Skip to Content

NEFS-İ MARDİYYE

Ey sâlik! Ehlullah buyurmuşlardır ki:

Nefs-i mardiyye sahibi, bütün mevcudiyetiyle Hakk'ın emrine ram olur; ibadet ve taatta bulunur; ihlâsla itaat edip hizmet görür; Allah (c.c)’na sıdk-ı sebat ile istikamet üzere ve böylece Cenâb-ı Hak kendisinden razı olur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ` اِرْجِع۪ى اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً ` فَادْخُل۪ىف۪ى عِبَاد۪ى ` وَادْخُل۪ى جَنَّت۪ى

“Ey itminana ermiş nefis! Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl ve Cennet’ime gir!”

[1]

Allahu Teâlâ bu makamda nefs-i natıkadan razı olduğundan ismi mardiyye olmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu nefse “Rabbine razı ol­muş ve razı olunmuş olarak dön” kelâmıyla hitâp etmiştir. Bu ma­kamda nefs-i mardiyyenin seyri, anillah (Allah’tan)dır. Âlemi, şehâdet âle­midir. Yeri, hafîdir. Hâli, hayrettir. Varidi, şeriattır. Sıfat­ları, Allahu Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanmaktır; beşeriyyeti terk ve hüsn-i hulktur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.”

Hataları af, ayıpları örtmek, hüsn-i zan, herkese lutf ve şefkattir. İnsanları tabiatlarının zulmetlerinden, ruhlarının nurlarını çıkarmak için onlara meyl ve muhabbettir. Lâkin bu meyil ve muhabbet fillahtır. Yani Allah için olduğundan makbuldür.

Nefs-i emmâre makamında olan meyil ve sevgi gibi değildir. Bu re’fet ve rahmettir. Zira nefs-i emmarede sevgi nefs için olduğundan kötü, çirkin, gaflet ve zulmettir. Bu ise nefs-i mardiyyenin sıfatından olup halk ile Hâlık’in sevgisini birleştirebiliyor. Bu şaşılacak bir şey olup ancak bu makama kavuşanlara nasip olur.

Onun için bu makamda olan veli görünüşte insanlardan ayrılmaz ama bâtını kibrit-i ahmer gibi olup misli bulunmaz. Seçilmişlerin se­çilmişidir; nur menbaı, esrar madeni, sevilmişlerin önderidir. Bu ma­kamda hâl ilm-i ilâhî dairesindedir.

Makamın sahibi şuhûdunda ağyar kalmayıp kalbi, masivadan kurtulmuştur ve Allahu Teâlâ’nın ve insanların yanında beğenilmiş­tir. Kendisi herşeyden razıdır (muhakkak ki Allahu Teâlâ’nın razı ol­duklarından razıdır) değeri yüksektir. Bu kâmilin seyri anillahtır. Yani Hz. Hayyul Kayyum muhtaç olduğu ilimleri kendisine bahşet­miştir. Âlem-i Gayb’dan Şehâdet Âlemi’ne Allahu Teâlâ’nın izni ile dönmüştür. Böylece kendisine ihsan edilen marifetlerle insanlara faydalı olur. Lâzım olan hikmet ve nasihatı in­sanların seviyesine göre, onların anlayacağı derecede söyler. Bu kâmilin hâli makbul hasletlerdendir.

Onda Huzûr-ı hayret vardır. Bu hayrettir ki Ya Rabb! Sana olan hayretimi artır duası Hz. Sıddîk-ı Ekber’den bildirilmektedir. Bu hay­ret sülûkun başlangıcında olan hayret değildir. Bu kâmilin sıfatların­dandır.

Bunların sahibi her sözünü tutar sözünden dönmez. Herşeyi ye­rine koyar ada­letten ayrılmaz. Yeri geldiğinde o kadar infak eder, mal verir ki tanı­dığı olmayan görse onu israf ediyor zanneder. Yerini bulmayınca o kadar az verir ki tanımayan bahîl ve hasîs zanneder. Kendini öven kimseye, vermeye lâyık değilse bir şey vermez. Ken­dini kötüleyene ve ihsana uygunsa kendini kötülediği için hakkını vermemezlik et­mez. O kerem menbaıdır. Bu güzel haller gönül sahibi olan velilerin şanıdır.

