Skip to Content

HALVETİYE TARİKATININ KOLLARINDAN OLAN SÜNBÜLİYE TARÎKATI

Sünbülüye tarikatı, Halvetiye tarikatının bir kolu olup, diğer bir çok Halvetiye kollarında olduğu gibi, ismini korucusunun ünvanından almıştır. Halvetiye tarikatında kendine has sistem geliştiren Sünbül Sinan (K.S.) hazretleri bu kolun aynı zamanda pîridir. Temelde ve ana esaslarda Halvetiye Tarikatının aynı olan sünbüliye tarikatının kendine has yeniliği teferruata ait meselelerdedir. Bu şekilde yenilenme ve gelişmeler bütün ana tarikatların bünyelerinde meydana gelmiştir.

Sünbül Sinan (K.S.) efendinin asıl adı (Yusuf Sinan), babasının adı Ali, dedesinin adı da Kaya bey'dir.

Yusuf Sinan eldeki kaynaklara göre Hicri 800-885 (Miladî 1475-1480) yılları arasında Merzifon'un Borlu köyünde doğdu. İlk tahsilini doğduğu yer alan Borlu'da yaptığı, daha sonra Merzifon'a gelerek orada da tahsiline devam ettiği anlaşılmakladır. Bundan sonra İstanbula gelen Yusuf Sinan, devrin büyük âlimlerinden Efdal-zâde'nin talebesi oldu. Medresede bulunduğu sürece sofilerin aleyhinde bulunur, onları her hususta tenkid ederdi. Bu hali bir müddet devam ettikten sonra yavaş yavaş meyli sofîlik mesleğine doğru kaymaya başladı ve o sıra, devrinin meşhur Halveti şeyhlerinden olup, daha çok, "Çelebi Halîfe" diye bilinen ve Koca Mustafa Paşa camiinde Halvetîlik ile ilgili faaliyette bulunan Muhammed Cemalüddin-i (Halveti (Çelebi Halîfe) (K.S). ile tanışmasına ve sonradan da ona bî'at edip intisapta bulunmasına vesile oldu. Ne garip bir tecellidir ki, önceden şeriat adına taşladığı halde, sonradan pişmanlık duyup taşladığı sofilik mesleğine dönen ve daha önce yaptığı haksız tecavüzlerden pişmanlık duyan Yusuf
Sinan efendi gibilerinin sayısı hayli fazladır.

YUSUF SİNAN EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİNİN SÜNBÜL LAKABININ VERİLME SEBEBİ

Mürşidi Çelebi Halife (K.S.) nin müridlerinden bir genç, Sünbül efendi ile aynı medresede tahsil görmekte idiler. O genç aynı zamanda Çelebi Halife'nin sohbet toplantılarına da devam ederdi. O sıralarda Yusuf Sinan efendi tasavvufun zevk ve yüceliklerinden habersiz, molla meşrebli bir delikanlı idi. O güne kadar edindiği medrese bilgisi ile oldukça gururlu ve kendini beğenir bir hava içerisinde idi ve bir gün medrese arkadaşı olup, Celebi Halifenin sohbetlerine devam eden genç mollaya:

«— Sen gönlünü sofilere bağlamakla, onlardan ne ümid ediyorsun»? diye çıkıştı. Aynı şeyi zaman zaman talebe arkadaşına yapmakta idi. Sofiler için içinden geçirdiği hoşnudsuzluğunu arkadaşına bazan şaka bazan ciddi eda ile sergilediği olurdu.

