Skip to Content

TEVBE

 

قالَ رسولُ اللَّهِ صَلَّي اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إنَّهُ

لَيُغَانُ عَلَى قَلْبِى حَتَّى أسْتَغْفِرَ اللَّهِ في الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةِ.

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:                      "Muhakkak ki, bazan kalbime gaflet gelir. Ancak ben günde yüz defa Allah'a istiğfar ederim."

[1]

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem: “Günahdan tevbe eden hiç günahı olmayan kimse gibidir.” buyurmuştur.

[2]

Tevbe eden kimse Cenâb-ı Hakk’ın dostudur. Çünkü Allah’ın hi­dâyet ve inâyet ettiği kimseye bir işaret kâfî gelir. İcmâ-i ümmete göre tevbe etmek vâciptir. Çünkü yasak edilen şeyleri terk etmek ve emrettiklerini devamlı yapmak da vâciptir. Şer’an tevbenin mânâsı ma’siyyetten itaate rucûdur. Tevbe, bütün makâmâtın esası, cem’î hayratın anahtarı, cümle menâzilin kalbi, bütün muamelâtın aslıdır. Bundan dolayı sofiye meşâyihı ona “bâbü’r-rahme” vasfını vermiş­lerdir ki, kurb-i ilâhî mertebelerinin ilkidir. Mağrib tarafından tevbe kapısı, insanlar için kıyamete kadar açıktır.

Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği: “Bir kimse güneş mağribden doğmadan evvel tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder.”[3] ha­disi ile, Hz. Ömer’in “tevbe kapısı nedir?” sualine cevap olan “Tevbe kapısı, mağrib cihetinin ardındadır. Onun altından iki kanadı vardır ki, inci ve yâkut ile murassâdır. İki kanadın arası süratle giden bir süvarinin gidişine göre kırk senelik yoldur. Allahu Teâlâ onu ya­rattığından beri, açık durmaktadır. Güneş mağribden doğuncaya ka­dar açık duracaktır.”[4] hadisine işaret vardır.

Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anhdan Nebî sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz hazretlerinin şöyle buyurduğu rivâyet olun­muştur: “Benî İsrail içinde bir kimse vardı. O doksan dokuz insan öl­dürmüştü. Sonra bu adam evinden çıkıp o zamanın büyük âlimlerine bu cinâyetlerinin tevbe ile afv imkânını sormağa başlamıştı. Önce bir rahibe varıp sordu ve “Acaba benim için tevbeden istifade imkânı var mıdır?” dedi. Rahip: “Hayır yoktur” diye cevap verdi. Bu menfî cevap üzere katil o rahibi de öldürdü. Sonra bu adam yine sormağa başladı. Sorduklarından bir kişi ona: “Sen, Nusrat köyüne ve oradaki mabede git, orada bir takım insanlar Allah celle celâlühu’ya ibadet ederler. Sen de onlarla beraber Allah celle celâlühu’ya ibadet et, gü­nahlardan tevbe eyle ve bir daha da memleketine dönüp gitme. Çünkü orası kötü bir mıntıkadır.” dedi. Katil Nusrat köyüne yönelip giderken yolun tam ortasında (Eceli geldi) ölüm erişti. Tevbekâr ol­mak için gideceği köye doğru göğsü ile yönelerek öldü. Şimdi Rah­met melekleri ile azap melekleri muhâsamaya başladılar. Rahmet melekleri: “Bu tevbeye niyet ederek ve kalbi ile Allah celle celâlühu’ya yönelerek geldi.” diyorlardı. Azap melekleri de: “Bu adam asla hiçbir hayır işlememiş.” diyorlardı. Bu sırada insan sure­tinde bir melek geldi. Bu meleği hakem tayin ettiler. O da dedi ki: “Şimdi siz buradan itibaren geldiği köyün mesafelerini ölçüp birbi­rine tatbik ediniz. Adamın öldüğü bu yer hayra yöneldiği yere ya­kınsa Rahmet melekleri götürsün!” Bunun üzerine Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri tevbe için gideceği köye: “Biraz yaklaş” diye ve müteveffanın kendi köyüne de: “Biraz uzaklaş” diye vahy eyledi. Rahmet ve azap meleklerine de: “Haydi şimdi her iki tarafı da ölçe­rek mesafeyi mukayese ediniz.” diye emretti. Mücrim tevbe köyüne bir karış daha yakın bulundu ve bu cihetle mağrifet olundu.”

[5]

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَرَحْمَتى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ

“...Rahmetim ise her şeyi kuşatır...”

