Bir Danimarkalının Kaleminden / Kelâmî Dergahından Hatıralar
Carl Vett / Terc: İ. Edhem Bilgin / Yayına haz.:M.Ertuğrul Düzdağ
Cari Vett'in soruşu üzerine Şeyh Efendi şöyle dedi.
"Tenasüh inancı, yeni ruhlar yaratmaya kadir olan Allah'ın kudretinden şüphe etmektir..."
"Biz burada iyi ile kötüyü Kur'an-ı Kerime ve dine karşı olan tavırlar a bakarak ayırt ederiz. Fakat sizin Garp'ta böyle bir ölçünüz yok. İyiyi ve kötüyü neye göre tayin ediyorsunuz?
Tekkedeki altıncı günümde, Şeyh Efendi sabahleyin odama geldiğinde, söz kendisinin eserlerine intikal etti ve bana birkaç kitabını hediye etti. Bunlar, müridlerine yazdığı mektuplarından meydana gelmiş bir mecmua, açıklamalarıyla birlikte bin hadisi muhtevî bir eser ve ayrıca üç dilde yazılmış şiirleri idi.
Konuşmamız sırasında Doğu'da ve Batı'da yayınlanan kitaplardan bahis geçince şöyle dedi:
"Avrupa kitap neşriyatı ile bizimkini mukayese ediniz. Bizim burada son zamanlara kadar neşrolunan eserlerin onda dokuzu dini ve ahlakî idi. Avrupa'da ise bu tersinedir. Avrupalıların bu kitaplar yüzünden ahlak dışı tesirler altında kaldığım iddia etseler inanırım. Avrupalı herkesin okuduğu bir kitabı, kendisinin de okuması gerektiğine inanır. Fakat bu küçük gibi görünen tesirlerin ne büyük zararlara sebep olacağım düşünemiyorlar."
KÜÇÜK ŞEYLER
Şeyh Efendi gölgesini mavi gök üzerine çizerek yükselen Alemdağı'na doğru baktı.
"-Bana biraz yaklaşın."
Yanına gittim.
"-Uzaktaki şu büyük dağı görüyorsunuz. Şimdi başınızı sağa doğru yaklaştırınız. Artık dağı göremiyorsunuz. Zira şuradaki incir ağacının yaprakları görüşünüze mani oluyor. Allah'ın tam idrak edilmesi de işte böyledir. Hayatımızı dolduran küçük şeyler büyük bir hakikatin görülmesini önlerler."
O sırada pırıl pırıl olan gökte bir şahin ile bir karga dövüşmekteydiler. Birisi de hasmına üstten saldırabilmek için yukarılara yükselmeye çalışıyordu.
"-Yükseğe çıkabilmek için şu iki kuşun sarf ettikleri gayrete bakınız. Aşağı doğru uçuşları bir ok gibi süratli, fakat yukarı çıkmak için sahip oldukları bütün gücü kullanmak zorundalar. Tıpkı insanlar gibi."
Tekkedeki yedinci günümde Şeyh Efendi başka bir yere gitmişti. Ben de tercümanımla beraber dışarıya çıkarak dolaştım ve ona müslümanlıkla ilgili sorular sordum. Müslüman çocuklarına küçüklüklerinde yapılan dinî telkinlerin, onların büyüyünce hayatın zorluklarına daha iyi dayanmalarını sağladığını anladım.
MÜSLÜMAN ÖLÇÜSÜ
Tekkedeki sekizinci gününde toplantı salonunda bir kaç kişi ile birlikte oturmakta olan şeyh Efendi'nin huzuruna kabul edildim. Bana Avrupa'daki "Masonlar hakkında sorular sordu, kendisine bildiğim kadarıyla anlattım. Sonunda şöyle dedi:
"-Biz burada iyi ile kötüyü, Kur'an-ı Kerime ve dîne karşı olan tavırlara bakarak ayırt ederiz. Fakat sizin Garp 'ta böyle bir ölçünüz yok. İyiyi ve kötüyü neye göre tayin ediyorsunuz?"
Tekkedeki bütün dostlarımın benim her an hidayete ererek, müslüman olacağımı beklediklerini hissediyordum. Onların gönüllerini yapmak için sabah ve akşam namazlarına katılmaya başladım.
Zikirde ise dizlerim çok ağırdığı için halkanın dışında kalıyordum.
TENASÜH MESELESİ
Tekkedeki dokuzuncu günüme sabah namazına katılarak başladım. Hepsi yedi kişi olan ihvan alt katta yatıyorlardı. Biri ezan okumak için avluya çıktı. Şeyh Efendi'nin vefatı halinde yerine geçeceği tahmin olunan Hoca efendinin arkasında namazımızı kıldık. Hafî olarak zikrettik. Zikirden sonra, hocanın ellerini öperek, herkesin birbiriyle kucaklaşması, çok samimi bir hal idi.
