Skip to Content

İLMİN FAZiLETİ

Ebu Derda (r.a) Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellemin şöyle bu­yurduğunu işittim dedi: “Her kim ilim aramak için bir yola çıkarsa, Hz. Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır, ilmi talep edene, yaptı­ğından razı oldukları için, bütün melekler kanatlarını indirirler. Mu­hakkak âlim için yerdekiler ve göktekiler, hatta sudaki balıklara va­rıncaya kadar her varlık (onun affı için) istiğfar ederler. Âlimin, âbid üzerine fazileti; ayın sâir yıldızlar üzerine fazileti gibidir. Muhakkak âlimler Peygamberlerin vârisidirler. Hakîkaten Peygamberler miras olarak altın ve gümüş bırakmamışlar, fakat onlar miras olarak ilim bırakmışlardır. Her kim ilim öğrenirse büyük nasip almış olur.”

[1]

Ebu Zerr (r.a) dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : “Ya Eba Zerr! muhakkak senin sabahlayıp Hz. Allah’ın Kitab’ından bir âyet öğrenmen senin için yüz rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır ve yine senin sabahlayıp onunla amel edilsin yahut edil­mesin bir bab ilim öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kıl­mandan daha hayırlıdır.”[2] buyurdu.

Hz. Osman (r.a): Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : “Kıyamet gününde üç zümre kimse şefaat eder: Nebîler sonra âlimler sonra da şehitlerdir”[3]  buyurdu dedi.

Tasavvuf kulun, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başla­yan nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesidir. Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) rızasına ulaşabilmek için ihlâs, takva ve zühd esaslarına riâyet edilerek  ha­yatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olmaktır.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor :

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْياَ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ `قُلْ اَؤُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ

“Nefsanî arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük in­sanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâl­buki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.”

[4]

Yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîme, takva, zühd ve ihlâs kav­ramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilâhî fermanlardır ve Kur’an-ı Kerîm’de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten âyet elbette bundan ibaret değildir.

Bu demektir ki, mümin bir kulun günlük yaşantısında, ibadetle­rinde ve kendisi dışındaki varlıklarla irtibatında bu üç noktaya titiz­likle riâyet etmesi hayatî öneme sahiptir. İşte bunu sağlamak tasav­vufun yegâne gâyesidir.

Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, ahlâk-ı zemîme (kötü huy ve alıskanlıklar) dan arındırmak ve bunların yerine ahlâk-ı hamîdeyi (ilâhî rızaya uygun alışkanlıkları) ikâme ederek olgunlaştırmak; kalbi, Cenâb-ı Hakk’ın nazar ve iltifat edeceği bir tecelligâh haline getirmek ve ilâhî emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riâ­yet etmeye çalışmaktan geçer.

Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde maalesef ihmal edil­mektedir.

Oysa Kur’an ve Sünnete baktığımızda bunların zaruret derece­sinde önemli görevler olduğu görülmektedir.

Cenâb-ı Hakk (c.c) şöyle buyurmaktadır:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى @ وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰى

“Doğrusu felaha ermiştir temizlenen, Rabbinin adını zikredip O'na kulluk eden.”

[5]

Aynı istikametteki bir diğer âyet-i kerîmede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا @ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا

“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir; onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”

[6]

İşte bu âyetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “nefis tezki­yesi” ve “kalp tasfiyesi” zikrullahla kalbin nurlanmasıdır. Bu gayret, tasavvufun gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan bi­risidir.

Başka bir âyet-i kerîmede:

يَوْمَ لَايَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ @ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍ

“O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah’a kalb-i selîm ile gelenler (o günde fayda bulur).”

[7]

Bu âyet-i kerîmede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selâmetliğine bağlı olduğu ve kalp selâ­metliği kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye her­hangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır.

Burada anlatılan kalp, Allahu Teâlâya ve onun emrine teslim ol­muş kalptir. Bu kalpte Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kalptir ki, mâsivâdan, yani Allahu Teâlâ’dan gayrısından sâlim olmuştur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. Onun tek gayesi Allahu Teâlâ’dır. O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allahu Teâlâ’nın emirleri arasına giremez. Kalp öyle bir duruma gel­diği za­man şirkten, günahlardan, bid’atlerden, bâtıl olan şeyden arınmış, selâmeti bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimse­nin bütün ahvâli, sözleri, amel­leri, zevkleri, zâhir ve bâtın bütün fiil­leri Rasûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin nuru ile selâmet bul­muş olur. Bu kalbe “Selîmü’l- Kalb” denir.

