Skip to Content

Ebu'l Vefa Teftazâni ile Tasavvuf Üzerine Bir Sohbet

Altınoluk Röportaj
1987 - Haziran, Sayı: 016, Sayfa: 033

Röportaj : Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz

Ebu'l Vefa Teftazâni

1930 Kahire doğumlu. Babası Rifaiyye tarikatı Guneymiyye kolu şeyhlerinden. Guneymi ailesinin kolbaşı İmam Guneymi, Ahmed er-Rifai'nin muasırı ve hısımı.

Ebu'l-Vefa Teftazanî, 1941'de ilkokulu, 1946'da Liseyi 1950 yılında da Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Felsefe bölümünü bitirdi. 1951'de aynı fakülteye asistan oldu. 1961'de Abdulhak b. Seb'in hakkındaki teziyle doktor unvanını kazandı.

1978'de profesör oldu ve Mısır'ın çeşitli üniversitelerinde öğretim üyesi ve idareci olarak görev yaptı. Halen Kahire Üniversitesi rektör yardımcısı ve Turuk-ı Sufiye meclisi reisidir. Bir yıl kadar Kanada'da bulunan Teftazanî'nin Tasavvuf sahasında yayınlanmış pek çok eseri bulunmaktadır.

Soru: Reisi bulunduğunuz Turuk-ı sufıyye meclisi hakkında bilgi verir misiniz?

TEFTAZANÎ: Ben 1952 yılından beri bu meclisin üyesiyim. 1983'te de başkan oldum. Meclisimiz 1976'da çıkan bir kanunla bazı düzenlemelere tabi tutulmuş ve yetki ve sorumlulukları genişletilmiştir. Bu kanunun en önemli tarafı, tarikatların ıslahını hedef almaşı ve onları ilmî araştırmalara katılmaya yönlendirmesidir. Bu kanunla tarikatlar, tasavvuf vadisinde ilmi araştırmalara katılma imkanı elde etmiş oldu. Meclisimiz bu maksatla bir kütüphane kurdu. Yine bu kanunla meclisimizin eğitim müesseseleri açmasına, hastane, poliklinik, cenaze teşkilatı ve benzeri kuruluşlar kurmasına izin verildi. Bugün Mısır'da sayıları 3.000.000'dan fazla tarikat mensubu vardır. Hemen her köyde büyük sayıda tarikata bağlı kimseler bulunmaktadır.

Mısır'da tarikatlarla ilgili düzenlemelerin tarihi Selahaddin Eyyübi devrine kadar uzanır, o, kendi yaptırdığı hankaha tayin ettiği şeyhe aynı zamanda Mısır'daki bütün tarikatların reisliği görevini vermiş, böylece tarikatların tek elden idaresini sağlamaya çalışmıştı. Bu görev, şeyhu mesayihlık vazifesi Bekri ailesine geçinceye kadar muhtelif alim ve şeyhler tarafından yürütüldü. Bekriler, Memlükler döneminde aldıkları bu görevi, bütün Osmanlı asırları boyunca devam ettirdiler ve 1946'da bu göreve Şeyh Savî isminde bir zat getirilince Bekrilerin nüfuzu sona ermiş oldu. Şeyh Savî'den sonra Muhammed Divan, onu müteakip Muhammed es-Sütühî bu göreve getirildi. 1983'ten beri de bu fakirin uhdesinde devam ediyor. Bu makam Ezher şeyhliğinden sonra Mısır'ın en büyük dini makamı sayılır.

Soru; Başkanlığını yaptığınız turuk-ı sufiye meclisinin tarikatlar üzerindeki fonksiyonu nedir?