Bir gün Yusuf Sinan efendi aynı arkadaşı ile yolda giderlerken, tam karşıdan Çelebi Halife (K.S.) hazretleri görünür ve hazreti gören ve muhibbandan (kendisini sevenlerden) olan molla, Yusuf Sinan efendinin kulağına eğilerek, yavaşça:

«— İşte bizim efendimiz bu karşıdan gelendir» der. Sinan efendi ilk defa gördüğü Çeiebî Halife hazretlerine dikkatlice bakıp, kendisini iyice süzdükten sonra;

«— Bu zat herhalde pilâv âşıkı bir sofiye benzer» der. Fakat arkadaşı onun bu sözlerine aldırış etmez. Pişkince davranarak, der ki:

«— İnsan bir kimseyi uzaktan görmek ve kıyafetine bakmakla, şöyle böyle diye hüküm vermez. Gel beraber dergâhında bir sohbetinde bulunalım. Kendisini birlikte dinleyelim. Sonra yine istediğin gibi kararını verirsin» der. Bu sözü çok yerinde bulan Yusuf Sinan efendi Çelebi Halîfe'nin dergâhına gidip, arkadaşı ile sohbet dinlemeye karar vrrir. Birlikte şeyh hazretlerinin huzuruna çıkarlar. Bu gidiş, Yusuf Sinan hazretlerinin irşad olma vaktinin yaklaşmış olduğunu göstermektedir. Ancak, kendisi henüz tasavvufa karşı meylinin olduğunu sanmamaktadır..

Çevresini dolduran müridlerine va'z ve nasihatla meşgul bulunan Çelebî Halife hazretleri, bîr aralık nurlu bakışlarını Yusuf Sinan efendinin gönlüne saplıyarak şöyle der:

«Dinleyen ister, ister vâsıl eyler, Bir nazarla maksûd'un hasıl eyler.»

O bakış ve bu ifade Yusuf Sinan hazretlerinin olduğu yerde buyılıp kalmasına yetmiştir. Va'z ve nasihati sona eren şeyh hazretleri halâ vecd halinde baygın yatmakla, olan Yusuf Sinan'ın yanına gelip oturarak, yerdeki başını dizinin üstüne alır ve orada bulunan ve hizmetine bakan müridlerine:

«- Getirin benim sünbül hat münkit'imin (bizi her zaman tenkit edenimizin) feracesini, kendi elimle giydireyim» derken, Genç molla Yusuf Sinan gözlerini açar ve derhal Çelebi hazretlerinin ellerine sarılarak öper. Eski hal ve tavırlarının tamamından pişmanlık duyar ve şeyh hazretlerinden bağışlanmasını niyaz eyler. Çelebi hazretleri de onu çoktan afvetmiş ve bağrına basarak eliyle dervişlik hırkasını giydirmiştir. Artık bu andan itibaren molla Yusuf Sinan, Derviş Sünbül Sinan olmuş ve Çelebi hazretlerinin müridlerine karışmıştır.

Kaynakların bildirdiğine göre, Sünbül Sinan olan genç talip, o gece ve dönmemiş, dergâhta kalmış ve bir rüya görmüş. Gördüğü rüyada, bir kuyunun başına bîr çok kimseleri toplanmış olarak görür. Bu kalabalık ellerinde bulunan kova, tulum ve testi ile su çekmiye çalışırken, kendisinde çekilen sudan içmek için şiddetli bir arzu belirir. Kuyunun etrafında sıra sıra dizili duran ve içi su dolu kaplardan içmek için kuyunun ağzına doğru yaklaşırken, başlar kuyunun içi ağzına kadar su dolmağa ve dışarılara da gürül gürül taşıp akmaya, derhal kuyudan dışarı taşarak akan suyun üzerine kapanır ve susuzluğunu iyice giderinceye kadar içer. Sabahleyin ilk fırsatta rüyasını şeyh hazretlerine anlatır. O da:

«— A benim Sünbülüm, İlâhî feyizleri başkaları güçlükle elde ediyorlar. Sen ise kolaylıkla elde edeceksin. Daha ne duruyorsun?.. Gördüğün bu rüyanın hakikat olmasını istemez misin?» deyince, hemen orada tam bir teslimiyyet göstererek, bağlılığını bîr daha arzeder ve çelebi Hazretleri de kendisini hemen halvet için bir hücreye kapatır.

