Skip to Content

KUR'AN, SÜNNET VE TARİKAT

İslâmiyet dâima âli ve gâlibtir, mağlûb olmaz.

[1]

Emmâ bâd ihvân-ı dîn ve erbâb-ı sıdk-ı yakîne arz ve ifade olunur ki tarâik-i aliyyenin hepsi mefhâr-ı mevcûdat seyyid-i kâinat efen­di­mizin akvâl ve efâlinden yani sözleri ve amellerinden ibâret ol­duğu için turûk-ı aliye esas itibariyle birdir. Cümlesi Muhammedîdir. Tari­kat lügatta “tarîk”yani“yol”demektir. Istılâh-ı tasavvufta iseCenâb-ı Hakk’a takarrub maksadıyla sülûk olunacak ibâdet ve taat yoludur. Milyarlarca mahlukat içerisinde mükerrem olarak yaratılan insan için İslâm dini bunun yolunu göstermektedir. Bu yol sırât-ı müstakîmdir. Hidâyet ve felâha bu yolla erişilir. Bu bir terbiye ve seyr-i sülûk merâtibidir.

Lâ ilâhe İllâllah Muhammedu’rrasûlullah kelime-i tayyibesi insa­nın imanını ve müslümanlığını tesis eden iki cümle-i şerifedir. İslâmın etemmi Lâilâhe illallah, mütemmimi de Muhammedu’r rasûlullah’tır.

Lâ ilâhe illâllah ikrâr-ı vahdet, Muhammedu’rrasûlullah tasdîk-i risâlettir. Bu iki mübarek kelimeyi bir kimse hulûs-i kalb ile yâd edince küfür zulmetini atarak İslâm nûru ile dâr-ı selâmete vâsıl olur. Allah tek Muhammed hak meâl-i şerifini bilerek inanınca derûnun­daki şirk ve diğer emrâz-ı bâtıniyeyi de siler temizler. Bu iki mübarek cümle birbirini tamamlar. İkisi de onikişer harflidir. Harflerinin mü­sâvî oluşunda derin mana ve sırlar vardır.

Sözlerin en doğrusu ve hakk olanı “Lâ ilâhe illâllah” “Allah’tan başka ilah yoktur” sözüdür. Ezelî ve ebedî olan, gerçek ve mutlak Hakktır. Sıddıklar ise, ondan başka hiçbir şeyi görmezler. Bunun için onun varlığına ve kudretine onu şahid ve delil gösterirler. Mutlak Hakk kendi zâtı ile var olan hakîkî mevcuttur. O da Allah’tır.

Ariflerin sözü de sohbeti de ibadet ve tevhiddir. Marifetullaha ermiş ariflerin makamı bildim, buldum, oldum demek değildir. Bu makama erenlerden taşıp dökülen sözler ve cevherler ise, tasavvuf­tur. Her işde usûl vuslâtın miftahıdır. Vasıl olamayış usûlü bilme­yişten­dir. Yani vusûlsüzlük usûlsüzlüktendir.

Hakk ehli olan usûlü vaaz eder, gâyeyi gösterir. Hakk aşığı ise evvelâ usûlü bulur sonra gâyeye ulaşır.

İslâm Kur’ân-ı Kerîm’e tâbi olmak, sünnet-i seniyye’ye ittibâ et­mektir. Saadet asrını hâliyle, kâliyle yaşamaktır. Hakîkî müslümanlık da budur.

Evliyâullah Hazerâtının akvâli nebevî, efâli melekî, ahlâkı ilâhî­dir.

Tasavvuf, sofunun sofu değil, sefâsıdır. Kesret âleminde vahdet müşahede eden urâfâ-yı muhakkıkîn o sermedi, zevki söze sığdır­mak, tarif etmek için husûsî bir lisan ile konuşmuşlardır ki onun adına tasavvuf denir.

İnsan evvelâ şunu iyi bilmelidir ki: Turûk-ı aliyyenin kâffesine Cenâb-ı Hakk’ın emrü fermanı, vahy-i ilâhîsiyle sülûk edilmiştir.

Tarikatın lüzum ve vücûbû âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şeriflerle sabittir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا

“... Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik...”

Fahreddin Râzî, Ebussuud, Hâzin ve Âlusî hazretlerinin tefsirle­rinden beyan üzere şir’adan murad şeriat, minhacdan maksatsa nurlu bir yol olup o da tarikattır.

