Skip to Content

MEŞİHAT ÂDABI

Muhakkıkîn katında şeyh üç kısımdır. Sohbet şeyhi, zikir şeyhi, Hırka şeyhidir.

Şeyhe layık olan niyyeti halis olmak ve halkın kendisine tabi olmasına muhabbet etmemektir. Zira insanın cibilliyeti bundan hoşlanır.

Nitekim sallahü aleyhi vesellem efendimiz buyurdular ki, “dağ yerinden ayrıldı derse inanın, fakat bir kimse ahlâkını değiştirdi derlerse inanmayın” Çünkü insan ne huyda yaratıldıysa onu terk edemez, müstesnası pek azdır. (Hadis, Münâvî Feyzül Kadir)

Şeyh irşad olmak için kendisine gelen bir kimseye hemen zikir telkininde bulunmamalı, ve onun sıdkının zahir olması için teenniyle davranmalıdır. Bir müddet onu tecrübe ettikten sonra talibin istidadına göre talimi tarikat tarif eder. Eğer Cenab-ı Hak o kimseye istidad vermemişse zikir telkin etmek caiz değildir.

Hoca Ubeydullah ahrar (k. s) buyurdu ki, bir şeyh ki, evvel nazarda müridin istidadını bilemez ve hangi hal ve makama varacağını anlamazsa ona şeyhlik caiz değildir. Şeyhlik adâbından biri de; Şeyh için müridin malından tenzih lazımdır. Müridin malından bir şeyde tama’ı olmamalı ve mala mülke asla iltifat etmemelidir. Müridin hizmetiyle de alakanmamalıdır. Zira makam-ı irşad her makamın fevkindedir. Sadık bir mürid gelir de malının tamamını infak etmek isterse, şeyh ona izin vermemelidir.

Cüneyd-i Bağdad (k. s)nın yanına bir mürid geldi. Malının cümlesinden sıyrılmak istedi. Cüneyd (k. s) onu men ettiler. Vaktaki o müridde hal ve kuvvet hasıl oldu, o vakit buyurdu ki:

“Evvelce senden emin değildim, eğer şimdi malının cümlesini tasadduk etmek istersen sana bir şey lazım gelmez.” Eğer sadık müridin himmeti âlî olursa bu uğurda malının cümlesini tasadduk caizdir.

Ebu Bekr’i Sıddîk ve Ömer-ül Faruk (r.a) hümanın yaşayışlarına bakılırsa meşihat adâbından biri de, (İsâr) dır. Yani infak edip dağıtmaktır. Şeyhin infak ehli olması müridin sadakatını artırır. Bu hali gören müridin hüsnizannı artar töhmet akideleri çözülür. Feyz kapısı müride kapanmaz.

Şeyhin vazifelerinden biri de, emri bil ma’ruf yani (iyiliği emretmek) ve nehy-i anil münker yani (kötülükten nehy etmek) tir. Müstehabbat ve mekruhat şeyhin nefsinde tahakkuk etmediği takdirde, bunların biri ile emr etmesi,veya nehy etmesi şeyh için layık değildir. Çünkü kendi nefsinde olmayan şeyle emr etmenin tesiri olmaz.

Risali-i Kuşeyri’de zikr edildiğine göre; Hallac-ı Mansur (k.s)’a fakirlikten sual olunmuş. Cevab vermeden hemen evine girmiş ve çıkmış, ondan sonra fakirliği tarif etmiş. Demişler ki, “Ya şeyh, önce niçin cevab vermedin?” deyince: “Önce bir miktar paraya malikdim. O vakit benim fakirlik hakkında sohbet etmem yerinde olmaz diye eve girdim. Malik olduğum miktarı tasadduk ettim, şimdi fakirlikten bahsetmek benim için mübah oldu” demişlerdir.

Meşihat adâbından biri de, tarikin zayıflarına rıfk ile muamele etmek lazımdır. Müridin halinde ülfeti terk ve nefse muhalefet gibi hallerde, kadir olamadığını ve zafını görürse müsamaha eder. Tarikden red etmez. Bu gibi müridlere ruhsat ile ameli emr eder. Onu meşakkatli riyazattan men eder ki, sü’adâ zümresinden nefret etmesin. O müridi lütuf ve kerem ile sü’adâ ile oturtup, onlarla sohbet ve ünsiyet sebebiyle muhabbet hasıl olur ki, ibâdet ve mücahedeye tahammül edebilsin.

Meşihate müteallik vazifelerden biri de, müride telkin-i zikr ettiği vakitte, müridin kalbinde olan hicabların zevaline niyyet etmelidir. Müridin kalbine hal ve varidatın vürudu niyetiyle teveccüh etmemeli ki, belki o halde tahammül edemez ve müridin karşısında oturur ki, İsti’dâd ve kâbiliyetine göre müridin kalbinde hal ve feyz intiba eder. İsti’dâd’lı müridin süratle sülûkünu men ile isti’dâdını gölgeleyip sülûkunu tehir ederse, daha ahsen ve evla olur.

Şeyhe layık olan zaruret olmadıkça dizlerinin üzerine edeb ile oturmaktır ve edeb ile tekellüm edip, mâlâyâniden ve heva ve hezelden ârî olarak fuzulî sözlerden tevakki etmek lazımdır. Şeyh, müride hitabında, Cenab-ı Hakk’dan fehim ve idrak taleb eder. Eğer şeyh gadab ederse, mürid bunda bir mana murad olunduğunu teemmül etmelidir.

Şeyh Muhammed Ma’sûm (k.s) gadab ettiği zaman (Yahribullahu beyteke) buyururlardı. Bunun manasını soranlara “Cenab-ı Hakk enaniyetinin harab etsin demektir” derlerdi.

Ali İbn-i Hamid der ki; Seriyy-i Sakatî (k.s) yi ziyarete gittim kapısında durdum: Allahım, beni senden meşgul eden kimseyi sen kendinle meşgul etki, beni bıraksın” dediğini işittim bu dua bereketiyle Cenab-ı Hakk bana tevfikinı ihsan etti de, Haleb’den kırk kere Hacc’a gittim.

Nitekim Âyet-i Kerimedeki (Fahla’na’leyk)den murad; “Dünya ve Ahiretten muhabbetini çıkar.” demektir. Şeyhe layık olan müridin kelamına müsamaha yapmamak ve itiraz da etmemektir ki, Mürid de her taraftan yeis ve inkisar hasıl olmasın. Eğer bir mürid’de masiyet zahir olursa, Şeyh ona işaret ve kinaye ile nasihat eder ki, Şeyhin muhabbeti müridin kalbinden zail olmasın. Yalnız Müridin itikadı sadık olursa, Şeyh masiyetini sarahatan zikr ederek itab eder.

Şeyhe lazım olan hâl galebesiyle zahir amelleri terk etmemektir. Belki salih amellerle evkatını muhafaza etmek lazımdır. Yoksa “amele ihtiyacım yoktur” diye tehayyül etmemelidir. Çünkü zahirde evkatını zai etmek batınında tehavün ve keselâ husule getirir. TarikatıNakşibendiye’nin itikatı ehli sünnet velcemaat itikadıdır. Ubudiyetin ve huzurun devamında tariklerin hepsi birdir yalnız fark surettedir.

Resulullah (s.a.v) Efendimiz Hazretlerine tabi olmadan sünnetine ittiba etmeden devam-ı ubûdiyet ve huzur mümkün değildir. Şeyhe layık olan nefsinin hukukunda insanlara müsamahakar davranmalıdır, yani tazim ve hürmet gözetmemelidir. Fakat müride layık olan hizmetini ifada kusur etmemektir.”Ben Şeyhime şöyle hizmet ettim.” Diye hatırına bir şey getirmemeli ve bütün hallerde zahir ve batınından gaflet etmemelidir. Şeyh müridi bazan keyiflendirir, bazan da kederlendirir. Müridin bütün esrarına muttali olur. Rüyalarını ve hallerini dinler, fakat makamatta bildiği şeylerin hepsini izhar etmez. Bazan da teşvik için izhar eder ki Cenab-ı Hakk’ın nimetlerine şükrünü artırsın.

Allah (C.C.) buyuruyor :

“Hatırlayın ki Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” (İbrahim Sûresi, Âyet 7)

Şeyh için bu hal evvelki halinden güzeldir” demek caiz olur. Bir halde daimi kalmak uzaklık ve hicabdır. Havf ve reca de edeb müsavidir. Bu tarikde kalbin inkisarı ve aczi gerektir.

