Skip to Content

NUREDDİN TOPÇU HOCAMIZIN BİR KONFERANSI

FELSEFE VE CEMİYET

[İnsanların bir kısmı düşünür, bir kısmı yaşar. Çoğunluğu teşkil eden düşünmeden yaşayanlar, hayat yolunda daha önceden hazırlanmış rayların üzerinde yürürler. Hazır sigara içenler gibi evvelden yapılıp hazırlanmış kaideleri kullanırlar. Onları, örfleri ve alışkanlıkları idare eder; hazları ve hayatî duygularıyla yaşarlar. Kısa ömrün verebileceği şeyleri mutlaka harcamaktan hoşlanırlar. Mevki, servet, iştihâlar ve muvaffakiyetlerden ibaret birkaç kat elbiseyi sırasıyla giyinerek bu akıbeti korkunç sirkte, kendileriyle aynı akıbete kurban olmak için semirtilen ihtirasların sahiplerine birkaç gün öylece görünmek isterler.

Düşünenler ise, evvelkilerin yaşadığı manada yaşamayanlardır. Onlar, hayatın fâniliğinden kaçarak barınacak bir ebedîlik aramış ve düşüncelerine sığınmışlardır. Yaşanan bir ebedîlik, dünyamızda bulunmasa bile, düşünen varlığın kavradığı bir ebedîlik vardır. Ona “düşünen ebedîlik” de diyebiliriz. O yüksekliğe ulaşanların düşüncelerinde kurdukları hakikat binasına felsefe deniyor.

Felsefe bize, üstümüzde ve yükseklerde bulunan hedeflere doğru ilerlemesini öğretir, insan düşünürken, yeryüzünün bütün süflî hadiselerine yükseklerden gelen bir ulvî mayayı farkında olmayarak muttasıl karıştırır. Sanki hayatı onunla mana kazanır. İşte bu insanın felsefe yapmasıdır.

İnsan, düşünen varlık olduğu için filozoftur, ilk insan kendi felsefesini yapmıştı. İlk çağın felsefesini, Yunan'a kadar dinlerinde görüyoruz. Hind'in, Çin'in, İran’ın ve Mısır'ın felsefeleri dinlerin de yaşatılmıştı. Tao, Konfüçyüs, Zerdüşt, Buda, Brahma ve Mısır dinleri birer felsefî sistem ortaya koydular. Eski dünya insanlarının dünya görüşleri ve hareket kaideleri bu dinlerin içinde bulunuyordu. Onların ifadesi içinde hayatı seviyor veya itham ediyorlardı.

Felsefe, Yunan'da kendi adını aldı ve istiklâlini kazandı. Buna rağmen dinlerden büsbütün ayrılmadı. Yunan politeizmi gibi Hıristiyan ve İslâm dinleri de, bütünüyle birer felsefî sistem arz etmektedirler. Ancak vasıtaları tekâmül etmiş, aklı aşan ilham olmuştur.

Yaşayanların yığını olan cemiyet, düşünenlerin eseri olan felsefeden bâri müstağnî kalabilmiş mi? Hayır, Hemen her hareketimizde şerre uzanıp başkalarından hayrı istediğimiz gibi, düşünmeden yaşayıştan hoşlandığımız şu fâni kubbenin altında ebedî şeyler sunan felsefeye daima hayran olmuşuz. Her medenî cemiyet, hayır hattâ her cemiyet, klanlar bile bir felsefî düşünceye bağlanmışlar.

İlkçağ kavimlerinin felsefe ve hikmetleri dinlerinde barındığı gibi, Yunan ve Roma'nın büyük felsefi sistemleri ve herbirinin kendine özel felsefî düşünüşleri vardı. Ortaçağ, muhteşem bir Hıristiyan felsefesini yaşattı ve geliştirdi. Batıda Rönesans felsefesi metod sahasına kapılarını açtı. Sonra milletler kendi felsefelerini kendi ruh bölgelerinde işlediler. Bir Fransız, bir Alman, bir İngiliz felsefesi doğdu. Küçük milletler de bunlardan aldıkları tesirlerle ırkdaşlarının eteğine yapışıp gitti, zihniyetlerinin hamurunu yoğurdular. Birisi ruhun derinliklerinde yol alırken öteki göz kamaştırıcı zirvelere tırmanıyor. Anglo-Sakson düşüncesi ise şüphe ve tenkidin törpüsüyle keskinleşiyor. Hattâ Yeni Dünya'nın yıldızı olan Amerika'nın felsefesi bile, asrın iktisadî şartları içinde çeşitli ırkların eliyle süratle hazırlanmış bulunuyor. Menfaatle, pratikte muvaffakiyeti hedef tutan hakikat iradesi yani pragmatizm, menfaatçi halkı hayran bırakan Amerikan felsefesidir. Nihayet İslâv ırkı da, içtimaî nizamiyle ebedî hakikatler karşısında anarşist zihniyete bağlanan felsefesini ortaya koydu.

Acaba bizim felsefemiz nedir?

Türk ırkının kabiliyetleriyle ortaya konmuş bir millî felsefemiz olmuş mudur?