Evliyâullah hazerâtına göre Kur’an ve Sünnet, nurlu yolun baş­langıcı, “Tarîkat” da bu yolun devamıdır.

Evâmir-i ilâhiyeyi ihtivâ eden hüküm ve rükunlere şeriat denir. Evâmir-i ilâhiye ise Kur’an ve Sünnettir. Kur’an ve Sünnetin emirle­rini icra edenlere de şeriatcı denir.

Mefhârı kâinat Rasûlü ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendi­miz buyurdular: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız müd­detçe yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar Allah (c.c)’nun kitabı Kur’an-ı Kerîm ve benim sünnet-i seniyyemdir.”

[3]

Kur’an-ı Kerîm’in emir ve hükümleri de üç bölümde mütaalâ edilir:
1- Ahlâk ve ibâdete ait hükümler
2- Muamelâta ait hükümler
3- Ukûbâta ait hükümler

Sünnet ise, peygamberimizin müminlere örnek hayatıdır. Sünnet kavlî, fiilî ve takrirî olmak üzere üç kısma ayrılır. Hz. Peygamber’in tebliğ, dâvet ve irşad usûlünü temsil eden mânevî hayatı “hâl” adıyla anılmıştır. “Hâl”in ise, kâl yani sözle anlatılması mümkün de­ğildir. Nitekim Hz. Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri dışında bir de hâlleri vardır. O’nun söz, fiil ve takrirleri hadis ve siyer kay­nakları tarafından tespit edilip kayda geçirildiği halde hâlleri ancak halaka-i sohbetinde bulunan ashâb-ı kirâm tarafından yaşanarak, teselsülen in’ikas yoluyla nesiller boyu devam edegelmiştir.

Dînî ilimlerden kıraat ilmi de uygulamalı bir ilimdir. Tecvid ve kıraat bilgileri her ne kadar kitaplarda yazılı ise de onların anlaşılıp uygulanması bir “fem-i muhsîn” tabir edilen ehliyetli ağzın icrâ ve ifâ suretiyle tâlimine bağlıdır. Bu yüzden kıraat ilmi üstaddan öğre­nilir. “Hâl” ilmi olan tasavvuf da sadece kitap mütalaasıyla elde edi­lemez. Ancak bir üstad ve mürşid-i kâmilden öğrenilir.

Cenâbı Hakk peygamberimiz hakkında şöyle buyuruyor:
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ

 “Ve muhakkak sen yüce bir ahlâk üzeresin.”

[4]

Peygamber efendimiz aleyhisselâti vesselâm ise: “Ben ancak mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[5] buyurur.

Kur’an-ı Kerîm ilâhî nizâmın hayata hâkim olması için, insanlık âlemine surûr ve hidâyet bahşeden bir Kitab-ı Rahmânîdir. Kur’an; sadece bir devletin veya devletlerin değil, dünya ve âhiretin saadet menbaıdır.

Allah (c.c) ile kulları arasında nisbet ve münâsebet tesisi için, Kur’an inzâl buyurulmuştur. Kullarına hulûl ve ittihâdden münez­zeh olan Allah (c.c) birer fermân-ı ilâhî olan kitaplar ile beşere hitâp etmiştir. O öyle bir furkân-ı ilâhîdir ki, mahbûba nâme-i rabbân-î, mahlûk-ı müdrike bir fermân-ı sübhânî, müminlere feyyâz-ı nurânî, âsiü’l usâd ümmete de irşâd-ı ilâhîdir.

Kur’an-ı Kerîm hem lafzı hem de mânasıyla Allah (c.c) tarafından vahiy olunduğu için ona vahy-i metlûv (okunan vahy) denilmiştir.

Sünnet-i seniyye Peygamber aleyhisselâti vesselâm efendimizin Allah’ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla seçip yaşadığı hayat nizamı, gittiği yol, söylediği sözler, işlediği işler, uygun gör­düğü veya terkettirdiği amellerdir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖ۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖ۪يمٌ

“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esir­geyicidir.”

[6]

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerîmde şöyle buyurmuştur:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

 “Kim Rasûle itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur...”

