MECALİS-İ SEB'A (Birinci Meclis)
- Ana Başlıklar:
Hamd, âlemi aletsiz yapan, gönle gelen herşeyi, söylenen her sözü, uğranan her hali bilen, oluruna bağlanacak ve halden hale girilecek her türlü sıfatın, zâtına yol bulmasından münezzeh olan Allah'a. Bir padişahtır ki hiçbir kimsenin, onun hükmüne, onun buyruğuna karşı durmıya gücü yoktur. Allahlığını apaçık delillerle bildirmiştir; akıl gözü, doğru - düzen bakar, yerli yerinde görürse, birliğine şahadet eder. Gücü - kudreti, her mahlûkun gücünden - kudretinden üst olmuştur; dileği her yaratılmışın dileğinden üstün olup ister o yaratılmışın aleyhine olsun, ister lehine, hükmü, yerine gelmiştir. Bir kişiye başarı vermiş, çalışmasını verimli kılmış, halini düzene sokmuştur da büyüklüğünü görsün diye gönlünden şüphe perdesini kaldırıp açmıştır. Birini de tek başına bırakıp aşağılatmış, şaşkınlık ve bilgisizlik yerlerine sürmüş, vaktini yitirmiş, yaptığı işleri yok etmiş, lûtfunu, ihsanını, keremini ona haram etmiştir. Halkı, helak uçurumundan, azap tehlikesinden kurtarmak için Muhammed'i, esenlik ona, "Her yana yayılan sancakla, kınından sıyrılmış kılıçla göndermiş", peygamberliğinin güneşini dolunaylar gibi parlak bir toplulukla kuşatıp doğdurmuştur; kalbine de, nur gibi parıl parıl parlıyan ve kalplere şifa olan bir kitap indirmiştir. "Ey insanlar, rabbinizden size bir öğüt ve gönüllerdeki dertlere şifa geldi.(1) Halk aslı olmayan şeylere uymuşken onu doğrulukla ve doğru yolu göstermek için gönderdi; onlarsa körlerdi, görmüyorlardı; sağırlardı, duymuyorlardı; dilsizlerdi, konuşamıyorlardı(2). Allah'ı bırakıp da ondan başka hiçbir şeyi yaratmıyan, yaratamıyan bir varlığa mı kulluk ederler? Oysa, kendileri de yaratılmışlardır(3). Yalanlıyanlar, onu yalanlamakla kutsuz oldular; gerçekleyenlerse, onu gerçeklemek yüzünden kutlu oldular. Allah'ın rahmeti ona ve soyuna olsun; bilhassa suçlardan çekinen Abû-Bakrı's-Sıddıyk'a, doğruyla aslı olmıyanı ayırdeden temiz Ömer'e, iki nur ıssı arınmış Osman'a, Tanrı rızasını kazanmış, ahdine vefa eden Ali'ye, başka muhacirlere ve ansâra olsun; çok çok esenlikler onlara.
Münâcât:
A benim sultanım, a benim padişahım, bizim hırs ateşimizi rahmet suyunla söndür; özliyen canlara birlik şarabını tattır. Gönlümüzün marifet ışıklariyle, birlik sırlariyle nurlandır, aydın bir hale getir. Sonsuz, kıyısız-bucaksız rahmet ovanda açıp yaydığımız umut tuzaklarımızı, dilek ağlarımızı kutluluk kuşlariyle, yücelik avlariyle şereflendir, yücelt. Bağrı yananların seher çağlarında çektikleri ahları, kabul ediş, kerem buyuruş kulağıyla duy. Aşıkların, o canların topluluk yerine çektikleri hasret yanışiyle her solukta gökkubbeye ağan gönül dumanlarım, buluşup kavuşmanın güzel kokulanyla bürü. Aşk saltanatının damına, bekçiler gibi sopacıklarım vuran sözlerimize, söyleyip işittiklerimize, "Ecirlerini sayısız olarak öder"(4)lûtfundan dâimi ihsanlarda bulun; sözlerimizi, hâlin özü, özeti kıl; hâlimizi, söz ve dedikodu tehlikelerinden geçir, kurtar; iki dünyanın da kötülüğünden koru; düşmanların bize olmasını, başımıza gelmesini diledikleri şeyleri bizden uzaklaştır; dostların, hakkımızda diledikleri, umdukları şeylerden daha yüce kıl, daha iyi et bizi ey lütuf hazinesi sonsuz olan, ey geniş denizi, keremiyle, insaniyle uçsuz-bucaksız bulunan. Allah ona rahmet etsin, esenlik versin; Mustafa'nın hadislerinden bir hadisle vaaza başlıyalım:
O korkutucu müjdeciden, o eşi-örneği
bulunmayan korkutucudan, şeriat ıssı
peygamberlerin ulusundan, gökyüzünün de, yeryüzünün de ışığından rahmetlerin en üstünü, övüşlerin, esenliklerin en parlağı ona olsun; peygamberlerin en güzel, en açık ve yerinde söz söyliyeninden gelen en doğru hadisler arasında rivayet edilen hadistir; buyurmuştur ki:
Ümmetimin değerden düşmesi, bozgunluğa düştüğü, bozulduğu zaman olur; ancak ümmetimin bozgunluğa düştüğü zaman benim sünnetime sarılan değerden düşmez, bozulmaz; hem de ona yüzbin şehidin sevabı verilir." Allah'ın elçisi doğru söylemiştir. İki âlemin elçisi insanlara ve cinlere yol gösteren, "Ömrün hakkıyçin" hususiyetine mazhar olan(5), "Sen olmasaydın" yüceliğiyle yüceltilen, "Ben Arabın en güzel söz söyleyeniyim" hükmünce en güzel ve yerinde söz söyliyen, "Âdem de, ondan sonrakiler de kıyamet günü benim sancağımın altındadır; fakat övünmem ben" hükmünce kendisine uyulan, izi izlenen, 'Yokluk övüncümdür" diyen, şöyle buyurmaktadır: Ümmetimin değerden düşmesi, bozgunluğa düştüğü zamandadır. Yâni, benden sonra hiçbir peygamber gelmiyecektir; hiçbir peygamberin ümmeti de benim ümmetimden üstün olmıyacaktır; netekim ümmetim, İsâ ve Mûsâ ümmetinden üstündür. Dinimin önceki dinlerin hükümlerini kaldırdığı gibi benim dinimin hükümlerini kaldıracak, bozacak, değerden düşürecek bir din de yoktur. Ey Allah'ın elçisi dediler; o halde ümmetin ne yüzden değerden düşer? Buyurdu ki: Ümmetim bozulmaya başladı mı, bozgunculuğa girişti mi, giyindikleri, iki dünyada da parıl-parıl parlayan'Tanrıdan çekinme elbisesi daha da hayırlıdır" (6) elbisesini, suç dumanı bürür; giyinmiş oldukları gökyüzünün o atlas elbisesini, Muhammed'e mensup o değerli ipek kumaşı yıpratırlar; islere-paslara bularlar, değerden düşürürler. Ey Allah'ın elçisi dediler, böylece islere-paslara bulanır, değerden düşer, suç isiyle değersiz bir hale gelir de, "Şüphe yok ki Allah, kendilerine cenneti vermek üzere inananların canlarını, mallarını satın almıştır"(7) müşterisi alıcılığa girişmez, onların değerden düşmüş kulluk kumaşlarını almaz, "Ecirlerini sayısız olarak öder"(8) pahasını vermezse; onlar da parasız-pulsuz, azıksız-sermayesiz kalırlarsa halleri nicolur? (Şiir)
Sen, aldanış yurdunda, Temmuz ayında, Nîşâbur'da kar satan kişiye benziyorsun.O adam, Temmuz ayında karcağızını önüne koymuştu; kendisi de yok-yoksul biriydi.