Bu soruya, batı taklitçiliğine teslim olan iradesizlerimiz: “Batının felsefesi var ya!... Batılılaştığımıza göre onlardan birini benimsemeliyiz” diye cevap veriyorlar, insan ruhiyle yaşamaktan korkan bu papağanlar, filhakika her siyasî mevsimde bir başka felsefenin reklâmına koyuldukları halde, bunların hiçbiri bizim olmuyor ve münevverlerinin takdim ettiği, onların alkışladığı felsefenin bir siyasî mevsimden fazla ömrü olamıyor. Fransız'ınki gidiyor. Alman'ınki geliyor. Derken o gidiyor, İngiliz’inki, nihayet Amerikan'ınki geliyor. Ve millet, aslı tabaka bunların, bu yabancı elbiselerin hiçbirini benimsemiyor, kendine mal etmiyor. O, kendi ruhuna kendinden aşı yapmak ihtiyacıyle hâlâ kıvranmaktadır. Büyük millet kütlesinin tarafından ses veren muhafazakâr zihniyet ise:

“Kur'anın varlığı kâfidir; felsefe lâzım değil” diye cevap veriyor. Lâkin bu ifade de evvelkisi kadar tatminsizdir. Kur’ân-ı Kerim, Allah Teâlâ'nın kitabıdır. Felsefe ise, bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür. Bizim düşünüş tarzımızdır. Felsefî görüşümüz olmasa Büyük Kitab'ı hakkiyle anlayamayız, sadece ezberleriz ve ezber okuya okuya, doktorun reçete kâğıdını batırdığı bardağın suyunu içmekle tedavisini uman hastanın haline benzeriz. İşte bu felsefesi olmayanların Kur’ân-ı Kerim anlayışıdır.

Kâinatın muammasını çözebilen felsefe, kalbimizin mantığı, hükümlerimizin mektebidir. Felsefesiz yaşamakla kalbimiz yabancı inançlarla harap olur. Hükümlerimiz akla karşı isyan haline gelebilir. Kültürümüzün köklerini teşkil eden İslâm dünyasında kendi felsefemiz olmayışı İslâm âleminin hâlâ yerlerde sürünen perişan halini doğurmuştur.

Filhakika öteden beri yanlış olarak İslâm felsefesi denen felsefenin yapıcıları Fârâbî, İbn-i Sîna, İbn-i Rüşd gibi filozoflar, Aristo'nun felsefesini İslâm’ın esaslarına tatbik ettiler, İslâm dininin hakikatlerini Aristoculukla ispata çalıştılar. Netice hüsran oldu ve bundan Gazalî'nin açtığı “Tehafüt” münakaşası doğdu.

Aristo felsefesi İslâm’ın değildi, Yunan’ındı. Şu halde İslâm felsefesi denen felsefe, İslâm’ın ufuklarında Yunan felsefesinin hüküm sürmesi veya dalgalanması gibi bir hâdiseden ibaret oldu. İslâm’ın felsefesi hiçbir zaman yapılmamıştır ve para karşılığında Kur’ân-ı Kerim’i bağıra bağıra tekrarlayan adamların kafalarını tedavi etmenin lüzumu anlaşılmadan, İslâm rönesansını açacak olan bu büyük eser yapılamayacaktır. Ancak tasavvuf, Kur’ân-ı Kerim’de esaslarını bulduğu derin bir insan felsefesini ele almıştır. Bilâhare Türk-İslâm medeniyeti içerisinde de pek çok felsefî meselelerin münakaşası yapıldı. Anadolu devletini kuran Müslüman Türkler, tasavvuf sahasında yani insan felsefesinde dehâ gösterdikleri gibi, sırf akla dayanan felsefe zemininde hiç değilse görüşler ortaya koydular. Bunların sonuncusu XV. asırda İstanbul’u alarak yeni çağı açan padişah Fatih Sultan Mehmed'in Molla Zeyrek'le Hocazâde arasında yaptırdığı “Tehafüt” münâkaşası oldu. Bu münakaşada Fârâbî ve Ibni Sîna gibi filozofları savunan İbn-i Rüşd ile onları tenkid ve bazı noktalarda tekfîr eden imam Gazzâlî arasındaki görüş ayrılıkları karşılaştırılıyordu. Molla Zeyrek filozofları, Hocazâde Gazzâli'yi müdafaa etti. Padişahın bizzat takip ettiği ve hakemlik yaptığı bu münakaşa tam yedi gün sürdü. Sonunda Gazzâli'nin görüşünü müdafaa eden Hocazâde münakaşayı kazandı. Fatih Hocazâde'yi takdir ederek bu fikirlerini bir eser halinde yazmasını söyledi.

Bu, bizde sonuncu felsefe hareketidir ve o günden beri kendi âlemimizin sınırları içinde ne bir dünya görüşüne ne de ciddî bir felsefe inancına rastlanmamıştır. Tanzimat hareketini idare eden zihniyet hiç bir felsefî esasa dayanmadığı gibi daha sonra Ziya Gökalp'ın derme çatma parçalar halinde Dürkeym gibi bir Yahudi mütefekkirinden adapte ettiği fikirlerle bizim felsefemiz yapılamazdı. Zira onda bizim ne imanımız, ne ahlâkımız barınıyor, ne de mukadderatımızın tohumları bulunuyordu.