Bundan sonra, Çelebi hazretleri ile yeni ve has müridi Sünbül Sinan arasında dostluk ve ünsiyet öylesine gelişmiştir ki, halvette bulunduğu sürece şeyh hazretleri kendisini gecede bir kaç defa yoklar, durumunu kontrol eder, hal ve hatırını sorar, ihtiyaçlarının giderilmesine bizzat nezarette bulunurdu.

Bazı gecelerde, Sünbül Sinan efendi öylesine zikre dalardı ki, çevre hücrelerde bulunanlar onun coşkun zikrine dalar, kendilerini kaybederlerdi. Böyle gecelerde Çelebi hazretleri bizzat yanına gider ve:

«— Mevlâna, bu gece bizi değil, oğlancıkları bile uyutmadan» der, arkasından da iltifatta bulunurdu. Sünbül Sinan'ını Mısır'a gönderdiği zaman, diğer müridlerine:

«— Dervişler, Sünbülü görün. Başkalarının kırk yılda elde edeceğini o dört yılda bulup, hakikat sırlarına kavuştu. Derviş dediğin böyle olmalı» diye arkasından ona olan takdir ve hayranlığını gizliyememişti. Molla Sinan, mürşid Sinan olmuştu. Bundan sonra onunda irşad devri başlayacaktır.

Sünbül Sinan (K.S.) hazretleri, mürşidi Çelebi Halife (Muhammed Celaleddin) (K.S.) nin yanında dört yıllık bir riyazat ve mücahededen sonra, halifelik icazetini almış ve şeyhinin de arzusu üzerine 899-900 (1493-1494) yılları arasında Mısır'a gitmiştir. Buradaki ikamet müddeti kat'î olarak bilinmemekte ise de, Koca Mustafa Paşa camiinde 33 yıl süre ile postnişinlikte bulunmuş olması doğru olarak kabul edildiği takdirde, Mısır'da üç yıl 900 - 903 (1494 -1497) kaldığı tahmin edilebilir.

Mısır'da bulunduğu sırada Şeyhi Çelebi Halife (K.S.) Hazretleri (Muhammed Cefalüddin) hacca gitmiş ve Mekke'de görüşmek üzere kendisine bir derviş göndermiş o da Mısır'dan Mekke'ye gitmiş, ancak Şeyhi ile görüşmek yerine onun vefat haberini almıştı. Sünbül Sinan (K.S.) hazretleri mürşidinin vefatı haberine son derece üzülmüş ve bu haberi kendisine ulaştıranlara durumunu açık açık belli etmişti. Ne var ki, Mürşidinin vefat haberini kendisine ulaştıranlar, mürşidinden kendisine ulaştırılmasını İstediği bir vasiyyetini de birlikte getirmişlerdi. Bu vasiyette Muhammed Cemaleddin (K.S.) hazretleri, o zamana kadar evlenmemiş bulunan Sünbül Sinan hazretlerinin İstanbul'a dönüp kızı Safiye hanımla evlenmesini ve kendi dergahında irşad hizmetine devam etmesini emir buyurmakta idi.

Vasiyeti başına tac eden Sünbül Sinan hazretleri haccını eda ettikten sonra doğruca İstanbul'a geldi ve mürşidinin kızı ile izdivaç ettikten sonra, Koca Mustafa Paşa'daki, mürşidini postnişinliğini vasiyyet ettiği dergahına yerleşti. Derhal şeyhinin birer emaneti olan eski müridleri ile, kendisine henüz intisab eden yeni yeni dervişlerin terbiye ve yetiştirilmelerine başladı.

