اَنا نُقْطَةٌ تَحْتَ اْلبَاء [1 ]
Marifet babının ilerisini heves
Ve bâdesinin remzi daim sana pes
Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki:
“Bil ki tüm semavi kitapların esrarı Kur´ân-ı Kerim’de toplanmıştır, Kur´ân-ı Kerim’in tüm esrarı Fatiha’dadır, Fatiha’nın tüm esrarı Besmelededir, Besmelenin tüm esrarı ‘B-ب‘ harfindedir, ‘ ب ‘ harfinin tüm esrarı da onun altındaki noktadadır.”
Daha sonra şöyle buyurdu : “ ‘B- ب ‘ harfinin altındaki nokta benim. “ [2] yani bu nokta imâ yolu ile getirmesinden muradı budur ki;
Cümle eşyanın hakîkati bir cevherden olmuştur. O cevher benim demektir. Kur´ân-ı Kerim yirmi sekiz harfdir. Hepsinin aslı bir eliftir. Elifin aslı noktadır. O nokta bu mahlûkat yok iken var idi. Şimdi vücudun olmadan, kaşın ve gözün ve cümle azan yok iken bir nokta idin. O nokta misali olan nokta zahir olmak istedi. Şehvet olup ana rahmine düştü. Gelip zahir oldu. Boyun elif gibi uzadı, elif oldun. Başın o nokta-i hakîkat oldu. Vücudun ‘B- ب ‘ oldu. Diğer azalar baştanbaşa bir harf oldu. Şimdi baştan ayağa Allah Teâlâ kelâmına sen ayık ol ki, besmelenin sırrı senin vücudunda oldu. Yani sen seni bilmek, sana yeter demek olur.
Bütün eşyanın evveli insandır.
Vücudu harf mesabesindedir.
Harflerin evveli ise eliftir.
Elifin evveli noktadır.
O nokta Kur´ân-ı Kerim’in başındaki besmelenin altında bulunur. Hz. Ali kerremallâhü veche “O nokta benim” der. Yani eşyanın aslı benim demek olur. Eğer Seni dahi bildin ve bilirsen, hakikatten agâh[3] olursun.
Zât diye Hazret-i Hakk’ın varlığına derler. Yani vücuduna derler. Bütün âlem onun zatından ibarettir. O zât-tan zuhûra gelmiş ve O’na dönecektir.
اِنَّا ِللهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ [4] buna işarettir. Yani cümle âlem bendendir, yine bana dönecektir. Bu gelmekliğin gitmekliğin itibarı halka tefhim[5] içindir. Yoksa kâmil katında varmak gelmek yoktur.
Nazm:
Varmak gelmek hiç yoktur ey talip heman
Geç enâniyet tarîkından bu remze var gör
Senin vücudunu sen bilme
Ve hiç Seni sanma senin nesnen yoktur.
Nazm:
Bu sende ben diyen bil sen değilsin
Sen olüsün can değilsin ten değilsin
Sana bu senlik adını sen taktın
Cahîmi [6]
kendin özellikle yaktın
Gören o dur görünen cümle o dur
Heman bu göz irade Hakk’a yoldur.
Hazreti Hakk’ın senin sıfatı vardır
O sıfatların ulusu ismi alimdir
Biri dahi kadirdir vahid dir ve mürid dir
Ve Semi’dir basirdir mütekemmildir
İsmi Hüve dir
Eğer bu sıfatlar sende olmasa meyyit (ölü) olursun.
Bu sıfatlarla muttasıf olduğundan âgah oldun. İdrak mertebesine yetişip şüphesiz hakîkatine yetişirsin.
اللهم يسـرلنا هذا الزوق باســـم سبـحـانه و تـعـالى
[1] (Niyazi-i Mısri, H. 1184); Tercüme-i risale-i noktat’ül-beyan Atatürk Kitaplığı OE_Yz_000125/04, İstanbul
[2] El-Kunduzi el-Hanefi’nin “Yenabi’ül Mevedde”, Kemaled-din el-Halebi eş-Şafii’nin “ed-Darr’ül Manzum”
[3] Agâh: (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
[4] “Biz Allah içiniz ve biz nihâyet ona döneceğiz,” Bakara, 156
[5] Anlatmak. Bildirmek.
[6] Cahîm: Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. * Cehennem’in bir tabakası.
