovasında toplansın" diye ilan verir.

Büyük bir çadır kurulur, yemekler yenir, dualar okunur... Nihayet, Hacı Bayram Veli görünüp kalabalığa seslenir: "Kim gerçekten bana teslim olmuşsa gelsin, ben onu kesip Allah’a ulaşması için kurban edeceğim!"

Herkeste bir telaş ve korku... Topluluğun içinden bir kadın öne çıkar, bir de adam!

"Alın içeri" denir.

Çadıra girerler!

Birden dışarı kanlar akmağa başlar. Kanları gören, ardına bakmadan kaçar. Meydanda kimseler kalmaz. Aslında önceden çadıra gizlenen koyunların kanıdır akan... Ama bu olay gerçek teslimiyet ve imanı ortaya koymaya yetmiştir. Bunun üzerine Hacı Bayram, Padişaha şöyle bir mektup gönderir: "Padişahım, benim bir buçuk dervişim var..."

Çokça anlatılan bu kıssa, -kim bilir belki de sadece efsane- tasavvuf yoluna girmek isteyenlerin her iki kulağına da bir çift küpedir.

Milli Gazete