Aynı gün Şeyh Efendi'nin meclisinde otururken, tenasühten (ölen canlının ruhunun, bir başka canlıda yeniden dünyaya döndüğü inancı) bahsettim. Müslüman kardeşlerim bu fikrime karşı çıktılar. Kur'an-ı Kerimde tenasühten hiç bahsedilmediğim, bunun Hindlilerin hayalî bir nazariyesi olduğunu söylediler.
Şeyh Efendi şöyle dedi:
"-İnsanlar ağaç üzerinde devamlı yenilenen yapraklara benzerler. Halbuki bize yapraklar hep aynıymış gibi gelir. Tenasüh inancı, her an yeni ruhlar yaratmaya ve bedenler göndermeye kadir olan Allah'ın kudretinden şüphe etmek, ona inanmamak demektir. İnsan ölüm kapısından geçmek sayesinde meleklerin erişemediği tecrübelere ulaşır."
Bu akşam zikre tekrar katıldım. Tesiri daha fazla oldu. Gözümü yumup kendimi ritme vererek, şuurumu kaybedebileceğimi hissettim. Fakat buna meydan vermedim.
Tekkedeki onuncu günümde Şeyh Efendi hatırımı sormaya geldiğinde, son zikrin üzerimdeki tesirini öğrendikten sonra şöyle dedi:
"- Şark ile Garb'ı karşılıklı dostluk ve anlayış içerisinde birleştirmeyi gaye edindiniz. Cenab-ı Hakk'ın bu değerli mesaînizde size yardımcı olmasını dua ediyoruz. Şark ile Garb'ın mevcut alakalarını bir at alışverişine benzetebiliriz. Satışta iki taraf da haklı olduklarım ısrarla ileri sürüp münakaşa ederlerken, hakikati temsîl eden at, bir kenarda ve sessizce durur; onları mücadeleleri içine terk eder."
-"Bu vaziyette, artık şimdiye kadar yaptığımız gibi münakaşayı bırakıp, atı arabaya koşalım ve birlikte yol almaya bakalım."
Bu cevabım şeyh Efendi'nin hoşuna gitti. Gülümseyerek:
"-Avrupalılarda pek görülmeyen bir derecede, Şarklıların kinayeli dilinden anlıyorsunuz. Fakat netice alınabilmesi için iki tarafın müşterek bir ölçü kabul etmeleri lazımdır. Biz Kur'an-ı Kerimi elimizde tutuyoruz., Onun bütün hakikatleri ihtiva ettiğine inanıyoruz."Biz Kur'an-ı Kerim'in bütün hakikatleri ihtiva ettiğine inanıyoruz. Garplılar ise bizim ileri sürdüğümüz delilleri tetkik bile etmeden ve hiç tecrübe etmeden reddediyorlar. Hiç biri içimizde yaşayıp bizleri yakından tanımaya ve anlamaya çalışmadı. Bunu ilk defa siz yapıyorsunuz. Bunun için rahatınızdan fedakarlık ettiniz. Bazen bir kişi bin kişiye bedel olabilir. Buradan dünyaya açılıp, istikbalde Şark ve Garp'tan binlerce kişinin kardeş olmasını belki siz temin edebilirsiniz. Sizi Avrupa'ya halifem olarak tayin ediyorum" dedi. Bu sözlerine çok mütehassis oldum ve teşekkür ederek:
"Bana olan bu itimadınız, vazifem için gerekli olan destek ve kuvveti bana sağlayacaktır. Zahirî konforumdan biraz fedakarlık ederek, burada manevî konforda büyük dereceler elde ettim. Çalışmalarımın yolunda, burada iyi bir adım atmış olduğumdan eminim. Benimle aynı fikirde olan birkaç arkadaşımla beraber, İslam merkezlerim ziyaret etmek ve burada kazandıklarımın üzerine daha bir şeyler ilave etmek istiyorum" dedim ve gideceğimiz yerlerde kolaylık olması için şeyh Efendi'den öteki memleketlerdeki halifelerine hitaben bir mektup yazıp yazamayacaklarını sordum.
Bu arzumu kabul ettikten sonra şunları söyledi:
-"Geçen sene müridlerimden birini bir mektup ve selamlarımla Bosna'ya gönderdim. Orada uzun müddet kaldı. Çok muvaffak oldu. Şimdi orada birkaç bin ihvanımız var."
Şeyh Efendiİ biraz düşündükten sonra, çok güzel bir hatla şu mektubu kaleme alarak bana verdi:
Bismillahirrahmanirrahim
İnsana sahip olduğu bütün ilimleri ihsan eden Allah'a hamdolsun.