Sıcaktan kar eriyor, adam da dertle yanan bir yürekle soğuk ahlar çekerek
Şu sözü söylüyor, gözyaşları yağdırıyordu: Malımız pek kalmadı, kimse de satın almadı.
(Bu şiirde anlatılan adam gibi) feryad ederlerse, şu varlık karımız değersiz bir hale gelip, suç güneşinin ısısıyla erimeye başlarsa, gene malımızın değer bulması, umut keselerimizin dolması için biz kar satanların çaresi nedir dediler. Cevab olarak buyurdu ki: Ümmetimin değerden düştüğü zaman ancak benim sünnetime sarılan değerden düşmez.
İşi bozulup şaşıran kişinin, bir ipe sarılması yeğdir.
Sünnetim şudur: Dostlarım, yollarını yitirdiler de, yanlış yola saptılar, suç tikenliğine ayak bastılar da ayakları o tikenlikte yaralandı mı, inad edip, ısrar edip o tikenliğe gitmemeleri gerek; çünkü inat kötü şeydir.
Yoluna gül bahçelerinin kapılarını açtı; a yalınayak, niceyebir tikenliğe gideceksin?
İşlediği işlerde inad eden kişiyi, yedi değirmenin dönüşü unufak eder.
Ayaklarının tikenden yaralandığını gördüler mi, yanlış yola saptıklarını bilmelerini, tikenliğe düştüklerini anlamaları, önlerine, artlarına bakıp yoldaki belirtileri görmeleri gerekir. Çünkü ben, bu feryada erişilmez, iz belirmez yolda, yolcular o belirtileri arayıp bulsunlar, akılları şaşıp başları dönmesin, avcuların karda avın ayak izlerini aradıkları, o izleri izleyip koştukları gibi bu sapıklık, bu azgınlık karında benim, adı sünnet olan ve doğru yol gösteren, önceki ve sonraki ayak izlerimi arasınlar, bulup birbirlerine söylesinler diye havaya belirtiler koymuşum, bu çölde ırmaklar akıtmışım, birbiri üstüne taşlar yığmışım. Benim ayak izlerime uyarlar da suç tikenliğinden yuları çevirirlerse makbul oluş gül bahçesine dalarlar; ebedî zevk ve sefaya dalan, sonsuz padişahlık süren güzellerle, şehitlerle atbaşı beraber yürürler; bilece oturur, düşer-kalkarlar; bir kadehten içerler, onlarla eş-dost olurlar. "O çeşit kişiler, Allah'ın nimetleriyle nimettendirdiği peygamberlerle, gerçeklerle, şehitlerle ve iyi adamlarla eş olurlar.'(9) Hattâ bunun da yeri mi? Belki şehitlerin üstünlerinden de üstün olurlar; çünkü, "Ona yüzbin şehidin sevabı verilir" denmiştir. Ey Allah'ın elçisi, bu üstünlüğü niçin ve nasıl elde ederler dediler; çünkü onlar da iş yapmada, bunlar da; adalet terazisi de asılmış. Hangi adalet terazisi? "Ve gerçekten de insan ancak çalıştığını elde eder"(10) terazisi; söz budur ancak, elde ettiğin ecir, didindiğin, yorulduğun kadardır terazisi; "Artık kimin, terazilerindeki tartısı ağır gelirse"(11) terazisi. Senin bile zerre kadar aklın var da işçileri işe yollarsın; sonra da filân işçi bağda on gün bel belledi; filân işçi beş gün, filân işçi de bir gün çalıştı diye yazarsın; her birine işlediği işe göre para verirsin, yanılmazsın; böyle olduğu halde "Ben sizin bilmediklerinizi daha da iyi bilirim'(12) bilgini "Zerre kadar bir şey bile gizli kalmaz ondan, göklerde olsun, yeryüzünde bulunsun"(13) hükmünün bilgini, o herşeyi bilen Tanrı, kara karıncanın kara taş üstünde kapkaranlık gecede, o incecik ayaklarla, düşüp kalktığını, koşup gittiğini bilir, görür; o kapkaranlık gecede, o karıncanın hızlı, yahut yavaş, yahut orta derecede gittiğini, yuvasına, yahut yem toplamıya yöneldiğini gören o yüce, o noksan sıfatlardan münezzeh Tanrı, o bilgin Tanrı, kullarının ne kadar zahmet çektiklerini, ne kadar çalıştıklarını, gönülleri hasretlerle, ahlarla dopdolu âsîlerin gözlerinden dökülen yaşların, tapısındaki ariflerin gönüllerinden sızıp damlayan kan katrelerinin, seher çağlarında, o çağları teşbih ederek geçirenlerin soluklarının sayısını, gece-gündüz, "Gerçeklik makaamında, çok kudretli bir büyük padişahın katında"(14), mücahede ülkesinin sahipleri olan, oynıya-güle nağmeler söyliyerek özlerinden gelen bir gayretle yürüyen yolcuların adımlarının sayısını bilir.