Şeyhe layık olan Hakk’tan gayriye, hâle ve makama teveccüh etmemektir. Bunlardan hiçbirini arzu etmez. Ancak Cenab-ı Hakk’ı murad eder.

Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerinden ahval, makam ve mükâşefeden sorulmuş, buyurmuşlar ki:” Ben (lâ) kelimesiyle cümlesini nefyettim. Şimdi maksud ve matlubum hakk Teala’dan başka yoktur. Ancak zat-ı ilahi kaldı.” Talibe layık olan mükaşefette zahir olan şeylerin hepsini nefyetmeli, dünya ve ahirette yalnız maksûdu, ehadiyet sıfatıyla mevsuf olan vahid-i kahhar

Cenab-ı Hak azze ve celle olmalıdır.

Allah (C.C.) buyuruyor:

“(Resûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.” (Sad Sûresi âyet, 65)

Hafız habibullah der ki: “Hoca Muhammed Bâki (k.s)’nin yanına halvette iken izinsiz girdim. Maksadım bir rüyamı söylemekti. Hoca (k.s) buyurdu ki: (Ya Hafız benim indimde ne hal var ne makam var !) hemen çıktım fakat ahval ve zikirden bende bir şey kalmadı, belki kalbimden zikir de zail oldu” Mürid şeyhin kerem ve lûtfuna itimad etmemeli, hatta bir yabancı gibi korku ve edeb ile hizmet etmesi lazımdır. Fakat zamanımızda böyle müridlerin bulunması, kibrit-i ahmerden daha nadirdir.

Himmet: Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevî yardımıyla, birisine himâye veya yardım velîetmesidir. Bu, Allah’ın himmet sâhibi olan kullarının, arz üzerinde bulunan bütün insanlara şefkât ve merhametleri îcâbı, dünyâ ve âhiret saâdetlerini kazanabilmeleri için fî-sebîlillah muâvenet ederler. Hiç kimseden de menfaatleri karşılığı hiçbir şey beklemezler; niyet ve arzûları da Hakk rızâsı içindir.

Ârif-i billah: Mürşidi kâmil, Hakk’ın nûru ile Cenâb-ı Hakk’ı bilen evliyâsıdır.

Rikkat-i Kalb: Allah’ın nazarı mü’minlerin kalbinedir. Tecellîside mü’minlerin sadrınadır. Kalb, nazargâhı ilâhîdir. Mü’mini kamilde rikkat-i kalb, yufka yürek, acıma hissi, merhamet duygusu ve şefkat ile dopdolu olan bir gönül vardır.

Sohbet-i şeyh zikirden ahsendir. Amma edebe ve hukuka riâyet edilirse. Fakat edebe ve hukuka riâyet edilmediği takdirde zararı faydasından çoktur. Eğer mürîdin kalbinden şeyhin hürmeti sâkıt olacağını şeyh bilirse, o müridi yanından uzaklaştırmalıdır. Şeyh üzerine vacib odur ki müridi, şeriat ve ibâdetle meşgul etsin.

Râzi rahimehullah der ki:”Mürşid olan şeyh daimi surette evliyaullah içinde mestûrdur. Bu sebeple avamdan mahfî olacağı daha açıkdır. Bunları ancak bâtın erbabı bilir.

Nitekim hadîs-i kutside Cenab-ı Hak, (Velisini ondan başkasının bilemeyeceğini başkalarından gizlediğini) beyan buyurmuştur. Kümmelîn (evliyaların seçilmişleri) mertebesine yükselememelerinin sebebi, tâliblerin sıdkının azlığındandır.

Râzî rahimehullah yine buyurdu ki:”Malik ibni Dinâr (k.s)’a bir adam: “dün gece seni cennette gördüm” salına salına gidiyordun” demiş. Mumâileyh cevaben: “Şeytan seninle benden başka maskara edecek kimse bulamamış mı ki:” buyurmuş ve ilave etmiş: “Cenab-ı Hak bizi bu fena zamanda yerin dibine batırsa müstehakız.” Demiştir. Yine Rahimehullah buyururlar ki: “Bu asırda meşihat davası yapan kimselerin çoklarının sohbeti semmi katildir (öldürücü zehirdir). Yalnız Cenab-ı Hak’dan ilham ile yahut ehli tarikden sadıkların şehadeti ve sıdkının emmaresi zâhir olursa, onunla musahabet de fayda olur. İzinsiz şeyhliğe başlayan kimsenin ifsâdı, islahından çok olur. Bu gibi şeyhlere Kuttâ-ı târik-ı (yol kesici) günahı yazılır. Böylelerinden kaçınmak lazımdır. Çünkü bunlarda, insan kılığında şeytanlık vardır ki onu bilmek çok zordur.

Babadan veya dededen miras, müteşeyyih evlatlarla, ilimsiz ve amelsiz şeyh kisvesine bürünmüş kimselerle musâhabet (sohbet etmek) caiz değildir. Her kim ki, Cenab-ı Hak ile “Sıdkım hâlısdır, Hakiki rütbeye erdim” diyerek şeriat-ı garraya tabi olmazsa ve tekalifi şer’iyye’nin kendinden sakıt olduğunu iddia ederse, iyi bilsin ki, böyle olan kimseler zındıktır. Böyleleriyle ünsiyetten sakınıp bunların sohbetinden derhal uzaklaşmak lazımdır. Böyle echel müteşeyyih müsvetteleri bilmelidirler ki, şeriat, hakikat tohumunun kabuğudur. Kabuk yardım etmezse tane nema bulmaz ve büyümez. Halbuki, ehl-i hakikat ittifak ve ittihad ettiler ki, bir hakîkat ki, şeriat o hakikatı red ederse, o hakikat değildir; zındıkadır. Her kim ki tekalif-i ilahi ipini boynundan atarsa bâtıla ve dalalete düşer.

Cüneyd-i Bağdadî (k.s) buyurdular ki: “Bir kimse havada bağdaş kurup otursa dahi iltifat etmeyin ancak şeriat ve sünnet üzere ise o başkadır.

Şeyh Rabb’ıyla ünsiyet için kendine özel bir vakit ayırmalıdır ve huzurun kuvvetlerinden kendisi için husûle gelen hâle itimat etmemelidir.

Resulullah (s.a.v) Efendimiz Hazretleri buyurdular ki:”

Benim için bir vakit var ki, ben o vakitte Cenab-ı Hakk ileyim. Başkalarıyla meşgul olamam”. (Keşfül Hafâ)

Huzûr halinin istimrârı, zâhir ve bâtında (masivallahü Tealayı ) terke kuvvet husûle getirir. Sonra nefsinde, yine adetine rücû eder. Buna binâen şeyh kendisinde olan temkin hâlini her gün teftiş etmezse aldanmış olur.

Şeyh muhyiddin (k.s) buyurdu ki: “Çok şeyhleri gördüm ki, kendi hallerini teftiş etmedikleri için kendi mertebelerinden düşmüşlerdir.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de buyurdu:

Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona imkân verildiğindeisecimri kesilir.” (Meariç Sûresi, Âyet 19-21)

Bu âyette Cenab-ı Kibriya, nefisde olan her rezaili cem etmiştir ve şunuda izhar etmiştir ki, nefsin hilkatında mevcut olmayan faziletleri, nefsin kazanmasını izhâr buyurmuştur. Öyle ise nefsi terbiye etmek lazımdır ve nefsin cibilliyetinden korunmak vacibdir vesselam. Ve yine (k.s) buyurdu ki: “Şeyhe mahsus bir zâviye ister ki kendisinden başka gerek mürid ve gerekse başkası girmemelidir. Yalnız yanında olan havâs girer. İkinci bir zâviyede eshabı ile içtima etmek için lazımdır.Kendi esrâr ve harekâtını izhar etmemek şeyh için vacibtir.

Resulullah (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurdular: “Bir kimse Kur’an okur İslâm fıkhını bilirde, sonra sultandan bir menfaat olur amacıyla sultanın kapısına varırsa, kaç adım attıysa o adımlar kadar cehennem’e adım atmıştır.” ( Hadis; Deylemi, Müsned)

Bir mürid, tarika ilk adımını attığında dünyadan ve helalinden, zühd etmesi lazım gelir. Şüpheliden ve haramlardan sakınmalıdır. Zira haram ve şüpheli şeylerden, avâmın bir kısmı da kaçınır. Nerede kaldı ki, sâdât-ı kirâm, tarîkına sülük eden sakınmasın. Muvaffak olan için bu kadar kâfidir.