Niçin felsefe lâzım?

Felsefemiz olmadan yaşayamaz mıyız?

Bu sorunun cevabı pek geniş, pek şümullüdür:

 

1. Felsefe her şeyden önce biricik kılavuzumuz olan aklın kullanılmasını öğretir. Elimizde fotoğraf makinesi var. Lâkin onu nereye yerleştireceğiz? Manzaranın resmini hangi taraftan çekeceğiz?

Eşyayı görüş açılarımız pek çok, belki de sonsuzdur. Bizim eşyayı hangi açıdan görmemiz gerektiğini tâyin eden felsefemizdir. Felsefemiz yoksa görüşlerimiz, eşya ve olaylar hakkındaki hükümlerimiz başka başka olacak ve birbirleriyle çelişecektir. Eğer felsefesi varsa Türk çocuğunun bir dünya görüşü olacak ve bütün vatandaşlar bu görüşte birleşeceklerdir. Böyle bir görüş birliğini doğuracak felsefemiz yoksa millî birliğimizden de bahsedilemez. Kalpleri ve kafaları bir noktada, bir sevgi mihrakında birleşmeyen insanlar gerçek vatandaş hayatını, millî birlik saadetini yaşayamazlar. Bu söz, mücerret bir kelimeden, kuru bir laftan ibaret kalır. Görüşlerin çatıştığı, kalplerin çarpıştığı yerde ise zümreler birbirini ezer, kuvvetler birbirini kırar. Gazeteler halkı teşhir, hatta terzîl etmekten hoşlanır. Ümit ve iftihar konusu olması beklenen gençlik, ümitler harcar; habis emelleri uğrunda onu kullananların elinde yıkıcı olur, bilmeden mefahire ve vicdana saldırır. Münevver geçinenler halktan ayrılır; milletin kendi evlâtları, onun mukadderatına düşman kesilirler. Sevginin yaşanmadığı, hep nefretlerin barındığı ve kalplerin çarpıştığı bir cemiyette, hayat yaşamaya değmez hal alacaktır. Hayat yük olacak, aile içi kahredecek. Mektep usanç verecek, mabed sevilmeyecektir. Sade bir içgüdünün arkasında şuursuz koşarken insan olan varlıkların bütün duygularıyla bütün iradelerini boşuna harcayan fertler, hayatı hep başkalarını, hem de hemcinslerini ezdiren kuvvetle kendi önlerine yığdıkları birkaç lokmanın sersemce temaşasından ibaret sanacaklar ve ölüm onların imdadına yetişinceye kadar sayıklayacaklardır.

Ancak bizde aklın saltanatını kuracak olan felsefe, iç hayatımızın bütün hareketlerini ve bütün unsurlarını birleştirmek suretiyle ruh yapımızdaki ahenk ve nizâmın da kurucusu olacaktır. Bir cemiyetin mesut insanları, onun felsefesinin mirasçılarıdır. Alman milletine mesut bir hayatın va'dini getiren kuvvetin kaynağı Fihte'nin Alman millî birliğini kurmuş olan benlik felsefesi oldu. Sokrat'ın katili olan eski Atina, onunla birlikte millî birliğini istikbalini de gömdü. Çok geçmeden eski Yunan dünyası, parça parça olan millî birliğinin enkazı altında can verdi.

2. Aklımızın âlemi bütün halinde kavrayışı demek olan felsefe, ahlâkımızın da sanatkârıdır. Âlemi bütün halinde görüş ve anlayış sayesinde ahlâkımızın rotasını çizebiliyoruz. Eğer dünyanın bütün halinde görüşüne, yani felsefî görüşe sahip değilsek, etrafta klişe halinde ahlâk çerçeveleri araştırır, yabancı veya hurda haline gelmiş örfleri, hiç tenkit etmeden yani aklın potasından geçirmeden ahlâk diye benimseriz ve her birimizin hurda çarşısından tedarik ettiği örflerin kırıntısıyla birbirimize çarparız, deviririz. Felsefesi olmayan cemiyet, ahlâk nizamı denen, vicdanlarımızı denkleştirici selâmete ulaştıramaz. Böyle bir cemiyette vicdanî tecellîler, vicdan yollan ayrılır ve nihayet birbirini kaybeder. Bir tarafta kadın kapkara bir örtüye girerken öbür tarafta bütün örtülerden ve hayâ perdelerinden sıyrılmayı ilerilik sanır. Bir yanda gençliğe itaat tavsiye edilirken öbür yanda isyan fazilet olur.