Bu makamın sahibi her hâlinde vasat hâldedir. İfrat ve tefritten uzaktır. Bu vasat yol dile kolaydır ama yapmak zordur. Bu güzel ah­lâkla sıfatlanmayı herkes arzu eder. Bu sıfatta olanları sever onlardan edeple bahseder. Lâkin vasat hâl, bu vuslat yolu çok zor olduğundan onunla sıfatlanmış olan azdır. Zira o, bu makam sahiplerine mahsus bir lütf-i celil ve sıfat-ı cemildir.

Allahu Teâlâ Hazretleri buyurdular ki: “Kim benim veli kuluma düş­manlık ederse ben ona savaş açarım.”

[3]

Veli kul Allah (c.c)’na ibadeti hakkıyla ifâ eden ve ibadet arasında isyana düşmeden birbiri ardından ibadet vazifelerini yerine getiren demektir. Bir kimsenin veli olması için hem kulluk vazifesini yerine getirmesi hem günahlardan kaçınması şarttır. Nasıl peygam­berlerin masum olması gerekirse, velilerinde mahfuz olması gerekir. Şeriata bir itirazı olan ise gurura kapılmış durumda ve kendini al­datmakta­dır.

El-Kureyşî der ki: “Velinin mahfuz olmasından maksat, ayağının sürçmesi veya hataya düşmesi hâlinde Allahu Teâlâ’nın onu o hâl üzere bırakmamasıdır. Hataya düşerse Allah ona tevbeyi ilham eder, o da tevbe eder ve bu durum onun veliliğine bir halel getirmez. “ Ha­diste Allahu Teâlâ’nın harp ilân ederim sözü hakkında el Fâkihânî şöyle diyor: Burada beliğ bir mecaz vardır. Çünkü Allah'ın sevdiğin­den hoşlanmayan Allah (c.c)’na muhalefet etmiş olur. Allah (c.c)’na muhalefet eden O’nunla karşı karşıya gelir. Allah kendisiyle karşı karşıya geleni ise helâk eder. Ayrıca Allah'ın veli kullarına düşman olanların, Allah'ın kendilerine düşman olmasını gerektirecek bir du­rum içine düşmesi yani Allah'ın veli kullarını sevmenin Allah'ın sev­gisini kazanmaya sebep olduğunu gösterir. Allah'ı en iyi bilen ve ta­nıyan kimse onun azamet ve kudretine karşı hayreti ve sevgisi en fazla olan kimsedir ki bunlar da evliyaullahtır.

Bir mürid-i sâdık önce amellerle işe başlaması ardından, hâllere yükselmesi, sonradan hâller ile amelleri bir araya getirmesi gerekir. Böyle müntehi bir mürid mahbublar tarîkına alınmış mürîd olur. Ruhu ilâhî huzura cezbedilmiştir. Ruhu kalbinin, kalbi nefsinin, nefsi de bede­ninin, kendisine tâbi olmasını ister. Böylece müntehi bütün külliyeti ile Allah (c.c)’na kâim ve onun huzurunda her an secde eder vazi­yette bulunur.

Buna işaretle Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Rab olarak Allah (c.c)’na, din olarak İslâm’a ve peygamber ola­rak da Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem’e tabi olan kimse ima­nın halâvetini tatmıştır.”

[4]

Bir müminin kalbiyle imanın tadını alabilmesi için Allah'ın zât, sı­fat ve fiillerini gâyet güzel bilmesi lâzımdır. Din olarak İslâm’ın esaslarını her şeye tercih etmek ve Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem’i yüce bir peygamber olarak sevip ona tâbi olmak zorun­da­dır. Aksi halde kalpte iman feyizlerini hissetmesi asla mümkün ola­maz. Kapanmış bir gözün renk güzelliklerini, işitmez bir kulağın nağmeleri gibi insan kalbindeki günah-ı kebâireyi is­yan ve nisyanı temizlemek için gözyaşıyla beraber ihlâsla istiğfar ile zikrullaha de­vam etmek lâzımdır. Allah ve Rasûlünu sevip, sünne­tini öğrenip kendine rehber edinmekle onun getirdiği şeriata sahip çıkmakla ma­lını canını bu uğurda feda etmekle mümkündür. Aksi halde Allah ve Rasûlüne tabi olmayan kişi de imanın halâvetini tat­mış olamaz.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Sana ruhum ve cesedim bütünüyle secde etti.”