Nas içinde manevi mertebe ruhani hal ve keramet iddia edenlerin, bizce ölçü mi’yarı belli olmuştur. Kim Allah ve O’nun Rasulüne daha çok edeb ve itaatte bulunuyorsa ancak o kimse kamil mü’mindir.

Ya Resulullah senin gibi dayanak ve desteği olunca; ümmette gam, keder kalır mı? Kaptanı Nuh olan geminin, denizin dalgalarından korkusu olur mu? Cananın kapısında sailliği, dünya saltanatına değişmem. Çünkü bu kutsi kapı sayesinde kişi,fazilette fezaya erişir. Ey zuhuru ile hayata gençlik getiren Efendim; yeryüzü senin barigahına saha olduğu için kıymet kazanmıştır. Semalar, senin karargâhına damını öpebildiği için ulvîdir.Yedi cihet, senin nurunla aydınlanmıştır. Türk, tacik, arap senin kölendir.Cihanda hayat güneşini parlattın, köleleri efendilik mertebesine yükselttin. O’nun medhiyelerini bu uslübla ebediyyete kadar devamlı, durmadan söylesem yüzlerce kıyamet geçer. Ben sözlerimle haşa ki Efendimi medh edemem. Ancak O’nu senâ etmekle sözlerimi kıymetlendirip değerlendirdim.

Sad bin Hişam Fahri Kâinatın dârı ahirete intikalinden sonra, Hazreti Aişe (r.a)’ye Resulullah’ın edeb ve ahlâkından sormuştu. Hazreti Aişe (r.a) validemiz cevaben:

“Siz hiç Kur’an-ı Kerim okumadınız mı?

- Okudum

- Resulullah’ın edeb ve ahlâkı Kur’an’dan ibarettir”
Evet o, edeb ve ahlâkı Kur’an âyetlerinden almıştı. Mevlayı Müteâlimiz onunahlâkını Kur’an’da medhediyor.

Cenab-ı Hak Hazretleri: “Sen,şüphesiz pek büyük bir ahlâk üzerindesin”buyuruyor.

Allah kelâmı ile edeb ve ahlâkı tebcil edilen bir peygambere ümmet olmak şerefine mâlikiz.

Elhamdulillah...

Peygamber-i Zîşan Efendimiz buyuruyor ki :

“Beni Rabb’im terbiye etti de edebimi ne güzel eyledi”

Şu halde bizim salâh ve felahımız onun ahlâk ve edebini bilip ona uymakla olacaktır.Burada bilmünasebe Cenab-ı Peygamber Efendimizin güzel ahlâklarından bir nebze bahsedelim:

Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v): “İnsanların en şecaatlisi, en adili, en iffetlisi idi. İhsan ve keremde nebatlara can veren sabâ rüzgarına benzerdi. Altın ve gümüş yanında sabahlamaz; fakirlere, muhtaçlara dağıtırdı.

Cenab-ı Hakkın lûtfettiği dünyalıktan ancak ehline yetecek kadarını alırdı. Hayatı boyunca istiyeni mahrum etmemiş, el uzatanı boş çevirmemiştir. Yoksulları terslemezler; “Velev ki yarım hurma ile de olsa nefsinizi ateşten koruyunuz” buyururlardı. O’nun cömertliği şöyledir.

Şahadet kelimesinin (Lâ) sından başka, ömründe bir şey isteyene (Lâ) yani yok demedi. Evet demesiyle de lûtüf ve ihsanı coşardı.

Sahâvet: Cömertlik, ihtiyaç sâhiplerine infak ve ihsânda bulunmak.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

“Hayır olarak harcadığınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa karşılığı size tam olarak ödenir ve aslâ haksızlığa uğratılmazsınız.” (Bakara Sûresi; Âyet: 272)

Muhtelif Âyet-i Celîlelerde ve Hadîsi Şeriflerde yapılan iyilik, infâk ve ihsânın hiçbir zaman karşılığının zâyî olmayacağı beyan olunmuştur.Dünyâda Allah için ihlasla verilen hayır ve hâsenâtın mükâfât ve semeresinin, âhirette mutlakâ görüleceği ve mü’minlerin mahrum bırakılmayacağı bildirilmektedir.

Peygamber Zîşan Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır:

“Cenâb-ı Allah kerîm’dir, kerem sâhiblerini, âl-i cenab ve cömertleri sever. Denî ve düşük tabiatta bulunanlardan ikrâh eder.” (Hadîs, Tirmîzi)

“Cömertlik ve ihsan; Cenâb-ı Allah’ın azim sıfatlarının büyüklerindendir.” (Câmi-ûs-sagîr)

Bir kimsede sehâvet sıfatı varsa ki o ne güzel haslettir. Cenâb-ı Hakk onları sıkıntılardan kurtarır ve ummadıkları yerden merzûk eder.

Server-i enâm aleyhis’salâtü ve’s-selâm Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır: “Velev ki bir hurmanın yarısı da olsa, sadaka vermekle kendinizi Cehennem ateşinden koruyun. Ona da mâlik değilseniz, insanların gönüllerini mesrur edecek güzel bir sözle de olsa onları sevindiriniz.” (Hadîs, Buhârî, Müslim)

Sadaka, yapılan iyilik ve hayrın adıdır. Sadaka vasfına sâhip olan herşey, hatta bir yarım hurma veyâ güzel bir söz de başlı başına bir iyilik ve insanı Cehennemden koruyan bir kalkandır. Bu sebeble hayrın azı çoğu değil, iyilik olarak yapılmış olması esastır. Yapılan hiçbir iyilik de küçük görülmemelidir. İnsanı Cehennem azâbından koruyacak olan yaptığı hayır ve hasenâtıdır. Şu halde yapılan iyiliklerin ihlaslı bir niyetle Allah için yapılmış olması da şarttır.

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır: “Gerçekten tasadduk, Cenâb-ı Hakk’ın gadâbını söndürür ve insanı saâdete ulaştırıp sû-i hâtimeden muhâfaza eyler.” (Hadîs Müslim, İbn-i Mâce)

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Mü’min kimsenin sadakası, ömrün artmasını gerektirdiği gibi, sû-i hâtimeden muhâfaza eder.” buyurmuştur. (Hadîs Tirmîzi, Ahmed bin Hanbel)

Peygamber Efendimiz aşırı hürmet ve ta’zimi hoş görmezler, çok zaman elini öptürmeye müsaade etmezler, bir toplantıya geldiklerinde bulundukları yere otururlar, ayağa kalkarak ta’zimde bulunulduğun da yüzleri kızarır, pek memnun olmazlardı. En büyük şiarları tevazû idi. Bir acûze bir iş için müracaat etse işini bitirinceye kadar onunla yakından alakalanırlar;” Müslüman kardeşinin işini görüp, yardım edene Allah yardım eder; sıkıntıdan kurtaranı, Allah kıyamet gününde sıkıntıdan kurtarır; ayıbını örtenin Allah ayıbını örter” buyururlardı. Herkese layık olduğu kıymeti verir, hakkı olan iltifatı yaparlardı. Akraba ve yakınları ziyaret ederler. Misafirlerine bizzat hizmeti vazife bilirlerdi.

Dilin afetleri: Sükûtu tercih etmek sükûttan istifade etmektir. Hakikat Tâlibi zaruret olmaksızın konuşmamalıdır. Arkadaşı veya tanımadığı bir kimse ona bir şey sorduğu zaman kifâyet mikdarı cevap verir. Dilin afetleri çoktur. Gıybet: Kardeşinin arkasından o duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek şeyler söylemek. Nemime: İki kişi arasında laf götürüp getirmek.

Hemz: Fesad çıkaracak söz söylemek.

Lemz: Ayıplamak, gözüyle, kaşıyla işaret edip birbirinin aleyhinde fısıldamak.

Kizb: Yalan söylemek.

İstihza: İnsanları alaya almak, eğlence konusu yapmak. Dinin bazı hükümlerini yalanlamak, bazı kimseleri medihde ileri gitmek güzel konuşmak suretiyle arkadaşlarına sitem ederek onların arkasında kendini gösterme arzusunda bulunmak dilin afetlerindendir. Bilinmelidir ki, mâsiyetten sakınmak bütün ibâdetlerden efdâldir.