TEFTAZANİ: Meclisimiz herhangi bir resmi müessese ile bağlantısı olmayan müstakil bir kuruluş tüzel kişiliğe sahip bir müessesedir. Mısır'da 68 kadar tarikat vardır. Bunların bir kısmı ana tarikat, diğerleri de onların kolları mahiyetindedir. Mesela Şazeliyye tarikatı, ile Ahmediyye (Bedeviyye) tarikatının on dörder şubesi vardır. Diğer büyük tarikatlar da Burhaniyye (Düsukiyye) Kadiriyye ve Rifaiyye'dir. Bütün bu tarikatlar, şubeleriyle birlikte bu meclise bağlıdırlar. Meclis, bu tarikatların faaliyetlerini düzenleyici kararlar almaya yetkilidir. Meclisimize bağlı olmayan bazı tarikatlar varsa da bunların sayısı pek azdır. Tabii bunlar, resmen tanınmış tarikatlar da değildir. Çünkü bir tarikatın devlet tarafından tanınabilmesi için mutlaka bu meclise bağlı olması ve meclisçe tanınmış bulunması zorunluluğu vardır.

Soru: Tarikatların tanzimi ile ilgili 1976'da çıkan kanundan önce de Mısır'da benzeri kanuni düzenlemeler var mıydı?

TEFTAZANİ: Tarikatların idaresini düzenleyen yaz kanun ilk defa 1903 yılında Hıdivler zamanında çıkarıldı. Kanunu çıkaran Seyyid Ahmed Tevfik el-Bekrî'dir. Ondan önce de kanun vardı, fakat bu kanun örfi idi. Yazılı kanun 1903'te çıkarıldı.

GENÇLİK TASAVVUFA YÖNELİYOR

Soru: Mısır'da gençlerin ve kültürlü insanların tasavvuf ve tarikatlara olan ilgisi ne ölçüdedir. Bize bu konuda bilgi verir misiniz?

TEFTAZANİ: Son yirmi yılda üniversite talebeleri ve kültürlü gençler arasında tasavvuf ve tarikatlara büyük bir yöneliş görülmektedir. Hatta şu anda bazı tarikatların mensuplarının büyük bir ekseriyetini gençler oluşturmaktadır. Tabii bu oran tarikattan tarikata farklılık gösterir. Bu durum belki de Mısır gençliğinin tamamının, aslı "tasfiye-i kalb" ve "tezkiye-i nefs" olan ruhi hayat ve İslâmî yaşayışa yönelişlerin bir başlangıcıdır. Çünkü bu esasları bütünüyle ancak tasavvufta bulmak mümkündür. Pek tabidir ki, toplu dini yaşayış insana daha ziyade bir itminan duygusu verir.

TASAVVUFA YÖNELTİLEN TENKİTLER

Soru: Bazan halktan, çoğu zaman da kültürlü kesimden Mısır'da tasavvuf ve tarikatlar hakkında şikayet tenkit ve yakınmalar görülmektedir. Bu konuda neler söylersiniz?