[5]

Hz. Ebu Hureyre (r.a)’dan rivâyet olunduğu üzere Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Namaz dinin direğidir.”

[6]

Namazda on haslet vardır. Rabbin rızası, kalbin nuru, yüzün zîneti, bedenin huzûru, kabrin yoldaşı, rahmetin inmesi, göğün anahtarı, mîzanın ağırlığı, Cennet’in pahasıdır. Cehennem ateşine perdedir. Namazı vaktinde erkanıyla kılan kimse, dininin direğini ayakta tutmuş; onu terkeden, dinini yıkmıştır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ

“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah’a secde ederler.”

[7]

Burada gölgeler manasına gelen “zilâl”den maksad, ruhların sec­desi ile secde eden cesetlerdir. Böylece muhabbetin özü ve ruhu onla­rın bütün zerrelerine sirâyet eder. Allah’ın zikrinden ve Kur’an-ı Ke­rîm tilavetinden muhabbet ve meveddet duyarak zevk alırlar ve isti­fade ederler. Allah onları sever, kendilerine bir nimet olarak mahlu­katına da onları sevdirir.

Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadiste Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril’e: “Allah falanca kulu sevdi. Sen de onu sev” diye nida eder. Cibril de onu sever ve semada şöyle nida eder: “Allah Teâlâ fa­lancayı sevdi, siz de onu seviniz.” Bu nida üzere sema ehli de onu se­ver. Sonra o kul yeryüzündeki insanların sevgisine mazhar olur.”

[8]

Meşâyih-i kirâm hazretleri buyurdular ki: Temkin makamına va­sıl olmayan kimsenin mürşidlik etmesi caiz olmaz. Mürid iki kısım­dır. Biri seyr-i sülûk eder sonra cezbeye tutulur, diğeri evvelâ cez­beye tutulur sonra seyr-i sülûk eder. Tab’ında sadakat cevheri gizli bir mürid, kâmil bir mürşid aramadan bir sâlik-i nâkıs veya bir meczub-i nâkısın kemendine boynunu kaptırırsa bütün istidatlarını ve kemâle yönelik kabiliyetlerini hebâ etmiş olur. Ricâlullahın men­zilelerine ve kemâl makamlarına ulaşamaz.

İrşadları sahih olan mürşidlerimiz bütün fenâ mertebelerini geç­tikten sonra bekâ-i hakîkî ile bekâ billaha eren Allah dostlarıdır. İrşâd makamı, mukarrabiyet makamı üzerindedir. Çünkü mukarrebiyet makamında bulunan temkin makamında bulunması lâzımdır. Kur-biyyet makamına ulaşmak cismânî ve ruhânî bütün beşeriyyet sı­fat­larından kurtulmakla olur. Dünya ve ahiret endişesi terk edile-cektir.

Velâyet derecelerinin ilki velînin kendisinin fânî, Hakk’ı müşahadesinde onunla bâkî olmasıdır. Velî o kimsedir ki Allah tara­fından kerâmetlerle teyid olunduğu halde onları gizler. Üzerinde velâyet nurları parlar. Kendinden bahsetmez. Allah’tan gayriye gö­nül vermez. O’ndan başkasıyla karar kılmaz, teselli bulmaz.

Yine onlar dünya metaına meyil ve tenezzül etmezler. Şehvet­lere tâbi olmadıkları gibi nefsânî arzulara da iltifat etmezler. Kendile­rini eşrafın ve avamın ziyaret etmesi onların gönüllerine kibir getir­mez. Çünkü böyle şeylerin tesirinden kurtulmuşlardır. Hırka ve ben­zeri şeyleri sahip olmalarıda onları meşgul etmez. Kerâmetlerin zu­huru onlar için vasat şeylerdendir. Bunlarla meşgul olmazlar. Hangi bir yüksek sıfat bir velide bulunuyorsa o sıfat, derecelerine göre bü­tün peygamberlerde kemâl hâlinde mevcuttur. Özellikle Hz. Mu­hammed Mustafa sallallâhu aleyhi vesellem ’de. O evvelkilerin ve sonrakilerin ekmelidir.