Bu manada büyükler: “Ey insan dilini tut ki seni sokmasın çünkü sahib olmassan o bir yılandır. Kabirlerinde dili yüzünden ölen nice insanlar vardır. Nice kahramanlar onun karşısına çıkmaktan korkarlar.” Demişlerdir. Susmak selamettir. Asıl olanda budur. Yoksa insan düşünmeden söylediği bir sözden her zaman pişmanlık duyabilir. İnsan bir konu üzerinde konuşmaya mecbur edilirse şeriatın emir ve yasaklarını dikkate alarak konuşmalıdır. Yerine göre sükut etmek Allah’ın kullarının özelliklerindendir. Yerine göre konuşmak nasıl bir fazilet ise hataya düşmemek içinde sükut etmek de aynı şekilde bir fazilettir. Yeri geldiği zaman gerçeği meydana koymak en şerefli hasletlerden birisidir. Bir münkere mâni olmak için ister kendisinden çekinilen ister bir iyiliği umulan kimseye hakkı söylemek için konuşmak güzel haslettir.

İbn-i Abbas (r.a) dilini tutarak: “Ya hayır söyleyerek hayra nail ol, yahut şerri söylemekten sakın selamet bul demiştir.

Dili muhafaza etmek her yerde ve her zaman en mühim işlerdendir. Çünkü dil kalbte bulunanların tercümanıdır. Dilin hatadan uzak kalması ise kalbe bağlı kalmasıyla mümkündür. Bazı büyükler demişlerdir ki: “Sükûtu ganimet bilmeyen ve sükûtun faziletini anlamayan kimse konuştuğu zaman boş ve lüzumsuz şeyler konuşur. Onun için dili muhafaza etmek gerekir.

Sözünde tefekkür: İnsanoğlunun günahlarının ekserisi lisanındandır. Belâlar insana, lisanından gelir.Buna göre her kim sözlerini tefekkür ederek ve düşünerek söylerse, kurtuluşa erer. Hizmetin güzelliği edeb iledir. Her kim veliler mertebesine ermek isterse helal lokma yeye, dünya ve ahirete düşkün olmaya, Allah’tan başkasına bel bağlamaya.

Allah’ın zatından başka hiçbir şeyi murad etmemeli, dünya ve ahiret müridin muradı olmamalıdır. Yine mürid makam, fenâ, beka gibi şeylerle meşgul olmayıp nefsini temizlemeye ve hallerini sünnet-i seniyyeye uyarak düzeltmeye çalışmalıdır. Bunun için de mürşidin emir ve irşadı karşısında gassal elindeki meyyit gibi olmalıdır, şeyhin sözünü reddetmemelidir. Kendi bildiği doğru bile olsa. Ayrıca bilmeli ve şöyle inanmalıdır ki, şeyhin hatası müridin doğrusundan hayırlıdır. Halıka isyanda mahluka itaat caiz olmadığını da bilmelidir. Mürşidi sormadıkça mürid hiçbir şeyi ona tarif etmeye, anlatmaya kalkışmamalıdır. Şeyhin halifelerinin ve onların hizmetlerini gören ve kendilerinden önce tarikata girmiş ve şeyhe sadakatle bağlı müridlerin emirlerini de yerine getirmelidir. Zahiren diğer müridlerin amellerinden kendi ameli fazla bile olsa kendine bu sebeple varlık vermemelidir. İhtiyacını şeyhinden başkasına açmamalıdır.

Eğer şeyhiyle aynı yerde bulunmuyorsa ve çok zaruret içinde kalmışsa ancak cömert ve müttaki bir salihden yardım istemelidir. Gadab etmekden sakınmalıdır. Çünkü gadab yani öfke zikrin nurunu söndürür. Şeriatı layıkıyla bilen ve hakikata ermiş bir mürşidi buldu ise onu terketmesi haramdır. Mürid mürşidine bedenî, malî ve kalbî hizmetinin âdab ve şartlarına riayet ederek yapacağı hizmetinde kusur etmemeğe çalışır. İster onun huzurunda olsun, ister ondan ayrı bulunsun her zaman edebini muhafaza etmelidir. Eğer edebini nuhafaza etmezse bereketinin zevaline, nurunun zulmete çevrilmesine, kalbinin perdelenmesine ve manen uzak düşmesine sebep olur. Mürşid, beşeri tabiat ve merhameti icabı müride olan muamelesini ister değiştirsin, ister değiştirmesin bir şey farketmez.

Bunlar müridin, mürşidin huzurunda ve gıyabında riayet etmesi gereken adâbın topluca ve kısaca izahıdır. Diğer bazı edebler de bunların içindedir. Bunlar ilahi terbiye ile elde edilir. Zevkine varmakla hakikatleri anlaşılır ve gizli olan şeyler de kendisine zuhur eder. Allahu Teala cümlemizi bu edeblerle en güzel şekilde terbiye etsin.

Bu edeblere riayet sayesinde bizleri de aksal gayemiz olan menzil-i maksudumuza kavuştursun. Kâinatta abes hiç bir şey yoktur ve bütün kemâlat edebledir.

Nitekim hazreti Ahmet er-Rufâî: “Her zerrede bir nur ve her katrede bir zuhur vardır. O da edebe riâyet etmek ile elde edilir,” buyurmuştur.

Bahaeddin-i Şah-ı Nakşibendî (k.s.) buyurmuştur:

Men vasale illa bil edeb

Men sakate illa bi’t-terkil edeb

(Kim Hakka ulaşmışsa ancak edeble ulaşmıştır. Kim de makamından düşmüşse, ancak edebi terk etmesindendir.)

Şeyh Abdülkadir Geylanî Hazretleri buyurdu ki: “Ey ihvan-ı din! Biz Cenab-ı Hakk’a kıyamü’ l-eyl (geceleri namaz kılmakla), sıyamu’n-ehar (gündüzleri oruç tutmakla) ve tedrisi ilim ile vasıl olmadık. Lâkin Cenab-ı Allah’a kerem, tevazü ve selâmet-i sadr ile vasıl olduk. İnsanları mevlasından ayıran dünya sevgisi ve nefstir. Dünyaya muhabbetten ziyade azam hicab yoktur. Terakkide kerem ve sehavet esastır. Tevazu ise sâlikin manen yükselmesine sebebtir. Bu iki şey tamam olunca selâmet-i sadır ile de kalbden mâsiva zail olup sâlik mevlasına vasıl olur”.

Şeyh İbrahim Dussûkî Hazretleri buyurdular ki: “İki nefesin hiç olmazsa biriyle zikrullah ile meşgul olmayan mürid benim evladım değildir.”

Ey ihvan-ı din: Lisanına sahip ol. Lisanın seni ejderha olup sokmasın. Kabirde lisanı yüzünden nice maktul vardır ki- şecaatlı olan kimseler dahi korkularından yanlarına varamazlardı. Elhasıl sükutta selâmet vardır. Ademi sükûtte nedamet olduğu gibi. İnsan bir konu üzerinde konuşmaya mecbur edilirse şeriatın emir ve yasaklarını dikkate alarak konuşmalıdır. Yerine göre sükût etmek Allah dostlarının özelliklerindendir. Yerine göre konuşmak nasıl fazilet ise hataya düşmemek için sûküt etmek de aynı şekilde İslâm edebindendir. Yeri geldiği zaman gerçeği meydana koymak en şerefli hasletlerden birisidir. Bir münkere mani olmak için ister kendisinden çekinilen ister bir iyiliği umulan kimseye Hakk’ı söylemek için konuşmak güzel haslettir. Her halinde vuslata ulaşmak için yegane istinatgâh, insanın aksal gayesi, Allah’a kavuşmak arzusu, teslimiyet ve edebledir.

Sâlikin riayet etmesi gereken edebler çoktur. Bir meselede ülema arasında ihtilaf olmuş ise ahvat olanla amel etmelidir. Mesela, alimlerden birisi bir gıda maddesi hakkında helaldir demiş, diğer bir alimde mekruhtur demiş ise ikincisinin sözü ile amel edip o gıda maddesini yememesi lazımdır ki şüpheliden kurtulmuş olsun. En mühim meselelerden biride şudur ki: Sâlik seyr-i sülûkunu tamamlayıp kemâle erinceye kadar nefsine, nefsinin isteklerine muhalefet etmelidir.

Şeyhu’l-İslâm Zekeriyye’l Ensârî (k.s) Şerhi Münferice’de der ki: “Ulema, nefse muhalefet etmek ibadetin başıdır demişlerdir.”

Seyri sülûk tamamlanıpta kemale erdiği zaman nefsin istekleri Hak rızası doğrultusunda olur, o zaman muhalefet etmeğe lüzum kalmaz. Sâlikin edeblerinden biri de gönlünü mal ve dünya sevgisinden temizlemelidir. Zira bir kalbde iki sevgi birleşemez, masivâ sevgisinin bulunduğu kalbe Allah sevgisi girmez. Allah sevgisinin yerleştiği kalbe de masivâdan hiç bir şeyin sevgisi yaklaşamaz. Bir kimsenin kalbine Allah sevgisi yerleşmedikçe de o kimse manevi terakkide asla yol alamaz.