[7]

Allah-u Teâlâ Rasûlüne itaatı kendisine yapılan itaata bağladı. Bu sevgi ve hürmeti birbirinden ayırmamak lazımdır.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

يَا اَيُّهَا الَّذٖ۪ينَ اٰمَنُوا اَطٖ۪يعُوا اللّٰهَ وَاَطٖ۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فٖ۪ى شَیْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْوٖ۪يلًا

“Ey îman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ulül’emre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Rasûlüne döndürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”

[8]

Sünnet herhangi bir müslümanın kendisinden müstağni kalama­yacağı bir kaynaktır. İslâm ahkâmının anlaşılması sünnete bağlıdır. Hadis ise, sünnetin esâsı ve temelidir. Hadis-i Kudsî de sünnetin kavlî olanına dâhildir.

Hadis-i Kutsî Peygamberimiz aleyhisselâti vesselâma rüyâ veya ilham tarikiyle Cebrâil aleyhisselâmın getirdikleridir. Peygamber aleyhisselâti vesselâm efendimizin Aziz ve Celil olan Allah (c.c)’na isnad ederek söylediği sözlerdir ki; mânâ ilham tarikiyle Allah (c.c)’dan olup lafzı ise kendisindendir.

Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor:

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوٰى* اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى

 “O, arzusuna göre konuşmaz. O vahyedilenden başkası değildir.”

[9]

Sünnet ise vahyin bir çeşit sözden çıkarılan manası olduğundan dolayı vahiydir. Fakat lafz olan vahiy vasfına sahip değildir. Bu sebebten ona vahy-i gayri metlûv (okunmayan vahiy) denilmiştir.

Her peygamberin bir şeriat ve sünneti olduğu gibi mürşid-i kâ­milin de sulûk ettiği bir tarîkatı vardır.

“Et-tarîkatü ve’l-hakîkatı hâdimân-ı şeriah” Tarîkat ve hakîkat şe­riatın hâdimidir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

يَا اَيُّهَا الَّذٖ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَثٖ۪يرًا

 “Ey inananlar! Allah’ı çok zikredin.”

[10]

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَاذْكُرْ رَبَّكَ فٖ۪ى نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخٖ۪يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ٖينَ

 “Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sa­bah akşam Rabbini zikret. Gafillerden olma.”

[11]

Peygamber Efendimiz hazretleri: “Cenâb-ı Hakk kalbime ne vahyetmişse onu olduğu gibi Ebu Bekir Sıddîkın sadrına ilkâ eyle­dim.”[12] buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk bu emr-i ilâhîyi Hz. Cibril vasıtasıyla Efendimiz Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem’e tebliğ edince lisânen ol­sun, kalben olsun zikr-i şerifin icrasına hemen başlamışlardır. Aynı zamanda zikr-i kalbîyi sıddık-ı azam hazretlerine de emir ve telkin buyurmuşlar; bil cümle ashab-ı kirâma da tebliğ etmek için onu vekil tayin etmişlerdir.

Bayezid-i Bistâmî’nin zamanına gelinceye kadar bu yüce tarîkata Sıddîkıye tarîkatı denirdi. Şah-ı Nakşibendî efendimize gelince Nakşibendiye tarîkatı denilmiştir.

Kezâlik peygamber-i zîşân efendimiz lisanen olan zikr-i cehrîyi de Hz. Ali efendimize tâlim ettirmiş ve diğer ashâb-ı güzîne de tebliğ hususunda onu vekil buyurmuşlardır. Bu itibarla zikir ikiye ayrılmış olup, birincisi Ebu Bekir Sıddık’a, ikincisi de Hz. Ali’ye nisbet edil­miştir. Bu her iki yüce silsile İmâm-ı Caferi Sâdık, Hasan-ı Basrî, Mâ­ruf-ı Kerhî, Abdulkadir Geylânî (k.s.) gibi muhterem efendilerimiz­den teselsülen ve tevâtüren zamanımıza kadar gelmiştir.

Sünneti seniyye-yi Muhammediye’ye ittibâ hususunda diğer ashâb-ı kirâm dahi Hz. Ebu Bekir Sıddîk ve Hz. Ali efendimizden ahz-ı telâkkî ettikleri hafî ve cehrî zikirleri alelumum icra buyur­muşlardır.

