Skip to Content

Kâmil bir mürşit olarak Ahmet Yüksel Özemre Hoca

Kamil Yeşil
www.semazen.net

Kâmil Mürşidin Portresi’nin ilk cümlesi şöyle başlıyor: “Kur’ân, insandan bahsederken iki ifade kullanır: “İnsan topraktan yaratıldı” ve “İnsan Allah’ın bir nefhasıdır.”

Bu ayetlerle Kur’ân, insanın varlık yapısında iki alanın birleştiğine dikkat çekiyor. Bunlardan biri ölümlü alan yani beden, ikincisi ölümsüz alan yani ruhtur.

Tabiî ki bilinen bir şey söyleniyor burada. Ancak bilginin üstünde bir makam olan idrakten ne haber? Herkesin her şeyden biraz anladığı, herkesin her konuda bir şeyler bildiği bir dünyada yaşıyoruz, ancak bu bilinen şeyler idrak seviyesine çıkmamıştır. Bütün sorunların kaynağında da bu idrak sorunu var. İlim seviyesinde olan bir bilginin idrak seviyesine çıkması malumatı değil, öncelikle derinliğine bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. İlmi idrak seviyesine çıkarmış bir âlim idi Ahmet Yüksel Özemre Hoca.

Bu ayetlere özel olarak baktığımızda Ahmet Yüksel Özemre’yi görebilirsiniz. Çünkü “toprak insan” onun fizik ve atom bilimi zaviyesinden, “Allah’ın nefhası olarak” ruh zaviyesinden idrakinde idi.

Demek ki neymiş? İnsan olmak sadece cismani, maddi bilgiyi değil; ruhani ve manevi bilgiyi de gerektirir. Her insanda var olan bir özellikten bahsediyor gibiyiz ama eğer farkında değilseniz -yani idrak etmemişseniz- cebinde taşıdığı paradan habersiz, aç, sefil, züğürt dolaşan insana benziyorsunuz demektir.

Galiba Türkiye’nin makûs talihi bu... Değerlerini elinden gittikten sonra fark etmek... Türkiye niçin böyle, sorusunun cevabı da sanırım burada yatıyor. Türkiye’nin ilk atom mühendisi aramızdan sessizce ayrıldı.

Sadece fizik ve atom mühendisi, atom enerjisi kurumu başkanı değildi Ahmet Yüksel Özemre. O aynı zamanda bilimsel ifade ile “metafizik”in de profesörü idi, yani hocası, mürşidi.

Kimsenin aklına gelmiyor (yani gelmiyor mu) bir fizik ve atom profesörü niçin Kâmil Bir Mürşidin Portresi’ni çizer? Atom ne tasavvufi bir kişi ve kurumla ne alaka diye?

Birkaç sayfa fizik okumamış birine veya bendeniz gibi liseden aldığı fizik bilgisi ile astronomiden, kuantum fiziğinden, kalyonlardan filan bahsetmeye kalkan birine şunu diyorlar? Nerden biliyorsun? Fizikten, atomdan bahseden bir kişiye soruyorlar? “Kâmil Bir Mürşid Nasıl Olmalıdır?” Kimse demiyor ki burada bir iş var, bu kişi genel olarak bazı bilgiler veriyor ama özel olarak da bazı hususiyetlerine dikkat mi çekiyor diye? Bildiği bir şey var ama nereden diye?

Çünkü hazret gerçek kimliğini atom profesörlüğü ile gizliyordu. Diyeceksiniz ki açık etseydi…

Atom profesörlüğünü açık etti de ne oldu ki? Sen dünya çapında bir atom profesörüsün, al sana imkân, Türkiye’ye Nobel fizik ödülü getir mi dendi kendisine? Atom enerjisi kurumu başkanı iken Çernobil kazası sebebiyle başına gelmedik kalmadı. İdrakten yoksun adamlara “bendenizin bir de şöyle bir yönü var” mı desin? “Gerçek kâmil olan mürşitler asla davet etmezler. Davet peygamberliğe mahsus bir şeydir. Velâyette davet yoktur ve velâyette davet olmadığı gibi genel bir tebliğ de yoktur. Peygamberlikte tebliğ umumidir. Velâyette tebliğ hususîdir. Herkesi kendi yapısına/yeteneğine göre yetiştirmek üzere tebliğ vardır. Ve bunun içindir ki, peygamberlik aşikârdır/zahiridir. Velâyet batınidir, sırlıdır, gizlidir. Şimdi bir mürşid-i kâmil'e intisap etmek için muhakkak surette bir talep lâzımdır.” Hazretin bu sözleri yeteri kadar durumu açıklar sanırım.

