Mehmet Doğramacı
Bilgece yaşamayı seçmişti. Hayata olumlu bakmayı, pozitif düşünmeyi, iyimser ve hoş görülü olmayı öylesine sindirmişti ki içine; sergilediği hiçbir tutum, söylediği hiçbir söz üzerinde iğreti durmaz; dinleyene, görene, şahit olana mutlak surette tesir ederdi.
Geleceğe iyi birer insan olarak sunmak istediği çocuklarını hayata hazırlamada da o bilgeliği ustaca kullandı. Okul öncesi dönemde masalları, okul çağında destan ve kıssaları, ilk gençlik dönemlerinde Batı ve Doğu Klasiklerinden seçmeleri aktarırdı onlara. Acıları azaltmada, sevinçlere sevinç eklemede ondan daha ustası yoktu.
Her insan gibi gün geldi veda etti dünyaya. Hepsi de toplum nezdinde güzel işlere imza atan, girişimci ve çalışkan evlatları yurtiçinden ve yurtdışından koştular cenazeye. Sevenleri camiden kabristana görülmemiş bir cemaatle uğurladı onu.
…
Oğulları ilk hafta yalnız bırakmadılar annelerini. Evlatlarına mali anlamda büyük bir miras bırakamamıştı ama kütüphanesinde binlerce eserden oluşan dev bir külliyat değerlendirilmeyi bekliyordu.
Babaları ile yaşadıkları günleri yâd ettikleri bir akşam, çilekeş ama tevekkül abidesi anneleri asıl mirasın bunlar olmadığını, esas hazinenin sandığında saklı olduğunu söyledi. Evlatlar meraklanmıştı.
- Durun, size onu getireyim, diyerek anneleri yatak odasına yönelirken hepsi hayret ifade eden nazarlarla birbirlerini süzüyordu.
Gerçi, hazine dediğinin maddi anlamda değil, manevi açıdan kıymet ifade edeceğini tahmin edebiliyorlardı. Çünkü babalarının, ailelerinin yaşam çizgisi belliydi.
Az sonra salon kapısında, elinde sırmalı desenlerle bezeli ipek bir bohça ile görüldü anneleri;
- İşte bu! İşte bunu değerlendirebilirseniz babanızın yaşam gayesini ve size vermek istediği asıl mesajı öğrenmiş olacaksınız.
Salonun pencereye yakın kısmında etrafı begonya, kauçuk, kılıç, sarmaşık ve diğer saksı çiçekleri ile bezeli, neredeyse bahçeye dönüşen köşedeki oval masada toplandılar. Yaşlı anne, gelinlik kızların çeyiz itinası ile sarmaladığı ipek bohçayı yere serdi ve içindekini ortaya koydu.
Eski tarzda deri ciltlenmiş kalın bir kitaba benziyordu. Sayfalar açılınca kitap olmadığı, bunun bir defter olduğu anlaşıldı. Anne, torunlarından bir genç kızın getirdiği çaylar servis edilirken anlatmaya başladı:
- Hiçbiriniz şimdiye kadar bunu görmediniz. Bu, babanızın günlüğü. Arka taraftaki çalışma odasında ve genellikle de yatak odamızda akşamın geç saatlerinde günlüklerini yazardı bu sayfalara. Bana kalırsa onun asıl mesajı burada. Ondan bilgelik, hikmet ve ilim adına bir hazine elde etmek istiyorsanız bunu değerlendirin, derim.
Çaylar içilirken çocuklar meraklı gözlerle inceliyordu defteri. Onca yıl nasıl da görmemişlerdi?.. Hemen defteri nasıl değerlendireceklerinin müzakeresine giriştiler. Önce okumalıydılar şöyle inceden inceye. Aralarından biri, fotokopi ile çoğaltmayı ve üzerinde herkesin ayrı ayrı yoğunlaşmasını önerdi. Bu öneri kabul edildi.
Çocuklarının her daim moral pınarı olan anne;
- Siz bilirsiniz ama lütfen acele edin ve iyi değerlendirin, ömür dediğin hızla akıyor malum, dedi ısrarla.
***
Defter çoğaltılmış, 7 nüsha halinde 7 çocuğa dağıtılmıştı. Hepsi de altını çize çize okudular hafta boyunca. Pazar akşamı annelerinde bir araya geldiklerinde notlar alınmış, öneriler çıkarılmış, kısacası hepsi dersini iyi çalışmıştı. Akşam yemeğinden önce köpüklü kahveler içilirken anneleri sordu:
- Eeeee. Neler çıkardınız, neler düşündünüz nur tanelerim benim?
