EZAN-I  MUHAMMEDİ

 

euzübillahimineşşeytanirraciym

bismillahirrahmanirrahiymi

 

 

elhamdülillahi rabbil alemiyn

essalatu vesselamu ala rasülina muhammedin

ve ala alihi ve eshabihi ecmain

 

Muhterem dostlar, bu gün 1987 yılının ilk sohbetine başlıyoruz.

Mevzuumuz “Ezan-ı Muhammedi”dir.

 

Hadîs ve ilmihal kitaplarında bu mevzuda geniş bilgi vardır. Daha fazla malumat edinmek isteyen, bu kay­naklardan araştırma yapabilir.

 

“Ezan-ı Şerif” genel anlamda:

“bildirmek, davet etmek” demektir.

Her kim bu davete uyar ve hayatını ona göre düzenlerse, her iki dünyada da bahtiyar olur.

 

Bilindiği gibi hicretten bir buçuk sene kadar evvel Hz. Rasülüllah Mi’raca çıkarıldığı gece, kendisine su­nulan hediyelerden birisi olan namaz, beş vakit olarak şekillenmiş ve farz hükmünü almış idi.

Mekke devrinin sonuna kadar, bu namazlara böylece devam edildi. Namaza toplanmak için “essalatu camia” denirdi.

 

Vaktaki hicret hadisesi meydana geldi ve hicretin ilk yılında “Ezan-ı şerif” meşru oldu.

Medine de ilk ezan oku­yan, “Bilal-i Habeşî”,

Mekke de ilk ezan oku­yan, ise, “Habib bin Abdurrahman”dır.

 

Gün geçtikçe çoğalan Müslümanları Mescid-i Ne­bevide aynı saatlerde toplamak zorlaşmaya başladı.

 

Rivayete göre, müslümanlar çoğalınca aralarında namaz vakitlerini bildirecek bir şey düşünmeğe başladılar.

 

Bun­lardan bazıları “çan çalalım” dediler,

Resülüllah (S.A.V.)  “bu, hıristiyanlarındır” buyurdu.

Diğer bir kısmı “boru çalalım” dediler.

Bunun için de Rasülüllah (S.A.V.) “o da yahudilerindir” dedi.

“Ateş yakalım” diyenler oldu.

Hazreti Peygamber (S.A.V.) “o da Mecusilerindir” buyurdular.

Netice olarak toplantıda, namaza davet için belirli bir davranış biçimi uygulamasına karar verilemidiğinden, o günkü görüşmeler sonuçsuz kaldı.

 

Daha sonra bir gün, Abdullah bin Zeyd bir rüya gördü ve Peygamberimize ge­lerek anlattı. Şöyle ki:

“Uykumda bir adam beni dolaştırdı ve namaza davetle ilgili olarak “Allah-u ekber, Allah-u ekber” dersin..” ve bu tekbiri dörtlemek suretiyle ezanı (sonuna kadar) anlattı.

İkameti “kad kametissalah” müstesna tek tek zikretti.

 

Abdullah diyor ki. Efendimiz, “İnşeallah bu hakikaten hak rüyadır”, buyurdu.

 

Ebu Davud’un süneninde bu hadis şu lafızlardır:

[“Ben uyurken beni bir adam dolaştırdı, elinde bir çan taşıyordu, kendisine:

     - “Bu çanı satar mısın ya Abdullah” dedim,

     - “ne yapacaksın onu?” dedi.

     - “Onunla namaza davet edeceğiz” dedim.

     - “Ben sana bundan daha hayırlı bir şey gösetereyim mi?” dedi

     - “hay hay” dedim.

     - “Allah-u ekber, Allah-u ekber” dersin, ila ahır dedi. ]

 

Aynı rü’yayı Hz Ömer Radıyallahu anh dahi yirmi gün kadar evvel görmüş, fa­kat sıkıldığından efendimize söyleyememiş.

 

Sahih-i Buhari cilt iki, sayfa 556 da şöyle bir kayıt vardır.