Devrinin ilimlerini mükemmel bir şekilde tedris ve tahsil eden Sünbül Sinan hazretleri bîr taraftan dergaha mensup kimselerle meşgul olur, onların yetişmeleri ve yükselmeleri için gerekli riyazat, sohbet ve ikazlarına devam ederken, bir taraftan da Fatih ve Ayasofya camilerinde va'z ve irşadda bulunuyor ve engin bir görüş ve zengin bir bilgi ile Kur'an-ı Kerim'i tefsir ederek İstanbul'un bu iki en mühim mabedinde cami cemaatlarına azami derecede faydalı oluyordu.

Gerek dergâh, gerekse cami hizmetleri ile -Saray çevreleri dahil- İstanbul halkına kendisini kısa zamanda kabul ettirmiş ve her yerde kendisinden bahsedilir olmuştu.

Bu sırada, Amcası bulunan Sultan Cem'in katlinde rolü bulunan Koca Mustafa Paşa'ya kızması dolayısı ile, yaptırdığı camiinde yıkılmasını isteyen Büyük cihangir Yavuz Sultan Selim'in bu niyyetini önlemeğe, ayrıca çok zekice davranarak Koca cihangirden, hediye olarak bir de samur kürk almağa muvaffak olduğu gibi, o sıralarda. Halveti tarikatında icra edilen zikir meclislerinden «Devran» (Ayak zikri) aleyhinde bulunanlar, bu husustaki fitne ve dedikodularını hayli ileriye götürdükleri halde, onların fitnelerini tesirsiz bırakmayı ve bu sebeple meydana gelecek dergah aleyhindeki fitneyi kolayca susturabilmişti.
Bilhassa, o günün medrese ricalinin aleyhindeki hareketini durdurularak gerçekten üstün bir kabiliyyetin ve engin bir ferasetin eseri idi. Her başarılı kimse için olduğu gibi, onun hakkındaki aşırı derecede yayılan kıskançlık ta kısa zamanda meydana getirdiği başarısından ve -Saray dahil- bütün İstanbul halkının aşırı derecede kendisine ilgi ve sevgi göstermelerinden ileri geliyordu.

İste bütün bu hadiseleri üstün bir başarı ile atlatan Sünbül Sinan (K.S.) efendi hazretleri, henüz ellibeş yaşlarında olduğu halde Muharrem 936 (Eylül 1529) da baka âlemine genç denilecek bir yaşta teşrif eyledi.

Vefatı dolayısı ile, başta Kemal Paşa Zade olmak üzere, zamanın muhtelif şairleri vefatı için tarih düşürmüşlerdir. Vefat haberi bütün İstanbul halkını derinden üzmüş mübarek naşı cenaze namazının kılınması için Fatih camiine getirilmiş, daha sonra tekrar dergahın bulunduğu Koca Mustafa Paşa'daki kendi istırahatgahları olarak seçilen e zamanımızda bile hayli ziyaretçinin huzur ve huşu içinde ziyaret ettiği ve rûhaniyyetlerinden faydalanmıya çalıştıkları bugünkü ziyaet edilen yere deifnedilmişlerdir. Defninden kısa bir süre sonra da üzerine bugünkü türbeleri yapılmıştır.

Sünbül Sinan (K.S.) hazretleri zühd ve takva'da örnek bir hayat yaşamış bu yaşayışındaki üstünlük çevresince kolayca farkedilmiş, bunun için de çevresi hayli genişlemiş bir mürşid, olup, Koca Mustafa Paşas camiindeki hücresinin perdeyle kapalı bulunan penceresinde yaşadığı o yerin peygamberler ve velilerin ruhaniyetleri ile dolu bir yer olduğunuu ifade ederek hücrenin içerisini boş bıraktığı kaydolunmaktadır

Fatih ve Ayasofya gibi camilerde va'zetiğini ve Sultan Selim Camiinin namaza açılış gününde ilk va'zı yaptığına bakılacak olursa, devrinin iyi bir hatibi olduğu anlaşılan Sünbül Sinan efendi, hitabet ve dirayetinde olduğu kadar, çok eser veren (Kitab olarak) bir müellif değildir. Belki de eser verebilmek için fırsat bulamamış olabilir. Az da olsa, mevcud olan eserlerinde arapçayı iyi bildiği, tefsir, hadis ve Tasavvufun nazariyyatı dair ilimlerine oldukça sağlam bir vukufu bulunduğu anlaşıldığı halde, kaynaklarda ancak üç eserinin adına raslanmaktadır. Bunlar da:

1— "Risâlet'ül Atvar" isminden de anlaşılacağı gibi bu eser "Sülük" mertebelerini göstermek için kaleme alınmıştır.