Önce kızlara söz verildi. Medya sektöründe çalışan başladı;
- Çok titiz hazırlanmış bir hatırat bu! Üzerinde bazı düzeltme ve güncelleştirmelerle çok iyi tutacak bir dizi senaryosu olabilir. Veya bir gazetede yakın tarihe ışık tutacak, meraklıların soluk soluğa okuyacağı belgesel yazı dizisi de olabilir. İkisi üstünde de çalışacağım. Tabii annem uygun görürse.
Anne, kızına teşekkür etti. Diğer kıza, eğitim sektöründe örgütlenme, vakıf ve dernek faaliyetleri ile meşgul olana geldi söz. O da kendi penceresinden görülenleri sıraladı:
- Bence harika bir kişisel gelişim eseri ve hayat rehberi çıkar bundan. İçindeki fıkra ve hikayeler o kadar canlı ki, her kesimden ilgi göreceğinden şüphem yok. Abartıyor demezseniz, Mesnevi’nin çağdaş bir formu dahi diyebilirim.
Öğretmen olan kızına gelmişti sıra.
- Bence bu eseri tek nüsha halinde basmak yanlış olur. Ben birkaç arkadaşımı daha yanıma alıp üzerinde çalışarak bölümlere ayıracağım. O bölümlerin her biri belli bir yaş grubuna hitap edecek tarzda derlenecek ve biçimlendirilecek. Sonra en az 10 küçük kitapçık çıkar bundan. Onları gençliğin el kitabı olarak, basılı ve görsel materyal halinde sunmak büyük hizmet olur bu nesle.
Yemek masasına geçildi. Sohbet orada devam edecekti. Çorbalara kaşık sallanırken sıra erkeklere gelmişti.
Tarihe, arkeolojiye, müzelere, eski uygarlıklara meraklı, turizm işletmecisi oğul söze girdi:
- Babam doğduğu topraklardan başlayarak şehrin geçirdiği evrelere dair çok önemli anekdotlar sıralamış. Tarihsel gelişime getirdiği bakış açısı da muhteşem. Bence bunu üniversiteye versek, doktora tezlerine konu olacak çapta bilgiler var. Yada belediyelerden birinin kültür departmanı ile anlaşırsak kültürümüze katkı bağlamında harika bir armağan olabilir.
Oğlunu derin bir dikkatle dinleyen anne ona da mütebessim çehresiyle teşekkür etti. Sıra ticari alanda girişimleriyle tanınan oğula gelmişti:
- Bence insan hayatının temeli ekonomidir. Babam bu eserde fert, aile, ülke planında iktisadi hayata dair çok kıymetli tahliller yapmış, önermeler getirmiş. Tutumluluk, geri dönüşüm, israf etmeden geçim, kaynakları değerlendirme ve yerli sermayenin atılımı konusunda ufuk açabilir. O nedenle ben ticaret odasına öneri götüreceğim. Düzenlenecek bir ekonomi panelinde ele alınmalı. İşadamları ve küçük esnafa rehber olarak iki ayrı kitap hazırlanmasına çalışacağım.
Tatlılar servis edilirken doktor olan evlat söz aldı:
- Anlatılanlar, önerilenler çok güzel. Fakat hepiniz takdir edersiniz ki tüm bunların olması için bireylerin sağlığı çok mühim. Sağlık deyince işi, sadece beden olarak ele aldığımı sanmayın. Ruh sağlığı beden sağlığı üzerinde sanılanın çok üstünde tesirlere sahip. Moralsiz, ümitsiz, karamsar bireyler gün geçtikçe çoğalıyor. Bence bu günlük; piyasada mevcut klasik gelişim
eserlerinden çok daha sade ve harika yaşam deneyimleri içeriyor. Bunların titizlikle incelenip sunulması çok yerinde olur. Ben buradan moral dünyamıza, maneviyat alanımıza dair sunumlar hazırlayacağım. Hepsini bir cd de derleyip hastalarıma hediye edeceğim. Ama az daha çalışılırsa her an huzurlu yaşamanın çok basit formülleri de buradan çıkarılabilir yani.