Müride zikr-i hafî telkin edilirken nisbet-i bâtınıyye hakkında şu söylenmelidir. Lafza-i Celâlin hafî zikri, nefyü isbat ve murâkabeden kalbde zuhur edecek huzur müsâvidir. Bunlar ise hiçbir sahabeye na­sip olmayıp ancak Hz. Sıddık-ı âzam’a mahsus kılınmış bir ikram-ı ilâhidir. Sıddık-i âzam bunu Rasûlullah’dan teveccüh tarikıyle bâtınen ahz eylemiştir.

Muhabbet, zikr-i kalbî ve murakabe sahabe-i kirâm hazerâtının delilidir. Müridin kalbine ilka-yı zikir, huzur ve cezbe ise sâdât-ı Nakşibendiyyenin delilidir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

وَاَنٖيبُوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez.”

[13]

Bilesin ki bu âyette zikredilen inâbe rücû demektir. Hakk Teâlânın kavli şerîfiyle sabit ve vaciptir.

1- İnâbe küfürden imana dönmek
2- İsyan ve nisyandan istiğfâra dönmek

3- Masiyet ve günahlardan temizlenip Hakk’a dönmek

4- Gafletten Allahu Teâlâ’nın zikrine dönmek

5- İnâbe müracaat manasınadır. Meşayihden inâbe almak yahut meşayiha intisab etmektir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖ۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖ۪يمٌ

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”

[14]

Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular: “Sizler imanlarınızı tazeleyiniz.” Ashab-ı kirâm dediler ki: “İmanı­mızı nasıl tazeleriz ey Allah'ın Rasûlü? Buyurdu ki: “Lâ ilâhe illal­lah”ı çok söyleyiniz.”

[15]

Yine Peygamber efendimiz kelime-i tevhid imanın esasını teşkil ettiği için “zikirlerin ekmeli” ve Cenâb-ı Hakk’ı hamdetme, Allah’ın nimetlerini çoğaltmaya vesile olduğu için “Duaların efdâlidir”[16] bu­yurmuştur.

Şunu da arz ve beyan edelim ki: Tarîkatlardan bir tarîkat-ı aliyyeye intisab edenler hakkında yanlış bir yola sapmışlar diye per­vasızca dil uzatıp sû-i zanda bulunmak ne büyük bir cüret ve ne bü­yük bir cehalettir.

Çünkü bunlar “Allah Allah” diye yâ nâm-ı akdes-i ilâhîyi yahut “Lâ ilâhe illallah” diyerek kalben ve ceseden kelime-i tayyibe-i tev­hidi söylüyorlar. Tevbe ve istiğfar ediyorlar. Allah’ın zikri ile vakitle­rini geçiriyorlar. Beş vakit namazlarını kemâl-i edeple huzur ve huşû içe­risinde cemaatle edâ ediyorlar. Böyle hayırlı amellerde hayırlı iş­lerde, razı olunan vazifelerde bulunmak şer’an, aklen, örfen ve hikmeten kabahat midir? Bu hallerin hangisi hilâf-ı şer’i şerîftir. Bunların han­gisi yanlıştır? Öyleyse turûk-ı evliyaullahı inkâra teşeb­büs etmek neûzubillâhi Teâlâ sû-i hâtimeyi mûcip olur. Siz vazife-i ubûdiyeti­nize ve taatinize müdavim iken “Lâimin levminden (kınaya­nın kınamasından) korkmayın”

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ

 “...onlar hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar...” [17] âyet-i celîlesi mûcibince asla fütur getirmeyerek yolunuza devam ediniz.

Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Her şey için bir anahtar vardır. Cennetin anahtarı ise fukara ve mesâkîni sevmektir.”

[18]

Hubb-ı dervişân kilid-i cennet-est
Düşman-ı îşân sezâ-i lânet-est

Yani dervişlere meyil ve muhabbet cennetin anahtarıdır. Onlara düşmanlık ise lânete müstehaktır.

Avf İbnu Mâlik radiyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölün­düler, onlardan sadece bir fırka cennetliktir, yetmiş fırka cehennem­liktir. Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan da yetmiş bir fırka cehennemliktir, sadece biri cennetliktir. Muhammed­'in nefsi elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecek, bunlardan biri cennetlik, yetmiş ikisi ce­hennemliktir.” “Ey Allah'ın Rasûlü! Cennetlikler kimlerdir?” diye so­rulmuştu. “Onlar, benim ve ashabımın yolunda olanlardır; oda sevâd-ı a’zamdır”[19] buyurdular.

