Kelami Dergahından Hatıralar -6-
- Ana Başlıklar:
Kaynak: Altınoluk Dergisi Ağustos 1986
Bir Danimarkalının Kaleminden / Kelâmî Dergahından Hatıralar
Carl Vett / Terc: İ. Edhem Bilgin / Yayına haz.:M.Ertuğrul Düzdağ
ŞEYH EFENDİ'YE "keşif" ve bunun mertebeleri hakkında sorarak, bu hususta biraz bilgi lutf etmesini istedim.
"-Biz bundan bahsetmeyi pek uygun görmeyiz. Yeni başlayanlar ekseriya fevkaladelikler ve kerametler görmek isterler. Fakat bunlar, manevî tekamülle hemen hiç alakası olmayan şeylerdir. Mühim olan, ahlakın yükselmesi ve bunun kalpteki neticeleridir. Keşif ve kerametlere nail olan bir mübtedî, umumî olarak büyük kemâlât sahibi zannedilir. Fakat bu gibi şeyler herhangi birisinin inziva, oruç, namaz ve bazı riyazatlarla yapabileceği şeylerdir. Kemâl sahibi kimseler dışarıdan alelâde bir kimse gibi görünürler, herkes gibi yaşarlar."
Şeyh Efendi'nin bu bahisle pek ilgilenmek İstemediğini anlıyordum. Fakat "keramet" bahsi de Şark kültürünün ayrılmaz bir parçasıydı. Batılıların bu meseleyi iyice anlamadan Şark düşüncesini tam olarak kavramalarına imkan yoktu. Kendisine bunu anlattığımda şöyle dedi:
"-Evet keramet nakilleri halen devam etmektedir. Fakat bu gibi şeylerle uğraşmanın bir faydası yoktur. Çünkü Allah'ın kudreti ve mucizesi küçücük bir yaprakta veya böcekte de görülebilir, insan aynı şeyleri kendi nefsinde de bulabilir. Ancak bu gibi şeylerin Avrupalılara bir faydası olacaksa belki bahsedilebilir."
* * *
Şeyh Efendi'ye, önümüzdeki 1926 yılında Roma'da toplanacak olan "Avrupa Psişik Araştırmalar Kongresi"ne bir temsilci göndermenin mümkün olup olmayacağını, bu hususta ne düşündüklerim sordum.
"-Eğer bizzat gitmeye gücüm yetseydi, Allah rızasının bulunduğu böyle bir hizmet için kendim gitmek isterdim. Fakat burada da daha pek uzun zaman kalmayacak gibiyim. Bedenim böyle bir yolculuğa takat getiremez. Ama oğlum Ali Efendi gidebilir. Fakat bize daha önceden görüşülecek bahislerin bir hülasasın göndermelisiniz. Onları inceleyerek konferansa hazırlıklı gelmemiz icap edecektir. Orada, birleştiğimiz ve ayrıldığımız noktaları tesbit etmeli ve ondan sonra ayrılıkları gidermeye çalışmalıyız."
KONUŞMAMIZ, Batının da Doğudaki ruhî gelişmeleri anlaması ve bu güçlere sahip olması bahsine gelince, ben şöyle dedim:
"-Batılılar henüz bu güçlere sahip olmaya hazır değiller. Elde edecekleri telkin ve tesir gücünü kötüye kullanarak, kalitesiz mallarını satabilmek için ticarete alet etmeleri ihtimali bile çok kuvvetlidir."
"-Evet, haklısınız. Eğer aynı zamanda ahlakî bir tekamül de elde edilemezse, bu hal faydadan çok zarar verir. Manevî tesirinin sayesinde cin ve huddam kullananlar gibi."
EVİMDE GİBİ
BU akşam benim tekkedeki son gecemdi. Bu sebeple tekkedeki iyiliksever kardeşlerimi memnun etmek için bütün namazlara ve zikre katıldım. Bu iyi kalpli kardeşlerim benim müslüman olacağıma artık iyice inanmışlardı. Bütün samimiyetimle düşündüm ve bu vefakar, şefkatli ve yardımsever doğuluları, modern batının karikatür tipli menfur insanlarından çok daha fazla kendime yakın hissettim.