 

Bir zümre kelimelerin ırkını tahkik edercesine uydurma bir dil milliyetçiliği icad ederken, yanı başındaki zümre millet dilinde milletin tek kelimesini bırakmamaya azmetmişçesine bozuk batılı kelimelerle konuşur; millî çatı altında Avrupalı kelimelerin istilâsına uğramamış ne meslek, ne sanat, ne de mektep adı kalır. Bazıları akıl ve kalp yolundan gelme kaideleri putlaştırırken, başkaları kalp ile aklın bütün düşmanlarını putlaştırırlar. Bir kısmı kaidelere hayran yaşarken, diğerleri kaideleri çiğnemekten zevk alırlar. Bir kısmının hürmet ettiğinden öbürleri nefret duyar. Birçok elin alkışlarını, o alkışlarla oyulan kalplerin âhı karşılar. Millet mektebinin bir yanında yabancı ruh aşısı yapan mektepler gönüller fethederken, öte yanda hafız kursları rekor kırarlar. Sonunda millet fertleri arasında ahlâk ve ruh beraberliği kalmaz. Kimimizin aşkı, kimimizde lanet konusu olur. İki ahlâk, âdeta iki millet ideali yaratır. Biri elbette öbürüne düşman yaşayacaktır.

Vaktiyle XI. yüzyılda Anadolu'da millî birliğimizi ilk kuran hareket, ruh ve ahlâk birliğinden kuvvet almıştı. Bilâhare medeniyet yayıcı istilâlarımız da aynı ruh birliğinin meyvesi oldu. Eski Yunan'da madde dünyasının tanınmasından yani fizikten ahlâka yükselen felsefe büyük Yunan medeniyetinin kurucusu olmuştu. Bugün bizim de medeniyet semalarında yükseklere tırmanabilmemiz, maddenin bilgisinin üstünde bir ahlâk ideali, bir ahlâk felsefesi yaratmamızla kabil olacaktır.

3. Felsefe, siyasî nizamın da yapıcısıdır. Bir millet rejiminin hususiyetlerini, o milletin felsefesi tayin eder. Demokrasi asrın hâkim rejimi olmakla beraber her millet onu kendine has, kendi bünyesine uygun şekilde kullanıyor. Ayrı ayrı bir Fransız, bir Alman, bir İngiliz ve Amerikan demokrasisi bulunmaktadır. Bu rejimlerin kabul ettiği otoritelerin sınırları gibi, benimsedikleri liberal veya sosyalist prensipler de milletin kabiliyetinin ölçüsünü veren felsefeleriyle tayin edilmiştir. Bizim demokrasimizin bütün kuvvet kaynakları gibi, otorite mihrakları ve dayanması lâzım gelen temeller, içtimaî ve iktisadî prensipler, bizim kendi millî bünyemizden doğmuş olmalıdır. Her sahada olduğu gibi devlet rejiminde de taklitçilik idareyi felce uğratır. Osmanlıların devlet olarak azameti, diğer sebepleri yanında bu devletin rejiminin, tarihinin seyri içinde kendi kendini yapmış ve kendi millî tekâmülü içinde olgunlaşarak kendini bulmuş bir rejim olmasından ileri geliyordu.

4. Bizzat kendimize karşı zalim olmak istemiyorsak kendimize bir felsefe arayalım. Zira sabah uykudan gözlerimizi açarken, üstümüze çöken ümitsiz karanlık, o içler oyucu yaşamak korkusu, ruhumuza imanın aydınlığını getirecek bir felsefenin eliyle uzaklaştırılabilir. Yeni hayata atılan gencin hislerini didik didik eden felsefesiz yaşayıştır. Bir genç neslin ifadesindeki inceliğin, hareketlerindeki ruhluluğun, bakışlarındaki neşvenin kaynağı o milletin felsefesidir. Felsefesini yapmamış, yani kendini düşünmemiş, hayatına mana vermemiş, kaderinin bilmecesine hiç cevap aramamış bir neslin köylüsü dağ başında çorak ve ölü bir toprakla karşı karşıya oturur, bekler. Bir mehdî beklercesine öldürücü, kahredici bir sabırla kurtuluşunu bekler. Yer demir, gök bakırdır. Onlar da kader ne getirirse onunla yetineceklerdir. Şehirlerin hem de yüksek tahsil çağındaki gençleri ise dedikodu ve fitne politikası yaptırtan yerlerde, kahvelerde ve sokak başlarında sade ölümü bekleten bir hareketsizlik, bir ruhsuzluk, bir ıstırapsızlık ve bir gayesizlikle bekler dururlar. Ellerine ne geçse onu harcayacaklardır. Başkalarının eliyle hazırlanmış servetler, mevkiler, toprağın sefaletinden sömürülmüş saadetler. Bize yeni bir neşve lâzım. Onu felsefemizde bulacağız. Dünya anlayışımız yenileştiği zaman, varlığımız yeni bir hayata kavuşacaktır. Kararan kalbimizle harap olan duygularımızı onunla tazeleyeceğiz. Neyi sevip neden soğumamız lâzım geldiğini kalbimize o anlatacaktır. Kalbimizi bertaraf eden, samimiyetimizi daha ilkokul sıralarında öldüren zehrin pençesinden kurtaracak olan odur. Âlemşümul merhametin sesini bir defa olsun içinde duymamış, bütün hayat yolculuğu zalimi övmek, mazlumu dövmek maharetiyle geçmiş nesillerin perişan ruhunu kurtaracak olan telkin, asırların imanıyla yüklü bir insan felsefesinden çıkarılacaktır.