Sire’i îbni Hişam sarihi süheyli der ki:

[ “Ezanın vahy ile emir olunmayıp da bir zatın ru’yası ile meşru ol­masındaki hikmet şudur:

Ezan Rasülüllah (S.A.V.) Efendimize “leyle’i İsra”da yedi kat semavatın fevkinde gösterilmişti. Bu ise, “vahiy”den daha kuvvetlidir. ]

 

Farziyyet-i Medine’ye hicret vaktine kadar tehir edilip de insanlara namaz vaktini ilan buyurmak istediklerinde vahye muntazır oldular.

 

Derken Abdullah bin Zeyd ru’yayı gördü. O ru’ya semada gördüklerine muvafık düştüğü için “înşeallah bu ru’ya haktır” buyurup; bundan, semada  gördüklerinin arzda sünnet olması, murad-ı İlahi olduğuna delil kabul ettiler.

 

Hz. Ömer’in ru’yası da öteki ru’yaya muvafık düşünce, bu hükmü nebevi kuvvet bul­du.

Buharînin işareti ile ezanın meşruiyyeti vahy-i münzel ile de teyid olunduğunu gösterir.

 

Bir gün Bilal radıyallahu anh, sabah vaktinin girdiğini haber vermeye geldiği vakit Aleyhi’sselatu ves’selam Efendimiz Hazretleri biraz dalmışlar imiş,

bunu öğrenince iki kere “essalatu hayrum minennevm” yani “namaz uykudan hayırlıdır” diye seslenmiş.

 

Böyle söylemesi Rasülüllah Sallallahu aleyhi vessellem’in hoşlarına gidip,

“Bilal bu ne güzel söz, sabah ezanlarım okuduğunda bunu söyle”

buyurmuştur.

 

Böylece ezan:

            4 defa    allah-u ekber.

            2 defa    eşhedü enla ilahe illallah.

            2 defa    eşhedü enne muhammeden resülullah.

            2 defa    hayye ale’s-salat.

            2 defa    hayye ale’l-felah.

Sabah namazlarında,

            2 defa    es-salatu hayrun minen-nevm.

            2 defa    allah-u ekber.

            1 defa    la ilahe illallah.

Kamet ise

            2 defa    allah-u ekber.

            1 defa    eşhadü enla ilahe illallah.

            1 defa    eşhedü enne muhammedürrasülüllah.

            1 defa    hayye ale’s-salat.

            1 defa    hayye ale’l-felah.

            2 defa    kad kametissalah.

            2 defa    allah-u ekber.

            1 defa    la ilahe illallah.

şekliyle vücud bulmuş oluyor.

 

Diğer başka hadislerde

                                        kametin de dörtlü tekbir ve

                                        diğer sözlerinin ikili okunabileceği buyurulmuştur.

Bu yüzden bazı yerlerde kamet çiftli, bazı yerlerde tekli olarak okunmaktadır.

 

Böylece islam dininin temel kaidelerinden birisi daha oluşmuş ve böylece hiç değişmeden bu günlere kadar gel­miştir. Dünya durduğu sürece de bu ses İslamın sesi olarak varlığım koruyacaktır.

 

Hadislerde, Ezanın yüksek yerlerde okunmasının sünnet olduğu, yüksek yer varken alçak yerde okumanın veya oturarak okumanın mekruh olduğu, okunan her ezanın dinlenmemesinin bir noksanlık olduğu ifade edilmektedir.

 

Muhterem okuyucum, bu konuda eğer azıcık te­fekkür edersek, dünyanın dönüşü ile değişen zaman gereği her an bir beldede Ezan-ı Muhammedinîn okunup ilan edildiğin! müşahede ederiz.

 

Yirmi dört saatte hiç bir dakika yoktur ki, arzın bir yerinde bu İlahi davet duyulmamış olsun.

Nasıl bir aza­met-i îlahiyye ve nasıl bir medh-i Peygamberi İrfan ve uyanıklık ile düşünürsek Ezan-ı Muhammedi, İslam’da ve bütün insanlığa nasıl muteber bir davet ve Hakk’a çağrı olduğunu anlarız.

 

Ey gönül ehli, hakikatleri araştıran kardeşim, mesele Ezan-ı Muhammedi’nin kelimelerini belleyip namaz vakitlerinde tekrar edip özelliklerini anlamadan okumak değildir.