Ebû Nuaym İsbihanî’nin hılyesinde Urve b. Zübeyr (r.a), Hazreti Aişe (r.anha)’dan nakline göre, Hz.Aişe buyuruyor ki: “Bir defa yeni bir gömleğim vardı da onu giymiştim. Hoşuma gitti, ona bakmaya başladım. Bunu gören (babam) Ebû Bekir (r.a) buyurdu ki: Neye bakıyorsun, muhakkak ki Allah-ü Teala şu anda sana rahmet nazarı ile bakmıyor. Bende: ey baba bu nedendir? Dedim. Buyurdu ki: bilmiyormusun, bir kul dünya zîneti hoşuna gider de onunla ucbe düşerse o dünya zînetini terk edene kadar Allah azze ve celle o kula buğz eder. Hz. Aişe (r.anha) der ki: “O gömleği hemen çıkarıp tasadduk ettim. Babam da buyurdu ki: “Ola ki bu sadakan senin o günahını affettirir”.

Ümmetin en büyüğünden peygamberlerden sonra en yüksek kulluk rütbesine ermiş bulunan Hz.Ebû Bekir (r.a)’dan bu rivayet gösteriyor ki; Allahu Teala’nın sevmediği dünya zînetlerini kullarının sevmesini de sevmiyor. Şu hale göre sâlikin yolunu kesen en büyük mania dünya ve dünya zînetlerinin sevgisidir. Bundan şiddetle hazer etmek lazımdır. Bir kimse tarıkata girer de bununla beraber Cenab-ı Hakk’ın rızasından başka bir şeye iltifat ederse o kimse tarikatle istihza ediyor demektir.

Ehlullah buyuruyor ki: Allahu Teala ve tekaddes hazretleri ile adab-ı zahirenin başlıcaları şunlardır; Evvela mürid daimi surette evâmir-i şer’iyye (şeriatın emirleri) ile kaim (amel eder) olup ve devamlı taharet üzere abdestli bulunmalıdır. Bununla beraber;

Kalbin Tahareti: Allahu Tealanın gayrisinden berîdir.

Sırrın Tahareti: Rü’yet ve müşahededir.

Ruhun Tahareti: Haya ve heybettir.

SadrınTahareti: Reca ve kanaattır.

Batnın Tahareti: Helal yemek ve iffettir.

Elin Tahareti: Vera ve ictihaddır.

Ma’siyetin Tahareti: Hasret ve nedamettir.

Lisanın Tahareti: Zikir ve istiğfardır.

Taksirin Tahareti: Havf ve hatemedir.

Ehlullah buyurmuşlardır ki, kadın hayız halinde iken temiz olmadığı için namazdan ve diğer ibadetlerden men edilmiştir. Mâsiyet ve günah necasetine bulaşmış olan kimse de ibadetlerinin Hak Teala tarafından kabul olunmamasından korkmalıdır.

Sâlikin dilinden hiç istiğfar eksik olmamalıdır. Her türlü hatasından, gafletinden meydana gelen günah kirlerini tevbe ve istiğfar ile hemen temizlemeye çalışmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin ahlâkı ile müteallik edebleri ile müeddeb olmalıdır. Evliyaullah hazaratı hep böyledirler.

Evliyaullahın huzurunda yüksek sesle konuşmamalı, onlar konuşurlarken sözlerinin arasına girilmemeli, ancak bir şey sorduklarında cevabı verilmelidir. Evliyaullahın kerih gördükleri kerih görülmeli, istihsan edip güzel gördükleri de güzel görülmeli ve onların hanelerinde elbiselerine, eşyalarına bakılmamalıdır. Onların huzurlarında, “Başka bir şeyhe gitsemde feyz alsam” diye hâtırdan bir şey geçirmemelidir. Zira bu, perişanlığa sebeb olabilir.

Hülâsa; insan tab’ında olan nefsanî şeylerin tamamından ictinab etmelidir. Ey sâlik, kalbinde Hak’dan başka hiç bir şey bulundurma, daima Hak ile ol. Gaflete yol verme. Sâlike sülûk esnasında elvan ve eşkâle (renklere ve şekillere ) bakmak, hatta kitab mütalaa etmek dahi (hal zamanına göre) havatır verir.

Şeyh ile sohbetten saadet-i maiyyet-i ruhani husule gelir. Cem’iyyet ve huzur melekesi, bereketi ile huzûr-u tam hasıl olur.

Tarikatın birinci şartı, kalbi mâsivadan (Allah’dan başka herşeyden) temizlemektir.

İkinci şartı, namazda tahrime tekbiri ne ise tarikatta kalbin zikri odur. Binaenaleyh kalb Allah’ın zikrine müstağrak olmalıdır.

Üçüncü şartı, Allah’ın muhabbetinde tamamen fâni olmaktır. Allah sevgisi sâlikin benliğini sarmalıdır. Mühim olan şartlardan biri de, zaruret olmadıkca konuşmamalıdır.

İftira, istihza, yalan, nemime, gıybet, hemz ve lemz gibi afetleri çoktur. Lisan kalbin tercümanıdır. Lisanın günahlardan salim olması: Kalbin itminana kavuşmasını sağlar. Edeb şartlarından biri de sâlik her nefesini en kıymetli sermaye bilmeli ve hiç bir nefesini boşa harcamamalı, her nefesini Allah’ın zikri ile, Allah Teala’nın rızasını tahsil etme yolunda harcamalıdır. Edeblerin en mühimi olan ve asla unutulmaması lâzım gelen ikisi de şunlardır.

1) Sâlik, tarikatda ne kadar ilerlerse ilerlesin kendini yolun başında bilmelidir.

2) Sâlik, kendi nefsini herkesten aşağı görmelidir.

Bu iki edebe riayet edilmediği taktirde Allah korusunmühlikâttan olan ucbe düşülmesi tehlikesi ve korkusu vardır. Ahkâm-ı şeriyyeye güzelce riayet ederek amel ettikten sonra riayet edilmesi lazım olan bazı prensibler vardır. Seyr-i sülûkte o prensiblere riayet edilmeksizin yol almak müyesser olmaz.

O prensibler şunlardır: Yeyip içmeyi azaltmak, orucu çok tutmak, Kur’an-ı Azimüş’anı manasını düşünerek okumak, Allah-ü Teala’yı devamlı zikr etmek, gece namazı kılmak, salihler ile sohbet, tefekkür, uzlet, az uyumak. Aslında bu prensibler ahkam-ı şeriyyenin dışında olan şeyler değildir. Ne var ki, sâlikin içine düşmüş olduğu gaflet neticesinde unutup, ihmal ettiği bu vazifelerini yerine getirerek Allahu Teala’ya takarrub edecektir. Burada yeri gelmişken şunu da hatırlatmadan geçmeyelim.

Ashab-ı kiram ve selef-i sâlihin hayatlarında bu zikredilenleri ve daha fazlasını tatbik ediyorlardı. Edeb envar-ı ilahiyeden bir taçtır. Onu başına koyda istediğin yere git. İnsanı mahbube’l-kulub eden edebdir.

Seyyid Aliyyi Havvas Hazretleri mescidinin önüne gelir, içeride kimse yoksa cemaati bekler, onlarla beraber girerlerdi. Sebebi sorulunca: “Bizim gibilerin huzur-u ilahiyeye yalnız girmesi su-i edebdir.” derdi.

İmam-ı Şa’râni der ki: “Bir gün farkında olmadan tesbihime bastım. Bu halime üzüntümden adeta eridim . Çünkü ben o tesbihle Hakk’ı zikreder, evradımı okurdum. Ashab-ı Rasülullah, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin huzurunda adeta başlarının üzerinde uçacak bir kuş varmış gibi edeb ve vakarla bulunurlardı. Enbiya ve evliyalar nice meşakkatler ve musibetler çektikleri halde, “Mevlaya karşı su-i edebdir”diye katiyen hallerinden şikâyet etmezlerdi.

Şedaid: Âfat, meşakkatli haller, şiddetlimusibetlerdir.