“Allah Adem’i topraktan yarattı” âyetini idrak seviyesi avam indinde başka havas ve fizik ilminde nüfuz sahibi kişi indinde nasıl başka ise şu cümleyi benim kurmam ile bir fizik profesörünün kurması arasında da o kadar büyük bir fark var: “Kur'ân'ı bir fizik kitabı gibi addetmek, bütün fizikî hakîkatlerin, coğrafî hakîkatlerin, jeolojik hakîkatlerin Kur'ân'da mündemiç olduğu ve “İlimlerin Kur'ân'ı teyit etmeye başladıkları(?!)” gibi bir düşünce ortaya çıkıyor. Bu beni fevkalâde rencide eden bir düşünce... Bir kere Kur'ân bir hidayet kitabıdır. Kur'ân bir fizik kitabı değildir. Kur'ân bazen sırf yeri geldiği zaman fizikî olaylara, semavî olaylara temas eder ama bu demek değildir ki bir hidayet kitabı olarak inmiş olan Kur'ân bir fizik kitabı gibi anlaşılsın. Bunlar Kur'ân'ın her bir ayetinden çok büyük zorlamalarla ve hiçbir objektif metodolojiye dayanmaksızın bir takım fizikî şeyleri istihraç etmeye kalkıyorlar. Buna da Kur'ân'ın ilmî tefsiri diyorlar.”

Fizik’i yolculuğunu nasıl anlattıysa metafizik yolculuğunu da öyle anlatmaya çalıştı. Şu sözler o yolculuğun izlerini taşıyor: “Allah’a olan hayat yolculuğunun adına seyr, sefer, hicret, gurbet veya sulûk derler. Böyle bir oluş, ucuz ve kolay değildir. Bu yüzden insanın, aslına dönüş yolunda çıkardığı feryat derin ve yakıcıdır. Bu feryat yoksa insan insanlığını unutmuş demektir. Bu var oluş yolculuğunun bir adı da Mi'râc’dır”

“İlm-i Ledün hakkında bir istek olan bunu öğrenmeyi arzu eden ve bunun için de bir kâmil mürşit arayan bir kimsenin nasibi varsa, kâmil mürşidi bulur. Bu bir nasip meselesi… Ve maalesef kâmil mürşitlerin sayısı da mevcut şeyhlerin sayısı kadar değildir! Olgunluk olmadığı için yaptıkları iş, kendi cezbelerini bu müritlerinin üzerine yüklemekten ibaret olur. Eğer bir şeyh kendi cezbesini müridin üzerine yüklüyorsa, o şeyh kâmil değildir. Demek ki, bir mürşidin kâmil olmasının kıstaslarından biri o şeyhin yanına girdiğin zaman ferahlaman, çıktığın zaman ferahlamandır. Çıkarken cezbe ile yüklenmiş olarak çıkman ve ne yapacağını bilememen o zatın kâmil bir zat olmadığının birinci delilidir. İlham rahmani ve şeytani olabildiği gibi, cezbe de rahmani ve şeytani olabilir. Şimdi bir kere cezbenin hazmedilmesi lâzımdır. Mürşid-i kâmiller hem kendi cezbelerini hazmetmişlerdir, hem kendi cezbelerini müritlerinin üzerine yüklemezler, hem de müritlerin cezbelerini kendilerinin hazmetmesi için büyük himmette bulunurlar.”

“İnsan-ı Kâmil’i ancak bir İnsan-ı Kâmil yetiştirir.”