 

5. Felsefe dinî inanışlarımızın da üstadıdır. O olmazsa din adı altında halka sunulan her efsaneyi dinî inanış yaparız, ibadet hareketleri yapan herkesin din adamı diye arkasından gideriz. Daha mabetlerini bir gulgule ticarethanesi olmaktan kurtaramayan adamların telkinlerine kıymet veririz. Ancak üstadımız felsefe sayesinde kalbimiz yaşadığı dini aklımıza telkin eder; kalp inanır, ona itimadı olan akıl da onu takip eder, beğenir ve takdir eder. Hayran olur; hareketlerin taklidi ile değil de kendi iç dünyasında derinleşme yoluyla Allah Teâlâ'ya kavuşabileceğini anlar, ibadet hareketlerinin ise kendi içimizde derinleşmesinin vasıtası olduğunu tecrübeleriyle öğrenir. Felsefe olmazsa, dindarlık bir uyanık rüya, bir vehim, bir hastalık sanılır. Saf hava içerisinde yaşarken katlanılan külfetler, ibadetler, dualar ve dilekler manasız görülür. Din, yaşamak korkusunun yarattığı bir vehim veya bir ahiret simsarlığı, bir cimrilik veya bir sersemlik sayılır. Dünya vehminden bizi kurtararak duyularımızın bulanık rüyasının üstüne çıkaracak ve hakikatler zeminini, zekâmızı doyuran bir temaşaya yükseltecek olan felsefemizdir. Mezheplerin her biri dini bir cemaat tarafından kabullenilen felsefi anlayış tarzıdır. Her biri bir din felsefesidir. İslâm mezheplerinin bir kısmı bizzat İslâm dininin hukukî ve içtimaî yönünden felsefî görünüşüdür. Bazıları ise İslâm'ın ortadan kaldırdığı cemaatlerin, tarihî dinlerinin İslâm kıyafetine bürünmüş felsefesidir.

Meselâ Alevîlik, İslâmî dekor ve İslâmî klişeler içinde barınan Zerdüşt dininin felsefesidir. Bektaşîlik Şaman dininin felsefesidir. Tasavvuf ise, İslâm'ın ahlâkî özünü mistik tecrübenin konusu yapan derin bir felsefî yaşayıştır. Tasavvuf içinde de çeşit çeşit felsefî görüşler doğmuştur. Tasavvuf milletimizin ruhunu derinden derine işledi, öyle ki Yavuz'da Mevlâna'dan cezbeler bulmak, Mehmed Akif de Yunus'un çilesini tatmak kabildir. Ancak büyük milletin başardığı İstiklâl Harbi ise Anadolu'nun ruhuna sinmiş bulunan bu cezbe ile bu sonu gelmeyen çilenin bir meyvesidir. Biz ne cezbeler tattık, ne çileler çektik!

İslâm dünyası bir şaşkınlık içinde sarhoştur. Kur’ân-ı Kerim’i çok okuyor ve az düşünüyoruz. Büyük kitap bir musikî güftesi midir? Ne münasebet!. Onu karşılayacak kalbimiz mi yok? Buna da inanılmaz. Ancak örfler ve âdetler, her akşam bir kaç kadeh içinler gibi bizi şaşkına çevirmiş. Neden Türk çocuğu düşünen dünyanın ortasında ve muazzam bir hikmet hazinesinin başında manayı bırakır da iskelete bağlanır? Neden Süleyman Çelebi gibi bir dahînin eseri dilencilere sermaye olsun da, onun:

 

 

Bîhurûf u lafz u savt ol pâdişâh,

 

Mustafa'ya söyledi bî iştibâh.

 

Hikmetiyle bize sunduğu muhteşem mi'rac sırrı bir masalcılıktan öte felsefî izah aramasın ve yine Mi'raca çıkan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, bu ruhanî yolculukta Mescid-i Aksa'yı ziyaretinin sırrı ve hikmeti derin felsefî tahlillere konu olmasın? Bu şuursuzluk, hayır bu duygusuzluk anlaşılır gibi değildir. Her halde İslâm'ın felsefesi XX. asırda başlayacaktır.

6. Felsefe, hürriyetimizin de hayat kaynağıdır. Düşünen adam hürriyetini anlar, hareketini doğurmuş olan sebepleri bilen insan, o sebeplerin idaresini kendi eline alabilmekle hürriyetini gerçekleştirir. Bizi hayat yolunda durdurup düşündüren felsefe, her adımda hürriyet sunmaktadır. Biz gördükçe düşünüyoruz, düşündükçe görüyoruz. Ve her an görüşümüzün ufukları genişledikçe insanlığın her derdine deva olmak isteğiyle doluyoruz. Kendi kendimize hem teklif hem de kabul ettiğimiz mesuliyetimizin sahası genişliyor. Çok tahammül edilmeyecek kadar çok genişlediği zaman, sonsuzluğa temaşa ettiren vecdin kucağında selâmetle huzuru buluyoruz. Dünyamızda bulunmayanı sonsuzluğun vecdinde arıyoruz. Bakınız Mevlâna ruhundaki, dünyada mükemmel insanı yaşatmak idealini sonsuzluğun vecdinde nasıl huzura kavuşturuyor?