Biz gece yolcuları, yalnızlık gecesinde yol alıp durmadayız;
Padişahların taçlarına, onları bayağı görerek bakmadayız.
Canla-gönülle giderler; ne ata binerler, ne yaya yürürler. Gönülsüzdür onlar, gönüllerini vermişlerdir; binekleri de yoktur, azıkları da. Güvenç, dayanç adımına binmişlerdir; parça-buçuğun da, tümün de ıssına giderler. 'Yazarız önceden, dünyada yaptıklarını ve sonradan bıraktıkları izleri"(15) buyuran o bilgin Tanrı, cana-başa bakmıyan kullarının can feda edenlerini, önüne ön olmıyan bilgisinde bir-bir, zerre-zerre, kıldan kıla, saymamış, bilmemiş olsun; imkân var mı buna? Madem ki öncekilerin de, sonra gelenlerin de attıkları adımları, alıp verdikleri solukları, pişmanlıklarını saymıştır, yazmıştır; o adalet ıssı Tanrının adalet oku, kılı bile ikiye böler, peki; böyle bir adalet ıssının adaletine, böyle bir insaf ıssının insafına nasıl sığar, nasıl yakışır ki, bu işçiye yüz, yüzbin ücret versin de, aynı işi yapan öbür işçiye bir versin? Ey Allah'ın elçisi, ey gökyüzündekilerin de müşküllerini halleden, yeryüzündekilerin de, ey "Âlemlere rahmet olan'(16), müşkülümüzü hallet; bugün gökyüzündekilerin de müşküllerini halleden sensin, yeryüzündekilerin de.****** Hakıykat erinin bu âlemde bir nişanı olsaydı,****Hatıra gelen bütün ilâhî remizlere tercemân olurdu.*****Ovada uçan kuşlar, o âleme yol bulsalardı, her kuşun kanadından bütün müşküller halledilirdi.****Herkes aşk pazarına gelemez; gelebilseydi her taşın dibinde binlerce kervan görünürdü.***** Allah ona rahmet etsin, esenlik versin, Allah elçisi, o önüne ön bulunmayan âlemin tercemanı, o arabın, acemin en fasihi, o ilim ve kerem mâdeni, o davulsuz, bayraksız padişahlar padişahı, o kâinatın ulusu, varlıkların ve var olanların sultanı cevap verdi de buyurdu ki: Ey gerçek dostlar, ey uygun bir inançla benimle görüşüp konuşanlar, düşüp kalkanlar, bilin ki hani sel, bütün kuvvetiyle dağlardan, tepelerden âşıkçasına, coşa-köpüre denize koşar; ırmaklar, coşa-köpüre denize akar; binlerce elle, binlerce ayakla denize ulaşır ya, çünkü sular, birbirinin eli-ayağı, bineği-durağı kesilmiştir; birbirine kuvvet-destek olmuştur su katreleri; bu kuvvetle dağlardan akar, ovalardan geçer, asılları olan denize ulaşırlar; her katre, "Dön rabbine ondan razı olarak ve rızâsını kazanmış bulunarak'(17) diye nâra atar; bu neden şaşılacak birşey olsun? Asıl şaşılacak şey, asıl görülmemiş şey, asıl sarp ve güç iş şudur: Bir dağlıkta, yahut bir mağranın içinde, yahut da aman vermez bir ovada bir katre, tek başına kalır; o katrenin mâdeni, aslı denizdir; onu arzular; o elsiz-ayaksız katre, eli yokken ayağını atar; denizin özlemiyle elini uzatır; ne sel yardım eder ona, ne de bir dostu vardır. Öyle olduğu halde düşe-kalka yuvarlanmıya koyulur; özlem ayağiyle denize koşar; zevk bineğine biner, yol almıya koyulur. Ey çaresiz katre, toprak senin düşmanın, yel senin düşmanın, güneşin ıssısı senin düşmanın. Ulaşmayı dilediğin deniz de çok uzak. Ey elsiz-ayaksız katre, bunca düşman arasından denize nasıl varacaksın sen? Ama o katre, haldiliyle der ki: Ben bir katreyim ama uçsuz-bucaksız denizin yardımıyla içimde bir özlem var. "Biz emaneti yükledik insana; şüphe yok ki o, çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hale geldi"(18) hükmünce zayıfım; "Şüphe yok ki biz, arzettik emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara; derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular"(19) hükmünce bu çölde seller bile yol alamamaktan korkup titremektedir; bu amansız çölün tehlikesinden gökler bile titremektedir; dağlar bile rabbimiz, biz bu emaneti yüklenemeyiz, gücümüz yetmez diye feryad etmededir; yeryüzü bile ben o yol alanlara toprak kesilmişim ama canımda o güç, o kuvvet yok demededir; fakat bir katreden ibaret olan insanın canı, hizmete bel bağlamıştır da der ki: ******Sen bana bir yürek ver de yiğitliği seyret; bana, benim tilkim de de arslanlığımı gör.***** Zayıfım, arığım, çaresizim ama değil mi ki can kulağıma "Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün ettik"(20) sesi ulaştı, o sesin inayet eserlerini duydum; ne zayıfım, ne arığım, ne de çaresizim; dünyanın çaresini bulurum ben.******* Okluğumu senin oklarınla doldurdum mu, Kafdağının bile belini çeker bükerim.*******Kendimi gördükçe, kendi gücüme güvendikçe zayıfım, gücüm-kuvvetim yok; bütün zayıflardan da daha zayıfım; bütün çaresizlerden de daha çaresizim. Ama bakışımı, görüşümü değiştirdim de kendimi görmedim, senin lûtfunu, senin yardımını gördüm mü, "O gün yüzler parlar, güzelleşir ve rablerinin lûtfunu bekler'(21) hükmünce niçin zayıf olayım; niçin çaresiz olayım; niçin çaresizlere çare bulmayayım? Niçin insan olayım; niçin o soluğun o zamanın mahremi kesilmiyeyim?