Skip to Content

BEKTÂŞÎLİK’TE TASAVVUFÎ EĞİTİM


Giriş

Hz. Muhammed (sav)’in yaşadığı dönemde, yirmi üç yıl gibi kısa bir süre zarfında Arap Yarımadası’nın bütününe yayılan İslâm Dini, daha sonra da hızlı bir şekilde yayılmasını devam ettirerek, çok geniş bir coğrafyada insanların gönüllerine girmeyi başarmıştır.

Bu başarıda en büyük pay, hiç kuşkusuz Hz. Peygamber’in Müslümanlara bıraktığı iki emanet olan Kur’an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’in veya diğer bir rivayete göre Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’indir.[1]

Âlimler, arifler, seyyidler ve şerifler, Kur’an ve Allah Rasulü’nün örnek hayatından aldıkları hikmet tohumlarını insanların gönüllerine ekerek, onları Hakk ve hakikatle buluşturmuşlardır.

Gittikleri yerlere İslâm’ın güzelliğini götüren bu insanlar, muhatapları tarafından hüsn-ü kabul görmüş, sevmiş ve sevilmişlerdir. Daha doğrusu yaptıkları salih (sulh ve sükûnete sevkedici) ameller nedeniyle, Allah tarafından sevdirilmişlerdir. “İnanıp salih amel işleyenler için Rahman, kararlı bir sevgi yaratacaktır.”[2]

Allah sevgisini, iyilik yapmayı, insanların arasını bulmayı, affedici olmayı, nefse hakim olmayı, yani ahlâk-ı hamideyi öğreten bu insanlardan biri de; Pir-i Türkistan olarak anılan Hoca Ahmet Yesevî’dir.

Minim hikmetlerim ferman-ı Sübhan
Okup aksang heme mani-i Kur’an
Minim hikmetlerim kan-ı hadisdür
Kişi buy iltmese bilgil habisdür [3]

(Benim hikmetlerim Allah’ın buyruklarını ifade etmektedir, okuyup anlasan hepsi Kur’an’ın manasıdır. Benim hikmetlerimin kaynağı hadistir, ondan faydalanmayan kişi habistir.)

Diyen Ahmet Yesevî, Kur’an ve Hz. Peygamber yolununun sadık bir takipçisidir. Yetiştirdiği binlerce talebeyle İslâm’ın Türkistan’a yayılmasını sağlayan Ahmet Yesevî, Yusuf el Hamedanî’nin öğrencisidir. el Hamedanî’nin diğer öğrencisi ise; Abdülhalik el Güjdüvanî’dir. Ahmet Yesevî, Lokman-ı Perende’yi, el-Güjdüvanî ise Bahaüddin Nakşibendî’yi yetiştirmiştir. (Allah hepsinin sırlarını yüceltsin)

Bektâşî tarikatının piri Hacı Bektaş Veli ise, Lokman-ı Perende’nin öğrencisidir. Ahmet Yesevî zamanında Türkistan’ı kaplayan İslâm güneşi, yine Ahmet Yesevî tarafından görevlendirilen Hacı Bektaş Veli’nin hizmet ve kerametleriyle Anadolu’yu da aydınlatmıştır.[4]

Horasan’dan gelen diğer erenlerle birlikte Hacı Bektaş Veli, hakikat çerağını Anadolu’da yakmış, etrafına topladığı insanlara tasavvufun inceliklerini anlatmıştır.

“İnsan-ı kâmil” olmanın, Hakk’a ulaşmanın, hakikata kavuşmanın yollarını yetiştirdiği talebelerine öğretmiştir. Sahip olduğu marifet (Allah’ı tanıma) bilgisini müridlerine anlatarak Allah’ı onlara sevdirmiş, öğrettiği tarikat adap ve erkânına uymalarını talep ederek de onları Allah’a sevdirmek istemiştir.

Bir taraftan İlâhî aşkı kalplerinde duymaya başlayan, diğer taraftan da nefislerinin arzularına tutsak olmamayı öğrenen Bektâşî dervişleri, hakikat ehlinin davranışlarını göstermişler; Hacı Bektaş Veli’nin irşad ve tavsiyeleri doğrultusunda incinseler de incitmemişler, yetmiş iki millete bir gözle bakmışlardır.

Hacı Bektaş Veli’nin tekkesinden aldıkları tasavvufî eğitim neticesinde olgunlaşmışlar, gittikleri yerlere sevgiyi, hoşgörüyü, sulh ve sükunu götürmüşlerdir. Yunus Emre, yolu Hacı Bektaş Veli’nin tekkesine uğrayanlardandır.[5] Hacı Bektaş Veli’nin işareti ile Taptuk Emre’nin dergâhında marifeti, muhabbeti, ihlâs ve fütüvveti öğrenen Yunus, İslâm’ın güzelliğini yansıtan bu kavramları, mısralarına taşımıştır. Onun;

Ben gelmedim dava için
Benim işim sevgi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim

mısraları, bunun en güzel ifadesidir. Karaca Ahmed’ler, Sarı Saltuk’lar, Seyyid Ali Sultan’lar da Hacı Bektaş Veli’den himmet almış erlerdir ki, onlar Allah’ın arslanı Hz. Ali (k.v) misali, İslâm’ın kılıcı olmuşlar her zaman mazlumun, mağdurun yanında yer almışlardır.

Rumeli, onların atlarının bıraktığı nal izleriyle doludur. Rivayete göre Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi de, Hacı Bektaş Veli ile görüşmüş, ebed müddet bir devlet kurma yolunda onun duasını almıştır.[6] Orhan Gazi zamanında kurulan ilk düzenli ordu Yeniçeri ocağının da Bektâşî tekkelerine bağlanmış olması, bu rivayeti doğrulamaktadır.

Bektâşîlik, hem gönüllerin fethi, hem de kalelerin fethi konusunda çok önemli bir rol oynamıştır. Yesevîyye, Mevleviyye ve Nakşibendîyye tarikatları gibi tasavvufî bir niteliğe sahip olan Bektâşîlik de bir tarikattır. Gerek Hacı Bektaş Veli’nin eserleri, gerekse onun vefatından sonra müesseseleşen Bektâşî tekkelerinde uygulanan adap ve erkân bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

Fakat günümüze kadar Bektâşî tarikatı tasavvufî açıdan yeteri kadar incelenip, ilmi izahlar yapılmadığı için bu konuda farklı görüşler de mevcuttur: Bektâşî tarikatını sapkın (heresi) bir oluşum olarak görenlerden tutun da, Bektâşîliği uzlaştırmacı (syncretist) bir yaşam biçimi olarak değerlendirenlere kadar pek çok görüş dile getirilmektedir. Bu görüşlerden hangisinin doğru olduğu konusunda karar vermemize yardımcı olacak belge ve bilgilere dayalı araştırmaların sayısı ise oldukça azdır.

Hacı Bektaş Veli’nin ve diğer Bektâşî baba ve dervişlerinin eserlerinin, tasavvufî perspektiften analiz edilmesi, hiç şüphesiz konunun açıklığa kavuşmasına yardımcı olacaktır.

Bektâşîliğin, kültür tarihimiz aşısından taşıdığı önem izaha gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bektâşî tekkeleri, gerek Anadolu’da, gerekse Balkanlar’da cazibe merkezleri olmuş, buralara giden insanlar, aldıkları manevî feyz ve ilhamlarla insan-ı kâmil olma yönünde mesafe katetmişlerdir.

Bu tekkelerde acaba nasıl bir eğitim verilmiştir de, insanlar kötü ahlâklarını terkedip, iyi birer insan olma yoluna girmişlerdir? Harbe giden Yeniçerilerin her biri nasıl birer cengaver ve serdengeçti hâline gelmiştir? Bektâşî tarikatında hangi hâl, makam ve kavramlar üzerinde durulmaktadır? Bu sorulara verilecek cevaplar bize, Bektâşîlik ve Bektâşîlikle birlikte anılan Anadolu Alevîliği hakkında önemli bilgiler verecektir.

Diğer tarikatlarda olduğu gibi Bektâşîlikte de mürşit-mürit ilişkisi çerçevesinde, hakikata ulaşmaya talip olan insanlar, manevî bir eğitimden geçmektedir. Hacı Bektaş Veli’nin “Kitabü’l- Fevaid” adlı eserine bakıldığında bu eğitim modelini görmek mümkündür.

Bu eserin pek çok yerinde dervişlerin veya müridlerin merak ettikleri herhangi bir konuyu öğrenmek için Hacı Bektaş Veli’ye soru sordukları veya bizzat Hacı Bektaş Veli’nin, sohbet esnasında lüzumlu gördüğü konuları müridlerine anlattığı görülmektedir.

Meselâ: “Bir gün dervişler istifade maksadıyla Hazreti Bektaş Veli’den iltimas ettiler ki...[7] Hacı Bektaş Veli’den sordular ki...[8] Hacı Bektaş Veli, ihvanından birine buyurdu...[9] Hazreti Sultan Hacı Bektaş Horasanî buyurmuştur...[10] Hazreti Bektaş Veli kendi dervişlerinden birini gamlı gördü ve buyurdu...[11] Bu cümleler, Hacı Bektaş Veli ile Bektâşî dervişleri arasında geçen diyaloglara işaret etmektedir.

Tasavvuf dilinde “sohbet” adı verilen bu diyaloglar, mürşitlerin en önemli eğitim metodudur.[12] Hakikate ulaşmaya talip olan müridler, bu sohbetler esnasında hâlden hâle ve makamdan makama terakki ederler. Nefislerinin kusurlarını görüp, kalp hayatının derinliklerine seyahat ederler. Sohbet meclisinin lahuti atmosferinde İlâhî aşk ve şevkle Rabb’lerine yakınlaşmanın ruhanî zevkini yaşarlar. Mürşid-i kâmilin ilim ve hikmet dolu sözleriyle marifetlerini artırırlar.

