İNSANIN AYİNESİ
- Ana Başlıklar:
Bilindiği gibi semâ yedi katdır. [Mülk] süresi bu hususu te'yid" ve tasrih eyler. Bu yedi hat semâ; Hallâk-ı Âlem olan Hazret-i Allah'ın Melekleri ile doludur. Bunlar Allah'ın sevdiği kullarını korur. Sevmediği kullarını da şeytan pusuya düşürür. Melekût aleminin dostu ve sevgilisi olmak için çalışalım. Bizden istenilen şeyler çok değildir ki bu, zor olsun, iyf bir tefekkür sahibi İnsan; kendisinden istenilenlerin, istenmiyenlerden çok az olduğunu götür. Allâhü Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri kulları için bu derece merhametli ve adaletli hükümler koymuştur. Ama, ne yazık ki biz; bizden istenilenleri, ifrat derecede istenilmiş kadar çok görerek yerine getiriyoruz.
Kimi İnsan vardır ki. bazı kimseleri alçaltır, bazı kimseleri yükseltir. Yükseltiği insanı hindi gibi kabartır. İşte bu kabil kullarını Cenabı Hak sevmez, onlardan nefret eder. Bu insanlar ruhan hastadırlar. Bunlar; şeytanın eğlencesi olmakdan başka bîr amel sahibi değildirler. Halbuki şöylece düşünsek; bizden ne istenilmiş ise. sâdece seâdetimiz ve selâmetimiz bakımından taleb olunduğunu görürüz. Mademki göklere çıkaracak kadar birini medheylemek, mademki yerlere batıracak derecede birisini kötülemek kötü bir ahlâk, reddolunmus bir amel olarak bildirilmişdir; onları işlemekde inâd göstererek günâhımızı yüklenmekde ne manâ vardır? Neden Yaradan'ın emrini yerine getirmeyiz de âsî oluruz?....
İnsan; fitne, fesad ve fisk-u fücura maruzdur. Etrafı her gün bu düşmanlarla çevrilidir. Bu tehlikeyi, düşmanının hangi tarafdan, nasıl bir oyunla saldıracağım bilmeli, kendisini korumalıdır. Zahirde çok tatlı gibi görünen bu temayüller, haddi zâtında birer ateş, zehirdirler. İnsanın ma'na âlemini iflâsa sürükliyen. İnsanlığından ayıran dehşet verici kuvvetlerdir. Bunlardan ancak, kuvvetli bir imân sâhibi olanlar kurtulabilir, onların tecâvüzüne mahkûm olmaz. Her men edildiğimiz şeyi beşerî zaaf ve temayüllerimiz sebebiyle bize tatlı görünür. Eğer bu köprülerden geçib tecrübelerimizi yapmış, îmân unsurumuzu kuvvetlendirmiş isek, aldanmayız. Onlardan yüzümüzü çeviririz, inanç ve ahlâk sahibi İnsanların kârı; bütün bu pertevlerin ilâhi tecelliler vs latifelerden İbaret olduğunu bllmekdir. Hikmeti Rabbani böyledir. Sebebsiz ne vücûda getlrmişdir ki?....
İbadet sâdece Allah'a (C.C.)dır. Kuvvet kudret, azamet sâdece O'nda mevcuddur. Korkulması lâzım gelen sâdece (O)dur. Kuldan korkulmaz. Eğer kuldan korkar isek onu Allah'ın (C.C.) üstüne kaaim kılmış oluru?. Namaz ve diğer ibâdetlerini yerine getiren nice insanlar görürüz ki; kul korkusundan dolayı namazlarını kılmazlar, kılamazlar, kılmaya kılmaya da unuturlar.(Târik-i Salat = Namazı terkedici) olurlar. Allah (C.C.) korkusunun ve Saygısını her şeyin üstüne çıkıp yerleşmediği bir vücûd, çileden başka nedir?. İnsan insandan korkdukca, ebedi şirk felâketi içinde demekdir. Allah (C.C.) korusun.