TEFTAZANİ: Halkın belli çevrelerinden tasavvuf ve tarikatlar hakkında bir itirazın varlığı malumdur. Bunların ilk iddiaları veya zanları tasavvuf ve tarikatların İslâma sonradan sokulmuş bid'at olduğudur. Pek tabii bu görüş, ilmi bir görüş değildir. Tasavvuf ve tarikatlar, İslâmın ilk devirlerinde doğmuş müesseselerdir. İlk tarikat müesseselerinin doğuşu Hicri III. Asır'dır. Mesela bu asırda bir alim çıkar, onun etrafına talebeler toplanır, o alim onlara hak ve hakikatı göstermeye çalışırdı. Bundan sonra bu alimin etrafında toplananla bir medrese, bir ekol oluşturmuş olurdu. Ve bu ekol o zatın adıyla meşhur olurdu. Mesela o devre ait ekollerden Cüneyd el-Bağdadi ve ekolü Cüneydiyye, Ebu Said Harras ve ekolü Harraziyye, Hallaç ve ekolü Hallaciyye meşhurdur. Bu asır, bu şekliyle tarikatların ilk oluşma çağı olarak kabul edilir. Bugünkü anlamda tarikatların zuhuru ise Hicri VI. Asır'dır. Nitekim Abdülkadir Gey-Bedevî, İbrahim Düsuki gibi tarikat kurucuları bu dönemde tarikatlarını kurdular. Tarikatlar bir manada ruhî eğitim müesseseleridir. Bildiğimiz gibi Tasavvuf "ahlak ve sülûktür." Yani tasavvuf, İslâm'ın ahlakî tarafıdır. Çünkü İslâm, akide, şeriat ve ahlak olmak üzere üç unsurdan müteşekkildir. İslâm'ın ahlakî tarafı, muayyen metotlar, ve ıstılahlar geliştirerek kurulmuş ve buna tasavvuf adı verilmiştir. Bu yüzden ibn Teymiye'nin talebesi olmasına rağmen İbnu'l-Kayyim, "tasavvufu ahlak" olarak tarif ve tavsif etmiştir. Tasavvuf, kitap ve sünnete bağlı olduğu sürece ona ne selef inancına sahip kimselerce, ne de diğer İslâm alimlerince itiraz söz konusu değildir. Tasavvufa yöneltilen eski ve yani devirlere ait itirazların hepsi, tasavvufa giren ve bid'at diye isimlendirilen bazı telakkilerle ilgilidir. Ki bizde bugün tarikatlardaki bu tür bid'atlarla mücadele ediyoruz. Pek tabii dün olduğu gibi, bugün de bu tip bid'atler tarikat mensupları tarikat mensupları arasında mevcuttur. Takdir edersiniz ki, bid'atın ortadan kalkması kültür, seviyesinin yükselmesi, ilmin artması ve devamlı tebliğ ve davetli tedricen mümkün olabilir. Nasıl ki, İslâmdan sapmış bazı müslümanların sapıklıklarını İslâm olarak isimlendirmek kabil değilse tarikat mensupları arasındaki bazı sapıklıklara bakarak bunların da tasavvuf olduğunu söyleyip tarikatlara hücum etmek kabil değildir.

Tasavvuf mensuplarından bazılarının benimsediği türbelerin etrafını tavaf gibi bid'atler, tasavvufun aleyhine olanlara göre insanı şirke götüren hususlardır. Bunlar avamın yaptığı şeylerdir. Biz de bunlara mücadeleye kaniyiz ve bunlara karşıyız.

HZ. PEYGAMBER VE TASAVVUFUN TEŞEKKÜLÜ

Diğer taraftan şuna da işaret etmek isterim. Rasûlullah (s.a.) devrinde tasavvuf kelime olarak mevcud değildi. Bu ilmin bu adla anılması İbn Haldun'un da belirttiği gibi ilimlerin tedvin edildiği III. Asra rastlar, Nitekim ilm-i fıkıh, ilm-i akîde yani ilm-i kelam gibi ilimler hep bu devirde tedvin edilmiştir. Bu asırda tasavvuf ricali kendi usul ve metotlarına göre nefs muhasebesi, ahz-ı tarik ve Allah yoluna sülûk gibi konularda risaleler kaleme aldı. Cüneyd el-Bağdadi, Haris el-Muhasibi ve diğerleri bu dönemde eser yazan ilk sûfilerdendir. İbn Haldun'un Mukaddime'sinde belirttiği gibi tasavvufun zuhuru diğer İslâmi ilimlerin zuhuru gibidir. Çünkü Rasûlullah (s.a.)'ın hayatında böyle müstakil bir ilme ihtiyaç yoktu . Herkes Allah'ın Rasûlünü dinliyor, söylediklerini benimsiyor, ahlakıyla ahlaklanıyordu. O asrın insanları sahabilerin hepsi faziletle muttasıftı. Ondan sonra ise ihtiyaç zuhur ettikçe ahlakî esaslar için kaide ve esaslar konulmasına zaruret hasıl oldu. Kuşeyrî'nin de belirttiği gibi kendilerini, Allah yoluna vermiş olan sahabiler için sahabilikten daha büyük bir şeref, ondan daha güzel bir isim olmadığı için onunla anıldılar. İkinci nesil de tabiî adıyla anılmayı tercih etti. Fakat Hicri ikinci asrın sonlarına doğru kendilerini Allah'a ibadete veren insanlar değişik isimlerle anılmaya başladılar. Mesela önceleri zühhad (zahidler), bekkain (ağlayanlar), nüssak ve abidler diye anıldılar. Daha sonraları bunlar yünlü elbise giymeyi tercih ettiklerinden "sufiyye" adını aldılar ve ilimlerine de tasavvuf denildi. Aslında Rasûlullah (s.a.) 'in asrında fıkıh, tefsir ve kelam ilmine dair de bir şey mevcut değildi. Bunların hepsi daha sonra zuhur ettiler. Bu ilimlerin sonradan zuhuru nasıl tabii karşılanıyorsa Kitap ve sünnete bağlı tasavvufun da bu surette zuhuru aynı şekilde tabiî görülmelidir.

