Suavi Kemal
30 Kasım 1925’te TBMM’den çıkan ve 13 Aralık 1925’te yürürlüğe giren 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” Türkiye tarihinde yaşanan büyük makas değişiminde son aşamalardan birini temsil eder. Yaşanan makas değişimin keskinliğini ise bu tarihten hemen birkaç sene önce yaşananları kısaca özetlemek bile kâfidir.
Mustafa Kemal ‘Milli Mücadele’nin ilk yılı olan 1919’da şeyhlere mektup yazarak destek talep etmiş, Erzurum Kongresi’nde Nakşibendi Şeyhi Fevzi Efendi ile aynı safta yer almıştır. 1920’de TBMM, bir tarikat piri olan Hacı Bayramı Veli hazretlerinin türbesini ziyaret ederek Fatihalar okunduktan sonra açılır. İlk mecliste ve Milli Mücadele’de birçok şeyh ve tarikat mensubu yer alır. 1924’te Tekke ve Zaviyelerin yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığı’na bırakılır.
Daha da ilginci 3 Mart 1924’te Halifeliğin kaldırılması teklifini yapan Urfa Milletvekili Şeyh Safvet, Osmanlı döneminde Meclis-i Meşayih Reisi olmasıdır (Tekke ve Zaviyelerle ilgili meclisin reisi). Bütün bunları art arda düşününce 30 Kasım 1925’te Tekke ve Zaviyelerin ilgasının beklenmedik bir karar olduğu düşünülebilir. Ancak işin bambaşka veçheleri vardır. İşte o veçheleri ele alınca bir kurum olarak Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasının arka planında Türkiye’nin Tanzimat Fermanı’ndan beri yaşadığı ve hâlâ tamama erdiremediği o keskin tercih değişikliğin en önemli unsurlarından birinin Tekke ve Zaviyelerin daha doğrusu Tekke ve Zaviyelerin inşa ettiği insan tipinin hayatımızdan tasfiye edilmesinin olduğu daha iyi anlaşılabilir.
Şeyh Sait ve 29 arkadaşının idam edildiği 29 Haziran 1925’ten hemen sonraki 30 Ağustos’ta Mustafa Kemal Paşa, bir önceki yıl şapkayı tanıttığı Kastamonu’daki Halk Fırkası binasında şu açıklamayı yapar: “Efendiler ve ey millet! İyi Biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müridler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat tarikat-ı medeniyedir.”
Nitekim 1925’te 1920’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanununa eklenen şu cümlenin 28 Şubat’ın öncüsü olduğunu ifade etmek hiç de abartılı olmaz. “Dini veya mukaddesat-ı diniyeyi siyasi gayelere esas veya alet ittihazı maksadıyla cemiyet teşkili memnudur.”
Tekke ve Zaviyelerin kapatılması fikri ilk kez II. Meşrutiyet döneminde telaffuz edilmeye başlandı. Hemen hemen bütün batıcı entelektüelin ifade ettiği bu fikrin en açık bir şekilde yayınlandığı yayın organı ise Abdullah Cevdet’in yönetiminde çıkan İçtihad Dergisi idi. Çünkü Tekke ve Zaviyeler Türkiye için geliştirilen batılaşma projesinin önündeki en büyük engellerden biriydi.
Nitekim İsmail Kara, Dergâh Yayınları’ndan çıkan kitabı Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye adlı kitabında II. Meşrutiyet döneminden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin şu tespitini aktarır: “Medreselerin içinde bulundukları kötü halin son devirlere ait olan en mühim amilini, hükümetlerin askerlikten ve diğer yeni yönelişlerden güçlükle arta kalan ihtimam ve iltifatını medreselerin yanı başında ikame ettiği mekteplere hasr etmesinde bulabiliriz. Mektepler kendilerinden beklenen faydaları temin edememiş ise de rekabet ettiği medreseleri söndürmeye hizmette kusur etmemiştir. Benim bildiğim yarım asra yakın bir zamandan beri bu medreselerin mahsulü hüdainâbit bir haldedir”.
İşte Medreseleri yürüten, tekkeleri çürüten bütün kurumları kemiren zaman kenesinden ziyade ‘devlet’ tercihinde meydana gelen böylesi bir makas değişimidir. Artık âlimlere, dervişlere değil devlet kaleminden geçinen yarı aydın memurlara ihtiyaç duyan yönetici tayfasının seçtiği rota ile irtibatlı bir olaylar zinciriyle karşı karşıyayız.
Deyim yerindeyse “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” diye özetleyebileceğimiz son yüz elli yıllık tarihin özeti Tekke ve Zaviyelerinkinden okumak mümkün. Zaten İsmail Kara’nın aynı kitabında yer alan şu tespiti de Tekke ve Zaviyelerle birlikte medreselerin hayatımızdan tard edilmesinin sebep ve sonuçlarını etrafına mani ağyarına cami bir şekilde özetlemiyor mu? “Medreselere ve tekkelere yöneltilen tenkitler, yapılan tasvirler İslam dünyasında var olan ilim-bilgi anlayışını, bilginin üretim ve aktarım mekanizmalarını, bu anlayış ve ilişkilerin odaklandığı mekânları, zeminleri tahrip etti. Otoriteler yerlerinden edildi, hiyerarşiler bozuldu, yerlerine de pek bir şey konmadı.”
Tanzimat Fermanı’nı halka duyuran tellallar ilan ettikleri fermanın içeriğini şu kelimelerle izah etmişlerdi: “bundan sonra gâvura gâvur denmeyecek”. Tekke ve Zaviyelerin kapanması sosyal, kültürel ve siyasi anlamda ‘merkez’in istemediği zihniyetin tasfiyesi anlamına geldiği kadar da gâvura gâvur diyecek insanların yetişmesini kesintiye uğraması sebebiyle de incelenmeye ihtiyaç duyan bir konu olarak karşımızda duruyor. Sakallı Celal son yüz elli yıldır yaşadığımız dönüşüm kasırgasını şöyle özetler: “Tanzimat ilan ettik olmadı, Meşrutiyet, Cumhuriyet ilan ettik olmadı. Ciddiyet ilan etmemiz lazım.”
Milli Gazete