Yatmadan önce de karanlık odamda oturup, gökyüzünü seyrettim ve düşündüm. Buradaki hatıralarım birer birer gözümün önüne geldi. Yaşlı şeyh Efendi, sanki karşımdaydı ve tasvipkar bir ifadeyle hafif hafif başını sallıyordu. Sonra Mehmed Ali Efendi: Babasının önündeki şilteye oturmuş, mahviyyet içinde diz çökmüştü. Şeyh Süleyman Efendi; Doğu Karadeniz vilayetleri halifesi, oda komşum... Sırayla tanıştığım bütün halifeleri ve diğer samimi ihvanı gördüm. İçimde, küçük zikir halkasında ve Cuma günkü büyük zikirdeki duygularım canlandı. Bu iyi insanlara baktım. Onların arasında kendimi evimde hissetmiştim. Sanki baştan beri bu tekkede ve onların arasında yaşıyor gibiydim.
* * *
TEKKEDEKİ on dördüncü ve son günümde Şeyh Efendi şöyle dedi:
"-Garpta bizleri anlayan, hürmet eden ve bizim de kendilerine dostluk ve yakınlık hisleri duyabileceğimiz kimselerin bulunduğunu, sizin sayenizde anlamış bulunuyoruz. Erişmek istediğiniz hedeflere varabilmeniz için sizlere yardım etmekten memnuniyet duyacağız. Avrupa'dan, sizin gibi ciddî niyetli kimseleri bize gönderebilirsiniz. Onlar da birer kardeş gibi burada misafir edileceklerdir. Onlar da huzur içinde bizimle kalıp incelemelerini yapabilirler. Eğer sizden bir mektup getirirlerse, kapımız onlara da açık olacaktır. Hepimiz sizi hayırla anacağız. Buradaki çalışmalarımız ve bizimle birlikte ibadetlere katılmanızı daima hatırlayacağız. İstisnasız bütün ihvanımızın size karşı sevgi ve dostluk hisleri beslediklerini bilmelisiniz. İstediğiniz mektubu yazdım. Oğlum Ali Efendi onu sizin için Arapça'ya ve Farsça'ya çevirebilir Şimdi siz de unutmayınız ve bize birleştiğimiz ve ayrıldığımız bahisleri hülasa eden bir yazı gönderiniz. Böylece Batıda hakikati arayanlarla faydalı bir işbirliğine girebilelim."
BEN DE çok mütehassis olarak, gerçekten hissettiğim hürmet duyguları içinde Şeyh Efendi'ye teşekkür ettim. Bütün bu zaman içinde tekkede bulunmaktan çok duygulanan tercümanım, Şeyh Efendi'den kendisini de mürid olarak kabul buyurmasını istirham etti. Ben de tercümanıma bu kadar zamandır gösterdiği yakın alakadan dolayı çok minnettar idim.
Tekkedekilerin hepsi daha fazla kalmamı ayrı ayrı ve samimiyetle temenni ettiler.
Şeyh Efendi, gelecek Pazartesi günü için oğlu Ali Efendi'nin tekkesine davet edince oraya gelebileceğimi söyledim.
YEŞİLLİKLER İÇİNDE
PAZARTESİ günü arkadaşım (Mahmud Muhtar) Bey ile birlikte, şeyh Efendi'nin oğlu Mehmed Ali Efendi'nin tekkesine gitmek üzere Asya yakasına geçtik.
Ali Efendi'nin evi insanın hayal dahi edemeyeceği kadar güzel bir yerdeydi. Yeşillikler içinde bir yamacın üzerinde bulunuyor ve yedi tepesiyle bütün İstanbul'u seyrediyordu. Tepenin etrafında çam ve incir ağaçlarının gölgelediği küçük ve rahat ahşap Türk evleri vardı. Üsküdar mezarlığından ise bir servi ormanı yükseliyordu.
ALİ EFENDİ kollarını açarak bizi karşıladı. İki şirin çocuk, babalarının arkasına gizleniyorlardı. Bizi alarak şahane manzaralı geniş üst kata çıkardı. Çok geçmeden Şeyh Efendi hazretleri de yanında Süleyman Efendi ve diğer ihvandan birkaç kişi olduğu halde teşrif ettiler. Daha sonra ise bir çok misafirler geldi. İçlerinde bir milletvekili ile bir büyükelçi de vardı. Kendilerine takdim edildim. Hepsi beni iyi niyetimden ve İslam'ı incelememden dolayı tebrik ettiler.
İzmir'de resmî vazifesi olan biri ise şöyle dedi:
"Çoğu meslekdaşlarımız son zamanlarda dinî hususlarda lakayd davranmaya başlamışlardı. Kendilerini evime davet ederek, bir Avrupalının gelip tekkemizde kaldığını ve bu tesirle müslüman olduğunu anlattım. Hemen hepsi tekrar namaz kılmaya başladılar."