TASAVVUF VE ZÜHD

Tasavvuf zühddür. Zühd ise dünya sevgisini kalpten çıkarmak demektir. Yoksa kaba elbiseler giymek, yavan ekmek yemek değildir. Nitekim; Elu'l-Hasan eş-Şazilî temiz ve kaliteli elbise giymekten hoşlanırdı. Bu yüzden bir gün bir adam geldi ve ona: "Bu gösterişli elbise içinde Allah'a hamd edilir mi hiç?" dedi. O da tebessüm ederek şu cevabı verdi. "Ya senin şu elbisenle Allah'a hamd edilir mi? Senin şu elbisen diyor ki, ben fakirim bana sadaka verin. Benim elbisem de ben sizden müstağniyim ve sizden bir şey istemiyorum. İzzet Allah'a, Rasûlu'ne ve mü'minlere aittir, diyor" dedi.

Ebu'l-Hasan eş-Şaziiî'nin tale-besi Ebu'l-Abbas el-Mürsi, adî şeyler giymekten ve basit yiyeceklerle kifaf-ı nefs etmekten hoşlanırdı. Bir gün şeyhinin yanına geldiğinde Ebu'l-Hasan eş-Şazili ona: "Ya Eba'l-Abbas sen Allah'ı tanıdıktan sonra ne istersen onu ye, ne dilersen onu giy." dedi.

SELEF EKOLÜ VE TASAVVUF

Tasavvufi sahada derinlemesine bilgi sahibi olmayanlar tasavvufu bidat saymaktadır. Oysa ki tasavvuf dini ahlakın esası olması sebebiyle Kuran ve sünnete dayanır. Tasavvuf İbn Haldun'un da belirttiği gibi serî ilimler cümlesindendir.

Son olarak şu noktaya temas etmek isterim. İbn Teymiye ile İbnu'l-Kayyimin önderliğini yaptığı selef ekolü hatta İbn Abdül vahhab bile tasavvufu reddetmez. Nitekim İbn Teymiyye tasavvuf hakkında pekçok risale yazmıştır. Mesela Tuhfetü'l-Irakıyye, Risale es-Sufiyye ve'l-fukara, Risale fî emrazı'l-kulub onun bu konudaki risaleleridir. O tasavvufu ilm-i sülûk olarak isimlendirmiş, eserlerinde tasavvufî makamlar ve hallerden olan, rıza, muhabbet, tevekkül ve sabr gibi ıstılahlardan bahsettikçe bunların bütün müslümanlar için gerekli olduğunu belirtmiştir. Onun talebesi İbnü'l-Kayyim bizzat sufi idi ve Medaricü's-satikîn beyne menazil iyyake na'büdü ve iyyake nesteiyn adlı bir eser kaleme almıştır ki bu eser tasavvufun ana kaynaklarından sayılır.

Görülüyor ki bu ekol, tasavvufu değil, bid'atleri reddetmiş ve onlara karşı çıkmıştır. Bu ekole bağlı İbn Abdulvahhab'ın durumu da diğerlerinden farklı değildir. Onun oğluna ait bir risalede açıkça:"Biz kitap ve sünnete bağlı olan tasavvufi tarikatlara karşı değiliz"denilmektedir.