Ehl-i hakîkat demişlerdir ki: Rasûllerin mertebelerinin ednâsı ne­bîlerin mertebelerinin âlâsıdır. Nebîlerin menzillerin ednâsı sıddıykların mertebelerinin âlâsıdır. Sıddıklerin menzillerinin ed­nâsı şühedâ menzillerinin âlâsıdır. Şehidlerin menzillerinin ednâsı salihlerin mertebelerinin âlâsıdır. Salihlerin menzillerinin ednâsı müminlerin mertebelerinin âlâsıdır.

Hz. Ali (r.a) Ebu Bekir (r.a)’a: “Yâ Ebâ Bekir, amel ve mücahedede daima bize tekaddüm edişine sebep nedir?” diye sorunca Hz. Ebu Bekir (r.a):

“İnsanları iki kısım gördüm. Bir kısmı dünyayı bir kısmı ukbayı ister. Ben Mevlâyı istedim.”

“İslâm’a girdiğim günden beri doyasıya yemek yemedim. Marifetullah (Allah'ı bilmek, düşünmek) zevki bana dünya taamın­dan daha lezzetli geldi.”

“İslâm’a girdiğim günden beri kanasıya su ve şerbetlerden içme­dim. Muhabbetullah zevki bana dünya şerbetlerinden daha lezzetli geldi.”

“İslâm’a dahil olduğumdan beri karşılaştığım iki amelden yani dünya ve ahiret amellerinden herzaman evvelâ ahiret amelini tercih ettim.”

“Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem’e mülâzemet ettim. O’ndan bir an bile ayrılmamaya gayret eyledim. Velevki gâr’ı Sevrde dâhi olsa beraber bulundum, onun sohbetinden feyz aldım. Elhamdulillah.”

Cenâb-ı Hakk’ın “Bana dua edin icabet edeyim” mealindeki âyet-i kerîmesindeki bahisle “Biz dua ediyoruz fakat duamız müstecab ol­muyor” diye dert yanıp sorduklarında, arifibillah İbrahim Edhem hazretleri şu cevabı vermiştir: “Sizin kalpleriniz on şey üzerine öl­müştür, siz Allah'ı bildiniz hakkını ödemediniz. Allah'ın kitabını okudunuz onunla amel etmediniz. Şeytana düşmanlığınızı iddia etti­niz, onu kendinize dost ve yâr edindiniz. Rasûlullah’a muhabbetinizi iddia ettiniz. Onun yolunu ve sünnetini terkettiniz. Cenneti sevdiği­nizi iddia ettiniz, fakat cennet için ameli salih işlemediniz. Ateşten korktuğunuzu iddia ettiniz fakat günahlardan sakınmadınız. Ölü­mün hak olduğunu iddia ettiniz fakat ona hiçbir hazırlıkta bulunma­dınız. Başkasının ayıplarıyla meşgul olup kendi ayıplarınızı görme­diniz. Allah'ın verdiği rızkı yersiniz fakat ona şükretmezsiniz. Ölüle­rinizi kabire defneder yine de ondan ibret almazsınız.”





[1] Fecr Sûresi, Âyet 27-30
[2] Kalem Sûresi, Âyet 4

[3] Hadis Kudsî, Sahihi Buhari

[4] Sahih-i Müslim,
[5] Hadis, Müslim
[6] Hadis, Buhârî, Müslim
[7] Ra’d Sûresi, Âyet 15
[8] Tecrid-i Sarih Tercümesi

 



İLAHİ & ZİKİR

Anket

SİTEMİZİN İÇERİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCENİZ NEDİR?:

ARŞİV LİSTESİ

Hz. Pİr Mevlana

Restoran, kafe, çay bahçesi, otel,
halıcı, kasap, döviz bürosu çoğunlukta
olmak üzere farklı iş yerlerinin özellikle
''Mevlana'' kelimesini kullanmaları bizi
rahatsız etmektedir, rahatsızlığımızın sebebi
ise isim olarak bilinen aslen sıfat olan
kelimenin taşıdığı anlam ve önemi idrak
edilmeden ticari faaliyetlerde kullanılması
ve bunun devamı olarak kelimenin taşıdığı asıl
manevi değerini kaybetmeye başlamasıdır.
--->> Devamı