وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّن۪ى مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ
“(İnsanları) Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve "Ben müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir?”
İbni Abbas’tan rivâyet olunur ki: “Cenâb-ı Hak, Havva validemizi Hazreti Adem’in sol kaburga kemiğinden yarattı. Adem aleyhisselâm o esnada uyumakta idi. Uyanıp yanında gonca gül gibi Havva’yı görünce kalbi ona aktı ve elini uzattı. Melekler: “Ya Adem! Ona dokunma, henüz nikâhın kıyılmadı!” dedi. Bundan sonra nikâhları kıyıldı. Mehrin şartı da üç kere Hazreti Muhammed Mustafa’ya salâvat-ı şerife getirilmesi olarak gerçekleşti. Bu, Allah celle celâlühu huzurunda ve Muhammedî hakikat önünde ilk nikâhın başlangıcı oldu. Nikâh böylece, Hazreti Muhammed Mustafa’ya salâvat ile ulvî bir mana kazandı. İnsanlık tarihi rahmet, bereket ve feyiz tecellileri ile böylece başladı.
Bütün muhabbetlerin özü, ilâhî muhabbettir. Cenâb-ı Hak kullarına lutfettiği bütün sevgi ve muhabbetlerin hepsini hakikatte kendi muhabbetine vesile olarak bahşetmiştir. Muhabbetin zirvesine çıkabilmenin şartı Allahı ve Rasûlünü sevmektir.
Eşler arasındaki muhabbet ve bağlılık ise Rasûlullah’a tâbi olmakla elde edilir. İslâm dairesi gözetilerek kurulacak aile yuvaları üstün meziyetli ve bereketli haneler olur. Bu bakımdan aile hem Allah celle celalühunun muhabbetine vesiledir, hem de nesillerin idamesi için zarûrîdir. Yani aile nizamı, hem bedenî bir ihtiyaçtır. Hem de manen gelişmenin ilk ve esaslı zeminini teşkil eder.
İslâm nazarında evlilik her zaman asıl olmuş ve musırran teşvik edilmiştir. Zaten bunun aksi insan yaradılışına da aykırıdır. Çünkü evlilik -geçerli mazeretler hariç- insanoğlunun uzak durmaması gereken bir ihtiyaç ve sünnet-i seniyyedir. Aile yuvası kurmanın bu kadar mühim olması itibariyle evlilikle arzu edilen maksatlara vasıl olmak ve ev mekânını bir huzur cenneti haline getirmek için riâyet edilmesi gereken pek çok ince ve nazik meseleler vardır. İlâhî muhabbete vesile olacak bir aile hayatı nasıl kurulur? Nelere dikkat etmeli ki, evlerimiz bir huzur ve saadet yurdu olsun? Nasıl yaşamalı ki hayat yolculuğumuz aksal gayemizde hitam bulsun? Bunun için Kur’an ve Sünnet aileye tarif edilen maksat ve gayelere götürecek yolları, usulleri, kaideleri ve kıstasları en güzel biçimde vaaz etmiştir. Ayrıca bu nizama riâyet edilmediği takdirde, hangi vahim neticelerin ortaya çıkacağını da belirtmiştir.
Bu hususta arzu edilen neticeye erişebilmek için Cenâb-ı Hak bize numûnelerin en güzelini ve mükemmelini nasib etmiştir ki, O gönüller sultanı Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâm’dır. Hayatının hiç bir safhasında en küçük bir tezat bulunmayan O peygamberler serveri, kurduğu aile yuvasında da bu güzel nizamı yaşamış ve yaşatmıştır. Bu bakımdan iyi bir aile te'sisi için O'nun şerefli ve müstesna güzelliklerle dolu aile hayatını bilmeli ve kendimize şiar edinmeliyiz. Nice gafiller evliliğe yanaşmayarak, bu husustaki günah ve haram girdaplarında perişan ve helak olmaktadırlar.
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
وَيَااَدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ
“(Allah buyurdu ki) Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.”
Allah Teâlâ, Hazreti Âdem aleyhisselâmı yarattı ve ona zevce olarak da Hazreti Havva’yı yarattı. Onların her ikisine cennette diledikleri her şeyden yemeleri, orada hayat sürmelerini ancak yasaklanmış bir ağaca yaklaşmamalarını emretti. Hazreti Âdem’e meleklerin bilmediği ilimler öğretilmiş ve bütün meleklere Hazreti Âdem’e secde emri verilmiş. Bütün melekler ona secde etmişler, ancak iblis secde emrine isyan etmiş, insanın üstünlüğünü kabul etmemiş. Bu kadar bol nimetlere, şerefe sahip olan Âdem babamız ve Havva validemiz cennette yaşamaya başladığı andan itibaren imtihan-ı ilâhiyeye tâbi tutuldular.
Cenâb-ı Hak iblisin hilesini şöyle beyan buyurur:
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِىَ لَهُمَا مَاوُرِىَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاَتِهِمَا وَقَالَ مَانَهَيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
“Derken şeytan, birbirine ayıp yerlerini göstermek için onlara vesvese verdi ve ‘Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz’ diye yasakladı dedi.”