TASAVVUF VE BİD'ATLER

Soru: Bu verdiğimiz bilgilerden tarikatlerin bazılarının kitap ve sünnet üzere olduğu bazılarının da bid'atlara bulaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Meclisiniz bu bid'atler konusunda ne gibi tedbirler almaktadır.

TEFTAZANİ: Meclisimiz pek çok defalar ilan ettiği kararlarla nelerin bid'at, nelerin sünnet olduğunu, ihtifal ve mevlit törenlerinde uyulacak esasları açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu kararlar Mısır'ın her bölgesindeki tarikat mensubu kimselere ulaştırılacak şekilde dağıtılmaktadır. Ta ki halk öğrenip mucibiyle amel etsin. Tabii bu bid'atlerin ekserisi halk adetleri şeklinde yerleşmiştir. Bu yüzden bunları değiştirmek oldukça zor bir iştir. Biz mesela onlara şer'î ziyaretin nasıl olduğunu söyleriz, anlatırız. Halk hemen bunları iltizam eder mi? Tabii ki hayır; Bunlar uzun mücadele ve bilhassa dinî eğitim seviyesinin yükseltilmesine bağlı hususlardır. Diyebiliriz ki, meclisimizin gayretli çalışmaları sebebiyle her geçen gün durum biraz daha düzelmektedir. Bugün düne göre daha iyidir. Biz şu ayetin hükmüne sarılmaya çalışıyoruz: "Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır." (Hud 88)

İSLÂMLAŞMADA TASAVVUFUN ROLÜ

Soru: Günümüzde Afrika, Amerika, Avrupa'da İslamın yayılmasında tasavvuf ve tarikatlerin ne gibi tesirleri olmaktadır. Bize bu konuda müşahhas örneklerle bilgi verebilir misiniz?

TEFTAZANİ: Şurası tarihi bir vakıadır ki, Afrika ve Asya'da İslâm'ın yayılmasında tarikatlerin önemli fonksiyonları olmuştur. Mesela Pakistan ve Hindistan'da İslâm'ın yayılışı Çiştiyye, Kadiriyye ve Nakşibendiyye tarikatleri vasıtasıyla olmuştur. Bugün Afganistan'da Sovyet emperyalizmine başkaldıran mücahidlerin tamamına yakın kısmı ehl-i tariktir; Çiştiyye Kadiriyye ve Nakşibendiyye tarikatı mensubudur. Bu da bize gösteriyor ki, tarikatlar her dönemde vazifelerini ifa etmektedirler. Nitekim Rusya'daki çarlık idaresine başkaldıran ve onlara karşı İslâm cihadını başlatan Şeyh Şamil de sufî idi. Yine Güney ve Batı Afrika'da İslâmın yayılışı sufi tacirler vasıtasıyla olmuştur. Nitekim Senegal ve Moritanya'da İslâmiyet Ticaniye tarikatı mensuplarınca yayılmıştır. Doğu Afrika ve doğu Sudan'da aynı şekilde tarikatlerin, İslâm'ın yayılmasında büyük rol oynadıklarını biliyoruz. Modern çağımızda Libya'daki Sünusîler ve Cezayir'de Şeyh Abdülkadir bunun en canlı örneğidir.

Bugün de Avrupa'da İslâmın hızla yayıldığını görüyoruz. Bu intişar faaliyetlerinin temelinde de tasavvuf ve tarikatlar var. Nitekim Almanya ve Fransa gibi ülkelerde Kuzey Afrikalı tasavvuf ehli kimselerin faaliyet gösterdiklerini görüyoruz. İslâmın en mühim özelliklerinden biri de örnekle yaşanan bir sistem olmasıdır. Bu da tasavvuf yolunu açmaktadır.

ÇAĞIMIZIN BUNALIMLARI VE TASAVVUF

Soru: Çağımızın getirdiği teknolojik gelişmeye paralel olarak ruhî bunalımların da arttığı görülmektedir. Sizce tasavvufun ruhî bunalımlara karşı ne gibi bir hizmeti olabilir?