Numan bin Beşir (r.a)’dan rivâyete göre, Rasûl-i Ekrem sallallâ-hu aleyhi vesellem efendimiz de, bedenin diğer azalarının se­lâmet-li­nin kalbin selâmetline bağlı olduğuna ve ancak kalbin ma’siyet-lerinden arındırılması halinde diğer azaların görevlerini hakkıyla ye­rine getirebileceğine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

”Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o salah kesbederse cesedin tamamı salah kesbeder, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Âgah olun bu et parçası kalbtir.”

[8]

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu âyet ve hadisler ile benzeri muhtevâdaki nasslarda zikredilen “Kalp selâmeti” nasıl sağlanacak­tır?

Buna şöyle cevap vermek mümkündür: Kalbin selâmeti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tâbi tutması ve gerek kalbin ge­rekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurması ile mümkün olur. Bu murakabede Şer’î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilecek bu suretle ameller ıslah edilecektir. Azaların amelleri “fıkh-ı zâhir” de­diğimiz fıkıh ilmi ile kalbin amelleri ise, “fıkh-ı bâtın” dediğimiz ta­savvuf ilmi ile nurlanır ve kalp mutmain olur.

Ebu Hureyre (r.a)’dan rivâyet edilmiş olan Rasûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin şu hadîs-i şerîfi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, birini diğeri uğruna ihmal et­meksizin aynı ölçüde hassasiyet göstermenin önemini dile getir­mek­tedir: “Muhakkak Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve malla­rınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalblerinize ve amellerinize ba­kar.”

[9]

Bu yolda kulun hiç bir zaman hatırından çıkarmaması gereken şey, yüce yaratıcının kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

Cenâb-ı Hak (c.c) şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ
“Çünkü Rabbin (her an) görüp gözetlemededir.”

Yine bu yolun yolcusu, Cenâb-ı Hakk'ın (c.c), kendisine kendisin­den bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَاتُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını bi­li­riz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”

[11]

Âyetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve ya­pacağı her işte ilâhî murakabe altında olduğunun farkına varmak, tasavufun insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat ken­disidir.

Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenâb-ı Hakk'ın (c.c) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulundu­ğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır.

Cenâb-ı Hak (c.c) şöyle buyuruyor:

هُوَالَّذ۪ىخَلَقَالسَّموَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِيَعْلَمُمَايَلِجُ فِىالْاَرْضِوَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

“O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ edendir. Yere gi­reni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.”

[12]

Bir müminin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin ken­disi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görüp gözetmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selâmeti ve ruh inkişafı bakımın­dan varabilecek en üst noktadır ki, tasavvufun insana kazandır­mayı hedeflediği ruh güzelliği ve “hâl” de işte budur!

Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilâhî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in ar­zuladığı gerçek “insan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

Bu hâlin Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem tarafın­dan “ihsan” olarak ifade buyurulduğunu biliyoruz.

Hz. Ömer (r.a)’dan rivâyet edilen “Cibrîl Hadisi” diye bilinen meşhur hadiste Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem, îman ve İslâm’ı tarif ettikten sonra Cibrîl (a.s)’ın:

“İhsân nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir: “İhsân Allah (c.c)’na O’nu görüyormuşcasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüp gözetmekte­dir.”

[13]

Yukarıdaki “takvâ”, “ihlâs” ve “zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “verâ” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riâyet edildiği zaman takva, hem diğer iki noktayı, hem de tasavvufî lisandaki diğer ıstılâhları bünyeside toplayan bir tabir olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsân” makamına ulaş­tıran yegane yoldur. Kişi ihsan ma­kamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allahu Teâlâ’yı yanında hissedecek, O’nu gö­rüyormuşçasına O’ndan çekine­cek ve masivayı terkedecektir.

İnsanın, her anında Cenâb-ı Hakk’ı yanında hissetmesi, O’ndan başka herşeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlı­ğıyla O’na yönelen kul, giderek “müşâhede” (Allahu Teâlâ’yı görür gibi olma) makamına ulaşır.

Bu makamda kul yaptığı her amelinde, kalbiyle Allahu Teâlâ’yı müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basîret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir ma­kamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadîs-i şerîfte işaret buyurulan: “ihsân” makamıdır.





[1] Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mâce

[2] Hadis Tirmizî
[3] İbn-i Mâce, Kitab-ı Zühd

[4] Ali İmran Suresi, Âyet 14-15

[5] A’la Suresi, Âyet 14-15
[6] Şems Sûresi, Âyet 9-10
[7] Şuâra Sûresi, Âyet 88-89
[8] Hadis Buhari, Müslim,

[9] Müslim, Birr: 10, No: 34, 411987

[10] Fecr Suresi, Âyet 14
[11] Kaf Suresi, Âyet 16
[12] Hadid Suresi, Âyet 4
[13] Hadis, Buhârî, Müslim