***** Ay yüzlüm geldi mi, ben kim olabilirim ki, ben kim olabilirim ki?****Zâti ben kendimden geçtiğim zaman var olurum.*****Bende bir kâr, bir varlık görürsen, bil ki o kâr, o varlık, odur.****Benden bir gölge görürsen bil ki o gölge benim.*****Bana, o söz söylerse, Yûsuf gibi "Size ne paylama var, ne kınama"(22) hükmü zuhur eder.*****Fakat ben ona söz söylersem, Mûsâ gibi "Beni kesin olarak göremezsin"(23) hükmü zahir olur.*****Söz hem gizlidir, hem meydanda; fakat o, daha fazla sever***Bana söz söylemeyi; o bana söz söyledi mi orda ben, söz kesilir-giderim.***** Tekrar Mustafâ'nın sözünün anlamına, onu gerçeklemiye, bildirmiye, o can sırrını, o sözün içyüzünü anlatmaya döndük. Ne mutlu o kişiye ki özü vardır, canı vardır. O söz, öz ister ki özü bilsin, anlasın; can gerektir ki candan tad alsın. Ey benim aziz canım, ey beni arıyanım, dileyenim, sen arayıp dilemede bir perdeden çıktın mı, anlam gelini de bir perdeden çıkar. Sen, ikinci perdeden sıyrıldın mı, o da ikinci perdeden çıkar, belirir. O sana diyor ki:****** Tek olur, birliğe ulaşırsan, gönlüm de birleşir seninle;*****Halkın sevgisinden, insanların aşkından vazgeçerim.***** Ama sen, gene tutar da dilek-istek hükmüne uyar, perde altına girersen, o da perde ardına çekilir, gizlenir. Ey anlam gelini, ey âlemin dileği, ey gayb güzeli, ey ayıpsız olgunluk diyorsun; yüzünü gösterdin, neden gene perde ardına çekildin? O da cevap veriyor, diyor ki: Sen dilek, şehvet perdesinin ardına çekildin de ondan.****** Sevgili, öyle darmadağın geldi ki sorma;****Ayrılığı öyle ateşlerle dopdolu geldi-çattı ki sorma.*****Dedim ki: Yapma, etme; sen yapma da dedi, ben de yapmıyayım;*****Bu bir tek söz, öyle hoşuma gitti ki sorma.***** Bir gün, Allah ona rahmet etsin, Süleyman, "Yeli ona teshir ettik"(24) tahtına oturmuştu. Kuşlar havada kanat çarpmışlar, güneş Süleyman'a vurmasın diye bir kubbe kurmuşlardı. Hem taht uçuyordu, hem kubbe; "Sabahleyin bir aylık yol alırdı, akşamleyin bir aylık yol"(25) hükmünce havada uçmadaydı. Ansızın o nimetin şükrüne lâyık olmayan bir düşünce, Süleyman''ın gönlünden geçti. Hemen başındaki tacı eğrildi. Tacını doğrulttukça tac gene eğrilmede, gene yan yatmadaydı. A tac dedi, doğru dursan a. Tac dile geldi de ey Süleyman dedi, sen doğrul. Süleyman hemen secdeye kapandı, "Rabbimiz nefsimize zulmettik"(26) diye tövbe etti; eğri duran tac kendiliğinden başında doğruldu, düz durdu. Süleyman, sınamak için tacı eğrilttikçe tac, doğru, düz duruyordu. Azizim benim, senin tacın zevkindir, vecdindir, gönül ıssılığındır. Senden zevk gitti mi, dondun, buz kestin-gitti, tacın eğrildi artık.******* Halktan gelen zevkten beden varlığı doğar;*****Hak'tan gelen zevkten gönül doğar, can doğar ey can(27).***** Ey vaktin Süleyman'ı akla, ruha mensup peri yüzlüler, senin buyruğunun altında; nefse, şeytana mensup şeytan yüzlüler de varlık tahtının Önünde koşmada.***** Yüzüne karşı şeytan ve peri ordusu, çevrende saf düzmüş;*****Süleyman saltanatı senin; yüzüğü yitirme.*****Barışı savaştan ayırdet; çünkü iyi değildir*****Şişe yapanın sanat yurdiyle bez yıkayanın bez yıkadığı yerin, bez çırptığı yerin aynı yer oluşu.***** Varlık dükkânında ibadet, zevk, şevk şişelerini yapanla dilek-istek bezlerini çırpıp döven, yıkayıp arıtan, bir arada olursa, şişeci, on gün bu dükkânda kulluk şişelerini yapar; bez çırpıcı bir ayak vurur, bir tekme atar, dükkân yerinden oynar, bütün şişeler kırılır-gider; "Yaptıklarınız mahvolur gider de anlamazsınız bile.'(28) Şimdi ey vaktinin Süleymanı, zevk ve öz doğruluğu tacını, canının başında görmedin mi, kendini donmuş, kararmış, sevdalara, karaltılara mahpus olmuş görürsün. Ey zevk, nerdesin, ey şevk, hangi perdenin ardmdasın diye bağırmıya başlarsın. O giden zevk, geri gelsin diye ne kadar çalışırsın, uğraşırsın; fakat gelmez bir türlü. O öz doğruluğu tacını başında ne kadar doğrultursan doğrult; gene eğrilir, gene doğru durmaz; sen doğrul da ben de doğrulayım diye seslenir sana. "Şüphe yok ki Allah, bir topluluğa ihsan ettiği nimeti, onlar kendi huylarını değiştirmedikçe değiştirmez."