Zikir, bir şeyi unutmamak, hatırda tutmak, şânı yüce Allah’ı yüceltmek, takdis, tesbih, tevhid ve kendisine mahsus bütün hamd sıfatları ile onu senâ etmek demektir.
Zikir iki türlüdür: Dil ile zikir ve kalp ile zikir.
Dil ile zikre devam edilirse veled-i kalb zuhur eder. Kul, zikri, dili ve kalbi ile birlikte yapabildiği zaman, kâmil ve olgun olur.
Zikretmek, Allah’ın emri gereğidir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususta şöyle buyrulur:
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْتيلًا
“Rabb’inin ismini zikret! Yalnız O’na yönel!” (Müzemmil: 8)
وَاذْكُرْ رَبَّكَ فى نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلينَ
“Rabbini, içinden, yalvararak, korkarak, fakat, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret! Gafillerden olma!” (Araf: 205)
اَلَا بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
“…Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allah’ı zikirle itminana erer, mutmain olur.” (Rad: 28)
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اذْكُرُوا اللّهَ ذِكْرًا كَثيرًا
“Ey iman edenler! Allah’ı, çok zikrediniz!” (Ahzab: 41)
فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلوةَ فَاذْكُرُوا اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلى جُنُوبِكُمْ فَاِذَا اطْمَاْنَنْتُمْ فَاَقيمُوا الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
“Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı zikrediniz. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” (Nisa: 103)
فَاذْكُرُونى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالى وَلَا تَكْفُرُونِ
“Siz, beni zikrediniz ki ben de, sizi zikredeyim….” (Bakara: 152)
اُتْلُ مَا اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ تَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّهِ اَكْبَرُ وَاللّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ
“(Resûl’üm!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût: 45)
اِنَّ الْمُسْلِمينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرينَ اللّهَ كَثيرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظيمًا
“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab: 35)