Az söyledim çok anla, kabilinden olan bu sözleri anlayanlar yurt dışından geldi anlamaya, öğrenmeye azmetti ve halvette kaldı, kalbe yolculuk yaptı Üstat’ın rehberliğinde.

Onun ilkesi Kuşadalı İbrahim Halvetî’nin ilkesi idi: “Elhamdülillah, merasimden kurtulduk!”. “Benim veli kullarım özel kubbelerimin altındadır ve onları Benden başka kimse tanımaz” kutsi hadisinin ışığında, niyet ve özü esas alan düşüncelerinin bir uzantısı olarak Melâmîler; tarikat hayatında hiçbir merasim ve kıyafete itibar etmemişlerdir. Onlar için ne tacın, ne hırkanın, ne serpuşun bir anlamı vardır. Önemli olan insanın ne giydiği, nereye gittiği değil, ne düşünüp neler yaptığıdır.” Bu sözler biraz da kendisini tarif eder.

Temyiz ve temkin sahibi idi Özemre. Buraya kadar yazılanlar zaten bunu gösteriyor.

“Temyiz bir meselenin en ufak ayrıntılarını, en ufak nüanslarını birbirinden fark edebilmek yeteneğidir. Temkin ise hüküm vermede acele etmemek, yani hayalinizin aklın önüne geçmesine müsaade etmemek demektir. Çünkü insanın hayali aklından daha süratlidir. Ben hayal kadar süratli bir yaratık tahayyül edemiyorum. Binaenaleyh insanın hayali, çoğu kere aklının önüne geçerek hemen hüküm verdirir insana. Bu isabetli bir tutum değildir! Temkin, hayale gem vurarak aklın hüküm verilmesi gereken olaydaki bütün parametreleri, bütün öğeleri, bütün elemanları tek tek gözden geçirdikten sonra vicdani huzur ve kanaat-i kâmile ile hükme varabilmesi demektir.”

“Mi’râcını yapan bir kimseye Cenâb-ı Hakk tarafından evliyalık rütbesi verilir. Evliya olmanın yegâne şartı Mi’râc’ını yapmaktır.”

Onun adına seviniyoruz. Çünkü ölüm bir yönü ile Rabbimizin kendisine davetidir. O da bu davete icabet etmiştir. Beden yükünden kurtulmuş ve kınından çıkmıştır. Olan geride kalanlara yani nasipsizlere oldu.

Hep gıpta ile bakmışımdır Allah ile ömür geçirenlere. Onlardan olamadık ama onları seviyoruz diye teselli ediyorum kendimi. Rabbimiz “Ben dünyada hep seninle idim; sen kiminle idin peki?” diyecek kullarına. Ama kendisiyle birlikte olanlara sormayacak bu soruyu.

Üstadın: “Ey Rabbim! Benim bulunduğum yerde hatadan başka bir şey yok. Senin bulunduğun yerde ise bağıştan başka bir şey yok. Öyleyse eksikliklerimi ve bilmeden yaptığım kusurlarımı affet. Rahmetini üzerimden eksik etme. Beni sev ve dostlarına da sevdir” duasına amin diyerek, sevenlerine ve Müslümanlara başsağlığı dileyerek ve de merhuma fatiha okuyarak bitiriyorum bu yazıyı. Siz de öyle yapın lütfen.

Kaynak: Zaman Gazetesi Internet Sitesi

Son allâme, Özemre

Ömer Lütfü Mete

Maddi ve manevi çoraklık yüzünden can suyu kısık Üsküdar, İstanbul, Türkiye ve İslâm âlemi, sonsuz kaynaktan beslenen eşsiz bir çeşmeyi daha kaybetti; Ahmet Yüksel Özemre hocamız Hakk'a yürüdü. Kaybın büyüklüğünü ancak aziz ailesi, nasipli öğrencileri ve dostları yaşıyor, biraz da Üsküdar hissediyor...