Peygamberi (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır:

“Vallahi ben cümlenizden ziyade Cenâb-ı Allah’ı (C.C.) bilirim ve cümlenizden ziyade ondan korkarım.” (Hadîs, Buhârî, Müslim)

Hilaf-i edeb küçük bir hata zuhurunda senelerce gözyaşı döker, istiğfarda bulunurlardı. Allah’ın haklarına riayet et Allahda sana riayet eder. Her an Allah’dan kork. O’nu her an yanında bulursun. Sıkıntılı zamanlarında Allah’ı nasıl hatırlıyorsan, rahatlık zamanında da Allah’ı unutma. Marifetullah’a ermeye çalış. Yani Allah’ı tanımaya çabala. Tek muradın Allah olsun. Yardım isterken ancak Allah’tan iste. Dünyada başını ne gelecekse hepsi hakkında kalem kırılmıştır. Eğer bütün insanlar Allah’ın senin için yazmadığı bir şeyle sana fayda vermek için bir araya gelseler buna güç yetiremezler. Aynı şekilde sana zarar vermek için bütün insanlar bir araya gelseler Allah o zararı senin için yazmamışsa yine sana zarar veremezler. Eğer yakînen sadakate ermek, her yaptığını sadıklara mahsus kalbi yakınlıkla yapmaya gücün yetiyorsa derhal yap. Eğer bunu yapamıyorsan istemediğin sabırda senin için rahatlık vardır. Bil ki, Allah’ın yardımı sabırladır. Ferahlık sıkıntıdan sonra gelir. Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Yapmak isteyenlere bu kadar tavsiye yeter. Şüphesiz ki, Allah dilediğini hidayete erdiren, dilediğini dalâlete düşüren ve dilediğini mutlaka yapandır.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Al-i İmran Sûresi, Âyet 8)

O halde edeb, zımnen ve tebean zikr olunanların dışında istikamette ve güzel ahlâktadır. Edeb şimdiye kadar saydığımız ahidlerin hepsine vefadır. Yani Allah’ın ahidlerine ve insanların ahidlerine vefa göstermektir. Adalete, işlerin hepsinde vasat halli olmaya devamlılık göstermektir.

Allahu Teala Kuran-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır:

“O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hud Sûresi:112)

Bu işlerin en çetinidir. Ebu Aliel-Sulemî, Peygamberimiz (s.a.v)’i rüyada görmüş ve sormuş: “Sizden Hud Sûresi benim saçlarımı ağarttı”, dediğiniz rivayet olundu. Ya resulallah o sureden sizin saçlarınızı ağırtan nedir? Pegamberlerin kıssaları ve ümmetlerin helâkimidir? Buyurdular ki;

-Hayır, fakat emr olunduğun gibi istikamet et (dosdoğru ol) sözüdür.”

İstikamet beştir:

1- Lisanın zikir ve senâ üzerine istikameti,

2 -Nefsin haya ile beraber taat üzere itikameti,

3- Sırrın tazim ve vefa üzerine istikameti,

4- İstikametlerden biri de edebdir.

5- Bu vasat yolla hadden tecavüz etmenin zararını bilmekle işte bu hadden tecavüz ile cefanın arasındaki haddi korumaktır.

Münâvi, “Rabbim beni te’dib etti” hadisinin şerhinde şöyle diyor: “Yani, bana nefs riyazetini zâhir ve bâtın ahlâkın güzelliklerini öğretti. Edeb nefs için hasıl olan güzel ahlak ve kazanılmış ilimlerdir. –Te’dibimi de güzel yaptı- demek, bana beşerden hiç kimseye verilmeyen şeylerden lütfetmesiyle bunu yaptı demektir. Rabbi onu ubudiyet âdabıyla tedib etti.

Edeb aklın sûretidir. O halde senin aklını nasıl dilersen öyle şekillendir. Fazilet akıl ve edeb iledir, haseb ve neseb ile yani (soy sopla) değildir. Çünkü edebini terk eden kimse nesebini zayi eder. Kimin aklı saparsa aslı da sapar. Hüsn-ü edeb nesebin çikrinliğini örter. İlim edeb ile anlaşılır.

Amel ilim ile salah Ebû Hafs el-Nişaburi’l-İrakî geldiğinde, ona Cüneyd geldi ve onun ashabını başı ucunda emirlerine riayet eder bir vaziyette durduklarını gördü. Ona: “Ashabını meliklerin edebiyle edeblendirmişsin dedi!” O da: hayır dedi, fakat zâhirdeki hüsn-ü edeb bâtındaki hüsn-ü edebin göstergesidir.

Ârif bin Abdusselam şöyle anlatır: “Ayağımı kâbe cihetine uzattım. Âriflerden biri bana geldi ve şöyle dedi: Şüphesiz sen ehl-i ilimdensin, ancak edeb ile otur, yoksa ismin yakınlar divanından silinir”.

Sırri-i Sakati diyor ki: Bir gece mihrabda ayağımı uzattım, bana şöyle nida olundu: Meliklere karşı böyle oturuyor musun? Ben de dedim ki: Senin izzetine yemin ederim ki, bir daha ebediyen ayağımı uzatmam.”

Ve ayağımı gece ve gündüz uzatmadım.

Bir görüşe göre edeb: Söz ve fiil olarak beğenilen şeyi kazanmaktır. Başka bir kavilde ise meklârim-i ahlâkı almak ve öğrenmektir. Güzel görülen şeylerle birlikte durmaktır.

“Edeb, güzel görülmüş şeylerle birlikte durmaktır”, sözünün manası, Allah’a karşı gizli ve açıkta edebli olursan bu takdirde acemî olsan bile bir edib olursun.

Harîriden nakledildiğine göre o şöyle dedi: “Yirmi seneden beri yalnız başıma oturduğum vakit ayağımı uzatmadım. Çünkü Allah ile birlikte edeb daha evladır”.

Yahya b.Muaz’dan nakledilen görüşte ise şöyle denildi: “Arif, bilgisiyle birlikte edebini terkettiği zaman helâk olanlarla birlikte helâk olmuş demektir.

Yahya b. Muaz’dan nakle göre ise: Kim Allahu Teala’nın edebiyle edeblenirse Allah’ın muhabbet ehlinden olur. İbn-i Mübarekten nakledildiğine göre: Bizim çokça ilme muhtaç olmaktan daha ziyade edebe ihtiyacımız vardır.

İbni Ata, birgün arkadaşları yanında ayağını uzattı ve şöyle dedi: ”Ehl-i muhabbet yanında edebi terketmek edebdir denilir”.

Cüneyd’den nakledildiğine göre: “Muhabbet sahih olduğu zaman edebin şartları düşer.

Ebu Osmandan nakledilende ise: ”Muhabbet sahih olduğu zaman muhabbet eden kişi üzerine edebe bağlı kalması te’kid kazanır.”

Sevrî’den nakledildiğine göre de: ”Vakit için edebli davranmayan kimsenin vakti hiddetli olur”.

Ebû Nasr’dan şöyle nakledilmiştir “Edeb üçtür:

1- Dünya ehlinin edebi, bunlar; Fesahat ilimleri, meliklerin isimlerini ve arabın şiirlerini ezberleme gibi edeblerdir.

2- Din ehlinin edebi. Buda nefislerin riyazeti, dış uzuvların terbiye edilmesi ve hadleri hıfz etmek ve şehvetleri terk etmek gibi edeblerdedir.

3-Ehl-i Husûsun edebi, bu da; Kalbleri temizleme, sırlara riayet etme, ahidlere vefa ve vakti hıfz etme, hatıra gelen şeylere az iltifat, taleb mevkilerinde, huzur vakitlerinde ve kurbiyet makamlarında hüsn-ü zan gibi edeblerdir.

Feraset:Ahkâm-ı hamîdeden biri de ferasettir. Bu, hatıra gelen bir şeydir ki, îmanın kuvvetinden neşet eder, kalb üzerine hucum eder ve kendisine zıd olan şeyleri yok eder.

Kurayşi Ebû Said’den naklettiği hadis-i şerifte Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Mü’minin ferasetinden sakının. Zira kalbindeki nûr-u ilahi ile bakar da esrarınızı keşf eder. (hadîs, Tirmizi)

Feraset, kalblerdeki şeylere muttali olmaktır. Bir kavle göre ise yakînin keşf edilmesi ve gaybın gözle görülmesidir. Başka bir görüşte ise kalbte parıldıyan kendileriyle manaların idrak edildiği bir takım nurların yükselmesidir. Feraset insanın duruş, şekil ve renkleri ile ahlâk-ı faziletleri ve rezileleri üzerine istidlâldır.