Yaşadığımız müddece gözlerimizin ömünrden kabir âlemini ve Mahşer Gününü kaçırmayalım. Üç beş kişinin omuzları üstünde taşınıp başını getirildiğimiz ve içine bırakılarak yalnız başımda kaklığımız kabir; dünyâ yüzüne kapanan bir kapı, ebediyet ve hesab âlemine açılan penceredir. Bütün muhasebelerimiz burada başlar, Mahşer Gününde kurularak (İlâhi Divan) önünde nihayet bulur. Kabirde başlıyan hayâtın safhalarını daha evvelce anlatmış idik. Onları hatırlatmak sureti ile bu dehşet verici, ibretlerle dolu hesab devresini iyi düşünelim. Dünyâ hayâtımızın bütün tam ve ölçüleri hemen orada başlıyacakdır. Dağarcığımıza neler koymuş isek onlar teraziye konulacak, önümüze dökülecek.... Yâ müjdeleneceğiz ve yahud da dürlü ıkaba tabi tutulacağız. İnsan ömrü; insanın insan olabilmesi. Ademiyet şerefine erişebilmesi İçin bir fırsat devridir. Bu devir İçinde eğer, " Rabbinin huzuruna ne yüzle gideceğim" diye düşünür ve kendimizi ayarlarsak, ak yüzle huzura varabiliriz. Bu korku ile yaşayanlar selâmet yolunu kolay bulurlar
Yirmi dört saatte hiç olmazsa dört saatimizi kendimize çeki düzen vermek için ayıralım. Bir saatimizi sâdece Rabbimize hasredelim, Onun emirleri istikâmetinde neler yapdığımızı, kulluğuna ne derece yakınlaşdığımızı muhasebe edelim. Bir saatimizi nefsimizin murakabesine verelim. O'nun tehâkkümünden ne dereceye kadar kurtulduğumuzu düşünelim. Bir saatimizi edindiğimiz arkadaşların tahlili için ayıralım. Onları seçmek hususundaki isabetimizi araştıralım. Onların arkadaşlığından zarar mı, fâide mi gördüğümüzü, bizim onlara ne derece yararlı olduğumuzu hesab edelim. Bir saatimizi de bir günlük ömrümüz içinde helâl ve harâm mevzuunda neler işlediğimiz yolunda sarfedelim. Böylece hatâ ve sevablarımızı tesbit ederek zararlı olanlar için tevbe ve istiğfar, sevâblı olanlar için Mevlamıza şükredelim.
Nefis; İnsanların büyük düşmanıdır. Bu yaman düşmanın tehlikelerinden, marifetlerinden çok bahsedildi. Kendimizi ona karşı çok hazırlıklı, mukavemetli tutalım. Onu dâima esaretimiz altında tutalım.
Arkadaş da, insanın âyinesidir. Büyük Velilerden biri : "Görüşdüğün arkadaşını tanıt, senin no olduğunu söyliyeyim." buyurmuşdur. İnsan ancak ve mutlak suretde mizacına, tabiatına uygun olan kimseyi kendine arkadaş seçer. Arkadaş vardır; insanı her sahada bahtiyar kılar. Arkadaş vardır; insanı felâket vadilerinde perişan kılar. Onun İçin düşüp kalkacağımı? kimseleri iyi seçelim. Eğer bir cemiyet içinde bir tek kimseyi bulabilmiş isek, onunla yetindim. Eğer onu da bilinmiyor, endişelere düşüyorsak, Allahımızın (C.C.) dostluğuna iltica edelim O, bize kâfidir- Ehlüllah; her şeyde olduğu gibi bu mevzuda da bize, hikmet dolu bir kıstas hediye etmişlerdir :
"Tabiat-ı Saarıka, Sohbet-! Saariye.." beyânı ile bizi en güzel ve kati hakikat yoluna koymuşlardır. Tabiat çalar, kiminle düşüp kalkarsan onun tabiatı ile tabiatlanır, kendi tabiatından uzaklaşırsın. Kim kavi ise, zayıf olana hâkim olur. Sohbet ise sâridir, sirayet eder. Bir biri ile sohbet eden iki insandan hangisi diğerine nazaran daha kuvvetli, daha inandırıcı ise o, sohbeti ile diğerine üstün çıkar. Şübhesiz bu: sohbetin şekline göre değişir. Seçdiği dostu veya girdiği meclisi seçebilen akıllı kişi kazançdadır. Hem tabiatı güzelleşir, hem de sohbeti değer bulur, ma'nalaşır. Akıllı olan, elbet de kazançdadır.