Vefat anından itibaren program akışını değiştirip Özemre'nin şahsiyeti, hizmeti ve eserleri hakkında yayın yapan tek bir televizyonun çıkmayışı, Türkiye'nin ne kadar derin bir kıtlığa müstahak hale geldiğini gösteren ürkütücü bir kayıtsızlık... Bunda O'nun kusursuz bağımsızlığı, Hakk'tan ve mürşidinden başka herkesten müstağni olması, 'siyasi cemaatler' ve siyasi partiler üstü kalması da ayrı bir etken...

Bu kayıtsızlık; miladi 18, 19 ve 20. yüzyılları boğaz tokluğu ve gönül kopukluğu içinde yaşadığımızın; kökümüzü hâlâ 21. yüzyıla bağlayamadığımızın da belgesi...

Bu üç asır ve içinde bulunduğumuz yüzyılın başları itibariyle milli encamımız hocamızın şahsında özetlenebilir. Üstat muazzam hafızası, olağanüstü zekâsı, benzersiz çalışkanlığı ve insana engin bir huzur telkin eden kökten İstanbullu inceliğiyle; Türk'ün bu boynu bükük, eğik ve ezik yüzyıllarının istisnai parıltı dönemlerini simgelerken milletimizin büyüklük duygusunu bugüne taşıdı. Günümüz Türkiye'si için artık genç diyebileceğimiz (73) yaşta kaybettiğimiz hocamız, hem üç asırlık bir ihtiyar, hem de 21. yüzyıl delikanlısıydı.

Yetiştirdiği ergin insanlarca kelimenin hakkı verilerek 'Hazret' diye anılacak olan Özemre, Türk İslâm uygarlığının son 'allâme' örneğidir. Belki de 'Ahir Zaman' dediğimiz son dönemece, sonuncu allâmeyi ebediyete yolcu ettikten sonra bilfiil girdik. Zira genel iyimserliğime rağmen, bir daha böyle bir allâmenin yetişebileceği iklim beklentim güçlü değil.

Birkaç büyük ve güçlü yabancı lisanı mükemmel derecede okuyup yazabilen üstadımızın bize bıraktığı muazzam miras içinde, Türkçemizle ilgili dil dehasını ayrıca kaydetmeliyim. Gerek tercümeleri ve gerekse özgün yazım tarzı ile kaleme aldığı makaleleri, Türkçe'nin bilim dili olamayacağı yolundaki önyargıları insaf ve namus ehlinin gözünde yerle bir edecek güçtedir ki bu hizmetin kadrini anlatmaya kitaplar yetmez! Bu büyük göçün şahsen benim için ağır ve kahir bir yönü daha var:

Çağrışım dergisini çıkarırken çok özel ve çok güzel makalelerini yayınladığımız, 'Nefesler' adıyla derlediği tasavvufî kemal yolcuğunu anlatan manzumelerinin ilk baskısını yaptığımız Özemre üstadımızla son birkaç yıldır görüşemiyordum. Basit gündelik meşgaleler kadar, ham dervişlere özgü takıntılı bir hikâyenin de yol açtığı bu mahrumiyet için helâl bir mazeretim yok.

Gerçi hazretin bu fakiri bağışladığından şüphe duymuyorum. Fakat cenaze günü muhterem zevceleri ve kıymetli kerimeleri hocamızın beni sorduğunu nakledince, utançtan yıkılmayı bile beceremediğim için kendimi sadece kayıpta değil, ağır bir ayıpta hissettim.

Üstadı 'Allah yolunda ölenlere ölü demeyiniz' diyen ayetle anıyor, ailesine ve yetiştirdiği güzel insanlara; manevi, edebi ve ilmi eserlerinin ilhamıyla izinden gideceklere sabrı cemil ve himmet niyaz ediyorum.

Kaynak: Bugün Gazetesi Internet Sitesi

Yaprak döker bir yanımız

Dücane Cündioğlu

Şairin yazıklandığı gibi, "ölümün sokağa düştüğü" bir yerde (!) değiliz; sokağa düşen insan. İnsanlar.

Özgürlük için...

Gelecek için...

Yaşamak için...

Ne yazık ki daha özgür yaşamak için değil, daha iyi yaşamak için.

İstenen ise iskeletin özgürlüğü, ruhun değil.

Daha iyi yaşamak?