Salat ve selam insanların en hayırlısı, en kerîmi, dünyaya Hak ile desteklenerek gönderilen Hazret-i Muhammed Sallallahü aleyhi ve sellem in üzerine olsun.
Salat ve selam, Onun ölü ashabına, hulefasına ve bütün müslümanlara olsun.
Bundan sonra, din ve tarikat kardeşlerimden bu mektup kendisine gelmesi muhtemel kişiler. Hamil-i mektubu kabul edip ona yardımcı olunuz. Çünkü Allah, Kitabı'nda şöyle buyurur: "Her kim Allah'ın sesine kulak verirse mükafatlanacaktır." Allah, yolu gösterenleri, insanlığın ilerlemesine çalışanları bilir.
Allah ruhları yaratır ve onlara kendisinden bir nefha üfler. Allah'ın sıfatları çok ve çeşitli derecelerde olarak insanlarda tecelli etmiştir.
Ve's-Selamu ala men't-tebea'l-Hüda...
1341 senesinin Şevval ayında yazılmıştır. Altta imzası bulunan bendeniz, hakir, fakir, Allah yolunun aciz hizmetkarı, İstanbul Bedeviyye Dergahında, Bedeviyye Tarikatı Şeyhi.
TEKKEYE GELENLER
Tekkedeki on birinci günüm Cuma idi. Sabah namazından sonra "hatm-i hacegan" dualarını okudular.
Kuşluk vaktinde üç misafirim vardı: Hukuk Fakültesi Dekanı, bir matematik profesörü ve Arap edebiyatında uzman bir yüksekokul müdürü. Bu zevat son zamanlarda kurulmuş olan "Psikolojik Araştırmalar Komitesi"ne üye seçilmişlerdi. Batıdaki komitelerle temas halinde idiler.
Bu üç nazik misafir beni, dünya nimetlerinden yüz çevirip, basit bir zühd hayatı yaşayarak hakikati aradığım için tebrik ettiler.
Şeyh Efendi teşrîf ettiği zaman hepsi kalkarak elini öptüler ve ona büyük saygı gösterdiler. Şeyh Efendi her birine Bin Hadis kitabından hediye etti. Efendi gittikten sonra da hepsi, Batı dünyasına halife tayin edildiğim için tebrik ettiler.
Cuma namazından önce Şeyh Efendi gruplar halinde gelen ziyaretçileri kabul ve onlarla sohbet etti. Cuma namazı ve zikirden sonra Kur'an tilaveti ve yine zikir ile meşgul olundu. Tarikat bütün sosyal tabakaları kucaklıyordu. Gelenlerin arasında yüksek idareciler ve zabitlerden tütün, halkın her sınıfından insan vardı.
TEKKEDEKİ SÜKUNET
Tekkedekiİ on ikinci günümde, Şeyh Efendi ile olan sohbetimizde "tenasüh" bahsini yeniden açtım. Bu sefer uzun boylu konuşuldu. Dünyanın ve insanın yaradılışından başlayarak, bütün meselelerde, müslümanların, en katı maddecilikle en yumuşak ruhî tavırları aynı anda ve aynı rahatlıkla kabul ve izah edebilmelerine yeniden hayran oldum, İslamiyet onları her bakımdan tatmin edip mesut kılıyordu.
Ben insan ruhlarının çok farklı olan ruhî olgunluklarını, tenasüh ile açıklayınca Şeyh Efendi şöyle dedi:
"-Hayır. Bu, her şeye kadir olan Allah'ın kudretinin sınırlanmasıdır. Allah ruhları yaratır ve onlara kendinden bir nefha üfler. Allah'ın sıfatları çok ve çeşitli derecelerde olarak insanlarda tecellî etmiştir. Allah çeşitli sıfatları kullarına imtihan için verir. Hesap gününde herkes kendisine verilen sıfatı ne kadar geliştirdiğine göre hesap verecektir. İyiye veya kötüye doğru gitmelerinin karşılığında mükafat veya ceza göreceklerdir."
Tekkedeki on üçüncü günümde Deniz Harb Akademisi'nden emekli olmuş bir profesör ile görüştüm. Şeyh Efendi'yi ziyarete gelmişti. Çok kibar ve insana güven telkin eden bir zattı. Esasen tekkedeki herkes insanda bu hisleri uyandırıyordu. Burada kaldığım müddet içinde münakaşaya veya en ufak bir sert konuşmaya rastlamadım.
Bu hal Şeyh Efendi'ye duyulan derin hürmet hissinden doğuyordu. Bu öyle derin bir saygı idi ki, onun huzurunda herkes alçak sesle konuşur, ayak parmaklarının ucuna basarak yürürdü. Tekkede de tıpkı camideki gibi sadece çorapla dolaşılıyordu.