“Şehrin dışında dolaşıyordum. Bir adam gördüm; elinde fenerle bir şey arıyor gibiydi. Yaklaştım:

Ne arıyorsun? Dedim. Bir şey mi yitirdin? Adam cevap verdi:

Hayır, dedi. Vahşî hayvanlar arasında yaşamaktan usandım; insan arıyorum.

Zavallı, dedim, beyhude yoruluyorsun. Onu aslâ bulamazsın. Ben diyarımı terk ettim de yine bulamadım. Evine git! Rahatına bak... Adam cevap verdi:

Bulamayacağımı ben de biliyorum. Lâkin ben onu aramakta vecd buldum. Bana dokunma. Bulmasam da arayacağım.

İşte hürriyetimizin içimizdeki çerâğı, sönmeyen nuru bu vecdimizdir. O yoksa hürriyetimiz bir vehim, bir kibir, bir benlik ifadesidir, o kadar. Onsuz insan, hem nefsinin, hem arzın, hem gayrın, hem de her şeyin esiridir. Hallac'ın kendini darağacına çıkartanlar hakkında bile şefaat dileyen, merhametini onlardan esirgemeyen iradesi hürdür. İntikam alıcının hür olduğunu zannetmek kadar gülünç iddia olur mu? Hür olan insan dünyalardan daha değerlidir. Zalim esir insanın eşyadan farkı yoktur.

7. İnsan anlaşılmadan insanlık âleminde inkılâp yapılmaz. Nedir bu insan ki hayvanların hepsi ondadır; öyle iken Allah Teâlâ'ya götüren yol da ondadır. Varlığımızın Allah Teâlâ ile münasebetinin sırrına ermesek bile, kendimizi bilmeden Allah Teâlâ'yı anlamıyoruz. İnsanı tanıtan felsefe olduğuna göre inkılâplarımızın hepsi ona muhtaçtır. Hangi inkılâp felsefesiz yapıldı? İslâm’ın nuru Kur’ân-ı Kerim’in felsefesinden çıkarak âleme yayıldı. Avrupa, rönesansını ve romantizmini felsefe sistemleri içerisinde hazırladı. Fransız ihtilâli bir felsefenin meyvesi oldu. Akıbetimizin düşüncesi de bir felsefeye bağlanacaktır. “Yarınımız ne olacak? Nereye gidiyoruz?” sorusu şuurda önceden açılmış yollar arar. Nereye gitmede olduğumuzu takdir için, cemiyetimizin temayüllerini, ideallerini kabiliyetlerini, yani bütün hayatî kuvvetlerini yüksekten bakışla görebilmemiz lâzımdır. Hayat tecrübesinin yaşandıktan sonra vereceğini, o yaşanmadan önce felsefe tanıtır, sezdirir, hem de zaruretler halinde ortaya koyar. Önceden bilmenin büyük faydası, yanlış yolda isek dönmek, doğru yolu aramak için bize imkân bağışlamasıdır. Felsefenin bize neler verebildiğini gördük. O halde insan cemiyetlerinin felsefesiz yaşamadığını söyleyebiliriz. Çünkü hikmetsiz hayat olmaz. Mesele, yaşatan felsefenin sistem halinde ifadesini ortaya koymaktır; bütün bir cemiyeti bir hikmet sofrasının etrafında toplamaktır. Eğer bu yalımzas atemayüller, hisler ve hareketler halinde kalarak bir türlü şuurlarımıza ulaşmayan felsefemiz, ruhumuzu sefaletten kurtarıp ideale kavuşturamaz.

Toprağın üstünde her biri bir hastalığa şifa olan otlar bitiyor. Biz bunları rastgele pişirip yiyoruz, Ama hangisinin hangi hastalığa deva olduğunu bilmediğimizden bu tesadüfî gıdalanma, bizim hastalıklarımıza şifa olmuyor. İlletin teşhisi ve doktorun reçetesi lâzım. Bizim felsefemiz, duyuşlarımızda, davranışlarımızda, sevgimizde ve isteklerimizde barınmaktadır. Bir yapının, bir büyük meydana serpilmiş malzemesi gibi etrafınızdadır. Binayı yapan mimar filozof olacaktır. Yapı malzemesiyle sanat eseri olan binanın farkı düşünülürse, felsefenin bizi ulaştıracağı hedefin kurtarıcı oluşu kolayca anlaşılacaktır.

Şimdi asıl meselemize giriyoruz: Bizim felsefemiz ne olmalıdır? Felsefe, bizdeki can denilen nesne cinsinden en çok bizim olan şey olduğundan başkalarından iğreti alınmayacak, mutlaka bizim eserimiz olacaktır; bu anlaşıldı. O halde felsefemizi meydana getirecek unsurları, binamızın malzemesini bir bir araştıralım.