Özgür olmadıkça, özgürlüğe erişmedikçe yaşamın iyiliğini, öyle ya, şu iyi yaşamı nerede arayıp bulacağız?

* * *

Ölümün sokağa düştüğü yerde değiliz. Sokağa düşen insan. İnsanlar.

Öyle bir yerdeyiz.

Birdenbire farkediverdim, kaçamadım, dün geceden beri aynı tını takılıverdi kulağıma...

Cenazeden döndüğümden beri. Bir kere daha öldüğümden beri.

Ahmet Kaya ile Selda'nın sesinden dinliyorum:

— Yaprak döker bir yanımız / bir yanımız bahar bahçe...

Sadece bir yanımız mı?

Durulan yere göre değişiyor sanırım.

Nedendir bilinmez, bir yanım değil, her yanım yaprak döküyormuş gibi. Hep. Sürekli.

Daima. Ezelden beri.

Yaprak dökümü.

Ölümün sesi.

Dostun, söz verip gelmeyen bir dostun sesi.

Kimini bekleten, kimini korkutan bir dostun.

* * *

Ahmet Yüksel Özemre vefat etti. Çelebi bir zattı. Bu ülkenin ilim-irfanını bâş üstünde tutmak için elinden geleni yapmıştı. Elinden geleni. Gönlünü ve beynini bu ülkenin hizmetine sunmuştu.

Üsküdarlıydı. Üsküdar'ın çocuklarındandı. Her şeyiyle.

Dün cenazesindeydim. Sandukasının hemen yanında. Düşündüm. Geçmişi. Geçmekte olanı. Olanı. Olup biteni. Bütün Üsküdarlılarla birlikte. Dostlarla birlikte.

Helâlleşmiştik.

Bir kez daha helâlleştik.

* * *

Bu sütündan başlayıp süren bir kalem münakaşasının tarafları olmuştuk. Merhumun bir çevirisi hakkında kanaatlerim müsbet değildi, alınganlık göstermesin diye kendisine ismen bile işaret etmekten kaçınmıştım.

Muradımı yanlış anlamış ve kasıtlı ihmalimi bir 'istiskal', bir îma olarak yorumlamıştı.
Uzunca bir mektup yazmıştı. Bendenizi tevellüdüm itibariyle genç bulup muhtemelen kullandıkları Osmanlıca kelimeleri/terimleri anlayamadığımdan ötürü çevirilerini beğenmediğimi düşünmüşlerdi.

Oysa Osmanlıcasını çok zayıf bulmuş ve ahlâkını ve içtenliğini takdir ettiğim bir bilimadamını incitmemek amacıyla polemiğe girmekten kaçınmak istemiştim. Olmadı. Bu sefer kendilerini ciddiye aldığımı göstermek amacıyla uzunca bir tenkid yazısı kaleme aldım ve yazımı gazete yerine bir dergide neşrettim. Tenkidlerim hesap makinesi keskinliğiyle ma'lul idiyse de bir üslûb hatası yapmamak için özen gösterdim.
Bir mektupla daha mukabelede bulundular.

Yazdıkları tartışma konusuyla alâkalı değildi, ancak üslubu gayet nazik ve dostçaydı. Aramızda hususî bir hukukun oluşması için a'zamî gayret gösterdiği mektubunun her satırından anlaşılıyordu. Nasip olmadı.

* * *

İrfan sofraları ilmin teferruatına, teferruatçılığına tahammül edemiyor. Sohbet kesinliği sevmez. Gerginliği de. Beyin katiyyet istiyor. Ölçü istiyor. Gönülse mehabbet. Yani sınırsızlık. Ölçüsüzlük. Fart-ı mehabbet. Aşk.

İlim kendisini rahle üstünde ifade eder, irfansa sedir üstünde.

Rahle ile sediri, âlim ile ârifi, dimağ ile gönlü yanyana görmek nefsin dolaştığı sokaklarda mümkün olmuyor, olamıyor. Olmadı. Olamadı.

* * *

Hâl böyleyken, uşşaka da, uşşakîye de selâm edip Niyazi Mısrî ile tefeül eyleyelim.

