Hakîkat-ı Âdem ve Havvâ

 

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakikat-i insâniyye olan mertebe-i Vâhidiyyet’ten, merte-be-i Rûh’a tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hasıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, yani kendi zatını ve hakikatini bilmek; diğeri ma’rifet-i mübdi, yani kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bu ma’rifet, gayriliği içine alan ve kabul edendir. Ve bu rûh, rûh-u Muhammedi (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar:

        

 - evvelü ma halâkallahül kalemü verrûhî.  “Allah evvelâ kalemi ve benim rûhumu halk etti.” (Hadîs)  Ve bir rivayette:

 

- evvelü ma halâkallahül aklî vennefsî. “ Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halk etti.” (Hadîs) Diğer rûhlar onun rûh-u şerifinin cüz’iyyatıdır. Onun için (s.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l Ervah” dahi derler. Bu rûh / sûret-i akl-ı küldür ki “ Âdem-i hakki”dir.

 

            “Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden “kaburga kemiği” hasıl oldu.Ve bu meydana çıkan muhtelif zuhurlar ve çeşitli sûretlerin doğuşları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hasıl oldu. Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri Kûr’ân-ı Keriym Nisâ sûresi (4/1) şöyle buyurur:

 

            “Ya eyyühennâsütteku rabbüküm ellezi halâkaküm min nefsin vahidetin ve halâka minhe zevcehe ve besse minhüma ricalen ve nisâen.”

 

            Meâlen: “1. Ey insânlar!. O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.”

 

            Ve bu (taayyünat) “meydana çıkma” içinde pek çok “fâile ve münfaile” (etken ve edilgen) zuhura geldi. Ve fâile “etken” sûretler “rical” er, ve münfaile “edilgen” sûretler “nisâ” kadın’dır.

 

            Ve insân fertlerinin sûretteki fâilesi olan “rical” er ve sûret-i münfailesi olan “nisâ” kadın her yönden kemalde ve en güzel kıvamda zahir oldu. İnsân fertlerinin ebeveyni Âdem-i hakiki olan “akl-ı kül” ile, Havvâ-yı hakiki olan “nefs-i kül” dür. Bunlar cennet-i zâtta, yani mertebe-i Ulûhiyyet’te mestûr “örtülü” idiler.

 

            Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı
hayaliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır.

 

            Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaşmadıkça, “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır.

 

            Hakk Teâlâ Hazretleri bu hakikate işaretle Kûr’ân-ı Keriym İsrâ Sûresi (17/60) Â-Yetinde şöyle buyurmuştur.

 

            Ve iz kulnâ leke inne rabbeke ehate binnâsi ve mâ cealnârrû’yalleti eraynâke illâ fitneten linnâsi veşşeceratel’melûnete filkûr’âni venühavvifühüm femâ yezîdühüm illâ tugyanen.

 

                Meâlen: 60. Ve sana demişti ki: “Senin Rabbin şüphesiz bütün insânları kuşatmıştır ve sana göstermiş olduğumuz görüntüleri “rû’ya” ve Kûr’ân’daki lânet edilmiş olan ağacı da insânları ancak bir imtihan için meydana getirdik ve onları korkutuyoruz. Halbuki onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey arttırmış olmuyor.”

 

            Yani: “Ey habib-i zişanım! Şu vakti hatırla ki; hani biz sana demiştik; muhakkak senin Rabb’ın nâsı (insânları) zât-ı ulûhiyyeti ile kuşatmıştır; yani onların kendilerine göre hakiki vücûdları yoktur; belki cümlesi esmâların gölgelerinden ibarettir. Ve gölge ise hayaldir. Bizim sana görterdiğimiz rû’ya ve Kûr’ân da olan (mel’ûn) ağaç insanlara fitnedir. Yani sana gösterdiğimiz bu çokluk olarak zuhura çıkma, rû’ya dır. Nitekim sen de bu hakikati anladın da:

 

Buyurdun: Eddünya kehellümennaime, ve; ennâsü neyamü feiza matû entebehüve

 

Yani: Dünya uykuda uyumaya benzer. Ve; insânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.  (İsrâ, 17/60) daki “kef” “ereynâke” (sana göstermiş olduğumuz) daki hitap bütün hakikatlere ve nispetlere câmi olan taayyün-ü Muhammediyye’ dir. Bu rû’yet (görüş) keyfiyyeti “gören ve görülen” ister; bunlar ise kesret (çokluk)tur ve bu keserat (çokluk) zâtta hasıl olan Şecere-i mel’ûnedir. (İsrâ, 17/60) “Biz oları, yani vücûdları rûh ile nefisten meydana gelen insânların her birine (Bakara, 2/35)  Velâ tekraba hezihişşecerate) “Şu ağaca yaklaşmayın.” hitabıyla her an hatırlatarak ikaz ederiz.  (İsrâ 17/60) (fema yezidühüm illâ tugyanan kebiran) “Onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmış olmuyor.” Halbuki bu korku yüzleşmesinde onların nefisleri vehmin azdırması ile rûhlarını kendilerine meyil ederek o şecere-i mel’ûnenin meyvesi olan tabiat zulmetine el uzatırlar. Böylece onların azgınlıkları büyük olur, yani vahdet vechi “yüzünden”kapanmaları ve perdelenmeleri artar.

