Bugün bir meclise vardım oturmuş pend eder vâiz,
Okur açmış kitâbını bu halkı ağladır vâiz.
İki bölmüş cihân halkın birini cennete salmış,
Eliyle kürsüden birin Tamû’ya sarkıdır vâiz.
Çıkar ağzından ateşler yakar şeytân-ı mel’ûnu,
Sanasın yedi Tamûnun azâbı kendidir vâiz.
Tamûya şöyle doldurmuş içinde yok duracak yer,
Ana yerleştirir halkı acep hizmettedir vâiz.
Yaraşur va’z ana hakkâ ki yanar yakılur her dem,
Niyâzî’nin hemen ancak cihanda adıdır vâiz.
Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrah’ül azîz
Dün bir mecliste idik.
Vaizin önüne oturduk.
Kariyerli Tasavvufçuydu. Bilgisi boyunu da aşmıştı. Kendiside tepesine oturmuş, bilgi ve hayat arasında kalmıştı. Bu nedenle aşağıları görmekte çok zorlanıyordu, hayattan kopmuştu. Tasavvuf hayatın kendisi idi. Fakat o hiç hayatı içinde değil, bilakis hayatı yönlendirici fikirlerini vaiz havasıyla veya talebeye fikir bombardımanı yapan edasındaydı. Aslında niyeti temizdi. Kendisi kopmuş gibi bir güzellikten bir güzelliğe uçan kelebek, etrafındaki çiçekler ise onun kanat çırpışlarıyla sallanıp bir arıya özlem duydukları görülüyordu.
Zaman değişmişti. Arı olmak yok artık, sadece güzelliğini etrafında büyütüp hayran bırakan kelebek olmak vardı.
Saatler geçti, gece sızlandı, bitiş düdüğünü bekler olduk. Çünkü çözüm ortada yoktu.
Peki, niye geldi bu insanlar?
Birini dinlemek için mi?
Kitabı olan insan niye yazdıklarını anlatır ki?
Boşuna emek sarf ediyor, olmak ne üzücü bir şey.
Niçin yaşadığı şeyleri anlatmıyor bu insanlar?
Tabi ki, yaşadıkları bir şeyleri yokta, ondan.
Tasavvuf ise kitabın dışına artık çıkmakta zorlanmakta, yaşanmak istese de, bir sorunu var gibi.
Bilindiği üzere insan satışı sevendir. Anlatışlar, insanı da her zaman rahatlatır. Anlaşılıyor ki; insanların hayatı artık değersizleşti. Hakikatte ise tasavvufçular yaşanan şeyleri anlatarak bu yolu geliştirdiler.
Şimdilerde ise kitap çok, hoca, çok, şeyh ise gani;
Ne eksik?
Eksik olan ne mi?
Ciğer!
Ciğersiz duyguları olanların, insanlara vereceği bir şeyi olabilir mi?
Sonuçta bu gidişle bir şeyler karışacak. Sonra tekrar demir bilekli, taş kalpli Cengizler tekrar ortaya çıkacak, kimsede çare bulamayıp terk edecek bu güzellikleri. Fethullah Gülen Hocaefendi anlatıcılar gerçeğini çok güzel açığa vurmaktadır.
[Ben çok sukûtî insan tanıdım, geçenlerde bir yazıda da onlara dair ipuçları vermeye çalıştım. Konuşmaları icap ettiği yerde o insanların da bazen konuştukları olurdu, ama onların söz ve beyanları daha ziyade hallerinden süzülen manaları açmaya matuf, müphem hisleri şerh etme istikametinde ve gözsüzlere kapalı hakîkatleri avamîleşürme yönünde olurdu. Onlar halleriyle seslendirdikleri sükûtî hutbeleriyle herkesi mest ederlerdi. Onların hâl ve gönül derinliklerinden dolayı, dillerini bilen-bilmeyen hemen herkes ne demek istediklerini rahatlıkla anlar ve onlara büyülenirdi. Onların yanındayken “duydum, öğrendim ve inandım” yerine “gördüm, hissettim ve bende oldum” derdik. Konuşurken hikmet konuşurlardı. Sükût ederken de derin murakabe bakışlarıyla insanın âdeta içini delerlerdi. Çok kaynağa uğradım, çok çeşmenin başına gittim, ama heyhat, hiçbirinde kovamı dolduramadım. Avare dolaştım, avare gezdim. Avare gezdiğime hâlim şahit değil mi? Ama laf ederken hikmet konuşan, sessiz dururken de tefekkür eden o sükutilerin sükûtu hâlâ üzerimde tesir icra eder. Onlarınki kristalleşmiş tefekkür, kristalleşmiş murakabedir.
Mesela; İhramcızâde İsmail Efendi [1]
ile beraber olmuştum. Onca zaman içinde belki iki kelime ancak konuşmuştu. Ama boynunu bir yana kırıp boynu eğriymiş gibi, saygıyla duruşu, dizüstü oturuşu, mahcup tavrı ve her haline nüfuz eden, Allah’ın huzurunda olma havası bana çok tesir etmişti.
Hani hep deriz ya; “Çok güzel hutbeler dinledim, büyük hatiplerin sözlerine kulak verdim. Artık kulaklarım doydu. Fakat gözlerim aç. İslâm’ın lafını eden değil, onu yaşayan insan görmek istiyorum.” Maalesef, sözler, söz söyleyenden bîzâr. Hutbeler, hatipten bîzâr. Va’z u nasihatler vaizden bîzâr. Kimse kırılmasın, ben kendimi de dâhil ederek söylüyorum. Namaz kılan, Kur’an okuyan, camide saf tutan insanların çehrelerinde haşyet görmüyorum. Allah’ın huzurunda duruyor oluşumuz halimize aksetmiyor, haşyet yok duruşumuzda. Kalpler ölmüş adeta. Saflar arasında müteharrik mezarlar gibi kıpırdanışlar durumumuza tam uyuyor. Bir cenaze yatıyor, kalkıyor, eğiliyor ve doğruluyor; çoğumuz cenaze gibi Allah huzuruna geliyor ve cenaze gibi gidiyor. Ve dolayısıyla da müslümanlar adına iyi bir görüntü olmuyor, hâlimiz kimseye bir şey ifade etmiyor.] [2]
İhramcızâde İsmail Hakkı
[1]
Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz (d. 1880-hyt. 2 Ağustos 1969)
(M.Fethullah GÜLEN, Ümit Burcu, İstanbul, 2005)