Skip to Content

Gerçekten Hakikate

Gördügümüz Alemden, Varlıktan Bahseder misiniz?

      Öncelikle, gördügümüz âlemden söz edelim isterseniz: "Gördüğümüz âlem" dendiğinde, duyularımızla tanık olduğumuz bir âlemden söz etmiş oluyoruz; es deyişle duyumsadığımız âlemden. Bilindigi gibi, çevremizdeki nesnel ortam, beş duyumuz aracılığı ile beynimize ulaşır; yâni, gelen uyarılar duyularımız tarafindan biçimlenerek beynimize gelirler. Biz çevremizi görüyor, duyuyor, dokunuyor vb.

Ferhat Sevgilisi Şirin İçin Dağlar Delmiş. Dağı da Varlık Olarak Görürsek, Bu Dağı Nasıl Delmiştir?

Ferhat Sevgilisi Şirin İçin Dağlar Delmiş. Dağı da Varlık Olarak Görürsek, Bu Dağı Nasıl Delmiştir.

Ölüm, varlık perdesinde yasayanlar için mi? Aşıkların ölmeyeceğini söyleyenler neyi anlatıyorlar?

Adana'da yasamış olan (1900-1970), sevgili İsmail Emre'nin bir doğuşunu anımsadım.       

Ağlar, bu dünyaya gelen,      

Güler, hakikâti bilen.       

Aşıktır, ölmeden ölen.      

Ne gelen var, ne giden.       

Emre'nin bir başka doğumunda da:       

Nârın da, Nûrun da, kahrın da, lütfun da hoş karşılandığı seviye nedir?

Bilindiği gibi, Tasavvûf söyleminde, "nefs-mertebeleri" (ego-durumlari) vardır. Bu mertebeler yedidir. Beşinci ve altınci mertebeler; "Radiye" ve "Mardiyye"dir. Bunlar, dördüncü mertebe olan Nefs-i Mutma’inne’nin (kendinden emin olan nefs) sıfâtlarıdır. Mutma’in nefs, reyb (kuşku) den arınmıs nefstir. O Rabbinden râzı, Rabbi de ondan râzı (hosnut) olmustur.

Varlıktan bahsediyoruz, sözü varlıktan sayarsak, ‘sükût’ nedir?

Evet, dinî deyimle, “Kün” (ol) sözüyle Varlık olusmuştur. Söz, Varlıktandır. İnsan konusan-varlık’tır; dili sussa bile beyni durmadan konuşur; düsünme, konusmadan baska bir sey değildir. Bilindigi gibi, düsünme sözcüklerle olanaklıdır. Söz (kelâm; logos), bilinci oluşturur. Yuhanna Incili’nin birinci âyetinde “Kelâm, baslangıçta var idi, Kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâmullah idi” denmiştir.

Soru sormak nedir? Sorular insana ne kazandırır?

Habibullah, “Soru ilmin yarısıdır” demiştir, ilim için soru sarttır. İsmail Emre, “soru bu yolun feneridir” demiştir. O hâlde, yol yürünüp bitirilince, soru kalmaz çünkü, yolun sonu Nûr’dur (Allahû nûrussemâvati vel ard ), aklın ya da soru fenerinin ışığIna gerek kalmaz. O zaman bir hayret hâli zûhur eder, sonrası bir hayranlık hâlidir ki sorma gitsin. İlmin bidâyeti soru, nihâyeti hayrettir.

Maârifetullah kavramını nasıl anlıyorsunuz?

Tasavvûfta, “Mûsa ile Şeriat, İsa ile Hakîkât, Muhammed ile Maârifet verildi” denmiştir.Şeriat, yalnızca “zâhir”e hükmeder, Hakikât yalnızca “bâtın”a; Maârifet ise zâhir ile bâtına tevhîd eden gerçek irfân bilgisidir. Yalnız, beceri, hüner anlamına gelen mârifet ile irfândan türetilmiş bilmek mânâsına maârifet’i birbirine karıstırmamak gerekir.

Maârifetullah'ın mertebeleri var mıdır? Maârifetullah ve muhabbetullah arasındaki bağlantı nasıldır?

 
Elbette, “El elden üstündür, tâ arşa kadar” denmistir.
Muhabbetten hâsıl oldu Muhammed, Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl. diye söylenmistir, bilirsiniz. Resûl-u Ekrem’in, Ahmed, Muhammed, Mahmud, Mustafa, Muhtar vb. isimlerinden önce gelen bir sıfât ismi vardır ki, o da “Habibullah”tır.

Yol tevhîd iken, zevklerin, anlayışların, yorumların farklılığa nereden kaynaklanıyor?

      Yol, varolanların sayısı kadardır. Tevhîd ise Insan-ı Kâmil noktasıdır. Ne var yolları ayrı ise hep her biri bir yol ile gülizâra giderler.
     

İnsan, Kendi Özünden, Kıymetinden Ne Kadar Haberdar?

Bilindigi gibi Kurân-á Kerîm’de “Kadr” diye bir sûre var. İnsana kendi kadr-ü kıymetini bildiren bir sûredir ama, irfân ile okumasını bilene.      
Niyâzî Misrî diyor ki:      

Nerden gelip, nereye gittiğini bilmeyen hayvân imis.     Yine, Niyazî’den bir doğuş:  
    

İçeriği paylaş