Hacı Bektaş Veli’nin tasavvufî anlayış ve görüşlerini Makalat, Şerh-i Besmele, Kitabü’l- Fevaid ve Velâyetname adlı eserlerinde bulmak mümkündür. Bu eserleri, diğer Bektâşî dede ve babaların eserleriyle birlikte, tasavvufî terimler açısından inceleyerek, ortaya çıkacak olan genel manzaraya bakmak, Bektâşîlik hakkında daha bilimsel ve objektif hükümler vermemize yardımcı olacaktır.

Tövbe

İşlenen bir günahtan dolayı pişman olmak anlamına gelen tövbe, hemen hemen bütün tarikatlara girmenin ilk rüknüdür. Allah ü Teala Kur’an-ı Kerim’de; “Allah şüphesiz tövbe edenleri ve temizlenenleri sever”[13] buyurmaktadır. Günahlardan temizlenmenin yolu tövbe etmektir. Tövbe; kalbin gaflet uykusundan uyanması ve kulun üzerinde bulunduğu kötü hâli görmesidir. Saliklerin menzillerinin ve taliblerin makamlarının ilkidir.[14]

Tövbenin menzile ve maksuda varmadaki önemini çok iyi kavrayanlardan biri olan Yunus, şöyle söyler:

Gel ey âşık gele gel
Gel Allah’a dön Allah’a
Uyan gafletten aç gözün
Gel Allah’a dön Allah’a

Tut bir mürşidin elini
Tövbeye öğret dilini
Derviş yanılma yolunu
Gel Allah’a dön Allah’a [15]

Yunus Emre, yolu yanıltmayan tövbenin bir mürşidin elini tutmakla olacağını ifade etmektedir ki bu, talipliğin ilk makamıdır. Bektâşî tarikatının da ilk makamı tövbe etmektir. Makalat’ta tarikatın makamlarını beyan ederken Hacı Bektaş Veli; “şimdi azizim! bil ki tarikatın ilk makamı pirden el alıp tövbe etmektir” der.[16] Daha sonra “Çok samimi bir dönüşle Allah’a tövbe ediniz”[17] “Allah, tövbe ettikleri için onların tövbesini kabul buyurmuştur.”[18] ayetlerini söyleyerek, tövbenin Kur’an’daki yerine işaret eder.

“Şimdi ey mü’minler! Öyle tövbe etmek gerek ki onda tereddüt ve şüphe olmasın. Yine tövbeyi öyle yapmak gerek ki fayda getirsin. Çünkü tövbe demek, pişmanlıktır. Pişmanlığın esası budur ki, yetmiş yıllık günah bir özüre değişilir. Şimdi, tevekküle, özüre önem veriniz ki hatalarınız az, yüzünüz ak olsun”[19] diyerek müridlerini tövbe etmeye teşvik etmektedir.

Bektâşî tarikatının erkânına göre tövbe eden talibe, daha sonra mürşit şöyle söyler: “Erenler meydanında pir huzurunda mürşidine teslim oldun mu? Yalan söyleme! Haram yeme! Zina ve livata etme! Elinle koymadığın şeyi alma! Gözünle her gördüğünü söyleme! Gelme gelme! Dönme dönme! Gelenin başı, dönenin malı. Allah Muhammed Ali on iki imam hanedan-ı Ehl-i Beyt’e iman ve ikrar ettin mi?”[20]

Tövbe ederek Bektâşî tarikatına giren birisi için artık ruhu eğiten, fakat kolay da olmayan bir süreç başlamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği gibi talip, ya gelmeyecektir, ya da geldiyse dönmeyecektir. Bektâşî tarikatına girmek, Bektâşî pirleri tarafından, demirden leblebi çiğnemeye benzetilmektedir. Yani tarikatın adap ve erkânını yerine getirmek oldukça zordur. Bu durumu, Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden Osmancıklı Koyun Baba, yanında dervişlik yapmak isteyenlere şöyle izah etmektedir:

Dediler ey cenab-ı al-i himmet
Sana dervişlik etmek hoş saadet

Bizi kabul edersen bil ey can
Eşiğinde olalım cümle kurban

Baba dedi bu dervişlik bilin siz
Ateş gömlekdir ol agah olun siz

Giyemez her kişi zira yakar ol
Erenlere müsavi olmaz her kul [21]

Böylece tarikata girmek isteyen talibe, tercih ettiği yolun pek de kolay olmadığı hatırlatılmış olmaktadır. Bu hatırlatma, Bektâşî tarikatına herkes giremez anlamına gelmemektedir: Sadece talip, gireceği yol hakkında bilgilendirilmek; şuurlandırılmak istenmektedir. Samimi bir şekilde tövbe eden ve kötü davranışlarını terkeden herkes, Bektâşî müridi (dervişi) olabilir.

Hacı Bektaş Veli, tövbenin Allah’ın Rahman isminin tecellisi ile kulun af ve mağfiretine nasıl sebep olabileceğini şu temsili hikâyeyle anlatmaktadır: Harun Reşid zamanında, hiç hıyar yetiştiğini görmemiş bir çöl Arap’ı, yerde birkaç tane hıyar tohumu bulur. Onu eker, sular. Birkaç tane acı hıyar yetiştirir. Daha sonra karşılığını almak üzere hıyarları halifenin huzuruna götürür. Halife Harun Reşid, cehaletini yüzüne vurmayarak onu mükâfatlandırır. Sonra da yanında bulunanlara niçin böyle davrandığını şu şekilde izah eder:

“O zavallı Arap, kurak yerlerde ömrünü geçirmişti. Hıyar nedir görmemişti, tanımamıştı. Onu görünce sandı ki kendi gibi bizim de görmüşlüğümüz yok. O aziz nesneyi bize lâyık gördü. Bu yüzden getirdi. Biz kendi bilgimizi bırakıp, onun bilgisiyle bir olduk. İnşallah cömertler defterinden biz de yoksun olmayız.”

Hacı Bektaş Veli, bu hikâyeden şu sonucu çıkarmaktadır: “Çünkü”sü, “niçin”i bilinmeyen ve olmayan O Yüce Padişah, O Rahman’ın katında da asilerin durumu, Arap’ın hikâyesine benzer. Ömürlerini her nasıl geçirmişlerse geçirmişler. Bir gün tövbe hıyarının tohumu ellerine geçer, onu gözyaşıyla sıvarırlarsa; hiç utanmadan o işe yaramaz tövbeleri önemli bir mal sanıp, Yüce Hazret’e götürsünler.”[22]

Böylece Allah’ın Rahmet’inin genişliği ve gelmiş geçmiş bütün günahları affedeceği vurgulanmış olmaktadır. Günahların ağırlığından dolayı karamsarlığa düşmüş olanlar, aldıkları bu mesajla yeniden Allah’a sığınmakta, bağışlanma dileyerek geleceklerinden ümit var olmaktadırlar. Tövbe edip, ikrar verdikten sonraki hayatlarında nefislerini eğiterek, kalplerinden günah işlemeye karşı olan temayülü söküp atmaktadırlar.

Bir Bektâşî dervişi olarak ellerine, dillerine ve bellerine sahip olmaktadırlar. Onların hayatlarında artık kine, nefrete, öfkeye, kibir ve büyüklenmeye, kıskançlığa, gıybete yer yoktur. “Biz insanı en güzel şekilde yarattık”[23] ayetinde ifade edilen güzel ve iyi insan olma yoluna girmişlerdir.

Hacı Bektaş Veli’nin tövbe ehline karşı tutumu, hoşgörünün sembolü haline gelmiş çağdaşı Mevlâna’nın bile takdirini kazanmıştır. Dilden dile anlatılan şu menkıbe, Hacı Bektaş Veli’nin kendisine müracaat eden tövbe ehline nasıl davrandığını gözler önüne sermektedir:

“Çaldığı koyun postunu koltuğunun altına alan bir genç, Hz. Mevlâna’ya gelir. Hz. Pir, postun çalıntı ve gencin de hırsız olduğunu gönül gözü ile derhâl anlar, ancak belli etmez. Genç:

-Postumu dergâhınıza serebilir miyim? (Yani burada kalabilir miyim?) diye sorar. Hz. Mevlâna:

-Hayır, buraya seremezsiniz! Hacı Bektaş Veli’ye gidiniz, cevabını verir. Genç, postu alır, Hacı Bektaş’a gider. Bu defa ondan izin ister. Hacı Bektaş Veli de:

-Hay hay; postunu dergâhımıza serip, bizde kalabilirsiniz, der. Genç postunu serer; Hacı Bektaş dergâhında kalır, çile çıkarır, nefsini eğitir ve uzun zaman sonra, memleketine dönmek üzere izin ister. Kendisine izin verilir. Ancak, işin başından beri gencin zihnini, beni Hz. Mevlâna niye kabul etmedi de, Hacı Bektaş Veli kabul etti? sorusu kemirip durmaktadır. Bu durumun farkında olan Hacı Bektaş Veli, gence şöyle bir açıklama yapar:

-Bak delikanlı; Hz. Mevlâna o kadar saf, duru, berrak bir denizdir ki; senin o kirli, çalıntı postun o denize ve o makama yakışmazdı. Biz ise, O’nun kadar saflığa, berraklığa ulaşamadığımız için, zaten kirliliğe batmışız! diyerek seni kabul ettik, postunu ser dedik.

Genç, şükür ve dualarla oradan ayrılır. Dönüşte Konya’ya uğrayarak, doğruca Hz. Mevlâna’yı ziyaret eder. Kendisini güler yüzle karşılarlar. Hz. Mevlâna’nın huzuruna vardığında, bu defa büyük veli;

-Hoş geldin, biz vaktiyle seni ve postunu kabul etmedik, gönderdiğimiz yer kabul etti; çile çıkardın, nefsini eğittin, tekrar merakını yenmek için bize geldin diyerek, kendisinin niçin böyle davrandığını şu şekilde izah eder:

-Biz, kendi hâlimizde küçük bir su birikintisi, bir göl gibiyiz. Onun için, senin postunu temizlemeye gücümüz yetmezdi onu ancak bir okyanus temizlerdi ve o postun serildiği, atıldığı okyanusa hiçbir şey olmazdı. O okyanus da, işte seni kendisine yolladığımız Hacı Bektaş Veli idi.”[24]

Hz. Mevlâna’nın da ifade ettiği gibi Hünkar, o kadar hoşgörülüdür ki, onun hoşgörüsünden yaralanmayacak insan yok gibidir. Hiçbir günah, onun hoşgörüsünün sınırları dışında değildir. Aslan yavrusu ile ceylan yavrusu bile, Hacı Bektaş Veli’nin kucağında bir ve birlik olmanın zevkini yaşarlar.