Haram ise, bütün şeytanların mayasıdır. İnsanın tertemiz hamuruna o kirli mayalarını kalmak için elden geleni esirgemezler. Saf ve tertemiz hilkat çamuruna, bir gaflet ve zaafla bu mayayı karışdıran İnsan, artık onun lezzetinden kurtulamaz ve ömrünü ziyân eder. Allah'a ibâdet ise: mü'mini bu tehlikelerden kurtarır Amma; ihlâs dolu, ivaz ve garazsız bir ibadet.... Ancak öyle bir ibâdetle Rabbimize yakınlaşabilir, kendimizi tehlikelerden koruruz.
Dil küçükdür amma; işlediği kabahatlar büyükdür. Küçücük bir et parçasının. İnsana nasıl olur da böylesine zararlar verdiği hayret edilecek şeydir. Zaman gelir insanı, Dininden de çıkarır. Bir işret meclisinde bulunan kimse : "Aman şu şarab ne güzel, ne lezzetli" dedi mi küfrün gayyasına yuvarlandı demekdir. Bu; dilin marifetidir. Onun için akıllı olan insan ne böylesine bir meclise devanı eder, ne de diline böyle bir ruhsat verir. Kaldı ki, hakiki bir mü'min; üzerinde içki bulunan bir sofraya oturmakdan veya sonradan içki getirilen bir sofrada kalmakdan da kaçınır, içki (Necis)dir. Onunla Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerini kirletmeye hakkımız yokdur. Bu haram bîr davranışdır. İmân sahibi insanın hassasiyetini bu derecelere götürmesi, İnce eleyib sık dokuması, yalnız ifrata düşerek İslâm esâs ve kaideleri dışında da kendisinden her hangi bir karar almaması şarttır. Ne indi görüşü ile eksik tatbikat yapması, ne de fazlalıklar ihdas etmesi salahiyeti cümlesincen değildir. Her iki hal de ifrat sayılır. İctihadlar yapılmış, bitmişdir. (İslam)a; ahval ve şeraite göre her hangi zamanda olursa olsun yeni düzenler getirilmesi izni külliyen kaldırılmış, onu yozlaşdırma izni verilmemişdir. Öyle olsaydı, her önüne gelen bir yenilik getirebilir olsaydı, İslamiyet; bu ünkü ölümsüzlüğünü muhafaza edemezdi. Nasıl olması lazım geliyorsa, öylece şekil verilmiş, zamana göre (Tebdil) ve (Tağyir) cüreti verilmemiştir. Kul nizamı olsaydı, bu mümkin görülebilirdi. Ama o; her işinde muhtar, layüs'el ve hakim-i mutlak olan Allah (C.C) nizamıdır. Elbetteki değişmez olacaktır. O nizamın ruhunda mevcut mucizevi kuvvet ve korku verici hal; hiç kimseye ona başka bir istikamet verme cesaretini teslim etmiyecektir. Onun hakiki muhafızı, onu kaim kılan Hazret-i Allah (C.C)dır. Nasıl ki (Kuran) da öyledir. Kıyamete kadar bir harfine dahi helal gelmiyecektir. Sayısız sureler ve ayeti celile ile bu keyfiyet, teminat altına alınmışdır. İlahi kudret ve teahhüdün sıhhatinden endişeye düşmek (küfür)dür.
İnsanların kalbi Hak Celle ve Ala Hazretlerinin iki parmağı arasındadır. Cenab-ı Mevla şekil ve suretten münezehtir. İki parmak tabiri bu hususdaki takdir ve tedbirin kısa zaman içinde kulunu halden hale koyabilme kudreti bulunduğunu izah sadedinde kullanılabilir. Bu; tasavvufi bir takrib (Yaklaşma)dir. Kul; eğer yapdıklarının farkında değilse kendisini hayır ve şer istikametinde sürükliyecek amellerin taşıdıkları manadan bihaber ise, Mevlsının hakkındaki kararından da uzakdır. İşte bu halde Cenab-ı Zülcelal Hazretleri bir saniyelik zaman içinde kulunun hayırdan şerre, şerden hayıra çevirir durur. Şübhesiz ki (Şer) hükmü, kulun isyan ve nisyan ameli karşısında husul bulur. Kimse şaki, said, cennetlik veya cehennemlik olduğunu bilemez. Nasıl bilebilir ki?...