(29) Ululuk ıssı yapıcı, usanmadan verici, önüne ön, varlığına bir başlangıç bulunmayan, fazladan fazla verip duran Tanrı, ululuğu arttıkça artsın, böyle buyurur: Ben ki Tanrıyım, ben ki verenim, bağışlayanım; vereni, bağışlayanı yaratanım; kullara bir nimet verdim mi, onlar, yaptıkları işleri, aralarındaki düzeni ve yaşayışlarını değiştirmedikçe âslâ değiştirmem. Şimdi ilk hadîsi tamamlamaya geldik; çünkü bu sözümüze, 'De ki: Deniz mürekkep olsa tükenir rabbimin sözleri tükenmeden, hattâ o deniz kadar bir deniz daha eklense gene tükenir, yazılamaz"(30) hükmünce son yoktur. Akıllıya bir işaret yeter. Buyuruyor ki: Ancak ümmetimin bozulduğu zaman sünnetime yapışan başka. Yâni o özlem çeken tertemiz can katresi canan denizinden uzak kalmış, perdelerle örtülmüş, balçık âleminde, can ve gönül iştiyâkıyla kuru yeryüzünde balık gibi çırpınmadadır. "İslâm garib olarak başladığı gibi garib olarak döner" hükmünce öbür katreler de ona yardım etmezler. Bâzı katreler toprağa karılmıştır; bâzı katreler yapraklarda asılı kalmıştır; bâzı katreler karanlıkların vesveselerine dalıp kendilerini çarmıha germişlerdir; bâzı katreler, ağaçların dadılığiyle onların kökleri tarafından emilmişler, ağaçların köklerine girmişlerdir. Her can katresi, bir şeyle oyalanmada. Biri terzilik etmede; biri ayakkabıcılıkla uğraşmada. Biri ahilik sevdasına kapılmış; Öbürü çeng dinlemiye düşmüş; daha öbürü de kokuya, renge kaptırmış kendini; denizi unutup gitmişler. O seller yüzbin katreydi; bir araya toplandı o katreler; "Bir de ileri geçenler ki herkesi geçmişlerdir" (31) hükmünce birbirinin gücüyle-kuvvetiyle yol açmışlar, akıp gitmişlerdir. Dostlardan ayrı düşen bu tek katre ise, o geniş mi geniş, uçsuz-bucaksiz yolu, çölü tek başına önüne koşmuş, dostsuz, yardımcısız, güveneceği, dayanacağı kimsesi olmadığı halde, sınıkları onaran, herşeyi yetiştirip geliştirene dayanmış, o sellerin yüzbinlerce katre ile aştığı çölleri, belleri tek başına aşıp geçmiye koyulmuştur. Bir tektir ki bin kişiye bedel; gönlü ganî bir erdir. Onları sayarsan azdır onlar; ama saldırdılar mı çoktur onlar. îşte o tek katre, yüzbinlerce katrenin yaptığı işi yapar. "Ancak ümmetimin bozgunluğa düştüğü zaman benim sünnetime sarılan değerden düşmez, bozulmaz" denmiştir ya. Artık bu, katre değil, katre şeklinde seldir. "Şüphe yok ki İbrâhîm, tek başına bir ümmetti."(32) Peygamber'e, esenlik ona, İbrâhîm'in ümmetinin hâlini sordular. Cevap geldi; İbrâhîm'in ümmetini ne soruyorsun dendi; kendi başına hem ümmetti, hem bölüklerdi; hem padişahtı, hem başlı başına orduydu. Hem katreydi, hem kendi başına seldi. Ümmet, yüzbin kişi olur; "Şüphe yok ki ibrâhîm tek başına bir ümmetti" (33); bin kişiydi, belki de yüzbinlerce kişiydi o.
Bilgin kişinin varlık gemisi şaşılacak birşeydir;Gözü gören kişinin kuyuya düşmesi şaşılacak birşeydir.
Denizde yüzüp gezen gemiye şaşılmaz;
Bir gemide yüzbinlerce denizin bulunuşu şaşılacak birşeydir.
Yûsuf'umun kokusu duyuldu mu, kör olanın gözü açılır-gider.
A gönül, neden denizden ayrıldın? Öylesine denizden ayrılır mı adam?
Denizden ayrılıp karaya düşen balık, çabucak tekrar oraya kavuşmak için çabalar, çırpınır-durur.
Birisi aşk denizine karşı, gönül neden böyle coşar, deli-divâne kesilir derse
Sen cevap ver de de ki: Katre denizin Özlemiyle kararsız bir hale gelir, pervasız kesilir.
Gene cevap ver de de ki: Zerre, güneşin karşısında şaşkın bir hal alır, görünmez olur-gider.
Azizim benim, denizin ayrılığına alışan, hattâ denizi anmayan, kimi bir yaprağa asılıp kalan, kimi toprağa karılıp emilen o can katresi, sanırım ki bir edepsizlik etmiştir de onun ayağına bu tomruğu vurmuşlar, ayağını altından, gümüşten, mücevherden bir bağla bağlamışlardır; o da o bağa, o bağlantıya gönül vermiştir, âşık olmuştur da gümüşün, altının aşkıyle o bağı, bağ görmez. Artık ona öğüt vermiye kalkışma ki onun bağı öğütten de kuvvetlidir; o yüzden öğüt ona yol bulmaz; öğütten faydalanamaz o.
Bu konağın malı-mülkü, atlası tez yürüyen cana bir zincirdir.
O, altın zinciri gördü de aldandı; can, o çölü aşamadı, bir kuyu deliğinde kaldı-gitti.
O delik, görünüşte cennettir, gerçekteyse bir cehennem;
O, görünüşte gül yüzlüdür amma, zehirle dopdolu bir yılandır.
Ey olgun olmıyanlar, sakının o gül yüzlüden; çünkü o gül yüzlü, sohbet çağında cehennemliktir, cehennemdir(34)
Öylesine bir hal bu ki, o adamın anlayış, biliş deliklerini o rengin, o kokunun, o dedi-kodunun aşkı tutmuş, kapatmıştır; hem de öyle tutmuş, Öyle kapatmıştır ki, bir iğne ucu kadar bile bir delik, bir kertik kalmamıştır ki, öğüt ordan yol bulsun da girsin; hattâ öğüt verene düşman bile olur. Çünkü Zenci daima aynaya düşmandır; öğüt verenler vaazedenlerse ya aynadır, ya aynacı. Nefse âşık olanlarla dünyayı dileyenler, çirkin suratlı, Zenci yüzlü kişilerdir. "Şu dünyada artlarından lanet ettik onlara ve kıyamet günü de onlar, çirkin bir azaba uğrıyanlara katılacaklar"(35). Ama Zengibar vilâyetinde çirkinlik, kara yüzlülük nasıl görülebilir ki orda erkek de aynı renktedir, kadın da, hepsi de birbirinin cinsindendir. Hele bir bekle, ecel bineğine bindirsinler, bu ilden çıkarsınlar onları, yurtlan yedi kat gök olan ve ışık melekleri bulunan, "Büyük hayırlı ve itaatli"(36), güzel. Türkle Rûm yüzlü güzellerin yanına götürsünler; onlar, kendi rezilliklerini, o Rûm iline mensup ruhanîlerin katında görürler; hasret çekerler; yanar-yakılırlar amma hiçbir faydası olmaz. İşte bu yüzdendir ki onlar aynaya da düşmandırlar, ayna ıssına da.
