Skip to Content

1. SOHBET

بسم الله الرحمن الرحيم
فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Hak celle ve alâ Kitâb-ı Kerîm’inde buyurur: “Kaçan siz Kur’an okumak dilerseniz”, (اذا اردتم قراءة القرآن) takdîrinedir. (اذا قمتم الى الصلوة ) de (اذا اردتم القيام الى الصلوة) takdir olduğu gibi. Allah’a istiâze eyleyin, şeytani’r-racîmden (اعوذ بالله) deyiniz. Lisan ile ve cenân ile Rabbe i’timad edip, “şerrinden ve mekrinden sana sığındım yâ Rabbi” diye ikbâl ediniz.
İbn Mes’ud (r.a.) Nebi (a.s.) hazretinin önünde ( اعوذ بالله السميع العليم ) dedi.
Buyurdular ki, “Öyle deme, bana Cebrail (a.s.); (اعوذ بالله من الشيطان الرجيم ) diye ta’lim eyleyip durur ve levh-i mahfuzda öyle ketbolmuş gördüm” dediler.
Tahkîk-i hâl öyle olunca şeytânın tasallutu olmaz. Şol kimsenin üzerine ki, Hakk’a iman getireler ve Rabb’e tevekkül ve i’tikâd edeler. Yani iman-ı gaybî mertebesinde kalmaya ki, “Allah birdir, peygamber haktır, ne buyurduysa gerçektir” diye dil ile ikrâr ve kalb ile tasdik ede, hemen bu miktar ile kifâyet eder demeye. İman-ı gaybî mertebesine terakkî ede ki, şuhûd-i a’yân ile Hakk’ın varlığını bile. Meselâ şems’i görmeyen kimseye cirmini ve nûrunu medhetseler ona i’tikâdı sahîh olur, inanır. Lâkin bir müşkilin i’tirâzından i’tikâdına halel ve keder ârız olmadan hâlî’ değildir. Şemsin nûrunu ve cirmini gördükde tamam-ı şuhûd ve âyan hâsıl olur. Bir müşkilin şekki ile i’tikâdına fesâd gelmez. Hakk’ı bilir, şuhûd ve âyân nuruna vâsıl olur. Ehl-i tahkik onun için buyururlar:
İman nedir? diye sual olunursa, şerde ve hayırda Hakk’a i’timâd etmektir.
Cennetini ve içinde olan nimeti verseler kâni’ ve râzî olmaya, Hakk’ı ve Hakk’ın rızasını murâd edine, tâ ki, şeytanın tasallatundan onlar kurtulabilir ve yalnız mertebe-i şeriatte kalınırsa bu hâsıl olur. Taşradan bu helâl ve bu haram, emri ma’ruf ve nehy-i münker mertebesinden terakkî eylemeyip tarikat ile nefsini tathîr edemeye, bir kurtulursa bir dahi nefsin sıfât-ı zemîmesi her kaçan ise içeriden hareket eder. Tasallutundan halâs olamaz Tevhid-i ef’âl müyesser olup, tecellî-i ef’âle mazhar ola. Ol tevhîde şeytan yaklaşamaz helak olur demişler.
Ebû Hafs öyle buyurmuş: Bu imân ne ile tashîh olur? Tevekkül ile olur. Tevekkül ne ile hâsıl olur? Tevekkül hakkında çok kîl-u kâl etmişlerdir, cümlesi haktır. Her kişinin hâli ve şuhûdu kadar deryadan haber verirler. Kimi sâhil-i deryâdan haber vermiştir. Kimisi dahi içeriden haber vermişler, cümlesi haktır ve gerçektir lakin, ehl-i tahkîk buyururlar ki, ma’lum rızka i’timâdı, mesela bir kimsenin hazinesinde mal ve libâs gibi ve me’külât kısmından her ne ise memlû’ ola. Nefs hücûm edip fakr karaltısın gösterdiği zamanda abes söz söylemeye.
Hazinemde bu kadar malım ve rızkım vardır, ne ihtiyacım vardır? dediği gibi mazmûn-i rızka ki, Hak celle ve alâ rahm-i ümmde cenîn iken, kendini bilmez iken, rızkını ve ecelini ve ilmini ve saâdetini ve şekâvetini ketb etmiştir diye i’timâd ve i’tikâdını şol ma’lûma i’timâdı ola . Tevekkül budur.
Hüseyin bin Mansûr bir gün bir beriyyede İbrahim bin Ethem‘e rast geldi. Tevekkülü tashîh için gitmiş idi. Ya İbrahim ne gezersin beriyyede? dedi. Muradım tevekkülü tashîhdir dedi. Ya İbrahim vücûdun imâretini bâtında ifnâmı edersin? diye, ol mertebeden geçirmek için irşâd etti.