Ten Yakubunun gözleri açılsa aceb mi
Can Yusufunun gül yüzünün hâli göründü
Kal ehlinin akvalini terk eyle Niyazi
Şimdiden girü hâl ehlinin ahvali göründü.

* * *

Ey talib, Yakub'un gözleri belki Yusuf'u göremedi, ama kokusunu duydu.

"Koku da nedir?" diye bir hâtır ziyaret ederse seni, hemen hatırla, o uzaktaki yakınlıktır.
Göremiyorsan, kokusunu duymaya çalış. Özle.

Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi Internet Sitesi

Bir yıldız daha Hakk’a yürüdü

Cemal Uşşak

Gönül ve fikir dünyamızdan bir yıldız daha kaydı ve Hakk’a yürüdü.

Onunla ilk karşılaşmamız, Sinan’ın muhteşem eseri Süleymaniye Camii kubbesi altında gerçekleşmişti. Kelimenin tam anlamıyla “nev-i şahsına münhasır” olan bu zat, Türkiye’nin ilk atom mühendisi Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre idi.

O sıralarda İ.Ü. Fen Fakültesi Matematiksel Fizik Anabilimdalı Başkanı idi. Nobel Fizik Ödülü sahibi, Pakistan’lı Merhum Abdüsselam’ı Türkiye’ye davet etmiş ve kendisi için İstanul Üniversitesi Senatosundan Fahri doktora payesi kararı aldırmıştı. Bendeniz de heyecanlı genç bir gazeteci kimliğimle Abdüsselam’la mülakat yapma derdinde idim.

Hoca, Abdüsselam’a muhteşem Süleymaniye’yi de göstermek istemişti. Kendimi tanıttım. O da beni, bir ilim adamından öte bir baba şefkati ile Abdüssselam’a takdim etmişti. Kendisi, Merhum Abdüsselam ve bendeniz yan yana Cuma namazı kılmıştık. Daha sonra birlikte Aydınlar Ocağındaki sohbete gittik. O ilk karşılaşmada omzuma değen şefkatli elin, benim için unutulmaz, cihan-baha bir dostluluğun başlangıcı olduğunu çok sonraları farkedecektim.

Daha sonra kaderin sevkiyle MORAL FM program müdürlüğünü deruhde ettiğim zaman, kendisinin bilgi ve birikimini bir program serisi ile, dinleyicilerimizle paylaşmamızı istirham etmiştim. Kabul etmişti. Önceleri bir takım konuklarıyla yaptığı programa daha sonra beni de ortak etmiş ve onun tabiriyle “Sohbet pîşekârlığını” bana tevdi etmişti.Yıllarca “Aklın Yolu İlimdir” proğramında kendisine sorular sorup sohbete zemin hazırladım.

Her bir program, benim için yeni bir ders mahiyetinde idi. Kendisinden çok şey öğreniyordum. Daha sonraları bu sohbetleri Samanyolu Televizyonuna da taşıdık.

Merhum, eskilerin deyimiyle hem “hezarfen” hem de “mütebahhir” birisi idi. “Türkiye’nin ilk atom mühendisi” olma kariyerini, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Atom Enerjisi Komisyonu başkanlığına kadar taşıdı.

60’dan fazla profesör yetiştiren Merhum Özemre, mükemmel seviyede Fransızca, iyi derecede İngilizce ve İtalyanca bilirdi. Ayrıca Almanca ve İspanyolca’yı da anlardı.

Prof. Toshihiko İzutsu'dan yaptığı “İbn-i Arabî'nin ‘Fusûs’undaki Anahtar-Kavramlar” tercümesiyle Türkiye Yazarlar Birliği'nin 1998 yılı " Yılın Tercümanı” ödülünü almıştı. Gerçekten onun tercümesini okuduğunuzda, İbn-i Arabi tasavvufu gibi çetrefil bir konu üzerine yapılan çalışmanın, sanki doğrudan Türkçe yazılmış olduğunu hissedersiniz.