Önceden bir hırsız olan genç de, Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörü ve tolerans duygularının hakim olduğu, gelen hiçbir kimsenin geri çevrilmediği dergâhında nefsini eğitmiş, kâmil bir insan olmuştur. Onun bu kemale ermesinde hiç şüphesiz, Hz. Mevlâna’nın da dikkat çektiği, Hacı Bektaş Veli’nin engin hoşgörüsünün tesiri büyüktür. Bu hoşgörü sayesinde manevî bir eğitime talip olanlar, günahlarının altında ezilmekten kurtulur, âdeta yeniden dünyaya gelmiş gibi olurlar. Artık öğrenmişlerdir ki; Allah tarafından affedilmeyecek hiçbir günah yoktur ve O’nun tövbe kapısı herkese açıktır.

Seyr ü Sülûk

Tasavvuf ıstılahında “seyr”; cehaletten ilme, kötü ve çirkin huylardan güzel ahlâka, Hakk’a doğru hareket etmektir. “Sülûk” da; tasavvuf yoluna girmiş kişiyi, Hakk’a kavuşmaya (vuslata) hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Başka bir ifadeyle seyr ü sülûk, tasavvuf ve tarikata giren kimsenin manevî makamlarını tamamlayıncaya kadar geçirdiği safhalara verilen isimdir.[25] Seyr ü sülûkda gaye, Allah’ın Rıza’sını kazanmayı kolaylaştıracak olan amelleri yapmaya koyulmaktır.[26]

Bektâşî tarikatında seyr ü sülûk, hakikat kapısının yedinci makamıdır.[27] Hacı Bektaş Veli, seyri ikiye ayırmaktadır: “Biri Hakk’a, diğeri Hakk’da. Birincisine nihayet vardır, zira bu; varlıktan geçmektir. Dünyadan ve kendinden geçmek bir nihayettir ve o seyrin nihayetidir. Fakat ikinci hâlde Hakk’a vasıl olursun. Ondan sonra Cenab-ı Hakk’ın esrarı marifeti âleminde seyredersin ki buna nihayet yoktur. Buna seyr-i fi’llah (Allah’a seyr) derler.”[28]

Hacı Bektaş Veli, burada “Ben bir gizli hazine idim, bilinmekliğimi murad ettim, mahlûkatı yarattım, onlara kendimi tanıttım, onlar da beni tanıdılar” kudsi hadisinden hareket etmektedir. Bu anlamda nihayetsiz seyr, marifet-i İlâhiyye’ye mazhar olmaktır. İlme’l- yakin, ayne’l- yakin derecelerinden sonra hakka’l- yakin sırrına ermektir.

Hakk’da olan seyrin nihayetsizliği, Cenab-ı Hakk’a duyulan aşkın nihayetsizliğindendir. Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle, “muhipler (kalbi Allah aşkı ile dolu olanlar) hakka’l- yakin içinde Allah’ı bilince canları muratlarına erer. Bu bilme (marifet) bütün dünyaya değer.”[29]

Dedikodu, dava ve şüphe, abidlerindir. İbadet, korku, ümit ve ilme’l- yakin zahitlerindir. Tefekkür, sohbet, velâyet beklemek ve ayne’l-yakin ariflerin; münacaat, müşahede ve hakka’l- yakin, muhiplerindir.[30] İlme’l- yakin burhan yolu ile, ayne’l- yakin açıklama yolu ile, hakka’l- yakin ise görme ile elde edilir. İlme’l- yakin akıl erbabına, ayne’l- yakin ilim erbabına, hakka’l- yakin ise marifet erbabına mahsustur.[31] Müşahedetu’llah makamına kadar devam eden seyr ü sülûkda devamlı bir surette terakki sözkonusudur.

Hacı Bektaş Veli, müridin durumuna göre, mürşit tarafından hangi safhalarda ne şekilde yönlendirileceğini şu şekilde tarif eder: “Müride seyir vermişlerdir. Eğer doyunca yerse, mesttir. Eğer aç ise, divanedir. Eğer mütemeyyiz bir uyanıklıkta ise, ona gurur yaklaşmıştır. O sıfatı onda zayıflatmak lâzımdır.”[32]

Bu zayıflatma işinin nasıl olacağını da şöyle açıklamaktadır: “Eğer marifet etrafında dolaşıyorsa, ‘Allah’ı bihakkın takdir edemediler’[33] ayet-i kerimesi ihtar edilir. Eğer ibadet ile meşgul olursa, ‘Allah’a ancak muhlis olarak ibadetle emrolundular’[34] denir. Eğer her ikisinden kenara çekilmiş ise ‘İnsanlar ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’[35] ayet-i kerimesi hatırlatılır. Eğer durursa, ‘Senin Rabb’inin azabı pek şiddetlidir’[36] ihtarında bulunulur. Eğer bir şefaatçi ararsa ‘Allah’ın izin verdiklerinden başkası şefaat edemezler’[37] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer kendine ve gayrine bakarsa, ‘Eğer şirk koşarlarsa bütün amelleri mahv ve heba olur’[38] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer isterse ki içinde bir pazar kursun, ‘Allah, sır ve ahfayı bilir’[39] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer bir köşeye çekilmek isterse, ‘Nereye firar’[40] ayet-i kerimesi ihtar edilir. Eğer yerinden kaçınırsa ‘Dönüş O’nadır’[41] ayet-i kerimesi söylenir. Eğer boş kalırsa, ‘Yolumuzda çalışanların yolunu açarız’[42] ayet-i kerimesi okunur. Eğer ümitsiz olursa, ‘Allah’ın Rahmet’inden ümidinizi kesmeyiniz.’[43] ayet-i kerimesi müjdelenir. Eğer emin olursa, ‘Allah’ın mükrinden emin mi oldular’[44] ayet-i kerimesi ihtar edilir. Eğer feryad ederse, O’na işlediği şey hakkında sual olunmaz, onlar sual olunurlar’[45] ayet-i kerimesi ihtar edilir.”[46]

Bu tarifde; her hâl ve durumdaki mürid için, hangi ayetin söyleneceği belirtilmektedir. Görüldüğü üzere içinde bulunulan hiçbir manevî makam yeterli sayılmamakta, her hâldeki mürid için yeni bir hedef belirlenmektedir. Böylece, müridin hâl ve makamlarında sürekli bir terakki sağlanmak istenmektedir ki, mürid başıboş kalmasın, kendisini yeterli görmesin. Ne Allah’ın Rahmet’inden ümidini kessin, ne de O’nun cezalandırmasından emin olsun. Korku ile ümit arasında sürekli Allah’a yalvarış ve yakarışta bulunan hakikî bir kul olsun; marifetu’llah ve muhabbetu’llahını artırsın.

Müridin, seyrini devam ettirebilmek için devamlı ibadet ve taatle meşgul olması gerekmektedir. Bu ibadet ve taatler genel olarak; “Bismillahirrahmanirrahim” demek, “Kelime-i Tevhid” okumak, “Kelime-i Şehadet” okumak, “Salavat” getirmek, şükretmek, hamd ü sena etmek, abdest almak, Beyt’ullah’ı tavaf etmek, Arafat’a çıkıp vakfeye durmak, namaz kılmak, Kur’an öğretmek, Kur’an öğrenmek, Kur’an okumak, dua etmek, camiye veya mescide gitmek, kâfirle mücadele etmek, İslâmlaştırma hareketinde bulunmak, oruç tutmak, iftar etmek, kurban kesmek, tasaddukta bulunmak, secdeye varmak, itikâfa girmek, riyazatta bulunmak, zühd ve takva sahibi olmak, erbain çıkarmak, çile çıkarmak, halvete çekilmek, murakabeye çekilmek, taharetsiz yere basmamak, ibadet ve taatten bir an hâli kalmamak, kırk yıl gündüz oruç tutup gece namaz kılmak, salih ameller yapmak ve farzları yerine getirmektir.[47]

Bektâşî tarikatında genel anlamda seyr ü sülûk ise şeriat, tarikat, marifet ve hakikat şeklinde isimlendirilen dört kapıdan geçilerek tamamlanır. Hacı Bektaş Veli, dört kapı ve her bir kapıya ait on makam olmak üzere toplam kırk makamı teferruatlı bir şekilde Makalat’ında anlatmaktadır.