Her ezan okuyuşta mümkün olduğunca geniş bir ihata ve düşünce ile tefekkür etmelidir. Bu kelimelerde neler var?

 

Eğer biz bunu hıristiyanların çanı, yahudilerin boru sesi gibi dinler, ateşperestlerin de ateşi seyrettikleri gibi gaflet içinde seyredersek, ondan tam manasıyla fay­dalananlayız.

 

Bizim yanılgımız güzel sesli bir müezzinin ezan okuduğu zaman sesinin güzelliğini duyup hadiseyi duygusal yönden değerlendirip ilmî yöne döndürememe-mizdendir.

Zaten camiamızın en zayıf noktası da bu değil midir?

Genellikle bizler her meselede maddesel ve duygusal davranıp, gerekli araştırmacı ruhuna sahip ola­mamaktayız.

 

Cenab-ı Hak atalarımızın en güzel hasletlerinden olan araştırmacılığı bizlere de nasip etsin ve bu kuru tak­litçilikten kurtarsın.

 

Ezan-ı Muhammediyi gerek duyduğumuzda, gerek okuduğumuzda yeteri kadar ilgilenmessek gereken fay­dayı temin edemeyiz.

Ondan gereği gibi faydalanamaz, onu gerçeğine yakın anlayamazsak; bu sefer onun devamı olan ve ona esas olan Namaz’dan da gereği gibi fay­dalanamayız.

 

Şimdi, mes’eleye baştan başlayarak “Ezan-ı Muhammedi”nin sözleri üzerinde kısaca, olabildiği kadar araştırma yapmağa çalışalım.

Aslında, ondaki geniş manayı idrak edebilecek güçtede değiliz. Ama hiç olmazsa, bazı başka özelliklerinin de olduğunu bilelim de biraz daha bakışımızı değiştirelim.

Başta

4  tane tekbir,

2  tane ALLAH’a şehadet,

2  tane Rasülüllaha şehadet,

2  tane hayye ale’s-salat,

2 tane hayye ale’l-falah, tekrar

2 tane tekbir ve

1 tane kelime-i tevhid var.

 

Bu sıralamanın bir özelliği olmalı ki bize günde beş defa içeride beş defa dışarıda tekrar tekrar okutuyorlar.

 

Müezzin ezan okumaya başlayınca biz müslümanlar, sadece ezanın “SAVTINI” yani sesini duyuyoruz.

Müezzinin sesi güzelse, ne kadar “güzel okudu” diyoruz.

Güzel okudu da, okuduğu ne idi acaba?...

Ve de oradan bi­ze verilmesi gereken şifre ne idi?....

Çünkü:

Müezzin yukarıdan sesleniyor, bizler de aşağıdan dinliyoruz.

Ara­da bir iletişim, bir şifre ve gelen bir haber var.

Neydi veya nedir bu haber?...

 

Şimdi tekrar başa dönüp “Ezan-ı Muhammedi”nin sözelerini incelemeye başlayalım.

 

Başta

4  tane tekbir, “ALLAH-u Ekber” var,

evvela “ALLAH-u Ekber”   nedir?   buna bakalım:

Genel   manada Türkçeleştirildiginde “Tanrı uludur” diye ifade edilmiştir.

 

Yer yüzünde konuşulan bütün dillerde, gerçek manasından çok farklı olarak (Tanrı, God, Dieu, Nirvana, Yahova) gibi tek kelime ile ifade edilen “ALLAH” c. c. lafzını büyük mütefekkir Muhyiddin-i A’rabi Hazretleri,

“İsm-üz-zat, cemi-üs sıfat, esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH c.c. denir.”

Yani

“Zatinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin top­luluğu, ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir” diye tarif etmiştir.

 

Büyüklerimiz ALLAH c. c. lafzı üzerinde çok geniş açıklamalar yapmışlar,

ALLAH c.c. lafzının semavî olduğunu,

ALLAH’ın c. c. kendi kendine verdiği bir isim olduğunu,

bazı lügat alimleri “elehe yelehu” sözünden kaynaklandığını ifade etmişlerdir.