Bir Zenci yolda bîr ayna buldu; aynaya bakıp yüzünü gördü.
Yassı bir burun, çirkin bir yüz, ateş gibi gözler, kömür gibi bir çehre.
Ayna, onun aybını gizlemediğinden, hemen onu yere vurdu da dedi ki:
Böyle bir çirkinlik ıssı olan, aybı, çirkinliği yüzünden elbette yere atılır.Benim gibi işe yarar birisi olsaydı, güzel bir yüz ıssı bulunsaydı bu yolda böyle hor-hakıyr kalır mıydı bu hiç?
Ama Türk ilinden, Rûm ülkesinden olup da çocukluğunda tutsak edilerek Zengibar'a götürülen kişinin yüzündeki karalık zenciliğinden değildir. Onun yüzüne bir düşman o karayı sürmüştür. Aynaya bakıp bembeyaz yüzündeki karalığı görünce acaba der, yüzüme ne sürmüşler; bütün yüzüm neden ak değil? Demek ki aklıkla karalık savaştadır; hani "Andolsun kıyamet gününe ve andolsun kendini kınayıp duran nefse"(37) denmiştir ya. Yahut da o, kara yüzlüler arasına düşmüştür; onlar, sen aksın, biz karayız; sen bizden değilsin diye onu yabancı sayarlar. O da yapayalnız, kimsesiz kalır. Onlarla uzlaşmak için kendisini yabancı tutmasınlar diye yüzüne bir kara sürer; "Şüphe yok ki eşlerinizin ve evlâdınızın bâzısı düşmandır size1*381 hükmünce kara kızlar kendisinden ürküp kaçmasın diye yüzünü karalar. Bu kara kızcağızlar, şu geçici âlemin güzelleridir, dilberleridir, tadlarıdır, şehvetleridir. Onlar sizin ay gibi yüzünüze düşmandır. Onlar için yüzlerinize kara sürüyorsunuz ama kendinize gelin, kendinize; şu karalığı yüzünüzden giderin; olmaya ki çok kalması yüzünden yüzünüzdeki karalık asıl renginiz! boza, onlarla sizi aynı renge boyaya; yüzlerinizdeki o aklık, o kızıllık ışığı, zaman geçtikçe o karalığın altında pörsüye; eğreti karalık asıl renginiz ola. Tez o renkten ayrılmayı dileyin; yüzlerinizi onların o berbat kara renginden arıtın; çünkü eğreti şey,zaman geçtikçe, eskidikçe huy olur-gider. O vakit yüzünüzde, aklıktan armağan olan o ak renk kalmaz; karalık can yüzünüzü kaplar; "Kim bir günah kazandı, vebali kendisini sardı, kapladıysa işte o çeşit adamlardır ateş ehli; onlar, ateşte ebedî kalırlar" (39) denmiştir. Bir kez huy oldu, adama yamandı mı adam, kara yüzlülükten kurtulamaz. Netekim "Birgündür o gün ki yüzler ağarır, yüzler kararır"(40) denmiş. Çünkü bir bölük halkın yüz karalığı, gönüllerindeki karalık, eğretidir; bâzı kimselerinse aslîdir. Yarın kıyamet deresinin suyu göründü mü, hemen başkaldırırlar; mahmur bir halde ölüm uykusundan uyanıp kalkarlar, yüzlerini yıkarlar; hani uyuyan kişi de yatağından kalkınca "Yüzlerinizi yıkayın"41' hükmünce yüzünü yıkar ya; yüzlerini yıkayınca Türk olan. Rûm ülkesinden bulunan kişilerin yüzlerindeki karalık, o kutlu suyla gider, ama asıl bakımından Zenci olanlar, yüzlerini ne kadar yıkarlarsa yıkasınlar, yüzleri daha da kararır. Başlarını dereden çıkardılar mi, her iki bölük de hallerini apaçık görür. "Bİr gündür o gün ki yüzler ağarır, yüzler kararır."(42) Azizim, sakın şu geçici dünyanın kara işli sevdası, karalığı, şu buğday gösterip arpa satan, şu kara yüzüne ak boya çalmış olan, kendisini genç gösteren şu yalancı, şu düzenci kart dünyanın sevgisi, onun kötü, kara rengi huy olmasın sana; sakın ha; sonra Tanrı aynasına düşman kesilirsin; yarasalık, güneşe düşmanlık huyu, pekişir sende; güneşe düşman olursun sonra.
Gündüz pek aydındır ama, günün ışığındanNasipsizdir pencerelerini kapatan kişiler.
Kötü, çirkin huyları yüzünden pencere açmayı âdet edinenlere, bunu hatırlıyanlara düşmandır onlar;
Gözlerinin derdi yüzünden, aydın güneşe düşman kesilmişlerdir onlar.
O tay anasına dedi ki: Ana, biz su içerken
Boyuna bize ıslık çalıyorlar;
Anası ne dedi? Dedi ki: Yürü, boş lâf etme;
Sen işine bak; onlar aslı olmayın birşeyle uğraşıp yatarlar'(43)
Türk çocuğu, babasına, yüzünü yıka, yüzünü yıka diye usandırdın beni; yüz karalığı kötü bir şeyse o kara yüzlüler neden neşeli; biz yüzümüze düzgün sürünce neden bize gülüyorlar, niçin bizimle eğleniyorlar der. Babası da, sen der, işine bak, Ay gibi yüzünü, ebed ve ezel padişahı için beze; "Gerçekten de Allah güzeldir, güzelliği sever." Onlar kendi çirkin suratlarına gülmedeler. "Şüphe yok ki suç işleyenler, inananlara gülerler."(44)
Hepimiz Kuran okuyanların en üstünü filâneddîn'e uyalım da canla-gönülle Rahmân'ın adını analım: "Rahman ve rahîm Allah adıyle."(45)
Gönül senin olgunluğundan bir nişan bulunca
Can, aşkını canının ta içinde buldu.