Geçilen her kapıda kul Allah’a daha fazla yakınlaşır. “Yakin” hasıl olur ve insan mukarrebunlar (Allah’a yakın olanlar) seviyesine ulaşır. Hacı Bektaş Veli, Allah’la kul arasındaki bu yakınlaşmayı yeme-içme örneği üzerinde şöyle izah eder: “Ey derviş bil ki; talibin yeme ve içmesi üç nevi üzeredir. Evvelkisi şeriat, ikincisi tarikat, üçüncüsü hakikat. Şeriat makamında yiyen içen, rızkı verenin şükrünü ve Mabud’un ibadetini ifa eyler. Tarikat makamında yiyen içen, yedikleri ve içtikleri üzerinde tefekkür eyler. Hakikat makamında yiyen içen ise, Hakk’ı kendi zatında müşahede eyler.”[48]

Viranî Baba ise dört kapı kırk makamı Hazreti Ali’den nakil yaparak şöyle açıklar: “Ey talib-i fakr-ı fena! Şah-ı Merdan buyurur ki: Şeriat bir sudur. Ol şeriat suyunda yunmayan Müslüman olmaz. Tarikat bir ateştir. Ol ateşte yanmayan puhte olmaz (pişmez). Amma marifet de bir yeldir, esmeyince sular akmaz ve çiy pişmez.”[49]

Hâlden hâle, makamdan makama geçen derviş, olgunlaşır, terakki eder. Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle; canı safa bulur. Ona göre manevî terakki yaratılışın ayrılmaz bir parçasıdır. O, bu hususu da şu şekilde ifade eder: “âdemin seyir ve seferi icab eder ki, kendinde olsun, hâlden hâle intikal etsin. Yani eğer cahil ise, âlim olsun, eğer gamlı ise ferah bulsun, eğer münkabız ise münbesit olsun (darlıkta ise genişlesin). Tıpkı yakut olan taş gibi ki, o da hareket etmeyerek terakki eder.”[50]

Mürşide Bağlılık

“Mürşid”; irşad eden anlamına gelmektedir. Mürşidler kendilerine başvuran müridleri, durumlarına göre, seyahat, halvet ve sohbet yollarından biriyle irşad ederler. Gerçek mürşit, Kur’an’ı ve Allah Rasulü’nün örnek ahlâkını iyi bilen bir âlimdir. “Mürşid-mürid münasebeti, baba evlâd sıcaklığındadır. Peygamberler, ümmetlerine baba mesabesinde olduğu gibi; Peygamberlerin vârisleri konumundaki mürşidler de müridlerine karşı baba durumundadır.”[51] Bu yüzden Bektâşî tarikatında mürşitler, “baba” ve “dede” şeklinde isimlendirilirler. “Mürşid, yani doğru yolu gösterecek olan zat, müridin hâline, durumuna, kabiliyetine, liyakatına bakarak, onu salâh yoluna yöneltir.”[52]

Hacı Bektaş Veli, manevîyatta terakki edebilmek için bir mürşitten feyz almak lâzım geldiğini şu şekilde izah eder: “Beyan olunur ki: Sudan ve çamurdan hasıl olma bu tenin tabibleri olduğu gibi, can ve gönlün de tabibleri vardır. Onlar da Enbiya ve Evliyalardır. Hekimler; bundan ye! Bundan yeme! diye söylerler. Ta ki cismin rahatsız olmasın ve kuvvetlensin. Enbiya ve Evliya da söylerler ki; bunu yap, bunu yapma ta ki can safa bulsun. Nitekim Hazreti Ali buyurur: İlim ikidir: beden ilimleri; din ilimleri.”[53]

Hacı Bektaş Veli’nin işaretiyle Taptuk Emre’nin dergâhında marifet ve muhabbet deryasına dalan Yunus Emre de bir mürşid-i kâmilin gerekli olduğunu şu satırlarda dile getirir:

Gel ey derviş Hakk’ı bulayım dersen
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz
Rasul’ün cemalin göreyim dersen
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Niceler giderler mürşid arayı
Arayanlar buldu derde devayı
Bin yıl da okursan akdan karayı
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz”[54]

Viranî Baba ise bir pire, bir mürşid-i kâmile varma hususunda şunları söylemektedir: “İmdi ey talib-i fakr-ı fena! Özünü pirlere ver; ta ki kuvvet ve kudrete erişesin. Zata (Hakk’a ulaşmaya, hakikata kavuşmaya) mazhar olasın. Eğer, özünü pirlere emanet etmedinse, emanete ihanet etmiş oldun. Hak pir; Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali’dir.”[55] Viranî Baba’ya göre; pirlere talip olmayan, onların sikke ve sıfatını kabul etmeyen, şöhret ve dünya peşinde koşan bir kimse, taklidî imana sahip demektir.[56]

Hacı Bektaş Veli, mürşitten el alan müridin başka şeyhlere yönelmemesini istemektedir. Bir defasında Sarı Saltuk’a şöyle söyler: “Diğer şeyhlere gözünü çevirme ki, doğrusu benim. Onların sohbetleri ziyan verir. Zira ki bizim nazarımız güneştir. Mürid taştır. Kabiliyetli taş güneşin ışıklarından la’l olur. Onların (diğer şeyhlerin) nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş, güneşin feyzinden gölgeye giderse la’l olmaz.”[57] Mürit, mürşidinin sohbet ve feyzinden azami ölçüde istifade etmeli, başka mürşitler arayarak kabiliyetini köreltmemelidir. Kâmil bir mürşide, muhabbet ve teslimiyet gereklidir.[58]

Nefsini Bilmek

Mutasavvıflar, Hz. Peygamber’in; “nefsini bilen Rabb’ini bilir” hadisinden yola çıkarak, nefis kavramı üzerinde durmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’deki; “şüphesiz nefis kötülüğü emreder”[59] ayetinden hareket ederek de, nefislerini eğiterek, kötülüğü emretmez hâle getirmenin çarelerini aramışlardır. Kur’an’daki nefisle ilgili diğer ayetlerin ışığında nefsi, basamaklar hâlinde ele almış, her basamağın gerektirdiği mücahede ve mücadele usûllerini tespit etmeye çalışmışlardır.

Hacı Bektaş Veli de eserlerinde, nefis kavramı ve nefsin basamakları üzerinde durmuştur: “Kim Rabb’ini Rububiyetle bildi ise, ancak o nefsini ubudiyetle bildi. Kim nefsini fakr ile bildi ise, ancak o Rabb’ini vefa ile bildi. Kim nefsini kusur ile bildi ise, ancak o Rabb’ini tevkir ile bildi. Kim nefsini teclil (tecelli) ile bildi ise, ancak o Rabb’ini tafdil (üstünlük) ile bildi. Kim nefsini fena (sonluluk) ile bildi ise, ancak o Rabb’ini beka (sonsuzluk) ile bildi.”[60]

Hacı Bektaş Veli, nefsin noksan sıfatlarla, Cenab-ı Hakk’ın ise mükemmel sıfatlarla muttasıf olduğunu anlatmaktadır. Nefsinin kusurlu, âciz ve fakir olduğunu anlayan insanın, Allah’ın mükemmelliğini, kudret ve bağışlayıcılığını daha iyi kavrayacağını izah etmektedir. Makalat adlı eserinde bu konu üzerinde de durur. Marifet makamının tevhid anlayışını beyan ederken; “kim kendinin fani olduğunu bilirse, Rabb’inin bakiliğini anlar” der ve kendini bilmenin keyfiyetini de beyan eder. Ona göre bilmek; birinin biri hakkında, falandır, filanın oğludur veya filan yerdedir diye bilgi sahibi olması demek değildir. İnsan ilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar, her ne varsa kendinde bulmalıdır.[61]

Nefsin nasıl bilineceğinin yolunu gösteren Hacı Bektaş Veli, kâinat ile insanı karşılaştırarak, insanın ne kadar önemli bir varlık olduğunu nazara verir. “Şimdi gökle yer arasında bir çok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur. Bütün yaratılmış nesnelerin en üstünde arş vardır. Arşta on sekiz bin kandil asılıdır. Değme bir kandilin genişliği, büyüklüğü, bu dünyadan yetmiş kat daha fazladır. Onlar Allah’ın hazineleridir ve on sekiz bin âlemdir. Ama hepsinden yukarı arş vardır. İnsan vücudunda da en yukarıda baş vardır. Can hazineleri de baştadır. Şimdi o; akıl, ilham, idrak, sevişmek, aşk-ı didâr ve marifet de hazinelerdir ve başta asılıdır. Marifet yalnız bin arş gibidir. Başta asılı duranların her birisi de bin mülkten üstündür. Akıl aya, marifet güneşe, ilim de yıldıza benzer. Dünyada güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır; başkası uyanmaz.”[62]

Hacı Bektaş Veli’ye göre nefsi bilmenin de ilme’l- yakin, ayne’l- yakin ve hakka’l- yakin dereceleri vardır. Âlimler, ilme’l- yakin; arifler, ayne’l- yakin, muhipler de hakka’l- yakin nefislerini ve Rabb’lerini bilirler.[63]

Hacı Bektaş Veli, nefsin basamaklarını “Kitabü’l- Fevaid” de şu şekilde açıklar: “Cenab-ı Hak insanı cihanda dört unsurdan halk buyurdu ve ona kırk mertebe verdi. İlk on mertebesi nefs-i emmareden hasıl olur. O makamın ateş ile alâkası vardır. Nefs-i emmare, bedende zalim bir hükümdar makamıdır. Her ne yaparsa şerdir.

Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu gibi: ‘Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis, Rabb’imin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder.’[64] Nefs-i emmareden hasıl olan on mertebe ise şunlardır: Cehil, hışım, buğuz, kahır, kibir ve kin, hased, necil, küfür, nifak ve hisset. İşte bu on hâl, nefs-i emmarenin hassalarıdır ve Hakk ondan uzaktır. Diğer on mertebe ki hava ile alâkalıdır. Nefs-i levvameden hasıl olur. Bu nefisten hasıl olan on mertebe de şunlardır: Züht, takva, vera, ubudiyyet, zekât, oruç, hac, umre, humus, cihad. Bu makam, ‘Allah yolunda cihad ediniz’ makamıdır. Hacı Bektaş Veli, daha sonra sırasıyla, nefs-i mülhime ve nefs-i mutmainne makamlarını, onlara ait hâlleri de anlatmaktadır.[65]

Hacı Bektaş Veli’nin takipçileri de nefsin bilinmesi üzerinde durmuşlardır. Bunlardan biri olan Münci Baba, “Tarikat-ı Aliyye-i Bektâşîyye” adlı eserinde; “Cenab-ı Hakk’ın bilinmesi, nefsin bilinmesine veyahut nefsin bilinmesi, Hakk’ın bilinmesine bağlıdır” der.[66] Münci Baba’ya göre; şehvet, kibir, kin, öfke, kendini beğenmişlik, kıskançlık, gösteriş, dünya sevgisi gibi bayağılıklardan kurtulmanın yolu, nefsini bilmektir. Bu arzular nefsin azdırmasıyla meydana gelen arzular olup, Muhammed-i ahlâk ile bezenmek için, bunların terki gerekir.[67]

Viranî Baba ise, nefsi bilmemenin insanı nasıl bir duruma düşüreceğini şöyle açıklar: “Bir kişi nefsini bildi, Hakk’ı bildi. Eğer ihmal edip bilmediyse Âdem (insan) değil. Görünüşte yer, içer, gezer, söyler, işitir, dinler, alır, verir, güler ve oynar. Hayvanda dahi bunların cümlesi mevcuttur. Hele o hayvandır. Ama Âdem, insandır. Şimdi sen dahi şeriat ve tarikat pirlerinden marifetullah öğren; âdemzat (insan) ol.”[68]

Bektâşîlikte, hayvan sıfatlarından kurtulmanın yolu, diğer pek çok tarikatta da olduğu gibi nefsi bilmek ve terbiye etmekten geçer. Bektâşî tekkelerinde nefislerini tanıyıp, ona hakim olmanın yollarını öğrenen dervişler, çevrelerine örnek birer insan hâline gelmişlerdir. Kimsenin malına, canına ve ırzına yan gözle bakmamış, aksine onların koruyucusu ve kollayıcısı olmuşlardır. Bektâşî tekkelerinin olduğu yerlerde sulh, sükûn ve emniyet hakimdir. Özellikle Balkanlar’da kurulan Bektâşî tekkelerinin bu hususiyetleri, buralarda yaşayan pek çok gayr-i müslimin İslâm Dini’ni seçmesine sebep olmuştur.