Diğer taraftan, kendisinin manevi ve kültürel atmosferinde büyüdüğü Üsküdar’ı anlattığı, “Üsküdar'da Bir Attar Dükkânı” isimli hâtıratını okuduğunuzda da bir edebiyat adamı ile karşı karşıya olduğunuzu görürsünüz.

Prof. Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman ve Niyazi Sayın gibi her biri kendi sahalarında zirve olan kültür ve sanat adamlarıyla hem akraba, hem de yakın dost olan Özemre, Üsküdar’ın manevi atmosferinden doya doya istifade etmiş ve birçokları gibi o da gönlünü bir mürşide bağlamıştı. Bir “sırlar adamı” olan mürşidi “Sülüman Aga”yı bendeniz tanıyamadım ama, nasıl bir maneviyat eri olduğu başta Özemre olmak üzere, diğer kalite ve kalibre adamı olan tabilerinden anlaşılıyordu.

Dostlarına karşı çok vefalı idi. Şimdilerde neredeyse İstanbul’da bir semtin adına indirgenmiş bu duyguya ne kadar da muhtacız!

Her ne zaman Merhum’la birlikte Altunizade FEM Dersanesi civarından geçsek, eliyle Fethullah Gülen Hocaefendi’nin o sıralarda ikamet ettiği “Beşinci Katı” işaret eder ve şöyle derdi: “Cemal’ciğim ! Ben bu Zatı gerçekten Allah (c.c.) için çok seviyorum. Rabbim (c.c.) sa’yini meşkûr etsin. Bir Hakk adamı olarak, müstesna hizmetlere rehberlik ediyor”.

Samimi bir mü’min ve onun gereği olarak da gayet mütevekkildi. Üç düzineyi aşan ameliyatlarla vücudunda neredeyse bıçak izi olmayan yer yoktu. Kendilerini tanıma şerefine erdiğim yirmi yıl boyunca halinden hiç şikayetçi olduğunu görmedim.

En çok hayıflandığım, son zamanlarda kendisine karşı vefasızlığımdır. İşlerimin yoğunluğu bahanesiyle, her biri benim için ayrı bir kazanç ve manevi haz vesilesi olan ziyaretlerimi ihmal ettim. Kendisine, “Beni affet Hocam!” demeyeceğim. Çünkü o hem bana hem de başkalarına karşı hep “afüvkâr” idi.

Bereketli bir ömrü geride bırakarak, 73 yaşında “sırlanıp” Hakk’a yürüdü. Mevlâ gani gani rahmet eylesin. Hayatı ve eserleri geride kalanlara ibret olsun.

Kaynak: Bugün Gazetesi, 28.06.2008 târihli nüshâsı

Özemre'nin ardından

Mehmet Nuri YARDIM

“Üsküdar esnafı, sattığı malın bedelini muhakkak ’Allah kesenize bereket versin efendim’ ya da sâdece ’Kesenize bereket efendim’ veya ’Ömrünüze bereket efendim’ diye kabul eder; müşteri de ’Bereketinizi bulun efendim’ duası ile cevap verirdi. Müslüman ve gayrimüslim esnaf sabahleyin birbirini gözetler, siftah ettikten sonra gelen ilk müşterisini ’Efendim, ben bu sabah, hamd olsun, siftahımı yaptım; ama komşum henüz daha siftah etmedi. Ricâ etsem, ona gidebilir misiniz?’ diye komşusuna yönlendirirdi.”

Bu satırlar, dün sonsuzluk âlemine uğurladığımız ilim ve fikir adamı, gönül insanı Ahmed Yüksel Özemre’nin “Hasretini Çektiğim Üsküdar” isimli eserinde geçiyor. Özemre’nin cenaze namazını Üsküdar Gülnuş Valide Yeni Cami’de dün kıldık. Binlerce seveni camiyi ve avluyu doldurmuştu. Toplumumuzun her kesiminden birçok kişi, bu güzel insanı, bu münevver adamı son yolculuğunda yalnız bırakmadı. Karacaahmet Mezarlığı da dün olağanüstü günlerden birini yaşadı. Çünkü Özemre, burada aile kabristanına defnediliyordu. Eserlerinde sevgiyle anlattığı annesinin babasının yanıbaşında ebedî istirahatgâhına çekilirken Kur’an’dan bölümler okunuyor, dualar ediliyordu.