 

Bazı büyüklerimiz de harflerinin ifadelerini izah yoluna gederek,

 

baştaki  “elif” “lam”ın     “elif lam” takısı (tahsis) olduğunu,

esas zat isminin sondaki   “HU” olduğunu,

 

bazıları

baştaki     “elif” in        “ehadiyyeti”ni,

birinci       “lam”ın       “ulühiyyeti”ni,

ikinci        “lam”ın       “risaleti”ni,

            “hu”nun      “hüviyyeti”ni ifade ettiğini söylemişlerdir.

 

Bazıları da

baştaki  “elif”in on iki (12) noktadan meydana geldiğini

bunlardan yedi (7) noktanın nefis mertebeleri ol­duğunu,

beş (5) noktanın da beş ilahi mertebeyi ifade ettiğini

ve bu “elif”in muhtelif şekillere büründürülerek diğer harf­leri meydana getirdiğin! açıklamışlardır.

 

(Mevlam nasip ederse, gelecekte nefs’in hakikati, işlevi, varlığı, özelliği, mertebeleri, faaliyeti hakkında özel bir yazımız olacaktır).

 

Burada özellikle belirtmek istediğimiz husus ALLAH lafzının, Tanrı kelimesiyle eş değerde tutulup onunla mana bulması mümkün olmadığıdır.

 

Eski Şaman dinine mensup ateşperest milletlerin güneş doğarken ona secde ettikleri, taptıkları zamanda tan yerinin aydınlanması hükmünde olan TAN’rı sözcüğünü kullanmaları ile gerçek “ALLAH” lafzının ifadesi bir olur mu?...

Ancak başka karşılık kelime de olmadığı için genel manada Tanrı kelimesi kullanılıyor.

 

İşte bizler de gaflet hali ile ALLAH dersek Tanrı hükmünden başka bir şey dememiş oluruz. Eğer uyanıklık ile söylersek yukarıda az da olsa ifade edilen manaları idrak edip bilinçli bir gönülle gerçeğine yakın söylememiz mümkün olacaktır.

 

Kebir büyük Ekber ise, en büyük demektir. Fakat en büyük derken, sanki başka bazı büyükler varmış da on­ların arasında ALLAH en büyükmüş, manası çıkarıl­mamalıdır.

 

“ALLAH-u Ekber”, Allah en büyük manasına ama, bunu çok iyi düşünmez ve tefekkür mertebesinde hayalimizde var ettiğimiz bir Tanrının büyüklüğü değil, gerçek  İlah  olan  ALLAH-u  Teala  hazretlerinin büyüklüğünü anlamaya çalışmamız gerekmektedir.

 

“ALLAH-u Ekber” deyen kişi, aklında, zihninde, olan veya hayal gücü ile kendinin varettiği tanrılardan, rablardan, putlardan ve sair sevdiklerinden arınmış olarak gerçek rabbına ulaşma yoluna girmiş olmaktadır.

 

 

Görülüyor ki “ALLAH-u Ekber” yerine “Tanrı Uludur” sözünü kullanmak yeterli olmamaktadır.

 

Sevgili kardeşim: ALLAH c.c. öyle bir ALLAH’tır ki c.c. O’nu “Zat-ı mutlak” yönüyle anlamamız mümkün değildir.

Bu hususta Efendimiz “ALLAH’ın zatını tefekkür etmeyiniz” diye tavsiyede bulunmuştur,

O’nu ancak “Zat-ı mukayyet”, sıfatları, esmaları, ve efalleri yönüyle idrak etmeye çalışmamız mümkün olabilmektedir.

 

Daha henüz kendi varlığını gerçek yönüyle idrak ede­meyen, nefis perdelerini açamayan birim, bütün kainatı vareden mutlak varlığı nasıl idrak edebilir?...

 

ALLAH-u Ekber sözünün söylediğimiz veya duy­duğumuz zaman bunu öz ve batın manasıyla zat-ı mutlak yönünden anlamamız mümkün değildir.

Fakat ortada bu hükmün olması dolayısıyla, imkan dahilinde O’nu zat-ı mukayyet yönüyle, akl-ı cüz’ümüzü, akl-ı kül’e ulaştırmaya çalışarak, ondan alabileceğimiz yardımla anlamaya çalışmamız mümkün olabilecektir. Buna çok ihüyacımız vardır.