Bu hadîs-i şerifte belirtilen fırka-i nâciye cenâb-ı risâletpenah efendimiz hazretleriyle ashâb-ı kirâmın yolunda sülûk eden şah-ı râh-ı şeriat ve sünnete tâbi olan ümmetlerdir.

Şeyh Tacüddin El Nakşibendî Hazretleri Nâciye-i Kübrâ adlı ese­rinde buyurmuşlardır ki: “ Ey ihvân-ı dîn iyi biliniz ki şeyhin hu­kuku edebe riâyet etmekle kolaylaşır. Tarikat şeyhlerine muhabbet etmek onların manevî kemâlatının büyüklüğüne delâlet eder. İlm-i ledünne mazhar olmuş o şeyh-i kâmile tâzim ve hürmet göstermek müridin edep ve teslimiyetindendir. Çünkü insan-ı kâmil mir’ât-ı Hakk’tır.

Peygamber-i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyur­muşlardır ki: “Mümin-i kâmilin firâsetinden hazer ediniz (sakınınız), zira kalbindeki nûr-ı ilâhî ile esrarınızı keşfeder.”

[20]

Her kim kâmil velinin ruhaniyetine basiret gözüyle bakarsa onda Cenâb-ı Hakk’ın tecellisini görür, sıfatının zuhûrunu idrak eder. Râ­bıta sebebiyle şeyh-i kâmilden sâlikler feyz alır. Velinin velâ­yetinde kesbî ilim şart değildir; veli ümmî de olabilir. Sâlikler râbıta ve mu­habbetle, şeyhin teveccühüyle maksûdlarına vâsıl olurlar.

Babalık nisbeti ikidir. Biri ceset babası diğeri ise ruh babasıdır. Şeyh için babalık nisbeti vardır. Ceset babası evladını âlem-i illiyyînden dâr-ı dünyaya gelmesine sebeptir. Ama ruh babası ise, evlad-ı manevîsini dâr-ı dünyadan âlemi ulvîye yükselmesine vesile­dir. Evliyaullah hazerâtı nazarında manevî babalık nisbeti zâhirî ba­balıktan daha üstün ve evlâdır.

Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri bu­yurdular ki: “Allah katında insanların mükerrem ve muhteremi takvâ ve tâatı çok olan kimsedir.”

[21]

Cenâb-ı Hakk bu hususta :

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖ۪يمٌ خَبٖ۪يرٌ

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbi­rinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Al­lah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Al­lah bilendir, her şeyden haberdardır.”

[22]

Yine Cenâb-ı Hakk:

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki felaha eresiniz.”

[23]

İslâm’da karâbet (akrabalık) üç şekilde tahakkuk eder.
1- Din karâbeti
2- Kan karâbeti
3- Sıhriyyet karâbeti

Kan karabeti baba tarafına taalluk eder. Sıhriyyet karabeti ise, aile tarafına taalluk eder. Eğer iki tarafta dinen bağlılık yoksa bunların her ikisi de izâfîdir, kabire kadardır, kabirden öteye gidemez. Amma din karabetine gelince; iman kardeşliğidir; ulvîdir, kutsîdir, melekî-dir, imânî ve İslâmîdir. Hayatta, mematta, haşirde ve neşirde daimî­dir. Din karabeti yani dinen akrabalık diğer iki akrabalığın fev­kinde­dir. Kan karabeti ve sıhriyyet karabetiyle yakın olan kişiler bir­birle­rine din karabetiyle de bağlıysa nûrun alâ nurdur.

Cenâb-ı Hakk sâdıklarla beraber olmayı şu emr-i ilâhîsiyle ferman buyurur:

يَا اَيُّهَا الَّذٖ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقٖ۪ينَ

“Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.”

[24]

Peygamber-i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz ise: “Al­lah için salihleri sevmek ve Allah için fasıklara buğz etmek farz­dır.”[25] buyurur.