Nitekim Allahu Teala’nın şu kavlinde olduğu gibi:

“Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; (öyle bir deniz) ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut... Birbiri üstüne karanlıklar... İnsan, elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nûr vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.” (Nur Sûresi, Âyet 40)

Feraset iki nevidir. Biri, hatırdan hâsıl olan, sebebi bilinmeyen tüluattır. Bu, ilhamdan kaynaklanmaktadır. Biri de uyanıklık veya uyku halinde ilham ile hasıl olan varidattır. Burada maksat, “Çünkü o Allah-ü Teala’nın nuruyla bakar” sözünün karinesiyle bilinmesidir. Yani Allahu Tealanın nuruyla aydınlanmış kalbinin gözüyle görür. Kalbin nurlanmasıyla da feraset sahih olur. Gözünü haramlardan sakınan ve nefsini şehvetten men eden ve bâtınını mürakebe ile tamir eden, helal kazanıp helal yemeye çalışan kimsenin feraseti hata etmez.

İbni Ata diyor ki: “Bazı evliyanın bazı gayblara muttali olması caizdir. Bundan dolayı nurun hasıl olması için gözü haramlara bakmaktan men etmeyi şart kıldılar. Çünkü kul bakışını serbest bıraktığı zaman uzunca nefesini kalbinin ayinesine alır. Onlarda onun nurunu yok ederler.

Allahu Tealanın şu kavlinde olduğu gibi:

“Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.” (Yasin Sûresi, Âyet 36)

Şah-ı Kirmani, keskin ferasetli idi. Onun feraseti hata etmezdi. O şöyle derdi: “Gözünü kim haramlardan yumar, sakındırır, nefsini şehvetlerden tutar. bâtının mürakebenin devamı ile zâhirini sünnete tabi olmakla kâmil eder, helal yemeyi alışkanlık haline getirirse onun feraseti hata etmez.

Ahmet b. Asım da diyor ki: “Ehlüllah ile oturup kalktığınızda, sıdk ile oturup kalkınız. Çünkü onlar kalblerinize vakıftırlar. Sizin kalblerinize girerler ve çıkarlar siz ise onun farkında olmazsınız. Kalbinize sahip olursanız, safa bulursunuz.”

Ebû Hafs anlatıyor ki: “Hiç bir kimse için feraset iddia etme hakkı yoktur. Fakat başkasından olan ferasetten sakınır. Çünkü peygamberimiz (s.a.v) “Mü’minin ferasetinden sakınınız”, dedi. “Feraset gösteriniz” demedi. Ferasetten sakınma mahallinde olan bir kimsenin, feraset davasında bulunması nasıl sahih olur.

Zübeyr’den nakledildiğine göre: “Bağdad’ın mescidinde fakirlerden bir cemaat ile birlikte idim. Bana birkaç gün birşey getiren olmadı. Ben de havasdan bir kimseye gittim ki ondan birşey isteyeyim. Onun gözü bana ilişince dedi ki:

“Hacetin’i Allah biliyor mu, bilmiyor mu? Ben de dedim ki: Tabi biliyor. O da: “Sus ve onu hiç bir mahluka açma dedi. Ben de döndüm ve çok geçmedi ki, bize yeterinin üstünde bir şeyle kapılar açıldı.”

Edeb ve tefekkür:Ahlâk-ı hamidelerden biri de, kişinin nefsi hakkında tefekkürüdür. Acaba o bir masiyetle mi muttasıftır? Ki ondan tevbe etsin. Veya masiyete maruz kalacak durumda mı dır? Ki ondan kaçınsın veya masiyetle muttasıf değil midir? Ki Allah’ın yardımı üzerine şükr etsin. Ahlâk-ı hamidelerden biri de, taatlarda düşünmektir. Acaba onlardan bir şeyi terk mi etti, yoksa ihlal mi etti. Onlardan fevt edileni, ihlal edileni tedarik ve telafi etsin, onların terk edilmesinden sakının. Taatten hasıl olan şeyden dolayı Allahu Teala’nın tevfiki üzerine şükretsin. Hülâsa olarak tefekkür ya masiyetler hakkında olur veyahut her günün sabahında yedi uzvu, hatta bedeninin hepsini hesaba çeker. Eğer bir masiyete bulaşmışsa, tevbe eder ve pişman olur. Niyetine masiyet ve günah işlemeyi koyan kişinin bundan kurtulabilmesi için tefekkür ederek hakka yönelirse Allah’ın lütfü ilahisi de umulur ki, kendisine yetişir. Ve tevbe istiğfar eder o kötülükten kurtulur.Taatlardaki tefekküre gelince, evvela farzlara bakar ki onları nasıl ikmâl etmiştir. Veya onların noksanlarını nafilelerle nasıl tamamlamıştır? Sonra her bir uzvu Allah’ın sevdiği, razı olduğu şeylere sarf edip etmediği hakkında teftiş eder.

Şehvet, gadab, cimrilik, kibir ve benzerleri gibi mahalleri kalb olan kulu helâk edici sıfatlarda tefekküre gelince, yukarıda zikri geçen mühlîkat hakkında teemmül etsin ve kalbini imtihan edip yoklasın, alâmetlerle şahid getirsin ve nefsin mühlîkattan uzaklaştığı iddiasına iltifat etmesin, sonra yukarıda geçenlerle onun ilacına baş vursun.

Tevbe, pişmanlık, sabır, şükür gibi münciyata tefekküre gelince, her gün kalbinde Allahu Teala’ya yaklaştıran bu sıfatlardan onu kurtuluşa erdiren şeylerde tefekkür etsin. Onlardan bir şeye muhtaç olduğu zaman bilsin ki, onlar birtakım hallerdir. Onlardan başkası semere vermez. İlimler’de ancak tefekkürle semere verirler. Bunda işlerin en menfaatlisi tedebbür ve tefekkürle Kur’an tilavetidir.

Tefekküre muhtaç olduğu âyeti defalarca yüz kere olsa dahi tekrarlar ve bir tek gecede dahi olsa teemmülde durur. Çünkü, Kur’an’dan her bir kelimenin altında sayılamayacak kadar sırlar vardır. Hadisler de böyledir. Çünkü Rasûlu Ekrem (s.a.v) cevami’ül, kelim ile geldi. Onun kelimelerinden her biri hikmet denizlerinden bir denizdir. Şayet âlim onu hakkıyla teemmül etse, ömrü boyunca onda nazarı ve düşüncesi kesilmez. Tefekkürün yolu işte budur. Layık odur ki, mübtedi vaktini bu fikirlerle kaplasın, ta şerefli makamlara ulaşmış olsun.

Bu tefekkür sair ibadetlerden efdal olmasıyla birlikte matlub ve maksadın sonu olmayıp sıddîkların matlub ve maksadlarından perdelenmiştir. Sıddîkların matlubu ise, Allah’n celâl ve cemalinde kendisinden geçecek şekilde müstağrak olmaktır. Vahid-i Hak’da fena bulmak (kendinden geçmek) ise maksad ve matlubların en yücesidir ve bâtınının mamur kılınmasıdır.

Hülâsa olarak, ibadetlerle zâhirin tamiri kişinin iç huzurunu sağlamaz ve semere vermez. Bâtını münciyatla tamiri ise lika (kavuşmak) için hazırlıklı olma meyvesı verir. Tarik-i Hakk’a sâlik olmak isteyenlere beşer aklı kâfi gelmediğinden, talibi matluba ulaştıracak bir mürşid-i kâmil ve müeddib-i hazik (mâhir terbiyecinin) rüsumu hakkında, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz hazretleri:

“Beni Allahu Teala terbiye buyurdu ve terbiyemi güzel eyledi”, buyurmuşlardır. Ayrıca (men sebete nebete) demekle de, sebat edenin muvaffak olacağına işaret edilmiştir.

Ashâb-ı güzinden Avf ibni Mâlik (r.a) buyururlar ki: “Bir kaç kişi Rasûlullah (s.a.v) efendimizin yanında idik. Bize hitaben: Allah ve Rasûlüne biat etmez misiniz? Buyurdular. Biz de: Ya Rasûlallah sana biat etmedik mi? dedikse de kelâm-ı şeriflerini tekrarladılar. Biz de elimizi uzatarak: Ne üzerine biat edelim? diye sorduk. Buyurdular ki: Allah’a ibadet edesiniz, şirkten sakınasınız, beş vakit namazı kılasınız, hak sözü dinleyip itaat edesiniz ve kimseden birşey istemeyesiniz. Râvi der ki: Cemaat o akd ve biata o kadar ehemmiyet verdi ki, birinin at üzerindeyken elinden bir şeyi düşse kimseden alıvermesini istemedi.

Mürid, mürşidinden sırrını saklamayıp, buyurduğu emirden başka şeyle ve telkin ettiği zikirden gayri zikirle meşgul olmaya, bulunduğu tariki en hayırlı tarik itikad edip, adâbına riayette ihtimam ede. Açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa, sükûnete ve halkdan uzlete devam ede.