Ma’rûf Kerhî hazretleri (k.s.) bir gün imama iktidâ etti. Namaz tamam oldukta, Yâ falan, kandan bir söz sual edince katlan, senin ardında kıldığım namazı iâde edeyim, dahi ondan sonra cevap vereyim, namazın vakti gitmeden dedi. Ya niçin, benim namazımda ne fesad gördün? dedi. Cevap verdi ki, Zîrâ Râzik’ında şekk eden kimse Hâlik’ında şekk eder, nice namazı dürüst olur?
Bir gün Bâyezid‘e sual ettiler: Ne yersin ve ne içersin? Cevap verip buyurdular ki: Bestâm‘ın kilâbını besleyip aç komayan beni de beslemez mi? yâni dedi. Horasan câniplerinde bir pîre bir derviş nice yıllar hizmetinde olduktan sonra, yine ol câniplerde bir pîre icâzet verip gönderdi. Nasihat için önünde oturdu. Pîr ona sual ettiği ve varacağın yerde şeytan olur mu kuzu? dedi. Hey efendi hazretleri, onsuz yer mi olur dedi.
“Ya nice edersin, sana vesvese verdiği zamanda halin nice olur? bu arada,
“Hele mekrinden emin idin “ deyince, cevap verip
“Kabul etmezem, vesvesesin nefy ederim giderim yine ederse dinlemezim uymazım ve yine ederse kulak tutmazım, dinlemezim” deyicek,
“Be hey kuzu, sen ömrünü şeytan vesvesesi def’ine çalışırsın, kalan umûra kaçan elin değer?” deyince, geçit yerleri vardır, lazım onlardır, evkâtın ona sarf edersin giderirsen izâât-ı evkât edersin.
“Ya nice eylemek gerek? efendi” dedi. Buyurdular ki,
“Şol yolcu gibi ki, dâiyle nice muamele ederse, keennehû bir uzak yola gider. Yerağı ve yasağı ve silahı yok. Yayan yol yopalak olup giderken yolu üzerinde ol çobanın koyunları yolun cânibine yayılmış kilâbları yol üzerine bir alay karşı gelir. Gayrı bir yol dahi yok. Elbette üzerine uğramayınca gayrı yerden geçip gidemez. Şol zamanda çare nedir? Mukâteleye mecali mi vardır ol zamanda dâiye bir kerre çağırıp,
“Yâ çoban, kilâbını zabt eyle” diye tazarrû’ ve niyazdan gayrı çâre tarîkı yoktur. Bu kerre çoban kilâbe; “Bre” diye çağırdığı gibi yolda savulurlar, ellerinden halâs olursun, şerlerinden emin olup, geçer gidersin. Şeyâtîn dahi kilâbullahdır. İsm-i mudıllin hizmetkârlarıdır. Elbette enbiyâya ve evliyâya bile hücumları mukarrerdir. Nihâyet tasallutu olamaz. Nûr-i tevhîde gelip yaklaşmaz, yanar helâk olur. Cümle mahlukâtın nâsiyeleri yed-i kudretindedir. Serrâ’da ve darrâ’da ona çağırmadan hâlî’ olmayasın. Cümle muzdarîne meded ondan olur dedi. Bu nasihati etti. Ma’lûm oldu ki yalnız mertebe-i şeriat ile iktifâ olundu.
Hak celle ve alâ,
وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
“Çünkü inananlara ve Rab’lerine dayananlara o şeytanın bir gücü yoktur” kaydını etmezdi.
Öyle bildik ki, şeriat gece karanlığında yanan çerâğ gibi oldu. Elbette şeytan bir gönüle düşen yerden ki, zulmet cânibinden, bir şey ortasında yol bulduğun ıdlâl eder. Tasallutunu ol hînde mukarrer bile. Mü’min madem ki olduğu ve durduğu mertebeden - tarikat mertebesi ki - nefs ile mücâhede olsa gerektir, ona rağbeti olmaya. Şeriat mertebesinde bile nâkıs kalır. Çünkü emir böyle olunca îman-ı gaybîden îmân-ı aynî ki, şuhûd ve ayân mertebesini tahsile sa’y ve himmet ede.
Sehl bin Abdullah tevekkülü tashîh için bir beriyyeye çıktı gitti. Tarîkate rağbeti var idi, lâkin havf ederdi. Hakkından gelemem diye cür’et edemezdi. Fakat bir âdeti vardı. Her vakitte bir abdest almayınca namaz kılmazdı. Efdali ile amel kasdını da âdet edinmiş idi. Yine ol mu’tâdı gözetmek ıktizâ edince, beriyyede sıkıldı, teyemmüm istemedi. Dört yanına bakındı durdu. Nâgâh bir ayı dedikleri hayvan iki ön ayakları ile kulpuna yapışmış bir yeşil testiyi, içi dolu su önünde kodu. Sehl bunu görünce i’tirâzın geldi. Hâtıra etti ki, bu bir yırtıcı hayvandır. Şâyet bir yerden almış getirmiş ola. Paklığında ve hıllinde şüphe edince, ol hayvan nutka gelir , fasîh-i lisân ile der ki:
“Ya Sehl ne tereddüt edersin? Gökten henüz bir melek indirdi. Bana,
“Yürü şunu Sehl’e ver” dedi ve kendi gâib oldu gitti” deyince, Sehl yıkıldı, aklı gitti, bitâb oldu. Bidâyet hâli idi, ham idi, onun için bîhoş oldu. Kendine gelince bildi ki, kulun her emrini Allah Sübhânehû ve Teâlâ kayırır imiş. Biri dahi esbâba tevessül etmedi, cemi’-i umûrunu Hakk’a bırakınca tâatte oldu.
Nuh Nebi (Salavâtu’l-lâhi alâ nebiyyinâ ve aleyhi ve alâ sâir’il-enbiyâ-i ecmâin) iblise rast gelir. İblis (aleyhi mâ yestahik) der ki:
“Ya Nuh, sen bana bir iyilik etmişsindir ki, ne bileyim, nice vasfedeyim, hiç böyle iyilik olmaz” deyince, buyurdular:
“Ne söylersin, nasıl iyilik ettim ben sana?” Der ki:
“Bunca kavmini bedduâ ile helak ettin. Ancak yetmiş kişi (artık eksik demişler) bunca yüzyılda îmâna gelebilmiş, ben onların her birine nice yıllar çalıştım. İmansız göndermeye nice mekru keyd ederdim, sen ise bir kere beddua ettin beni kurtardın. Hiç bana bundan artık iyilik mi olur” dedi. Hz. Nuh (a.s.) ağladı. Öyle, mü’min olan kişi a’dâ-yı adüvv sözüne uymaya.
Bir kimse beş on günlük yola sefer eder. Azıcağın tedarik eder. Husûsen varacağı bir şehir ve imaret ola. Bu yolu gör ki nice yıllık sefer var, vahşete gider. Keennehû dünyada bir kimse dükkanına gündüz varır kazanır. Evceğizimde huzur edeyim diye çalışır. Dünya dahi kişinin dükkanı misâli. Huzur ve rahat yeri âhiret oldu. Rızk için gam yemeye.
Hadîs-i Kudsî’de Mûsa kelîme hitâb ve nidâ eder.
“Behey İbni Âdem ben semâvât ve arzını bu kadar ecrâm ve izâmı halktan aciz kalıp yorulmadım. Sana bir ekmeği verip halkta aciz mi kalam?” diye kullar benden şekvâ eder. Öyle, mü’min çalışa, himmet ede, ön son bunda kimse bâkî kalmaz tedârik ede, insâniyet tahsil ede.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) bir gece iblîse rast gelir. Libastan ârî görür.
“Utanmaz mısın nâstan? dedi”
“Hani nâs, sen bunları nâs mı sanırsın? ben bunları oğlancıklar top oynattığı gibi oynatırım” dedi.
“Ya senin nâs anladığın kimdir?” dedi. “Benim nâs anladığım ve bildiğim şol iki kimse dir ki, Basra’da mescid-i Şûniziye’de biri tâze biri ihtiyardır, işte nâs onlardır” dedi. Gece içinde Cüneyd kalkdı ve vardı iki kimse başların bürümüşler mescidde meşguller. Hemen varıp mülâkî olduğu gibi, ol tâze olan başın açar.
“Hey Cüneyd, ne deseler hemen inanırsın” dedi.
Malûm oldu ki nûr-ı tevhîde şeytan yaklaşmaz, tez helâk olur. Ümittir ki, mevlâ bizi nefsimize ısmarlamaya, herhâlimiz tevhîde nûr-ı şuhûda ve nûr-ı âyâne vâsıl eyleyivere…
Âmîn yâ muîn.
Âmîn yâ muîn.

1 en-Nahl, 16/98-99.
2 Ahmed bin Hanbel, 3/50; 5/26.

Kaynak: Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri Sohbetler, Vefa Yayınları, Çeviren : Safi Arpaguş,

Bu sohbet siteye www.ensarkitap.com ensar@ensarnesriyat.com.tr izniyle konulmuştur.



İLAHİ & ZİKİR

Anket

SİTEMİZİN İÇERİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCENİZ NEDİR?:

ARŞİV LİSTESİ

Hz. Pİr Mevlana

Restoran, kafe, çay bahçesi, otel,
halıcı, kasap, döviz bürosu çoğunlukta
olmak üzere farklı iş yerlerinin özellikle
''Mevlana'' kelimesini kullanmaları bizi
rahatsız etmektedir, rahatsızlığımızın sebebi
ise isim olarak bilinen aslen sıfat olan
kelimenin taşıdığı anlam ve önemi idrak
edilmeden ticari faaliyetlerde kullanılması
ve bunun devamı olarak kelimenin taşıdığı asıl
manevi değerini kaybetmeye başlamasıdır.
--->> Devamı