BİR DERVİŞ
Tercümanımla birlikte otururken dervişlerden Hafız Efendi yemek getirdi. Kendisinden oturmasını rica ederek; zikirlerde neden ürperip bağırdığını ve ağladığını sordum. Çünkü kendisi her zikirde vecde gelenlerden birisi idi.
"-Anlatılacak gibi değil. Sanki içime bir ateş düşmüş gibi..."
"-Güzel şeyler mi görüyorsun? Hoş düşüncelere mi dalıyorsun?"
' "-Hayır."
"-Vecd halinde iken ne yaptığını biliyor musun? Veya yaptıklarının sebebini izah edebilir misin?"
"-Belli bir şey söyleyemem. Şeyh Efendi'nin kudreti beni kavrıyor. İçime ateş gibi giriyor, bu gücü uzaktayken daha çok hissediyorum."
"-Vecd halindeyken hoş duygulara kapılıyor musun?"
"-Onlara ne hoş, ne hoş değildir denemez, sanki vücuduma ateş gibi çizgiler çizen çok kuvvetli tesirlerin idaresine giriyorum. İrademi bir kenara bırakıp ihtiyarın dışında o hareketleri yapıyorum. Adeta yükseklere çıkmış gibi oluyorum."
Bu bilgileri derin bir safiyet içinde anlatıyordu. Kendisine teşekkür ederek, istediği bir şey olup olmadığım sordum. Şeyh'in bir fotoğrafını istedi. Başka bir şey daha istemesi için çok ısrar etmem üzerine, küçük bir kutu enfiyenin kendisini memnun edeceğini söyledi. İkisi için de söz verdim. Elini kalbi üzerine koyarak, tam bir samimiyet ifadesi ile selam verdi.
Bu sırada aklıma memleketimdeki proleter-emekçi Avrupalıların bütün sosyal günahları ve sınıf çatışmaları geldi. İslam'ın evlatları arasında sınıf çatışması yok, onun yerine kardeşlik var.
Şeyh Efendi ile konuşmamızda kendisine tarikatın yaygınlık durumunu sordum. Anadolu, Bulgaristan, Bosna ve Arnavutluk içinde dağılmış halde kırk kadar halifesinin ve yüz binden fazla müridinin bulunduğunu söyledi.
Gelecek sayı: Carı Vett'in Dergah'taki son gecesi
ŞEYH EFENDİNİN MEKTUBU
MÖSYÖ KARLVET HAKKINDA
Sûbhân olan Allah'ın adıyla.
Din nasihattir, hadîs-i şerifini takdir eden muhterem meşayih ve ulema hazretlerine arz ve ifade olunur ki, elinde fakirane tavsiye yazımızı taşıyan Mösyö KARLVET batının tanınmış ve ilmiyle temayüz etmiş simalarından olup senelerden beri kendisini semavi kitapların değişik süfiyye asarînın mutalaasına vakfetmiştir. Bu sebepten Cenab-ı Hakk'ın birliğine Kur'an-ı Azimüiş-şan'ın Allah Kelamı olduğuna, Hz. Peygamberimiz'in son peygamber bulunduğuna inanmış bir kişidir.
Sırf dini bir gayret ve hamiyyetle bütün batılıların da bu hakikate nail olmaları için her türlü fedakarlığa razı ve doğuda bulunan din adamları ve tasavvuf ehlinin ilim ve irfanından derleyeceği bilgileri hem cinslerine yaymak üzere geniş bir geziye çıkmıştır. Bu cümleden olarak kendileri İstanbul'da bulunan Kelamî Dergahı'na gelerek on beş gün kalmış, ilmî sohbet ve araştırmalarda bulunmuştur. Doğu ile batı alemi arasındaki zıtlık ve ayrılığın ortadan kaldırılması konusundaki arzularını açıkladılar. Bu yüce gayenin tahakkuku için gereken gayretle Doğu'da bulunan tanınmış meşayih ve alimleri ziyaret maksadı ile bir müddet seyahatte bulunacaklarını söylediler. Cenab-ı Hakk ve Hadî-i Mutlak Hazretleri çalışmalarını şükre vesîle kılsın, amin.
Bilindiği gibi buna benzer hizmetler, dînî hamiyyet ve gayret sahipleriyle Hz. Peygamber'in manevi varisleri İslam münevverlerinin üzerine farz olduğundan karşılaştıkları kişiler tarafından kendisine hürmet ve yardım gösterilerek bunun İslam dininin yücelik ve kutsiyetine delil olacağını ümit ederim.
Tevfik Allah'dandır.
1341
el-Fakîr Hadimu'n-Nakşibendiyyi'l-Kaadirî Mubammed Es'ad
Kaynak: Altınoluk Dergisi Temmuz 1986