Kur’an-ı Kerîm; sâdık bir dosttan mahrum kalmanın hüzün ve hüsranını da şu âyet-i kerîmede ne kadar açık olarak beyan buyurur:

فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعٖ۪ينَ` وَلَا صَدٖ۪يقٍ حَمٖ۪يمٍ  

“Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var. Ne de yakın bir dostumuz”

[26]

Allah için sâdık bir dost kazanmak hem dünya, hem de ahiret için mühim ve elzemdir. Tefsirlerin beyanına göre kıyamet gününde hasenesi ve seyyiesi eşit (müsâvî) olan bir mümin huzûr-ı ilâhîye celb edilir. Allah (c.c): “Kulum bir hasene getir de seni cennetime ko­ya­yım,” buyurur. Kul da kederli bir halde anasına, babasına, kardeş­le­rine gider ve halini arzeder. Her kime gittiyse; “bugün feze’ul-ekber günüdür, benim de bir haseneye ihtiyacım var, ne olacağım belli de­ğil” der ve vermezler.

Bir haseneye ihtiyacı olan kul kederli bir halde huzûr-ı ilâhîye celbedilir. Allah (c.c) bildiği halde sorar: “Ne oldu kulum, bir hasene vermediler mi ?” Kul da “vermediler yâ Rabbena” der. O zaman; “Ey kulum benim için dünyada sâdık bir dost kazanmadın mı, ona git” buyurur. Kul da “senin için sâdık bir dostum vardı ya Rabbenâ” der. Bir haseneye ihtiyacı olan kul gider, dünyada iken Allah için dost ol­duğu kardeşini mahşerde bulur ve hâlini arzeder. O da, “ey karde­şim bugün benim de ne olacağım belli değil, madem ki sen bir haseneyle kurtulacaksın verdim, tek sen kurtul” der.

Haseneyi aldıktan sonra Allah (c.c) kulunu tekrar huzûr-ı ilâhîyesine celb eder. Bildiği halde sorar, “Ne oldu ey kulum ?” o da mesrur bir halde, “ya Rabbenâ ! Kardeşim bana merhamet etti de bir hasene verdi” der. Cenâb-ı Hakk Celle ve Âlâ hazretleri “Bugün feze’ul-ekber günüdür, kul olduğu halde o sana merhamet edip acı­yor, ben erhamerrâhimîn olan Allahu azîmuşşanım, seni de onu da affettim, girin cennetime” buyurur.

Musannif Rahimehullah buyurdu ki: “Din karabeti muhabbet-i ilâhiyye ehli indinde nübüvvet-i zahiriyyenin kurbiyetinden daha fa­zi­letlidir. Zira ehli muhabbetin nisbeti olan Hz. Peygamber, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Suheyl bin Rumî’yi (r.ah) hazerâtını ehl-i beytten addetti. Fakat Rasulullah’ın am­cası Ebû Talib ehl-i beyt şere­finden mahrum kaldı. Kan karâbeti onu Rasûlullaha yakın kılma­mıştır. Çünkü ilâhî irade imâna taalluk eden muhabbeti esas kabul etmiştir. Sahabe-i kirâm hazerâtı çok şerefli üstün vasıflı hamiyyet perver fazilet ehli insan-ı kâmil idiler. Onlar bu hallerini kuvve-i hasene olan Allah’ın Rasûlünden almışlardı.”





[1] Hadis Buhârî
[2] Mâide Sûresi, Âyet 48
[3] Hadis Ebû Davud
[4] Kalem Sûresi, Âyet 4
[5] Hadis, Buhârî
[6] Âl-i İmran Sûresi, Âyet 31
[7] Nisa Sûresi, Âyet 80
[8] Nisa Sûresi, Âyet 59
[9] Necm Sûresi, Âyet 3-4

[10] Ahzab Sûresi, Âyet 41

[11] A’râf Sûresi, Âyet 205

[12] İmâm-ı Rabbânî Mektûbât

[13] Zümer Sûresi, Âyet 54

[14] Âl-i İmrân Sûresi, Âyet 31

[15]Et-terğib vet-terhib

[16] Hadis İbni Mâce
[17] Mâide Sûresi, Âyet 54
[18] Hadis Deylemi müsnet
[19] Hadis Buhârî, Müslim
[20] Hadis Tirmizî
[21] Hadis Buhârî
[22] Hucurat Sûresi, Âyet 13
[23] Hucurat Sûresi, Âyet 10

[24]Tevbe Sûresi, Âyet 119

[25] Buhari İman

[26] Şuarâ Sûresi, Âyet 100-101