Can, senin konağını aradı, diledi;
Mekânsızlık âleminin ta içinde buldu.
Senin civarında yere kapanan, yüz üstü düşen her can,
Senin kokunu aldı da onunla ebedî bir yaşayış elde etti.
Âşıklarının feryadlarını, coşup köpürüşlerini,
Ne varlık âleminde bulmıya imkân vardır, ne mekân âleminde.
Canımız derdinle ağlayıp inlemiye koyuldu ama,
Derman da senin yüzünden sonsuz bir derde düştü.
Senin derdini elde edince de her derdin altında,
Bütün dünyanın dermanını buldu.
Canımız, sana bir bakınca, seni bir görünce,
Her aradığını sende gördü, sende buldu(46).
Bu adın tadını alanın himmetine karşı, arşın ta yücesinden fersin ta altına dek ne varsa, bir sinek kanadı değerinde bile değildir. Bu ad, güzelliğiyle kimi avlamışsa, hiçbir güzellik, hiçbir şöhret, hiçbir renk ve koku, artık onu avlıyamaz. Hangi kulübeye bu adın güneşi vurmuşsa, hangi kulübeyi o güneş ışıtmışsa, dünya padişahlarının köşklerinin, saraylarının burçlarını, kubbelerini yollasınlar da o kulübeye kulluk etsin onlar. Kim bu adın kulluk küpesini kulağına takmışsa, dünyayı da unutmuş-gitmiştir, ahireti de. Kim bu adın tatlı mı tatlı kaynağından su içmişse, dünyanın mâmurluğu onun başgözüne de yıkık-dökük görünür, can gözüne de. Kutluluk güneşi, devlet burcundan bir gün doğar görünür; eski dost, gönül bucağından ansızın belirir; hani "Allah'ın, İslâm için gönlünü açtığı kişiye kim benzer ki" l471 denmiştir. Yani Tanrı der ki, seçtiğim, topraktan kaldırıp satın aldığım, bilgisizliğin, kendine tapmanın elinden kurtardığım, beğendiğim, kendisine beğenilecek, özenilecek huylar bağışladığım, kendisini, beğenilecek, özenilecek kulluk edeplerine lâyık kıldığım, seçip ayırdığım ve gönlünü vefa ve temizlikle yoğrup açarak yumuşattığım inanan kulumun gönlünü, bizzat ben yardım; ben açtım; Cebrâîl'e de bırakmadım, Mikaîl'e de havale etmedim. Açtı, genişletti, bezedi, ısıttı sözleri aynı anlama gelir. Göğüs alanı bedenin ortasındadır. Göğüs, gönül Kâ'besidir; o harem, yer yüzünün ortasında olduğu gibi kinden arı olan bu gönül de bedenin ortasındadır. "İşlerin hayırlıları da ortalama olanlarıdır." En iyi mücevher gerdanlığın ortasında bulunur. Yanlarına bir zarar gelirse ona zarar vermesin diye o mücevheri ortaya takarlar. Yanlarda bulunanlar adetâ bekçilere benzerler. Gönül de ortada bir hazine gibidir. Sonra ne buyuruyor? "İslâm için." Bazı müfessirler burda "Lil İslâm" sözündeki " l " harfini temlik anlamına işaret saymışlardır. Yâni müslümanlıktan başka, gönülde hünerlere, bilgilere aid ne varsa hepsi de eğretidir; müslümanlıksa gönüldeki hakıykattir ve maksat da odur. Netekim evden maksat gelindir; cariyecikler de değil, geline bakan, oda perdeciliğini yapan kocakarılar da değil, gelip gidenler de değil.
Bismillah o addır ki İmrânoğlu Mûsâ, Rahman rahmet etsin ona, Fir'avn'ın yüzbinlerce kılıcını, kılıç vuran, mızrak sacan, demiri çiğneyip ezen ateş gibi ayakları bulunan ordusunu o adla altüst etti, bozdu-gitti.
Bismillah o addır ki, İmrânoğlu Mûsâ, İsrailoğulları'nın geçmesi için denizde o adla oniki kupkuru yol açtı; o adla denizden toz kopardı.
Bismillah o addır ki Meryemoğlu Îsâ, o adı ölüye okudu, apak saçlariyle ölü, o adın heybeti yüzünden dirildi; mezardan baş çıkardı. Ey mezarda Münker ve Nekîr'in sorusunu inkâr eden, yoksa Îsa'nın seslenip ölüyü dirilttiğini de mi inkâr ediyorsun? Îsa'nın çağırmasiyle ölü mezardan baş çıkarır, kalkar da neden Münker'in, Nekîr'in sesiyle ölü, kefeninden baş çıkarıp kalkmaz, soruya cevap vermez?
Bismillah o addır ki hergün bunca topal, bunca belâya uğramış, bunca hasta ve kör, her sabah Îsâ'nın, esenlik ona, kulluk ettiği yerin kapısı önünde toplanırdı. O, evradını bitirince dışarıya çıkar, onlara bu kutlu adı okurdu. Hepsi de hastalığından kurtulup sağ-esen evlerine giderdi.