Anne, doktora da, münasiptir oğlum, diyerek teşekkür ettikten sonra söz en küçük oğula gelmişti. Sanki herkes söylenecekleri söylemiş de ona çok önemsiz öneriler kalmış düşüncesi içten içe diğerlerinin kalbinden geçmeye başlamıştı ki o, konuya başka bir yerden yaklaştı:
- Bence bir eserin zahirinden çok batını, derunu, ruhu tespit edilmeli. Bunun için de mecaz ve semboller çözülmeli ki ana gayeye varılsın. Ben harfler ilmi, sembolizm, ebced, sayılar ve belagat zenginlikleri açısından baktığımda daha farklı şeyler görebileceğimizi düşünüyorum. Bu eserde ailemizin köklerinde mevcut genetik mirasa dair çok önemli işaretler var. Bunları değerlendirirsek geleceğe de önemli işaretler yakalayabiliriz. Yani iyi okur, anlayabilirsek eğer, bence psiko-sosyal gerçekliğimizi ve yakın geleceğimizi buradan okuyabiliriz, diye düşünüyorum.
…
Konuşmalar tamamlandığında yılların saçlarına kar taneleri sepelediği anne derin bir sükûta gömülmüştü. Onun ne diyeceği, hangi teklifi öne alacağı evlatlar için çok mühimdi. Yemek masasından koltuklara geçildi. İnce belli bardaklarda çaylar servis edilirken kızların en büyüğü dayanamadı:
- Ne dersin anne? Bak, çok güzel değerlendirmeler bunlar, öyle değil mi?..
Gözü halıdaki desene takılı kalmış gibi duran anne ansızın silkindi ve kekeleyerek;
- Tabii, güzel hepsi çocuğum. Hepiniz sağ olun. Bana az müsaade ederseniz, namaz için odama geçeyim. Bir süre dinleneyim. Siz keyfinize bakın. Ama sakın ben gelmeden gitmeyin olur mu?...
Hep birden tabii dediler. Görmüş geçirmiş anne odasına çekilirken evlatlar çaylarını yudumlayarak televizyondaki bir tartışma programını izlemeye koyuldular.
Odasına çekildikten sonra seccadesine oturduğunda derin bir hüzünle, eşinin hayaliyle konuşurcasına sesleniyordu:
- Hiçbiri Bey, hiçbiri!... En mahrem sırlarını, en özel anlarını, en parlak fikirlerini kaydettiğin, hayatın, olayların köklerini ilmek ilmek dokuduğun defterde ne demek istediğini hiçbiri anlamadı Bey! Olayın hakikati bu değil ki!… Senin mesajının hakikati bu değil ki!… Ne diyeyim, kalplerini de kırmak istemem, ama içime de sinmiyor, gerçek bu değil Beeeeyyyy!..
Bu hüzün ve kırıklıkla, göz pınarları coşarak kıldı iki rekat nafilesini.
Yatağına biraz uzun oturup tespihini eline aldıktan kısa bir süre sonra uyuya kalmıştı. Eşini yeşillikler, billur sular, yüksek çardaklar altında görüyordu. Nurlu ışık huzmeleri ardından seslendi Bey:
- Sakın söyleme hanım! Sakın söyleme işin hakikatini! Kaldıramazlar!... O güncede ikimizin hayat tecrübesi; acılarımız, sevinçlerimiz, onlara açmadan hikayelerle örttüğümüz olaylar, aslında neyin neyi tetiklediği, hangi tohumun hangi filizi canlandırdığı işlendi ama sen sakın açma!...
Eşinin sözünü kesme âdeti olmadığı halde dayanamadı:
- Ama Bey, işi öyle mecralara çektiler ki, esas hakikatten sapılacak diye endişe ediyorum. Aralarında yaklaşan var ama, nüfuz edemedi hiçbiri ruhuna. Nasıl tahammül edeyim?!...
Bilge adam o güne değin hiç söylemediği sözle veda etti eşine:
- Bunu ben istedim hatun. Evlatlarımın beni kendilerince seyretmelerini, ben istedim. Beni bence seyretmek tamamen olmasa da kısmen sana ve sadık dostlarımdan bir kısmına nasip oldu. Bunu ben istedim. Bırak kendi gözlerinden baksınlar bana. Nasiplerinde varsa ileride yaşayarak öğrenirler gerçeği nasılsa. Şimdilik yıkma hayallerini.
…
Neredeyse iki saate yakın zaman geçmişti ki uyandı.
Gayet huzurluydu artık.
Hemen salona geçti ve kimi uyuklayan, kimi gazetesine kimi televizyona dalan çocuklarına seslendi:
- Bağışlayın çocuklar. Az önce söyleyemedim, hepinizin önerisi çok güzel. Bana düşen; mübarek olsun demektir. Hepinizden Allah razı olsun!
İstanbul - 16.02.2010
m_dogramaci@yahoo.com