 

            Şimdi; ey bu hikmet ve hakikatleri anlamak isteyen kimse! Kûr’ân-ı Keriym mâzideki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsetmektedir. Biz ise bu vak’ayı maziye döndürmek ile halimizden gaflet etmekteyiz.

 

*

* *

 

            Bu hakikatleri anlamaya gerçekten çok ihtiyacımız vardır.

           

            Yukarıda özetle bahsedilen bu gerçek hakikatleri bırakanlara ve bizlere ulaşmasını sağlayanlara şükran borçluyuz. Bizler de arkamızdan bir şeyler bırakabilirsek ne mutlu bizlere diyerek yolumuza devam edelim.

 

            Daha evvelce de bahsedildiği gibi, bu âlemlerdeki yaşam genel ve özel olarak ikiye ayrılmaktadır. Genel olanı toplu bakış, özel olanı ise ferdi bakıştır. İrfâniyyet genelden özele - özelden genele geçişi idrâk ve her ikisini bir arada yaşayabilmektir.

 

            İşte bizlere gerçekten lâzım olan bu iki yönlü yaşam idrâkidir ki; “cüz’de kül’ü” “kül de cüz’ü” yani (parçada bütünü ve bütünde parçayı) idrak etmektir. Çünkü cüz külden ve kül de cüz’den ayrı değildir.

 

            İnsân ismi ile ifade edilen vücûd heykelleri bir bütün olduğu halde, cüzleri yani sayılamayacak kadar çok parçaları-hücreleri vardır. Her bir parça-hücre kendi bünyesi içerisinde ayrı bir âlem olduğu halde külden de; yani, vücûd heykellerinden de ayrı bir varlığa sahip değildir. Böylece vücûd heykellerini bu iki özelliği ile tanıyıp öylece değerlendirmek gerekmektedir.

 

            Bu âlemler dahi a’maiyyet’te -a’dem’ de- yoklukla gizli iken Ahadiyyet’ine tenezzül ederek Zât-ı mutlağın kendi dileği ile aynı zamanda Hakikat-i İnsâniyye olan mertebe-i Vâhidiyyet’ine oradan Ulûhiyyet’ine oradan Rahmâniyyet’ine oradan Rububiyyet’ine ve oradan da Melikiyyet’ine tenezzülü ile bütün isim ve sıfatlarının özelliklerini ve mânâlarını Hz. Şehâdet’te birey varlıklar olarak zuhura getirip faaliyet sahasına yaydı ve zıt isimlerinin faaliyetleri ile de hayat her mertebesi itibariyle yaşanmaya başlanmış oldu. (Bu hususta daha geniş bilgi Vâh’y ve Cebrâil isimli kitabımız da vardır, tekrar etmedik.)

 

            Zât-ı Mutlak isim ve sıfatları ile bu âlemler de bütünüyle faaliyete geçtikten sonra bütün bunları idrâk ederek seyr ve müşahede edecek bir zuhuru ortaya çıkarmaya sıra gelmişti, eğer “Bir değer bilinmez ise o değer yok hükmündedir.” Var olan bu varlıkların gerçekten var olunmuşluk hükmüyle değerlendirilebilmeleri lâzım gelmekteydi.

 

            İşte bu değerlendirmeyi yapacak zuhurun “a’dem”den - izâfi yokluktan, varlığa çıkması gerekiyor idi ki o da Âdem ismi ile ifade edilen ve haber verilen ilâhi zuhur mahalli idi.

 

            Bu husus kendisi hakkında, Kûr’ân-ı Keriym’de müstakil bir Sûre indirilen ve ismi İnsân Sûresi olan (76/1) Âyetinde ifade edilen, mânâ ile ilk def’a beyan edilip haber verilmiştir. Sûre no=su (76) dır. (7+6=13) tür, ve (1) inci Âyettir. Ne büyük bir uyum ve gerçektir ki; İnsân (Sûret-i) bir (İlâhi Sûre) ile (13) hakikati üzere ve (1) büyük Âyet “işaret” ile ifade edilmiştir. (Bu hususta daha fazla mâlûmat, 13 ve İlâhi hakikatler bölümünde gelecektir.)

 

            İşte ilk def’a İnsân ismi ile ifade edilen bu İlâhi zuhur mahallinin de (2) ayrı özelliği vardır:

            Birincisi: Bütün âlemleri bünyesinde toplayan Vâhidiyyet mertebesinin aldığı isim “İnsân-ı kâmil” mertebesi, diğer ifadeyle de “Hakikat-i Muhammediyye”dir.