Cüneyd-i Bağdadî, sülûkden fayda tahsili için sekiz şart koşmuştur.

1- Daima abdestli olmak

2- Halvete devam

3- Oruca devam

4- Sükûnete devam

5- Zikre devam

5- Zikre devam

6- Hayır ve şer bütün havatıratı gidermek

7- Temiz itikad ve tam bir teslimiyet ile kalbini mürşide bağlamak

8- Allah’a ve mürşidine itiraz terk edip kabz ve bastı

Hâlık’tan bilerek teslimiyet göstermektir.

Mürid, halvet ve inkiyad vaktinde kimseye kapı
açmamalı, sohbet ve ziyaretten son derece sakınmalıdır.
Necmeddin-i Kübra der ki: “Aynayı düşünelim. Onun
yapacak âlât ve esbab hazır olsa da ustası olmasa o ayna
vücud bulmaz. Kezalik, Cüneyd-i Bağdadî’nin dediği gibi,
müridde yedi şart bulunsa da mürşidine rabt-ı kalb olmazsa o müridin kalbi safâ bulamaz, yani matlubu hasıl olmaz.
Efendimiz (s.a.v) Hazretleri ibtidai hallerinde, Hak ve ünsiyet için halktan ayrılıp Hira Dağında inzivaya
çekilirlerdi..

Talib, mücahede va azimet yoluna teveccüh etmeli,
müsade ve ruhsat tarafını tutmamalıdır. Zira terakkiden
kalır. Haklı dahi görünse müridin üstazına itirazı haramdır.

Ahkâm-ı şeriata hıyanet eden, esrar-ı ilahiye emin olamaz, yani layık olamaz. Kerahetten keramet zuhur etmez.

İmam-ı Ali (k.s) Efendimiz buyurdular ki: “Kulları Hakk’a götüren bütün yollar kapalıdır, ancak Rasûlullah (s.a.v)’in izi üzerine gidenler müstesnadır”.

Kâmil olan insanlar herşeyi yerli yerinde yaparlar. Tarik-i Hak, mücahede ve muzâyaka yoludur. Yoksa tarik-i
müsaade ve rahat yolu değildir. Zira seferdir. Seferse ateş azabından bir parçadır. Adaba riayet etmeyenin sohbete hakkı yoktur. Vecd alameti şudur ki, ne nefsini ne
meclisini, ne de söylediğini bilmez ve işitmez ola. Dilini
gıybetten, kötü sözlerden ve bilhassa faydasız sözlerden
sakına. Zira zikrullahın yeri olan kalb ve dil mâlâyani
sözlerle kirlenmemeli ki zikrullahdan mahrum olmasın.
Cenab-ı Allah buyurmuştur ki: “Bir kul benim zikrimle
meşgul olmasından dolayı kendi ihtiyaçlarını taleb etmeyi
unutursa ben, o kuluma kendisi istemezden evvel
nimetlerimi ihsan ederim.” (Hadîsi Kudsî, Tirmizi)

“Ebû Mûsâ (el-Eş'arî) radiyallâhu anh'den: Şöyle
demiştir: "Yâ Resûlallah, müslümanların hangisi efdaldir?" diye sual ettiler. "Müslümanlar; dilinden, elinden selâmette kalandır." cevabını verdiler.” (Hadîs Buharî 11)

Ebû Bekir (r.a) da çok zaman mübarek ağızlarına çakıl
taşları koyar: “Bunlar benim fazla konuşmama mani
olurlar”, derlerdi.

“Dilini boş ve lüzumsuz sözlerden koruduğun gibi,
gözlerini mübah olan şeylere bakmadan dahi o derece
korumak lazımdır”, denilmiştir.

Allah dostları, sözlerinde sadık olmakla beraber
yalandan son derece sakınırlar ve “Günah olarak insana her duyduğunu nakl etmesi kâfidir”, derlerdi. Nefislerini
temizleyip, ahlâk-ı hasene ile tezyin ederlerdi.

Nefisleriyle mücahede edip, açlığa, susuzluğa ve sair buna benzer şeylere sabr ederler, kimseye su-i zan etmezler ve hakaret gözüyle bakmazlardı. Nefsin hoşlandığı kötü yerlere gitmekten ve arzularına uymakta son derece sakınırlardı. Cûd ve sehâ, bezl ve ata sahibidirler. Yani çok cömert olup iki cihanı kalblerinden çıkarırlar, ödünç para isteyen ihtiyaç sahiblerine geri almamak niyyeti ile verirler . Yolda bir şey düşürseler (ister para ister kıymetli mal) dönüp almazlar, ancak düşen şeyin zayi olma ihtimali olursa, orada bir müddet beklerler, ilk geçen bir fakire “Bunu al” diye emrederler, bu suretle düşen malı geri alıpda kendi mallarına katmazlar ve ayrılırken de arkalarına dönüp bakmazlardı.

Fakr ve zillet, meskenet, huzû, huşu ve tevazu sahibi
olarak daima ve her işte adaleti gözetirlerdi. Münkirlerle oturmazlar, onlardan giyecek,yiyecek ve para kabul etmezlerdi. Vazifelerini tam vaktinde ifa ederlerdi. Yarın kaygısıyla evlerini bakkal dükkanına çevirmezlerdi.

Hatemi Es’am Hazretlerine, birisi geçimini nasıl temin ettiğini sormuş, cevaben buyurmuşlar ki:

Allah (C.C.) buyuruyor:

“Onlar: Allah'ın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.” (Münafikûn Sûresi, Âyet 7)

Ma’rûf-u Kerhî Hazretleri de bir imama iktida ettiler.
Namazdan sonra imam efendi, bunlar tasavvuf ehli oldukları için hususi bir gelirleri yoktur, düşüncesiyle
mûmaileyhe “Nereden yersiniz?” diye sorunca cevaben:
“Yazık, senin arkanda kıldığım namaza! diyerek, namazı
iade edeyim buyurmuştur.

Adâbına göre bir müddet uzlet et. Zamanın durumunu ve
ihvanını iyi tanı, onlara lâyık oldukları şekilde muamele et. Halk ile çok düşüp kalkma. Yalnızlığı ganimet bil,
Allah’dan gelecek füyuzata kendini arzeylemek, her an onu
gözetlemek suretiyle bütün uzuvlarını lüzumsuz işlerden
muhafaza et. çünkü Allah’ın sana her gün nazarı vardır. O
teveccühü gözet, ehl-i dünya arasına karışma. Onlardan yüz çevir, onlara kırıcı olmayan, güzel, idare yollu sözler söyleyerek kendini onlardan uzak tut, muhasebeye
çekilmeden evvel kendi kendini sorguya çek. Büyük ceza
gününden önce onu (nefsini) layık olduğu kadar cezalandır. Lezzetleri gideren ölüm gelmeden önce salih amellerle hazırlık yap.

Edeb ve Temizlik: Bir mürid-i sadıkın her an şeriatın
emirlerini yerine getirmek ve sünnet-i seniyyeye ittiba
gayreti içinde olması lazımdır. Mürid her zaman abdestli
bulunmağa gayret etmelidir.

İmam Nişaburî Hazretleri edebleri şöyle özetlemiştir.

Kalb Temizliği: Kalbin Allah’dan başka herşeyden
temizlenip nurlanması.

Sırrın Temizliği: Müşahade ehli olmak bundan sonra
başlar.

Sadrın Temizliği: Bu da her an reca ve kanaat
hasletlerine sarılmakla olur.

Ruhun Temizliği: Haya ve vekarı muhafaza ile olur.
Batnın Temizliği: Helal lokmaya dikkat etmekle ve
iffetli olmakla kazanılır.

Bedenin Temizliği: Azami şekilde İslâmın emrettiği
gibi cesedi ve cesedin ihtiyaçları olan elbiseleri temiz
tutmanın yanında, şehvetleri terkedip heva ve hevesleri
kırmakla olur.

Sonundan korkmak: Cenab-ı Hak’tan halis bir niyetle
ümidini kesmemekle olur.

İki Elin Temizliği: Haramlardan sakınmak ve hayra
koşmakla olur.

Masiyetten Temizlik: Günahlardan üzüntü ve pişmanlık
duymakla olur.

Dilin Temizliği: Zikir ve istiğfara devam etmekle olur.

Selef-i salihîn gibi olmaya, onlar gibi hayra koşmaya
hazır olmak.

Yorumlar

Allah c.c. razı olsun

Allah c.c cümlenizden razı olsun