1. Felsefemizin eşiğinde ilk endişemiz şu olmalıdır: Asrımıza asırların hediye ettiği fikir dünyasının şu iki altın anahtarını ele geçirmeden binamızın kapısını zorlamayalım. O iki anahtar işte: XX. asırda insanlığın ulaşabildiği fikir ve zekâ hazinesinde bütün fikir dünyasının ortaklaşa bölüştüğü prensiplerden;

a) Biri dünyamızı idare eden tekâmül prensibi.

b)Öbürü aklın mükemmel işleyişini düzenleyen metotlu düşünme prensibi. Bu prensip, tekâmülcülüğümüzün temel taşıdır.

2. İkinci prensip, aradığımız cemiyet nizamını kuracak: Çoğunluğu çiftçi olan Anadolu'nun, kendi içinden gelen evrimi takip eden toprağa bağlı insanını, toprağın sahibi, hâkimi yapacak ve alın terinin meyvesi olan mülke hürmet ederek sade üretimi sosyalleştirici bir çalışma nizamı. Bu Anadolu'nun sosyalizmidir.

3. Ya insanımızın içyapısını hangi malzeme ile yoğuracağız? Kur’ân-ı Kerim’in, zulmün karşısına sabrı, kinin karşısına affı koyan, ölümü ümit ile karşılayan, sonu olan varlığımızı sonsuzluğun yolcusu yapan ve Allah Teâlâ'yı insanda tanıyan, insan anlayışı. Bu ahlâkımızın temelini teşkil eden İslâm ruhçuluğudur.

4. Dördüncü ve sonuncu prensip, şahsiyetçiliği esas olarak kabul eden idealizmimiz olacaktır. Onun yapıcı unsurlarını bin yıllık ıztıraplarımız yoğurdu. Anadolu'nun asırlık sefaleti, insanı taliine hasret varlığıyla, bu idealizmi kalplerimize âlemşümul bir merhamet iradesi halinde sunmuş olmalıdır. Bu bedbaht diyarın iç ve dış manzarası, içinde barındırdığı insanın perişan ruhiyle idealinin ilhamcısıdır. Bu dâvanın ifadesi, mistik hayatın ifadesi kadar müşkül, bir dağın gövdesinden bir feryadın fışkırması gibi müthiştir. Onu anlatmak için bir rüyanın derin manalı ifadesine sığınmak istiyorum.

“Bir bozkırdan geçiyordu. Bir köylü onu arabasıyla çamurlu bir ovada götürüyordu. Hava soğuktu. Ekim ayında idiler. Kuş başlı kar yağıyor ve toprağa değer değmez eriyordu. Arabacı hayvanları şiddetle kamçılıyordu... Yolda bir köye vardılar; harap, sefil izbelerden ibaret bir köye... Kulübelerin yarısı yanmıştı. Çatılar, kömürleşmiş direkler üzerinde güç halde devrilmeden durabiliyordu. Köyün eşiğinde kemiklerine kadar erimiş, perişan kılıklı bir kadın kalabalığına rastladılar. Yüzleri toprak rengini bağlamıştı. Yirmi yaşında olduğu halde kırklık gibi görünen, uzun boylu, iri kemikli bir zavallı, kucağında ağlayan bir çocuk taşıyor. Yavru aç, ananın kemikleri kurumuş... İkisi de ağlıyorlar. Yavru çıplak kollarını, soğuktan morarmış ellerini uzatıyor. Araba dörtnala giderken o:

- Niçin ağlıyor bu çocuk? Diye sordu. Delikanlı bunu köylü şivesiyle sormuştu. Kendine gelince böyle konuştuğuna sevindi ve tekrarladı:

- Ama niçin ağlıyor bu minik... ? Hem de çıplak? Ne diye sarıp sarmalamıyorlar?

- Çocuk donuyor. Elbiseleri buz tutuğu için atmışlar. Isıtmaz çünkü buz tutan elbiseler. Yolcu şaşkın bir halde:

- Nasıl olur bu? Dedi.

-Nasıl olacak, bunlar yoksul zavallılar... İzbeleri de yanmış... Yiyecek ekmekleri bile yok. O rüyalara mahsus bir tuhaflıkla hâlâ anlamıyor, biteviye arabacıya:

-Yok canım, diyordu. Hiç öyle şey olur mu? Söyle bana sen, neden bu kalabalık buraya toplanmış? Niçin bu kadar sefil ve perişandırlar? Neye kapkara kesilmişler? Niçin birbirleriyle kucaklaşıp türkü söylemiyorlar? Hele çocuğu niçin aç bırakıyorlar? Yavaş yavaş içini derin bir mahzunluk kapladı Ağlamak üzere olduğunu duydu. Aç çocuğu doyurmak, göğüsleri kurumuş anneyi teselli etmek, bütün dünyanın saadetini temin edecek bir şey yapmak istiyordu. Ruhunda bu istek, Karamazoflara mahsus o müthiş şahlanışla, o engel tanımaz coşkunlukla köpürüp taşıyordu.”