İlim

Tasavvufta ilmin müstesna bir yeri vardır. Kutup, gavs seviyesindeki mürşitler, ilmi tavsiye etmişler ve eserlerinde ilme uzun bölümler ayırmışlardır. Yazmış olduğu “İhya-u Ulumi’d- Din”, tasavvufî eserler arasında şaheser olarak kabul edilen İmam-ı Gazali, yine tasavvufla ilgili “Minhacü’l- Abidin” (Abidler yolu)’de ilim hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunur: “Ey saadet yolcusu! Allah sana muvaffakiyet versin. Önce ilim tahsil etmen gerekir. Çünkü ilim hakikî mürşiddir. Yapılacak her doğru hareket, ancak bilmekle olur... Bir Müslümanın ilim ve ibadetten başka bir şeyle meşgul olmaması gerekir. İlim ağaç mesabesinde, ibadet ise bu ağacın meyvesi yerindedir.”[69]

Bir gün Hacı Bektaş Veli’ye, her şeyin en büyüğü nedir diye sorarlar. O da şöyle cevap verir: “İlim ve hilim. Zira ki ilimle Hakk’a yol bulunur. Hilim ile halka tahammül edilir. Dört kapı kırk makamı anlatırken ilmi şeriatın ikinci makamı olarak sayan[70] Hacı Bektaş Veli, ilmi yıldızlara benzetir. Nasıl yıldızlar gökte açık olduğu zaman, insanlar yolu görürse, gerçek ilim sahipleri de, Hakk’tan yana olan yolu görürler. Nasıl gök bulutlu olduğu zaman, insanlar yolu göremezlerse, akıl, ilim ve marifeti olmayanlar da Hakk’tan yana olan yolu göremezler. Hacı Bektaş- Veli, bu yüzden “ilim büyüklerine anneden ve babadan daha çok değer vermek gerekir” der.

“Çünkü anne baba, çocuklarını dünya belâsından, dünya ateşinden ve dünya sıkıntısından korurlar, âlimler ise Müslümanları ahiret belasından, Cehennem ateşi ve sıkıntısından korurlar” şeklinde açıklama yaparak da niçin âlimlere anne ve babadan daha fazla değer verilmesi gerektiğinin sebebini izah eder.[71]

Âlimin abide üstünlüğü konusunda Hz. Peygamber’in şu hadisini nakleder: “Âlim olan mü’minin abid olan mü’mine üstünlüğü, benim sair ümmetlerin Peygamberlerine olan üstünlüğüm gibidir.”

Naklettiği diğer bir hadis ise şöyledir: “Âlim mü’minin derecesi, abide nazaran yetmiş derece fazladır. Her bir derece arasında bir atlı yetmiş sene koşabilir.” Hacı Bektaş Veli bu hadisleri şu şekilde yorumlar: “Âlimin abide olan üstünlüğünü bilmek ister misin? Adem aleyhisselam ve melekler kıssasına bak. Âdemde ilim vardı, meleklerde ise ibadet. Hakk Teala, meleklerden Âdem aleyhisselama secde etmelerini istedi.”[72]

Hacı Bektaş Veli, ilmi, Allah’ı bilmek için bir vasıta olarak görür. Yetmiş yıllık dedikodunun bir saatlik ibadete, yetmiş yıllık ibadetin bir saaatlik tefekküre, yetmiş yılık tefekkürün de bir saatlik münacaata denk geldiğini belirtir.[73]

Hacı Bektaş Veli, ilim öğrenmenin vazgeçilmez vasıtası olan akla da önem verir ve Âdem’in yaratılış mevzuunu izah ederken aklı şu şekilde tarif eder: “Şimdi ey azizim! Akıl dört türlü nurdan meydana gelmiştir. Bunlardan birincisi, ay nuru; ikincisi, güneş nuru; üçüncüsü, sidretü’l- münteha; dördüncüsü, arş nurudur. Bu sebeple akıl, beden içinde sultan; gönül içinde rahatlıktır. Allah ü Teala’nın insana verdiği bunca ululuk, bunca nur, bunca keramet, bunca hil’atin hepsi akıl bereketindendir. Şimdi, kimin gönlünde akıl nuru varsa hoştur. Kimin yoksa kendine hayrı yoktur; Allah katında da yeri yoktur.” Hacı Bektaş- ı Veli, aklın önemini anlattıktan sonra şu ayetle konuyu bağlar: “Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli Cehennemlikler içinde olmazdık derler.”[74]

Hacı Bektaş Veli’ye göre akıl, imanın koruyucusudur. O, bu durumu şu benzetme ile anlatır: “İman bir hazinedir. Allah’ın lânetlediği İblis, bir hırsızdır. Akıl hazinedardır. O halde hazinedar giderse, hırsız hazineyi ne eder? Bir söze göre de iman, koyun; akıl çoban ve İblis kurttur. Çoban giderse kurt, koyunu ne yapar? Bir söze göre de iman süt; akıl bekçi, İblis ittir. Üçü de bir evdedir. Bekçi evden gidip de süt bekçisiz kalırsa, it sütü ne yapar?[75]

Sohbetlerinde ilmin ve âlimliğin önemine vurgu yapan, aklı tarif edip, akılla iman arasında ilişki kuran Hacı Bektaş Veli, yaşadığı dönemdeki ilimlerin isimlerini de saymıştır. “Dünyada, kimi fıkıh, feraiz ilmini; kimi tefsir hadis ilmini; kimi dil ilmini; kimi Arap ve Fars ilmini; kimi hakikat ilmini; kimi belâgat ilmini; kimi hendese ilmini; kimi astronomi ilmini bilen, âlimler var” [76] diyen Hacı Bektaş Veli’nin bu sözlerinden, hem bilgi ve kültürünün genişliği, hem de din ilimleri kadar, fen ilimlerine de aşinalığı hakkında fikir sahibi olmak mümkündür: O sadece zikir erbabı bir derviş değil, aynı zamanda fikir erbabı bir âlimdir.

Gerçek anlamda bir mürşid-i kâmil olarak, müridlerini, cehaletten ilme, Şeytan’a oyuncak olmaktan, Allah’a kul olmaya yönlendirmek istemektedir. Onun ifadesiyle; “ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Hacı Bektaş Veli, ibadet kadar, tefekkürün de önemli olduğunu, tefekkürün kulu Allah’a yaklaştıracağını, münacaatın ise O’na ulaştıracağını dile getirmektedir.

Kalp

İnsanın biyolojik varlığının devamı için vazgeçilemez bir organ olan kalp, mutasavvıflar tarafından da “ruhanî bir latife” olarak görülmüştür. “Hakikat-i insaniyye” ismi verilen kalp, insanın ruhanî yönünün inkişafı için merkez konumundadır. “Ben yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” kudsi hadisinden hareketle mutasavvıflar kalbi, “nazargâh-ı İlâhî” şeklinde de isimlendirmişlerdir.

Hazreti Peygamber’in “Bakın cesette bir çiğnem et vardır ki, o sıhhatli olunca bütün cesette sağlam olur; o fesada yüz tutunca da bütün ceset bozulur gider”[77] hadisi, tasavvuf erbabını, kalbi tanımaya, onu sıhhate kavuşturmanın yollarını araştırmaya sevketmiştir.

Mutasavvıflar kalbi, dünya sevgisinden ve kötü duygulardan arındırıp, marifet, muhabbet, keşf ve müşahede ile doldurmak için ne yapmak lâzım geldiği üzerinde durmuşlardır. Fikir, zikir ve şükür gibi metodlar geliştirerek, bu metodları müridlerine tavsiye etmişlerdir. Hedef; kalbi, İlâhî sevginin, güzel duygu ve düşüncelerin merkezi hâline getirmektir.

Hacı Bektaş Veli de eserlerinde kalbi tarif etmiş ve kalbin ıslahı konusundaki düşüncelerini ifade etmiştir. Müridlerine bu konuda tavsiyelerde bulunarak, onların sıhhatli bir kalp hayatına kavuşmalarını temin etmek istemiştir.