ONUN bu temiz kalbliliğine gülmek zorunda kaldım. Sonra da "Müslüman olmadığımı, dinler arasında bir ayırım yapmadığımı, Allah'a olan ibadetimi bir kilise veya bir camide yapabileceğimi" anlatmak zorunda kaldım. Bu izahatım misafirlerin keyfini biraz, kaçırdıysa da az sonra yeniden samimî bir hava içinde her şey unutuldu.
Öğleye kadar sohbete devam edildi. Yemekten sonra namaz ve zikir için tekkenin camiine geçildi.
Tekkeden ayrılırken, Bey, kendi köşkünde vereceği bir öğle yemeğine beni de davet etti ve Şeyh Efendi ile oğlunun da geleceklerini söyledi.
ÇİFTLİKTE SOHBET
DAVET gününde arkadaşım Bey'in, Haydarpaşa'dan birkaç İstasyon içerideki çiftliğine gittim. Oraya vardığımda, Şeyh Efendi, oğlu Mehmed Ali Efendi, Profesör dostum ve bir milletvekilini, şahane bir çam ağacının altında ve çok güzel bir halının üzerinde otururlarken buldum.
Sohbet her zamanki gibi dönüp dolaşıp manevî mevzulara geldi. Halbuki bu konuda sohbet yapılan yerleri Avrupa ve Amerika'da kolay kolay bulamazsınız. Bütün ilgisi manevî sahalara çevrilmiş olanların arasında bile, insan varlığının bu temel meselelerine, sohbetlerde nadiren temas edilir. Onların bambaşka problemleri vardır:
İş, edebiyat, ekonomi, siyaset veya şahsî meseleler... Türkiye'de ise sohbetlerde hemen meselenin özü olan lüzumlu şeylere giriliyor.
ŞEYH EFENDİ'NİN yanındaki bir çiçeklikte sardunyalar vardı Efendi bunlara sanki canlıymışlar gibi bakarak tefekküre daldı. Sonra müsbet ilmin temsilcisi olan profesöre bakarak şunları söyledi:
"-Bunlarda hayatın hakikî sırrını buluyorum. Eğer bir kimse tabiat karşısında iyi düşünürse, matbaada basılmış kitapların ölü mürekkep lekelerinin verebileceğinden çok daha fazlasını öğrenebilir. Allah'ın önümüze serdiği tabiat kitabını anlamamız lazımdır. Bu şekilde insan bizzat kendi varlığının da sırrına erebilir. İşte o zaman sanki içinde bir güneş doğmuş gibi olur. Bu güneşin yanında öteki bütün ışıklar sönük kalırlar. "Kendini bilen Rabbini bilir." buyurulmuştur."
Öğle namazı vakti gelince, güzel bir halı kıbleye doğru serildi. Namazı hep birlikte kıldık. Hepsi de benim artık hidayete erdiğimden hemen hemen emin idiler. Bey ve diğer misafirler tebrik ettiler. Ali Efendi heyecanla beni kucakladı. Şüphesiz bu mümkün bir şeydi.
Şeyh Efendi, okunan duaların manasını bilip bilmediğini sordu. Benim için kelimelerin bir önemi olmadığını söyledim. Allah'ı anmak, ona şükretmek çok güzel bir şey, Allah'ın arzında, nerede ve her kim Allah'a ibadet ediyorsa ona memnuniyetle katılırım, dedim.
Artık ayrılık vakti gelmişti. Bu, üstadım Şeyh Efendi ile son görüşmem oldu. Efendi beni kucakladı. Her ne kadar ayrılsak da beraber olacağımızı söyledi.
Ali Efendi de beni kucaklayarak, evinde bir hafta olsun kalmam için ısrar etti. Fakat reddetmek zorundaydım. Çünkü birkaç gün içinde ayrılıyordum.
Tekrar geldiğimde buluşmak üzere sözleşerek ayrıldık.
BİRKAÇ yıl sonra tekrar İstanbul'a geldiğimde Mehmed Ali Efendi'yi aradım. Bütün tekkelerle beraber onların tekkelerinin de kapatılmış olduğunu öğrendim. Yaşlı Şeyh Efendi inzivaya çekilmişti. Kendisin! ziyaret ettim ve eski bir dost gibi kabul gördüm. Ali Efendi ise bir devlet dairesinde çalışıyordu...
- İslam ve Tasavvuf blogu
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 197 okuma