Görüyoruz ki, perişan bir millet idealini yaşatan rüyanın kahramanı bizden değil, Karamazof Kardeşler'dendir. İnsanı Allah Teâlâ'ya en çok yaklaştıran âlemşümul merhamet iradesine örnek diye Dostoyevski'nin Hıristiyan kalbine uzanış mazur görülsün. Hangi hayat sanatkârımız veya ıztırap şairimiz, hatta millî sefalet destanlarımızı dolduran hangi kalem, Anadolu'nun talihini, sefaletlerin miracı olan ruhunu böylece anlatabilmiştir? Ve anlatmak istemiştir? Bu istek, bu irade henüz bizde ideal olmadı. Neden? Çünkü felsefemiz yok. Felsefe insan yapar, diyorum. Bakınız idealin rüyasını gören kahraman, milletinin mukaddes ıztırabı uğrunda kendini nasıl kurban ediyor? Yine Dostoyevski'yi dinleyelim:

“Kardeşim, tevkif edildiğim gün, içimde bir başka varlığın doğduğunu hissettim. Gerçi bu yeni varlık, bende eskiden de vardı Fakat eğer şu son büyük darbe ile dehşetli surette sarsılmasaydım, mümkün değil tamamıyla beliremezdi. O zaman sürgünlerde kazma sallamak beni korkutamaz. Yirmi yıl alnımın yazısıyla boğuşabilirim. Hayır! İçimi altüst eden şimdi başka bir derdim var. Kürek mahkûmları arasında da kalp ve ruh sahibi bir adam bulunabilir. Orada da insan sevip yaşayabilir. Iztırap çeker. Orada da bir kürek mahkûmunun uyuşuk gönlünü yumuşatabilecek şeylere rastlandığı görülmüştür. Orada ıztırapla, iç ağrılarıyla büyümüş bir ruha yeniden can vererek bir kahraman yaratılabilir Böyle yüzlerce adam ardır ki, onlara karşı biz suçlu vaziyetindeyiz. Ben ne için rüyamda o çıplak ve aç çocuğu gördüm? Bu bir işaretti. Sürgüne işte o yavru için gideceğim. Evet, bu dünyada herkes herkese karşı suçludur. Herkes yavrudur. Dünya büyük ve küçük çocuklarla doludur. İşte onlar için ben kurban olacağım. Umum namına birinin kurban olması lâzım.

Cemaat için nefsini feda etmek en aşırı ferdiyetçi idealizmin davasıdır. Hazreti İsa aleyhisselâmdan sonra Hallac-ı Mansûr ve nihayet asrımızda Gandi bu dâvanın kahramanı oldular. Anadolu'nun mukaddes kurbanları olmadığını kim söyleyebilir? Anadolu'da sefil ve perişan kalabalıklar, aç ve çıplak çocuklar, göğüsleri kurumuş anneler vardı. Ancak bugüne kadar Dostoyevski gibi bir sanatkârını bulamamıştır. Zira sanat kendi kendine var olmaz. Cemiyet örflerini, ahlâkını, din duygusunu ve dünya anlayışını kendinde birleştiren felsefesinden kuvvet ve ilham alır. Felsefe ise doğabilmek için cemiyette hazırlanmış bir tarih, çekilmiş ıztıraplar, devrilmiş iradeler birlikte benimsenen inanışların asırlarca yaşanmış saltanatı gibi hayatî unsurlar arar. Biz bunların hepsini yaşadık. Tarihin mutlak emirlerinin önünde eğilmeğe mecburuz. İnsan anlayışımız bütün bir sistem halinde ifadesini istiyor. Her tarafta onu arıyoruz. Yunus'dan Akif'lere kadar bu çok cepheli hayat çilesi bizde bir feryat olmak istiyor. Türk milleti, kendi felsefesinin ifadesini dilinin ucunda saklıyor. Sâde bir şeye muhtacız:

Duygulu, iradeli, milletini olduğu gibi anlayan ve seven münevverlere, işte bu hasretimiz giderildiği, sözde münevverlerimizin gözleri Batı'nın ufuklarından milletin kalbine çevrildiği gün bizim de felsefemiz yapılacaktır.

 

Felsefemizin tekâmülcü, ruhçu, sosyalist ve idealist temellerinde yapılacak bina her filozofun şahsî görüş ve inanışına göre başka manzara taşıyabilir.

Ancak bu temelleri değiştirmek bizi bizden uzaklaştırır. Müslüman Anadolu'nun yanık toprağı üzerinde yaşayıp da ruh yapımıza İslâm'ın dışında temel aramak, Anadolu'nun sefaletlerinden idealizmimize hisse çıkarmamak, normal bir beynin samimi düşüncesinin mahsulü olamaz.

Böyle düşünmek için, bu memlekette bu toprağı tanıyıp sevmeden, bu milletin inandıklarına inanmadan, onun varlığına düşman bir irade ile yaşamış olmalıdır. Anadolu, bin yıllık tarihinin muzdarip macerası içinde, felsefesinin bütün unsurlarını ortaya koymuş bulunuyor. Kendi felsefesini yapacak çocuklarını da yine kendi bağrından çıkaracaktır.][1]


[1]

TOPÇU Nurettin Hazırlayanlar: Ezel Erverdi-Ismail Kara Yarınki Türkiye, İstanbul : Dergâh Yayınları, 1999. s.52-66 (9 Aralık 1961 ‘de Eminönü Öğrenci Lokali’nde verilen konferans)