2— "Risâlet'ül Tahkikiyye" Arapça olarak yazılan bu eser, Halvetiye Tarikatının zikir ve devranlarından, bunların usul ve erkânlarından, ayak zikrinin caiz olduğundan ve buna dair çeşitli kaynakların görüşlerinden bahseden bilgileri bir arada toplamış, bulunmaktadır.

3- "Risale-i Sünbül der hakkı zikr-ü devran", bu eser bundan önce İki numara iie bahsettiğimiz arapça eserin türkçe muhtasar bir tercümeridir. Bunlardan başka, ayrıca bir de ilâhîsi vardır. (Bu hususta Sadık Vicdanînin "Tomarı Turuku Aliyye" isimli eserinin "Halvetiye" bölümünde geniş bilgi vardır.

Sünbül efendinin vefatından sonra aynı makama, o zamanlar Manisa'da bulunan Merkez efendi oturmuş ve dergâhın postnişinî olmuştur. Merkez efendinin postnişin olduğu Koca Mustafa Paşa dergâhında, aynı zat'ın o makamı işgal ettiği tarih olan 959 (1551) dan 1341 (1922) tarihine kadar geçen zatların isimleri sırası ile aşağıya çıkarılmıştır. Cenabıhak cümlesinin himmetlerini üzerimizden eksik eylemesin inşaallah.

1- Çelebi Halife (Muhammed Cemaleddin) (K.S.)

2- Yusuf Sinanüddin (Sünbül Sinan efendi) (K.S.) (kendisinden sonra gelip devam edecek olan kol'un pir-i.)

3— Muslihiddin Merkez efendi (K.S.)

4— Merkez efendinin mahdumu Seyyid Abmed (K.S.)

5— Şeyh Yakûb-i Germiyani (K.S.)

6— Yakub-i Germiyaninin oğlu Yûsuf Sinanüddin (K.S.)

7— Şeyh Hasan Necmeddin (K.S.)

8— Şeyh Alaeddin Avnüllah (K.S.)

9— Şeyh Hasan Adlî (K.S.)

10— Şeyh Seyyid Mehmed Eyyûbî (K.S.)

11— Şeyh Seyyid Kirameddin (K.S.)

12— Seyyid Kirameddin hazretlerinin kardeşi Seyyid Alaeddin (K.S.)

13- Seyyid Alaeddin hazretlerinin küçük oğlu Seyyid Nûreddin (K.S.)

14- Şeyh Yusuf Kutbeddin (K.S.)

15- Şeyh Alaeddin Seyyid Haşim (K.S.)

16- Şeyh Haşim-i Sânı (ikinci Haşim) (K.S.)

17- Haşim-i Salis (Üçüncü Haşim) (K.S.)

18- Şeyh Yıldız (K.S.)

19- Şeyh Razı (K.S.)

20- Şeyh Rizaeddin (K.S.)

21- Şeyh Mehmed Kutbi (K.S.)

22- Şeyh Razi efendi (K.S.) Cenabıhak cümlesinin sırlarını takdis buyursun inşallah.

Sünbülüye tarikatı daha ziyade İstanbul'da yayılmış olup, Koca Mustafa Paşa'daki tekkeden başka, İstanbul'un muhtelif semtlerinde '20 kadar Sünbüliyye tekkesinin bulunduğunu tasavvuf kaynakları kaydetmektedirler.