Rivâyet edildiğine göre bedevî bir a’rap Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem’e gelerek: “Mahlukâtı hesaba çekecek kimdir ya Rasûlullah?” diye sordu. O da “Allah Teâlâ ve Tebâreke hazretleri­dir.” cevabını verince; “Bizzat kendisi mi?” diye sordu. Peygamberi­miz: “evet” dedi. Bedevî: “Muhakkak, Kerîm olan, güçlü olunca affe­der, hesaba çekince de müsahama gösterir.” cevabını verdi.

[7]

Cenâb-ı Hak hadis-i kudsîde şöyle buyuruyor:
“Benim rahmetim gazabımı sebgat etmiştir.”

Ey sâlik! Tevbe hakkında Ehlullah’dan şöyle nakledilmiştir: “Benden inâbe tevbesini mi yoksa isticabe tevbesini mi soruyorsu­nuz?” dedi. Soran kişi de “İnâbe tevbesi nedir?” şeklinde sordu. “O Allah’ın senin üzerindeki kudretinin büyüklüğünü hissederek O’ndan korkmandır.” cevabını verdi. Aynı zât: “İsticabe tevbesi ne­dir?” diye sorduğunda da; “Cenab-ı Hakk’ın sana olan yakınlığını yürekten duyarak O’ndan korkup ürpermendir.” cevabını verdi. İsticabe tevbesi bir kulda gerçekleştiği zaman, o namaz kılarken ken­disini meşgul eden, Allah’ın dışındaki herşeyden istiğfar eder. Bu tevbe kurb ehlinin bâtınları için mutlak lâzım olan bir tevbedir. Avamın tevbesi günahtan, ebrarın tevbesi gafletten, mukarrabînin tevbesi de bir lahza Allah’ı unutmaktandır. Peygamberlerin tevbesi ise ümmetlerinin mağfiret olunması içindir.

Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Hazretleri: “Bir kimse kal­ben ve ceseden ‘Estağfirullah’ zikr-i şerîfine devam ederse Cenâb-ı Allah, o kimsenin gamlarını feraha üzüntülerini sevince ve müzaya­kasını vüs’ate tebdil ile darlığını genişliğe çevirerek me’mûl olunma­dık umulmadık bir taraftan kendisini merzûk eder (rızıklandırır).” buyurdu.

[9]

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

اِلَّا مَنْ تَابَ وَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُولٰئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّاٰتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا

“Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”

[10]

Sıdk ve ihlâs ile ve bir daha işlememek şartı ile tevbe edenlerin, tevbesi kabul edileceği gibi seyyieleri hasenâta tebdil olunacaktır.

Hasan el-Basrî hazretleri buyuruyor ki: “Bir gün Basra sokakla­rında âbid bir genç ile dolaşırken ansızın bir tabibe rastladık. Bir kürsü üzerine oturmuş, etrafında erkek, kadın ve çocuklardan kala­balık bir cemaat var. Her biri kendi hastalığına yarayacak bir ilaç so­ruyordu. Yanımdaki genç irşad maksadı ile ileri geçerek: “Ey tabip! Yanınızda günah illetine uğrayanlara şifa verecek bir ilacınız var mı?” dedi. Hekimin kemâl-i hayretle elini başına koyup düşündü­ğünü gördük sonra aralarındaki divânelerden biri: “Erenler biraz dinlerseniz o derdin devasını şöyle tarif edeyim: Tevbe kökünü, istiğ­far yaprağı ve tevazu dalları ile karıştır; sonra gönül havanına koy; üzerine hayâ suyunu dök; tevhid tokmağı ile güzelce döv. İnsaf ele­ğinden geçirip gözyaşı ile hamur et; aşk ateşi ile pişirip, muhabbet balından kat; şükür kâsesine doldurup recâ yelpazesiyle soğut; sonra da hamd ve kanaat kaşığı ile gece gündüz ye. Günah illetine tutu­lanların devâsı işte budur” der. Allah ehli olan yanındaki cemaata dönerek:

“Ehl-i irfanım deye kimseyi tân etme sen
 Defter-i irfâna sığmaz söz gelir divâneden” der.




[1] Hadis, Müslim
[2] Hadis, Ebû Dâvud, İbni Mâce
[3] Hadis, Rıyazü’s-Salihin
[4] Hadis, Ramus
[5] Hadis, Buharî, İbni Mâce
[6] A’raf Sûresi, Âyet 156
[7] Hadis, Ebu Davud, İbni Hanbel 
[8] Hadis-İ Kudsî, Müslim
[9] Hadis, Tac Terc.
[10] Furkan Sûresi, Âyet 70