“Kitabü’l- Fevaid” adlı eserinde, Cenab-ı Hakk’la Musa aleyhisselâm arasında geçen şu konuşmayı naklederek, kalbin tarifini yapar: “Cenab-ı Hak, Musa aleyhisselâma buyurdu ki; Ben nurdan bir hâne bina ettim ve insanın içine emanet koydum. Onun adını kalp şeklinde isimlendirdim. Suret veya kalp, öyle bir mertebe-i İlâhiyye’dir ki, bütün mevcudattan geniştir. İmdi bil ki o hânenin yeri, marifet-i İlâhiyyedir. O hânenin seması, imandır. Onun güneşi, şevktir. Onun mahitabı, muhabbettir. Onun seyyareleri, maariftir. Onun dağları, ibadettir. Onun ağacı, hizmettir. Onun yaprağı, vefadır. Onun meyveleri, ferasettir. Onun dört kapısı vardır: Birincisi ilim, ikincisi hilim, üçüncüsü sabır, dördüncüsü şükürdür.”[78]

Hacı Bektaş Veli, kalbi kâinat ile karşılaştırarak, onun genişliği hakkında bir fikir oluşturmak istemektedir. İnsan kalbindeki iyi duygu ve düşüncelerin ne kadar büyük bir değer ifade ettiğini anlatmaya çalışmaktadır. Kalbinde, Hacı Bektaş Veli’nin yukarıda belirttiği özellikleri geliştiren insan, “insan-ı kâmil” olur. Artık o, âlemkadar değerli bir “Âdem” dir. Tasavvufî anlayışa göre, Âdem’in ölümü, bunun için âlemin ölümü sayılmıştır.

Hacı Bektaş Veli, Hz. Peygamber’in “altın ve gümüş madenleri gibi insanlar da madenlerdir” hadisini yorumlayarak, kalbin yedi tabakadan oluştuğunu söyler: “İmdi birinci tavra göğüs denir ve o cevher, İslâm madenidir. Nitekim Cenab-ı Hakk buyurmuştur: “Allah, kimin göğsünü İslâm için genişletirse o kimse Rabb’inden nur üzerine olmaz mı?”[79] Her kim ki nur-u İslâm’dan mahrum ise, ondan dolayı hâli küfür ve zulmet madeni olur.

Nitekim Cenab-ı Hakk buyurmuştur: “İnandıktan sonra Allah’ı inkâr edip, göğsünü kâfirliğe açanlara Allah katından bir gazab vardır.”[80] Hacı Bektaş Veli, ayetler eşliğinde diğer kalp tabakalarını da anlatmaktadır: “İkinci tavra kalp derler ve o maden imandır... Üçüncü tavra şigaf derler ve burası muhabbet, aşk ve şevk yeridir... Dördüncü tavra fuad derler ve burası, müşahede madeni, mükaşefe ve ru’yet yeridir... Beşinci tavra cinnetü’l-kalb derler ve bu yer, Cenab-ı Hakk’a müteveccih muhabbetin yeridir. Burası havas için hasıl olan bir makamdır ki orada halk muhabbeti yer tutmaz. Muhabbet, muhibbi sıfatından geçirmek ve mahbubu isbat etmektir. Altıncı tavra muallim denir ve bu tavır ilm-i ledün mükâfatıdır. Bu tavrın menbaı hikmettir. Yedinci tavra mahcetü’l- kalb derler. Bu yer, Cenab-ı Hakk’ın nurlarının tecelli yeridir.”[81]

Tasavvuftaki genel anlayışa paralel olarak Hacı Bektaş Veli’ye göre de kalbi, İlâhî aşkı duymaktan alıkoyan yegâne engel; dünya sevgisidir. Onun için, dünya mezbeleden başka bir şey değildir ve dünyaperestler de hiçbir hâlde ondan ayrılmazlar.[82] Bir gün kendisine; “dünya hakkında ne buyuruyorsunuz?” diye sorulduğunda; “ne söyleyeyim o şey hakkında ki, zahmetle elde ederler ve hasetle muhafaza ederler. Hasretle de ellerinden çıkarırlar”[83] diye cevap vermiştir.

Yunus Emre de dünyanın gelip geçici olduğunu şiirlerinde işlemiştir. Bir şiirinde şöyle söyler:

Sen dünyaya benim derdin
Sana da kalmış ola mı?
Sen dünyayı dost sanırdın
Yüzüne gülmüş ola mı?

Dünya kime kaldı baki
Aç gözünü Kur’an oku
Senin dahi ecel oku
Boynunu vurmuş ola mı?”[84]

Aynı anda iki şeye birden sevgi duymak mümkün değildir. Bir kalpte hem Allah, hem de dünya sevgisi aynı anda bulunmaz. Bu yüzden mutasavvıflar, mecazî anlamdaki fakirliği tercih etmişler, yani dünya sevgisini kalplerinden çıkarmaya çalışmışlardır. “Terk-i dünya” yani; dünya sevgisini kalpten çıkarmak, dünyadan el-etek çekmek anlamına da gelmemektedir. Allah’ı dünyadan daha fazla sevmek, O’nun hoşnutluğunu kazanmak için çalışmak demektir.

Hacı Bektaş Veli, müridlerine fakirliği tercih etmelerini tavsiye etmiştir: “Fakrdan korkan münafık olur.”[85] “Fakirlik; her yoklukta sükûndur ve her varlıkta bezldir. Yani fakr; her yoklukla uyuşmak (şikayet etmemek) ve varlıktan kurtulmaktır.”[86] Burada da fakirlikten kastedilen, dünya malına bel bağlamamaktır.

Dünya sevgisinin kalpte açacağı yaralara dikkati çeken, fakirliği tavsiye eden Hacı Bektaş Veli, dünya sevgisinin kalpten nasıl atılabileceğini de “Şerh-i Besmele” adlı eserinde temsilî bir hikâyeyle anlatır: “Şeytan dedi ki: Allah’ım, varayım inananların gönlüne dünya hırsını sokayım ve kalplerini karıştırayım. Gönülleri böyle olursa dillerinde de dünya arzusu olur. Ondan sonra da gönülleri, Senin ismine lâyık bir yer olmaktan çıkar. Allah ü Teala buyurdu: Ey uğursuz! Kendi yapacağın hileyi düşünürsün. Bizim kullarımız için lütfumuz var; bunu hiç düşünmezsin. Yüceliğim hakkı için söylüyorum. Eğer onların kalpleri, dünya arzularıyla dolarsa, ben onlara; ‘Euzübi’llahi mine’ş-şeytani’r-racim’, ‘Bismi’llahi’r- Rahmani’r-Rahim’ demelerini öğretirim. ‘Euzü’ desinler, dilleri arınsın. ‘Bismi’llah’ okusunlar, gönülleri arınsın. Böylece benim adıma dilleri, sevgime de gönülleri lâyık olsun.”[87]

Hacı Bektaş Veli, burada Allah’ın adının anılmasını, yani; zikri tavsiye etmektedir. Allah ile meşgul olan kalbe muhabbet-i İlâhî tecelli edecek, mutmain olan nefis, dünya sevgisini terk edecektir.

Kalbe huzur ve itminan veren yegâne duygu ise Muhabbet-i İlâhi, yani; Allah aşkıdır. “Mü’minlerin Allah’ı sevmesi hepsinden şiddetlidir.”[88] “O, onları sever, onlar da O’nu severler.”[89] “Allah, bize sevgiden büyük bir pay vermiştir. Aynı zamanda bize sevgiyi tutabilecek gücü de vermiştir.”[90]

Bir süre Mevlâna’ya da hocalık yapmış olan İbn-i Arabi, Allah aşkının gücünü şu sözlerle ifade etmektedir: “Vallahi, ben sevgide öyle bir şey buluyorum ki, hayalimdeki o sevgi, gökyüzünde olsaydı hiç kuşkusuz gökyüzü çatır çatır çatlardı. Eğer bu aşk yıldızlarda olsaydı, yıldızlar parçalanır, parça parça düşerdi. Eğer bu aşk dağlarda olsaydı, dağlar yerinden kalkar yürürdü.”[91] Ancak insan kalbi, İlâhi aşkın tecellisine dayanabilmektedir. Zira o, bunun için yaratılmıştır. Onu dirilten aşktır. Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle; “aşk, kalbin hayatıdır.”[92]

Hikmetlerinde daha çok Allah aşkını işleyen Hoca Ahmed Yesevî, bu durumu şöyle anlatır:

Ateşe salsa, ateşten yanmaz âşık kişi
Yer ve göğü bostan kılar akan yaşı
Allah dese şeksiz parlar içi dışı
Kavrulup yanmak âşıklara bazi olur.”[93]

“Ey Allah’ım! Sana cehennem korkusuyla ibadet edersem, beni cehennemde yak; Sana cennet ümidiyle ibadet edersem, beni oradan çıkar; fakat sana yalnız senin için ibadet edersem, ebedî güzelliğini benden esirgeme!” diyen Rabiatü’l- Adeviyye, “Ma’şuk’tan kopmuş olma korkusuna kıyasla cehennem korkusu, ummana dökülen bir su damlası gibidir” diyen Zü’n-Nun-u Mısri, Allah aşkının mutasavvıfların kalbinde aldığı yer konusunda bize fikir vermektedir.[94]

Aşk, her ayıbın kirini yıkar. Gayb perdelerini ortadan kaldırır. Aşk, hakikatte Allah’ın vasıflarındandır. İnsana âşıklık vasfı gelince, ondan beşeri vasıfların hepsi gider.[95] Âşık kişi, Allah ahlâkı ile ahlâklanır. Sevmeyi ve karşılıksız vermeyi öğrenir. Yaradandan ötürü yaratılanları da sever ve onları hoşgörür.

Hacı Bektaş Veli, Makalat’ında Molla Sadettin’in aşk hakkındaki şu beyitlerini nakleder:

Ol can ki aşktan olur / Bekası bin can olur
Kamu canlar ölünce / Hem o can diri kalır
Aşk dirliğin alalım / Bu dirlikte kalalım
Ölmez dirlik bulalım / Çün can Dost’a birikir.”[96]

Hacı Bektaş Veli, âşık bir velinin Allah ü Teala’ya münacaatından hasıl olacak tecellileri şu şekilde anlatır: “O velinin ‘ya Rabbi’ demesiyle Allah ü Teala Hazretlerinin ‘lebbeyk’ demesi arşta birleşir ve bu iki sözün arasından bir nur çıkar. O nurun parlamasından yedinci kat gökte renk renk çiçekler biter. Ta altıncı gök arası o çiçeklerin güzel kokusuyla dolar. Beşinci kat gök arası, amber; dördüncü kat gök arası misk; üçüncü kat gök arası, reyhan; ikinci kat gök arası, misk ve birinci gök arası gül kokusuyla dolar, âlem münevver olur (nurlanır). O zaman yedi katın melekleri birbirine müjde verirler ve şöyle seslenirler: Bu gün ne mübarek gündür ki güzel kokular geldi: Çok güzel bir gün, deyip çiçekler toplarlar, sekiz cennetin içini o çiçeklerle bezerler.”[97]

Veliler, yukarıda da anlatıldığı gibi, gönüllerinin derinliklerine doğru yükselirler, oradan aldıkları sırları dönüşte isteklilere, yani mürid ve muhiblerine hediye olarak getirirler. Sohbet ederler; irşad ederler.[98] Tasavvufta aşk, İlâhi sırlara ermenin ve başkalarını da erdirmenin yoludur. Gönül ve kalplerini aşkla eğiten dervişler, her türlü fena düşünce ve davranıştan uzaklaşır, insan-ı kâmil olmanın ruhani zevkini yaşarlar. Onlar için artık “Allah pes, baki heves”tir.