Sünbüliyye tarikatına nasıl intisab edileceği ve edep erkânının neler olduğuna dair "Tarikat name-i Sünbüliyye" adında bir eserin, istanbul Üniversitesi Kütüphanesinin, İbnül Emin Mahmud Kemal İnal bölümünün 2956 sayılı numarasında kayıtlı buunduğu, İslâm ansiklopedisinin cild II, 238 inci sayfasında kaydedilmiştir.

Sünbüliye Tarikatının pir-i olan büyük mürşid Sünbül Sinan (K.S.)' nın ilâhilerinin bulunduğu yukarıda kaydedilmişti. İlâhîlerinden birisini teberrüken ve örnek olarak aşağıya alıyoruz.

Hümayı Aşkı saydetmek (avlamak) dilersen,
Dİl-i viraneme gel kim yataktır.
Gel ey salik, diyeni bir söz ki haktır.
İşidir Hakkı şol kim hak kulaktır.
serabı aşkı içmiş Sünbüil çün,
Anı mesteyleyen şol son ayağdır.

Mühim bir hatırlatma

Hazreti Pir Sünbül Sinan (K.S.) ile devrin şeyhülislâmları ve en büyük âlimleri bulunan İbni Kemal Paşa ve Ebüs'Süûd gibi âlimlerle zahir, bâtın devran ve sülük konularında, yaptığı münakaşalar ve Pir hazretlerinin kendisini kabul ettirmesi uzun bir tedkik ve araştırma konusudur. Şeriatin daha ciddî bir tatbikatı olan TASAVVUF ve mutasavvıfların meşrebi ve mesleği üzerine tarihte okadar hücumlarda bulunulmuştur kî, Hicrî üçüncü asırdan itibaren başlayan ve bir bakıma yersiz ve faydasız çekişmeler, Sünbül Sinan (K.S.) hazretlerinin devrini de içerisine alarak zamanımıza kadar gelmiştir. Bu noktada İslâm Tasavvufunu, tarikat adı altında bir takım batıl cereyanlarla karıştırmamak gerekir. Masonluğun bile tarikat olarak sergilendiği bir devirde, elbetteki bir çok fitneci akımlar, tarikat maskesine bürünecek ve bu isimle kendilerini kabul ettirmeye çalışacaklardır. İslâm Tasavvufu, Şeriatın taviz verilmeden tatbik edilmesi ve ruhsatları bırakıp azimetle amel edilmesinden başka birşey değildir. Elbetteki, kendisini Cenabıhakkın kulluğuna veren kimseler O'nun bazı tecellileri ile taltif edilirler. Şeriat ehli olmak iddiasıyla bu ikramı tarikat ehline lâyık görmemek herhalde haksızlıktır. Sünbül Sinan (K.S.) hazretlerinin iman coşkunluğunu, onun zikrederken devran yapmasını ve yaptırmasını yadırgayanlar, iyi niyyetli oldukları için mazur sayılabilirler. İhtilâfın bile rahmet olduğu yüce dinimizde, onlar da Cenabıhak'tan ücretlerini alacaklardır. Şeriati himaye gayesiyle yaptıkları haklı mücadeleden dolayı, Allah (C.C.) o âlimlerden razı olsun. Ehlihal'in İlâhi rızaya muhalif olmayan halini kavramaya bundan sonra gelecekler için irfan ve iz'an ihsan eylesin..

Bu kısmın hazırlanmasında faydalanılan kaynaklar aşağıdadır.
1 - Tomarı Turııku Aliyye, Sadık Vicdanî. Halvetiye Bölümü.
2 — Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri sözlüğü, M.Z. Pakalın.
3 — Tasavvuf, Mahir İz (Merhum)
4 — islâm Ansiklopedisi, Cilt 2, Sünbüliye Maddesi,

Kaynak: Rahmi Serin, İslam Tasavvufunda Halvetilik ve Halvetiler, 1984 İstanbul, Sayfa: 102...109 Petek Yayınları