TEFTAZANİ: Tasavvuf, günümüz gençliğinin karşılaşabileceği ruhî bunalımlara karşı onları manevi huzura erdirebilecek yegane sistemdir. Ruhî sıkıntı genellikle ruhun manevi değerini kaybetmesinden sonra her şeyin madde planında hissi ölçülerle değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Hissi ölçüler tek başına kalır ve onları frenleyecek değerler olmazsa hayat, kuvvetlilerin zayıfları yediği büyük bir ormana dönüşür, ve insan menfaatten en büyük hisse almak arzusuyla kendini helak eder, çıkarının esiri olur. Çünkü bu duyguya sahip insan, maddeyle kendisini teminat altına alacağını zanneder ve ona bel bağlar. Tabii insan bu mücadelenin altında kendini kaybeder, şahsiyetini yitirir, ve bu hal onda bir yalnızlık duygusu meydana getirir. Hayat kupkuru ve manasız bir hal alır çekilmezdir. İslâmî değerler ise insanı itidale sevkeder, aşırılıklardan korumaya çalışır. Kur'an ayetleri dünya ve ahiret dengesini kurmaya yöneltir müslümanları. Nitekim şu ayet-i kerime bu mealdedir: "Allah'ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasîbîni unutma" (el-Kasas, 77) "Hiç ölmiyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış" hadis-i şerifi de bu manayı teyit etmektedir. Müslüman dünya ile ahiret dengesini iyi kurmalıdır. Birinin diğerine hükmetmesi halinde orada İslâm'dan bahsetmek söz konusu olamaz. Nitekim: "Biz sizi orta bir ümmet yaptık (el-Bakara, 143.) ayet-i kerimesini müfessirler, "Biz sizi rühaniyyet ve maddiyat arasında orta bir ümmet yaptık", şeklinde yorumlamışlardır. İnsan kendisinin Allah ile beraber bulunduğu şuuruna erince, hüzün ve keder onun gönlüne girmek için yol bulamaz. Nitekim Kur'an'daki: "Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde inkar edenler kendisini Mekke'den çıkardıkları sırada ikisi mağarada iken arkadaşına: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyordu, (et-Tevbe, 40) Bir başka ayette de: "Andolsun biliyoruz, onların söylediklerine senin göğsün daralıyor, canın sıkılıyor. Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Sana yakîn yani ölüm gelinceye kadar Rabbına kulluk et!" buyrularak can sıkıntısının ve ruhi daralmanın tedavisi için zikir ve tesbih öğütlenmekte ve bunun için ibadet şart koşulmaktadır. Bu anlayışa göre kalpleri şuur-i ilahi'ye merbut zihinleri Allah ile meşgul olan süfilerin mahzun oldukları pek nadirdir. Niçin? Çünkü tasavvuf, insanı rıza duygusuna teşvik eder. Hatta sofiler, rızayı en yüce makam sayarlar. Çünkü kul, Allah'tan razı olunca Allah'da ondan razı olacaktır. Netice olarak şunu söyleyebilirim: "Ruhi bunalımların, iç sıkıntılarının, manevî buhranların temelinde imansızlık vardır, manevi değerlerden uzaklık vardır."



İLAHİ & ZİKİR

Anket

SİTEMİZİN İÇERİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCENİZ NEDİR?:

ARŞİV LİSTESİ

Hz. Pİr Mevlana

Restoran, kafe, çay bahçesi, otel,
halıcı, kasap, döviz bürosu çoğunlukta
olmak üzere farklı iş yerlerinin özellikle
''Mevlana'' kelimesini kullanmaları bizi
rahatsız etmektedir, rahatsızlığımızın sebebi
ise isim olarak bilinen aslen sıfat olan
kelimenin taşıdığı anlam ve önemi idrak
edilmeden ticari faaliyetlerde kullanılması
ve bunun devamı olarak kelimenin taşıdığı asıl
manevi değerini kaybetmeye başlamasıdır.
--->> Devamı