Musa Aleyhiselam bir gün yine Azze ve Celle Hazretleri ile konuşmaya giderken yolda, her gün namaz kılan bir abide: "Seni ne zaman görsem durmadan namaz kılıyorsun. Nedir bu halin? Bu kıldığın namazların İndallah'da makbul olmadığından haberin var mı?" diye sorar, O da "Ya Nebiyallah! Kelamın esnasında benim için Hazret-i Allah'a sor. Merakdayım, şu ubudiyetim kendisince makbul müdür? Bir de deki, beni bu hal üzere olmakdan ayırmasın." Hazret-i Musa Aleyhisselam Cebel-i Tur'a çıkdıkdan sonra hitab-ı İzzet'e muhatab olur. Bu kelamullahın azematinden kendisinden geçer ve abidin ricasını unutur. Bu sırada "Ya Musa!. Abidin isteğini unuttun..."der. O da "Ya rab sen biliyorsun. hal ve keyfiyet sence malum... Ona ne diyeceğim" diye ilticada bulunur. Cenab-ı Mevla ona "Ona git, de ki, kıldığın namazların hiçbirinin indimde değeri yok. Onu çoktan cehennemlik kıldım. Hazret-i Musâ gönlündeki rikkatte âbide gider. Allah'ın cevâbını nakleder. O zaman âbid :"Yâ Müsâ! O, Âlemlerin Rabbidir. Ona her şey malûmdur. Ben ise günahkar, cehennemlik bir kul olduğumu öğrendim. Amma; O'nun kereminden, şânından ümid kesmem. Etlerimi parça parça eylese, kurdlara kuşlara yedirse, senin getirdiğin cevâb beni bu gördüğün ibâdetimden geri bırakmıyacak. O'nun rahmeti dâima kullarının üzerinedir?» der. Hazret i Musâ bu cevâbı hemen oracıkda Cenabı Hakk'a arzeder. İşte kullarının kalbi iki parmağının arasında gelib giden, onları hâlden hâle sokan Cenabı Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri :
— "Yâ Müsâ.!" der. "O'na tebşir et ...Benden ümid kesmemiş. Cehennemlik olduğunu bildirmeme rağmen bana ibâdet etmekden yüz çevirmemiş olması sebebiyle onu cennetimle mükâfatlandırdım."
Kulların kalblerinin Mevlâlarının iki parmağı arasında bulunduğunu, bir saniye içinde hayırdan şerre, şerden hayra koşdurulduğunu bilen Hazret i Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri secdeye varıyor:
— Yâ Rabbi. Benim de kalbimi hayıra döndüren diye yalvarıyor.
İçimizde bir et parçası vardır ki: bütün cesedimize hâkimdir. Bu; (Kalb)dir. Bu et parçası hasta değilse, bütün uvuzlarımız salimdir. Eğer hasta ise, cümlesi de hastadır. Bu et parçasının içi Allah'ın emir ve nehiyleri ile doludur. O bize emânetdir. Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfü mahsûsudur.
Cenâb-ı Erhamürrâhiminin bu emânetine bakmaz, kirletir, Nazar-ı Pak-ı Sübhânîsînin oradan çevrilmesine sebeb olursak, onu kolay kolay temizlenemiyecek derecede paslandırırsak bize yazıklar olsun. Bu hâlimizle onun şeytanların yuvası olmasını kolaylaşdırırız. Cenâb-ı Hakk'ın mekânı olması icap eden kalbimizi temiz tutmaz da özümüze sokmaz isek, orada Rabbimizin muhâbbetini bulamayız ve ankaribüzzaman belâmızı, cezyâı sezamızı da bulmuş oluruz.
Sakın ola ki: ne olduğunu bilmediğimiz, belki de mücessem nûmüs sahibi oları bir kadro için iftirada bulunmayalım. Böyle bir şev yaparsak, bütün sâlih amellerimiz elimizden gider. Ma'nen iflâs etmiş oluruz. Dilini tutup da iftirada bulunmayanlara ne mutlu Allah (CC.) bizi muhafaza buyursun da böyle bir hatâya düşmiyelim. Hüsn-i zan kadar faziletli bir yol yokdur. Onu elden bırakmıyalım.
Kaynak: Hak Ve Hakikat Yolcularını İrşad Hz. Abdülhay Öztoprak (K.S) Efendinin Hayat Dersleri - Mehmed Yekta Dümer- Gonca Yayınevi- 49. Ders
- İslam ve Tasavvuf blogu
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 461 okuma