 

            İkincisi: ise birey olarak varlığını sürdüren “Hazret-i Muhammed” ilk zuhur mahallinin ismi Âdem’dir. Sırasıyla gelen bütün Nebi ve Rasûl’ lerin her birerleri kendi mertebeleri itibariyle almış oldukları isimleri “Hakikat-i Muhammediyye”nin o mertebedeki isimleridir. En büyük ismi ise, “ism-i A’zam” âlem-i Şehadet’te “Hazret-i Muhammed” dir.

 

            Ayrıca aslı Âdem olan ve ne kadar (erkek) ismi varsa o kadar değişik isim alan ve ne kadar “Havvâ” (hanım) ismi varsa o kadar değişik isim alabilen zuhurlardır.

 

            Ne var âlem’ de o var Âdem’ de hükmüyle; “küll-i İnsân-ı Kâmil” de ne varsa “cüz-i İnsân” da da o vardır. Aralarındaki fark ise istidat ve kabiliyetlerinin zuhurları kadar olmalarıdır. Bir tane buğdayı tanıyanın harmanı tanıması zor değildir.

 

            İşte bizler de bu hakikatleri kimliğimizde idrâk ettiğimizde gerçeğimiz olan “Hakikat-i İnsâniyye”mize ulaşmamız zor olmayacaktır; çünkü varlığımızda hepsi bütün mertebeleri ile mevcuttur; ancak “a’dem” de (bâtında)dır, Âdemlik’e (zâhire) çıkması çalışmamıza ve gayretimize bağlıdır.

            Kim ki; bu hakikatleri kendi bünyesinde kuvveden fiile çıkarabildi o kendi hakikatine yani, Hakk’ın hakikatine ulaştı. Kim ki; gaflette kaldı bunlardan habersiz yaşadı, ebedi ayrılığa düşmüş oldu demektir. Çünkü, “Nefsini bilen Rabb’ını bilir.” denmiştir. Rabb’ı bilme nefsini bilmeye bağlıdır. Çünkü, kişilik nefs’leri de Rabb’a bağlıdır ve kendisinin aslıdır. Bunun tersi ise, nefs’ini tanımamak; Rabb’ını tanımamaktır.

 

            Bize düşen cüz de mevcud olan külle ulaşabilmektir. İşte kemâlât külliyyet ve cüz’ iyyet mertebelerini birlikte muhafaza ederek ikisini de kendi bünyesinde tevhid ede- rek-birleştirerek yaşamaktır ki; gerçek kemâlât budur.

 

            Bu kemâlâtın zuhur ismi ise (Kâmil İnsân)dır. Bütün âlemlerin aldığı isim ise (İnsân-ı Kâmil)dir. Bu hakikati idrak eden mahallin ismi (Kâmil İnsân)dır ki; bütün bu âlemlerden gaye (Kâmil İnsân)ı yetiştirmektir. Bütün kâinat onun hizmetinde ve onu yetiştirmek için seferber olmuştur. (Tekrar başa dönerek yolumuza devam edelim.)

 

            Kûr’ân-ı Keriym; İnsân Sûresi (76/1) Âyetin de belirtilen:

 

 

(Hel eta alel insâni hiynün mineddehri lem yekün şey en mezkûran)

 

 

Meâlen: “İnsânoğlu var edilip bahse değer bir şey olana kadar şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?”

 

            “İnsân üzerinden bir zaman geçmedi mi ki; o zaman İnsân mezkûr (anılan bir şey) değildi.”

 

            Ezelde; ilm-i İlâhi’de ilk programı yapılan “Hakikat-i Muhammedi”dir. Bu hakikatin bizim âlemimizde nokta zuhur mahalli “Hazret-i Muhammed”dir.

 

            Onun da ilk zuhur ismi “Âdem”: Lâkabı, “Halife”dir.

 

            Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz.” diye bildirmişlerdir.

 

            İlm-i Ezeli’de “Zât-ı mutlak” gizli hazine’ de, “bilinmez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve düşünce yeteneği olacak bir zuhurun programını yaptı, sonra onun hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını giderecek bir âlemi de zuhura getirdi.

 

            Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu; fakat henüz bu âlemlerin varlığını idrâk ve şuur edecek bir mahal yok idi. Hal böyle olunca bu âlemlerin varlığı veya yokluğu müsâvi idi.

 

            İşte zaman gelmiş, bu şuurlu ve idrâk sahibi olacak mahallin zuhura gelmesi için her şey hazırlanmış idi.

 

            Daha evvelce gizli hazineden zuhur eden bu âlemler idi. Bu sefer bütün bunları idrak edip değerlendirebilecek bir mahâl olan “Halife insân” zuhur edecek ve böylece ezelde düzenlenen program son şeklini alarak tamamlanmış olacaktı. Nihayet vakit geldi, şartlar oluştu, emir çıktı, bu görev “Rahmân”a verildi, O da görevini en güzel bir şekilde tahakkuk ettirmeye başladı.