Allah aşkı ile cilâlanan kalpte kötü duygu ve düşüncelere yer kalmaz. Kalbinde Allah sevgisini taşıyan kişi zevk-i ruhaniye ererek, ser mest olur. Onun için artık yüce dosttan ve O’nun cemalini görme arzusundan başka bir şey yoktur. “Vuslat” adı verilen O’na kavuşma arzusu, aşığı o hâle getirir ki, O’ndan başka bir şey düşünemez olur. Her şeyden O’na kaçar. O’nun sözü olan Kur’an’ı okuyarak, O’nun adını zikrederek dinlenir. O’na itaat eder ve O’na karşı gelmekten sakınır. O’nun ahlâkı ile ahlâklanır.

Zikir

Zikir; anmak, hatırlamak anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise zikir; ariflerin mahbubu, âşıkların maşuku olan Allah’ı isimleriyle anmanın, O’nu hatırda tutmanın adıdır. “Dikkat edin, kalbler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur.”[99] “Beni anın ki Ben de sizi anayım”[100] ayetleri zikru’llahın Hakk’a ulaşmanın en emin ve kuvvetli yolu olduğunu işaret etmektedir. Kur’an’da zikir, Allah’ı anmak, O’nu hatırlayıp hiç unutmamak anlamında kullanıldığı gibi, namaz[101] ve Kur’an[102] anlamlarında da kullanılmıştır. Hz. Peygamber de zikri tavsiye etmiştir. Bir hadislerinde; “Size amellerin en hayırlısını haber vereyim mi? Allah’ı zikretmek”[103] buyurmuşlardır.

Ayet ve hadisler ışığında bir hayat yaşamanın tutkunu olan mutasavvıflar da, zikre önem vermiş, onu tasavvufun olmazsa olmaz bir parçası hâline getirmişlerdir. Bu anlamda Hacı Bektaş Veli’nin de zikri tavsiye ettiği görülmektedir: “Dervişe lâzımdır ki daima zikrullah ile meşgul olsun ve zikrullahın gayrisinden hariç olsun. Halvet, uzlet ve halktan itikafı ihtiyar etsin. Ta ki, zikru’llahda istikamet hasıl olsun ve dünyaya meyli azalsın. Yani dünya muhabbeti kendi zatında yol bulmasın. Ta ki, muhabbetu’llahtan hâli kalmasın. Ta ki, zikru’llahın ve muhabbetu’llahın lezzeti müyesser olsun. Havatırı nefsi ve şeytandan halâs bulsun (kurtulsun). Lezzet-i şehevatı terketsin. Ta ki, lezzet-i zikir ve marifet ele gelsin. Bu babda denilmiştir ki: zakir, ancak masiva’llahın zikrinden hariç olandır.”[104]

Hacı Bektaş Veli, dünya sevgisinden kurtulup, Allah’a kavuşmaya talip olan dervişlere âdeta bir kalp reçetesi vermektedir. Dervişlere, dünya sevgisinden kurtulup Allah sevgisinin tadına, lezzetine varmanın yolunun Allah’ı zikretmekten geçtiğini haber vermektedir.

Başka bir yerde ise zikrin, dervişliğin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlatmaktadır: “Din büyüklerinden âlimler, padişahlardır. Âlimlere fikir lâzımdır, dervişlere zikir. Zira ki fikirsiz âlim serabdır, zikirsiz derviş harabdır. Fikirsiz âlim kanatsız kuştur, zikirsiz derviş yapraksız ağaçtır. Fikirsiz âlim Nuh’suz gemidir, zikirsiz derviş ruhsuz kalptir. Fikirsiz âlim Tur’suz Musa’dır ve zikirsiz derviş nursuz kandildir. Âlimlere ilim gerek, dervişlere velâyet.”[105] Makalat’ında; “her kim Hakk Subhanehu ve Teala’nın adını zikrederse, icap edenlerden mahrum kalmaz” diyen ve daha sonra “Beni anın ki Ben de sizi anayım”[106] ayetini buna delil getiren Hacı Bektaş Veli, manevî terakkinin zikrullah ile mümkün olduğunu anlatmaktadır. Aynı anlayış Yunus Emre’de de mevcuttur:

Allah emrin tutalım
Rahmetine batalım
Bülbül gibi ötelim
Allah Allah Kerim Allah
Rahim Allah diyelim

Allah adı uludur
Emrin tutan kuludur
Mü’minlerin yoludur
Allah Allah Kerim Allah
Rahim Allah diyelim

Allah adı dillerde
Sevdası gönüllerde
Şol korkulu yerlerde
Allah Allah Kerim Allah
Rahim Allah diyelim”[107]

Bektâşî tarikatında on iki terkli olan “Hüseyni” veya diğer ismiyle “Elifi” tacı, ancak zikr-i kalbi makamına ulaşmış (kalben daima Allah’ı zikreden) dervişler giyebilir.[108] Bektâşîlikte zikir makamlarındaki terakki, manevî yükselişin ölçüsüdür ve bu manevî yükseliş, giyilen çeşitli taçlarla sembolize edilir. Zikr-i kalbi makamına ulaşmış bir Bektâşî dervişinde, on iki tane de şart aranır. Bu şartlar şunlardır:

1. Bilgi sahibi olmak,

2. Allah’a isyankâr olmamak,

3. Nefsine uymamak,

4. Gaflette olmayıp, kalp gözü açık olmak,

5. Tama etmemek,

6. Dünyaya bağlanmamak,

7. İsteklerden geçmek,

8. Şehvet perest olmamak,

9. Kibirsiz olmak,

10. Kimseye acı ve zarar vermemek,

11. Pinti ve aceleci olmamak,

12. Kazaya rıza ile teslim olup, vesvese etmemek.[109]

Bir insan-ı kâmilde bulunması gereken bu on iki şartın neler olduğu, zikr-i kalbi makamına ermek ve Hüseyni tacı giymek isteyen Bektâşî dervişi tarafından bilinmektedir. Bu bilgi, onu hem daha fazla zikirle meşgul olmaya, hem de sadece zikirle kalmayıp, yukarıda geçen ilmî ve ahlâki vasıfları kazanmaya doğru yönlendirmektedir. Böylece hem Allah’a, hem de insanlara yakın bir insan portresi karşımıza çıkmaktadır: “Zikir, fikir ve şükürle gözü ve gönlü doymuş, ruhu itminan ve sükunete kavuşmuş insan.”

Cenk meydanlarında “Allah Allah” sesleriyle düşman üstüne giden, yedi iklim dört kıtaya Allah’ın namını götüren Bektâşî saliki Yeniçeri, bu insan tipinin somut örneğidir. Ulubatlı Hasan’lar, Seyyid Battal Gazi’ler, Sarı Saltuk ve Karaca Ahmed’ler, bu ruhu taşıyan, Sevgili uğrunda gözünü kırpmadan canını veren serdengeçti cengaverlerdir. Onlar Allah’ı, Allah da onları sevmiş, Cenab-ı Hakk, Zatı’na âşık Müslüman Türk milletini asırlarca muvaffak ve muzaffer etmiştir.

Velâyet

Velâyet kelimesi lügatta, sevgili olma, dost olma anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise, Allah’a sevgili ve dost olma anlamlarında kullanılmaktadır. Allah dostu olan bir kişiye, “veli” veya “evliya” denmektedir. Kalbinde, Allah sevgisinden başka hiçbir şeye yer bırakmayan, daima Allah’ın zikriyle meşgul olan dervişe, muhabbet-i ilâhi ile birlikte, Allah’ın dostu, yani; velisi olma şerefi lütfedilir. “Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiçbir korku ve hüzün yoktur. Onlar gerçek imana ve hakiki takvaya ulaşmış kimselerdir. Dünya hayatında da, ahrette de müjde onlaradır.”[110] Veliler, Allah’a dost ve yakın olmuş kimselerdir. Allah onların kalplerine iman ve muhabbet nurunu koymuştur. Onları sever ve insanların eziyetlerinden korur. “Allah’ın dostu olan velilere yapılan herhangi bir eziyet, Allah’a karşı bir düşmanlıktır.”[111]

Veliler, kalplerine gelen ilâhi tecelli, feyiz ve ilhamları, müritlerine tasavvufî sohbetler esnasında aktarırlar. Müritlerini manevî bir yolla eğitirler. Hacı Bektaş Veli, velilerin sohbeti hakkında şunları söyler: “Evliya sohbeti, ta atin en muazzamı ve ibadetin en faydalısıdır. Zira ki bir kimsenin kendi ictihadıyle nice zaman hasıl edemediği semere bir saatlik sohbet-i şeyh safasıyla kendine müyesser olur.”[112]

Evliya, müridin seyr ü sülûkunu tamamlamasına yardımcı olur. Yaptığı hataları münasip bir lisanla ona anlatır. Nefsin arzularını izah ederek, müridi bu arzulardan arındırıp, kalp ve ruh hayatının inceliklerine yönlendirir. “Sudan ve çamurdan hasıl olma bu tenin tabipleri olduğu gibi, can ve gönlün de tabipleri vardır. Onlar da enbiya ve evliyadır. Hekimler söylerler: Bundan ye! Bundan yeme! Ta ki cismin rahatsız olmasın ve kuvvetlensin. Enbiya ve evliya da söylerler ki; bunu yap, bunu yapma da, ta ki can safa bulsun.”[113]