Büyük bir ilim adamı: İlk atom mühendisi. İyi bir akademisyen: Talebeleri tarafından sevilen bir hoca. Gerçek bir yazar: Okuyucularınca hararetle takip edilen ve okunan bir müellif. Mükemmel bir dost: Gönül sohbetlerinin aranan simâsı. Üsküdâr yârânının âşina çehresi. Ârif, âkil, âlim, âşık ve âbid. İnançlı bir mümin, köküne bağlı bir münevver, düşünmekten yorulmayan bir mütefekkir. Bir mücadele, bir murakebe, bir muarefe, bir muhasebe, bir muaşaka adamı. Dört dörtlük bir Müslüman Türk aydını. Kubbealtı’nda artık o coşkulu sohbetlerini dinleyemeyeceğiz, o şen kahkahasını işitemeyeceğiz. Ama o hizmetini yaptı, görevini tamamladı ve eserlerini yeni nesillere bıraktı. Bize düşen onları okumak. Bâki kalan bu kubbede onun hoş sâdâsı yankılanıyor.

Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre 1935 yılında Üsküdar’da doğmuştu. Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Fizik Bölümü, Fransa Nükleer Bilimler ve Teknoloji Milli Enstitüsü’nden mezun oldu. Türkiye’nin ilk atom mühendisiydi. Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca biliyordu. Özemre’nin pozitif, sosyal ve dinî ilimler konularında muhtelif makale ve raporları, ders kitapları, ilmî eser ve tercümeleri ve çok sayıda te’lif kitapları bulunuyor. Türkiye Yazarlar Birliği, Özemre’yi, 1996 yılında “Üsküdar’da Bir Atâr Dükkânı” isimli eseriyle Hâtırat Dalı’nda ve 1998 yılında da Prof. Dr. Toshihiko İzutzu’dan çevirdiği “İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar-Kavramlar” başlıklı çevirisiyle Çeviri Dalı’nda “Yılın Sanatçısı” ödüllerine lâyık görmüştü.

Türk ilmine, irfanına, sanatına, kültürüne, edebiyatına hizmet eden birçok şahsiyetin kıymeti yaşarken bilinmez. Vefatlarından sonra onları arar ve anarız. Ama şükürler olsun ki, Ahmed Yüksel Hoca’nın değeri sağlığındayken de biliniyordu. Seviliyor, sayılıyordu. Üsküdar Belediyesi büyük bir kültür merkezine adını vermişti.

Ahmed Yüksel Özemre tefekkür semamızın sönmeyecek yıldızlarındandır. Kubbealtı’ndan çıkan eserleri çok önemli: Geçmiş Zaman Olur ki, Üsküdar’da Bir Atâr Dükkânı, Gel de Çık İşin İçinden, Portreler Hâtıralar, Üsküdar’ın Üç Sırlısı, Üsküdar Ah Üsküdar, Galatasaray’ın Mekteb-i Sultanisi’nde Sekiz Yılım ve Hasretini Çektiğim Üsküdar. Özemre’yi okumak ufkumuzu genişletir, zihnimizi uyanık tutar, kültürümüzü artırır ve kalbimizi ferahlatır. Çünkü o milletinin değerleriyle barışık bir aydındı. Ayağı doğduğu toprağa sağlam basan bir münevverdi. Onu hiç unutmayacağız. Mevlâ rahmet eyleye. Kabri nur, mekânı cennet olsun. Hepimizin, Türkiye’nin, Türk dünyasının ve İslâm âleminin başı sağ olsun. Aziz okuyucular! Bugün de iki âbide şahsiyeti, iki alpereni, gazeteci yazar iki gönül insanını, Mehmet Emin Alpkan ve İrfan Atagün’ü vefat yıldönümleri münasebetiyle rahmetle, saygıyla yâd edeceğiz. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki programa hepinizi dâvet ediyorum.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi Internet Sitesi