Bismillah o addır ki, Allah'ın rahmeti ona, Mustafâ, ayın ondördüncü gecesi Kâ'be'nin çevresinde tavaf etmedeydi. Mekke'de, sıcağın şiddetinden halkın çoğu geceleyin dışarıya çıkardı. Abû-Cehl, onu gördü; kızdı, hasedi coştu, kabardı, köpürdü. Tanrı bilir, gene bu büyücü hangi düzeni kurmada dedi. Allah rahmet etsin, Mustafâ, esirgeme yoluyla cevap verip ona dedi ki: Düzen nerde, ben nerdeyim? Ben halkı, senin gibi yol yitirmişlerin düzeninden, tuzağından kurtarma için gelmişim. Abû-Cehl, peki dedi, büyücü değilsen avucumda ne var, söyle. Daha önce, bilerek avucuna çakıl taşları almıştı. Cebrâîl-i Emin gelip erişti, yâ Muhammed dedi, Hak sana selâm ediyor; selâm sana ey Peygamber ve Allah'ın rahmeti ve bereketleri sana. Diyor ki: Hiç düşünme; sana onlar büyücü derlerse desinler, biz sana iyi adlar taktık; o adların bâzısını halka söyledik; bâzısını, anlıyamazlar diye, "Halka akılları mikdarınca söz söyleyin" hükmünce söyledik. O kim oluyor ki sana ad takabilsin? Kula efendisi ad takabilir; kapıdan giren aşağılık kul, efendiye, efendisinin oğluna nasıl ad takar? Taksa bile, taktığı adı onun boynuna asarlar da cehenneme yollarlar onu. Seni sınamak için avucumda ne var diyor. Cevap ver de de ki: Hangisini istersin; ben mi avucunda ne olduğunu söyliyeyim; yoksa avucundakiler mi benim kim olduğumu söylesin? Esenlik ona, Mustafâ, Rahman ve rahîm Allah adiyle diye bu adı söyledi ve ona cevap verdi. Abû-Cehl, avucumdakilerin senin kim olduğunu söylemesi daha kuvvetli dedi. Tanrı'nın tertemiz adiyle, avucundaki çakılların her biri, Allah'tan başka yoktur tapacak Muhammed Allah elçisidir diye ses verdi, dile geldi. Bir bölük halk inandı. Abû-Cehl pek büyük bir kızgınlıkla çakılları yere vurdu; pek pişman oldu sözüne ve gördün mü dedi, kendi elimle neler ettim ben. Sonra gene kendini tuttu, inadla dedi ki: Lât'a, Uzzâ'ya andolsun ki bu da büyücülük. Abû-Cehl'in bâzı dostları, büyücülük dediler, yerde olur, göke tesir etmez; gel onu bir de bu yönden sınayalım. Geldiler, dediler ki: Bu yaptığın büyü değilse, gerçekte, Tanrı’dansa şu ondört gecelik ayı ikiye böl; çünkü büyü göke tesir etmez. Hemen Cebrâîl erişti. Düşünceye dalma, tertemiz, kutlu, zevali olmayan adımızı an, Rahman ve rahim Allah adiyle de ve iki mübarek parmağını birbirinden ayırarak göke tut, aya işaret et de gücümüzü görsünler diye Tanrı dan haber getirdi. Mustafâ öyle yaptı, hemen ay iki parça oldu; yarısı Peygamber'in sağ parmağının hizasına gitti, yarısı sol parmağının. Yaklaştı kıyamet ve yarıldı ay."48' Öylesine korkunç bir ses işitildi ki, şehirde ve ovada binlerce hayvan öldü; geri kalan hayvanlar yem yemekten kesildiler, tir-tir titremiye başladılar ve bunca halk hastalandı; bir bölük halkın yüreği kan kesildi. Hepsi de, kendisinden haber verdiğin Tanrı hakkı için dedi, tez şu Ay'ı düzelt, eski haline gelsin; yoksa şu anda bütün âlem altüst olacak. Allah rahmet etsin ona, Peygamber, gene bu adı söyledi, Rahman ve Râhîm Allah adiyle dedi; iki parmağını bitiştirdi, Tanrı buyruğuyla ve bu cana can katan adın kutluluğuyla Ay'ın iki parçası birleşti. Birçok kimse inandı Müslüman oldu. Abû-Cehl'inse derdi arttı; adam, elden çıktı da öfkeyle, inadla güç kendini tuttu; dedi ki: Bu doğruysa, gözbağcılık değilse, kulaklarımızı bağlamadıysan, aklımızı-fikrimizi çelmediysen, başka şehirlerin de bundan haberi olması gerek. Derken, âlemin her yanından dostlardan dostlara adamlar, kervanlar, haberciler, mektuplar gelmeye başladı; bu ne olaydı ki deniyordu, gökleri yaratan, bu kubbede şu iki mumu aydınlattığı, bu iki gevherle karanlıklar perdelerini yaktığı, "Güneşi parlak, ziyalı Ay'ı aydın ışıklı yarattı'(49) hükmünce ikisini halkettiği günden beri bu çeşit görülmemiş, eşsiz, şaşılacak bir olay olmamış; atalarımızdan, babalarımızdan hiçbir kimse böyle birşey anlatmamış, hiçbir kitap böyle birşey yazmamıştır. Çevredeki şehirlerden mektup üstüne mektup geliyordu. Abû-Cehl"in ve benzerlerinin her solukta, "Ama gönüllerinde hastalık olanların pisliklerine pislik katarak küfürlerini arttırdı (50) âyetinde bildirildiği gibi daha da fazla yüzleri kararıyordu. İnananlarınsa, "İnançlarına inanç katsın diye(51) hergün, gönülleri daha da kuvvetleniyor, îmanları daha da artıyordu.
Ay ışığını saçar, köpekse havlar, ulur-durur;
Ay'ın ne suçu var. Köpeğin işi-gücü, huyu-husu budur.
Gökün direkleri Ay yüzünden ışıklanır;
Yeryüzündeki tikenin dibinde uluyan köpek de kim oluyor?
Oku, yüceler yücesi Rabbin sözünden, ana yolda yürüyenlere yol göstermek için ey Kur an okuyanların padişahı. "De ki: Ey nefislerine uyup hadden aşırı hareket eden kullarım, Allah rahmetinden umut kesmeyin.'(52) Ulu padişah, bol-bol veren, dünyaya sahip olan, gizli şeyleri bilen, parça-buçuğu da, tümü de yaratan, tikene de, güle de rızık veren, hiçbir buyruğa uymayan, buyruk ıssı padişah, gerçek saltanata sahib olan, gönülleri ölmüş olanları diriltmek, gönülleri porsumuş olanları tazeleştirmek için böyle buyurur: De ki ey kullarım; de ki ey Muhammed, çünkü söz, helâldir sana; çünkü sözün, ululuk ıssı Tanrıdandır senin.
Kaynak: www.semazen.net
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 613 reads