Hacı Bektaş Veli, evliyanın keramet göstermesi hakkında da şunları söylemektedir: Her nebi ve veli, mucize ve kerametler gösterme kudretine mahzar idiler. Eğer ki her biri, bazı mucize ve kerametler göstermiş iseler de daha ziyade gösterme kudretine mahzar idiler. Ancak her devrin gereğine göre, biri; şakk-ı kamer (ayın ikiye bölünmesi), biri; ölüyü diriltmek ve biri; ateşi gülistana tahvil etmek gibi her biri; tabibin her bir hastalığa ayrı birer ilaç münasip görmesi gibi muamelede bulunmuşlardır. Bunu mahdut ve muayyen olarak vukua gelmiş olması, o kadarını yapabildiklerinden değildir. Yerine göre ne yapmak lâzımsa, onu yapmışlardır. Buna benzer misaller çoktur. Madem ki Enbiya aleyhisselam ve evliya, Cenab-ı Hakk’ın tecelliyatına mazhar ve onun aletidirler. Aletin her yaptığı şeyi, hakikatte Sani-i Hakiki (Allah) yapmış olur. Onun gibi, kâtip elinde yazan kalemin ihtiyarı, katibin elindedir.”[114] “Her kim ki, kendi ihtiyariyle keramet gösterir, o müddeidir. Her kim ki, istemeyerek kendisinden keramet zuhur ederse, o velidir.”[115]

Hacı Bektaş Veli, yalancı evliyayı, hakiki evliyadan ayırdetmektedir. Bir beyanında bu konuyu şu şekilde dile getirir: “Bir çok kimseler, evliya sureti takınmışlar ve evliya sözleri öğrenmişler ve hakikatte yol kesicilik etmişlerdir. Her kim ki yakin mertebesini bulmuş ise, onlara baş eğmez ve dostu düşmandan ayırdeder. Sarrafın halis altını kalp akçeden ayırdetmesi gibi. Her ne kadar bunlar birbirine benzeseler de.”[116]

Hacı Bektaş Veli’nin kendisi ise, müteaddit defalar keramet göstermiş bir velidir. Velâyetname’de onun kerametleri anlatılmaktadır. Bunlardan birisi şöyledir: “Sultan İbrahim (Hacı Bektaş Veli’nin babası), Bektaş-ı Horasanî’yi, şeyh Lokman-ı Perende’ye ilim öğrenmeye verdi. Şeyh Lokman dahi Horasanî’ye evvelini deyiverince, Bektaş Veli, ahirinden haber verirdi. Hatta bir gün Lokman Perende, Bektaş-ı Horasanî’ye ilim öğretmeye taşradan içeriye mektephaneye girdi. İçeride iki nurani insan gördü ki yüzlerinin nurundan mektephane nurlanmış ve şenlenmiş. Biri Bektaş’ın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuşlar; ona Kur’an-ı Azim talim ederler. (Lokman-ı Perende anlatıyor) Ben hemen içeriye girdim. Onlar kayboldular. Ben fazlasıyla taaccüp eyleyip, hayrette kaldım. Acaba bunlar ne kişilerdir? Ben bu düşüncede iken, hemen Hacı Bektaş konuşup dedi ki:

-Hoca, o nurani iki kişi kimlerdir bilir misin? Ben:
-Sen açıkla ya Bektaş-ı Horasanî, dedim. Cevap verdi:

-Benim sağ yanımda oturan, iki cihanın güneşi, ceddim Hazreti Rasul Muhammed Mustafa’dır (sallallahü aleyhi ve sellem.) Sol yanımda oturan kutb-u velâyet, saki-i kevser, Hazreti emire’l- mü’minin Aliyyü’l- Murtaza’dır (kerremallahü veche.) Gelip birisi batın ilminden nazar eyleyüp, bana Kur’an’ı talim ederler, dedi.”[117]

Velâyetname’de anlatılan Hacı Bektaş Veli’nin kerametleri arasında; susam yaprağı üzerinde namaz kılması,[118] darı çeçi üzerinde namaz kılması,[119] eğri duvarı doğrultması,[120] taşın bıçakla kesilmesi [121] de vardır. Yine Velâyetname’de Hacı Bektaş Veli’nin müritlerinden Karadonlu Can Baba’nın, Tatar Padişahı Kavus Han’a, onu ve halkını Müslüman yapmak için gösterdiği kerametler de anlatılmaktadır.[122]

Bektâşîlikte keramet, müridin istemesiyle değil, Allah’ın istemesiyle gösterilir ve keramet Peygamberlerin mucizelerinde olduğu gibi, iman ve İslâm’ın ispatı için bir vasıtadır. Yoksa gaye değildir. Keramet göstermeyi gaye edinenler için Hacı Bektaş Veli, yalancı veli tabirini kullanmaktadır: Tıpkı, yalancı Peygamber gibi.

Fütüvvet

Gençlik ve yiğitlik anlamlarına gelen fütüvvet, Hakk yolcusunun uğradığı makamlardan biridir. Bu makam; hak ve hakikati korkusuz ifade etme, mazlumlara karşı şefkatli ve alçakgönüllü olma, nefsini ise unutma makamıdır. Mutasavvıflar bu makamı tarif ederken, “Gerçekten onlar, Rabb’lerine inanmış yiğitlerdir. Biz de onların hidayetlerini artırdık ve kalblerini irtibatlandırarak metanetleştirdik de o zaman baş kaldırıp: Bizim Rabb’imiz bütün semavat ve arzın Rabb’idir dediler.[123] ayetinden hareket ederler.

Tasavvuf erbabınca fütüvvet; kimseye düşman olmamak, nefsinden vazgeçmek, adil ve insaflı hareket etmek ve ayırdetmeyi terketmektir.[124] İ’lay-ı kelimetu’llah ve adaleti temin için gösterilen cesaret, şecaaat ve kahramanlık da, fütüvvet anlayışının bir gereğidir.

Fütüvvet, asıl tarifini Hz. Ali’den alır. Feta (genç) şeklinde isimlendirilen ilk kişi, Hz. Ali’dir. Uhud harbinde gösterdiği kahramanlıklardan dolayı, Hz. Peygamber, “Ali gibi genç, Zülfikâr gibi kılıç yoktur.”demiştir. Hz. Ali’nin tarifiyle fütüvvet; güçlü olduğu yerde affetmek, öfke anında yumuşaklıkla muamelede bulunmak, düşmanları hakkında bile hayırhahlıktan geri kalmamak, ihtiyaç içinde kıvrandığı durumlarda bile isar ruhuyla hareket edip, başkalarını düşünmektir.

Haydar-ı Kerrar, hayatı boyunca hep, fütüvvet şuurunun örneklerini göstermiştir. İbn Mülcem hakkındaki muamelesi, muharebede yere yıktığı düşmanını affetmesi, sahabeden kendisiyle harbetmiş bir hasmının öldürülmesi karşısında duyduğu teessür, elindekini başkalarına vermesinden dolayı kış günü yazlık elbise içinde tir tir titremesi, fütüvveti tarif etmemize imkan veren yiğitlik örnekleridir. Allah’ın arslanı, Allah için yaşamış ve yine Allah için şehit olmuştur. “Bu yüzden fütüvvet şeceresinin kökü, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ kelimesindeki kuvvettir. Fütüvvet, tevhid kelimesinden kaynağını almaktadır.”[125]

Hacı Bektaş Veli’nin söz ve icraatlarında fütüvvet şuuruna pek çok örnek bulmak mümkündür: “Kendi ayıbını görür ol! Kendi nefsinin emrinden kaçın! Kendini kendi hâlinden gafil tutma! Düşman hakir olsa da hor tutma![126] İsar etmek dostluktur. İncinsen de incitme. İyiliğe karşı kötülük hayvanlıktır. Fenalığa karşı iyilik insanlıktır. Fenalığa karşı fenalık köpekliktir. İyi tabiatlı olmak selamettir.[127]

Kahramanlık anlamındaki fütüvvet anlayışı da Hacı Bektaş Veli’nin tekkesinde işlenmiş, Osman Gazi’den Sarı Saltuğa, Karaca Ahmed’den Karadonlu Can Baba’ya kadar yanına gelen gaziler, fütuhat için ondan dua almışlardır. Osmanlı Devleti’nin ilk düzenli ordusu olan Yeniçeri ocağını kuran Orhan Gazi de, ilk iş olarak Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret etmiş, Hünkar’ın hayır duasını almıştır. Rivayete göre; Hacı Bektaş Veli, Yeniçerilere şöyle dua etmiştir: “Allah, yüzlerinizi ak, pazularınızı zorlu, kılıçlarınızı keskin, oklarınızı tiz ve dokunaklı etsin!” Bu olaydan sonra Yeniçeriler, Gaziler Serdarı Hacı Bektaş’ı “Pir” olarak kabul etmişler; “Bektâşîyan Taifesi” adını almışlardır.

DR. OSMAN EĞRİ*

www.halidiye.com



İLAHİ & ZİKİR

Anket

SİTEMİZİN İÇERİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCENİZ NEDİR?:

ARŞİV LİSTESİ

Hz. Pİr Mevlana

Restoran, kafe, çay bahçesi, otel,
halıcı, kasap, döviz bürosu çoğunlukta
olmak üzere farklı iş yerlerinin özellikle
''Mevlana'' kelimesini kullanmaları bizi
rahatsız etmektedir, rahatsızlığımızın sebebi
ise isim olarak bilinen aslen sıfat olan
kelimenin taşıdığı anlam ve önemi idrak
edilmeden ticari faaliyetlerde kullanılması
ve bunun devamı olarak kelimenin taşıdığı asıl
manevi değerini kaybetmeye başlamasıdır.
--->> Devamı