İnsan, ebedî yaşama arzusunu hiçbir zaman içinden atamadı. Herkes ebedî veya uzun yaşamak ister.
Cenâb-ı Hak bu meyanda şöyle buyuruyor:
وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِاَيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا اُولَئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
“Âyetlerimizi yalanlayanlar ve büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
وَالَّذِينَ اَمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا اُولَئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
“İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.”
Şeytan, insanların içinde var olan bu ebedî yaşama duygusuyla Hazreti Âdem ve Havva validemizi aldatmaya çalışıyordu. Hazreti Âdem ile Havva validemiz o güne kadar asla bir canlının yemin ile yalan söyleyeceğini bilmiyorlardı. Şeytan onlara yaklaştı ve onlara vesvese verdi. Hazreti Âdem ve Hazreti Havva, yalan söylemeyeceklerine inandıkları şeytanın Allah’ın ismine yemin ederek söylediği sözlerine aldandılar.
Onlara: “Ben size hayırlı bir öğüt veriyorum siz cennette ebedî kalmak veya melekleşmek istemez misiniz, aynı melekler gibi, günahsız bir varlık olmak istemez misiniz?” dedi. Elbette ki insanlar ebedî yaşamak isterler. İşte şeytan Âdem aleyhisselâm ve Havva validemize böyle yaklaştı, böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerilerini örtmeye başladılar.
وَنَادَيهُمَا رَبُّهُمَا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ
“Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti.”
Haramlarla helalleri kıyasladığımız zaman göreceğiz ki, Allah’ın insanlar için helal kıldığı nimetler sayılamayacak kadar çok, yasak ettikleri ise pek azdır. Fakat geliniz görünüz ki insanlar, Allah’ın yasak kıldığı haramlara dalıp gidiyorlar ve neticede hüsrana uğruyorlar.
Nefsimizin fısıldamaları şeytanın fısıldamalarından daha tehlikelidir. Eğer nefsimize, şeytana ve toplumdaki kötü ahlâklı kimselerin telkinine uyarsak biz de hüsrana uğrayanlardan oluruz.
Âdem aleyhisselâm ile Havva validemiz, cennette kendilerine mahsus bir örtü ile örtünmüşlerdi, hatta Hazreti Âdem ile Hazreti Havva avret mahallerini kendileri dahi göremiyorlardı. Fakat haram olan o ağacın meyvesinden yedikleri zaman, Allah edeb yerlerini örten örtüyü kaldırıverdi ve birbirlerinin edeb yerlerini gördüler ve utançla koşuşup ağaç yaprakları ile örtünmeye çalıştılar. O hali görür görmez pişman oldular. Öyle bir pişmanlık ki birbirlerinin yüzlerine bile bakamadılar. “Ne yaptık, ne ettik de biz bunca nimetin içine gark olmuş iken Rabbimizin yasak ettiği o meyveden yedik” dediler. Onlar o hallerinden çok utandılar. İşte insanın imanı olursa hayâsı da olur.
Rasûlullah aleyhisselâm: “Hayâ imandandır”[7] buyuruyor.
Bir insanın hayâ duygusu o kimsenin imanıyla orantılıdır. Bir insan, Allah’a karşı, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme karşı insanlara karşı hayâlı ise, işte o kimsenin imanı kemale ermiştir. O kimsenin hayâsının derecesi imanının derecesini gösterir. Çünkü hayâ imandandır, şeytanda hayâ yoktur.
Hazreti Âdem’in kalbinde ise iman ve tam bir teslimiyet vardı ama bir an için yanıldı. İlgili âyet-i Kerîmeler de bize gösteriyor ki, insan yaptığı ibadet ve taata güvenmemeli, akıbetinden ne emin olmalı ne de ümidini kesmelidir. “Ben namaz kılıyorum, oruç tutuyorum, Allah yolunda hizmet ediyorum, ben cennete girmeyeceğim de kim girecek?” gibi sözler, düşünceler çok tehlikeli söz ve düşüncelerdir. Tarihte bunun çok örnekleri var. Meselâ: Belam bin Baura, âlimdi ve evliyaullahın büyüklerindendi, ism-i azam duasını biliyordu; fakat Hazreti Musa aleyhisselâma haset ettiği için, bu hasedi onu imanından etti. Şeytan, Âdem aleyhisselâma haset etti, “onu, çamurdan yarattın beni ateşten yarattın, o benden hakirdir” dediği için helak oldu. Her ikiside haset sebebiyle helak oldu.
Allahu Tebareke ve Teâlâ hazretleri şöyle ferman buyurur:
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذِى اَتَيْنَاهُ اَيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ @ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ اَخْلَدَ اِلَىالْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَيهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِاِنْ تَحْمِلْعَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذَلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاَيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat ki belki düşünürler.”
Öyleyse insan yaptığı ibadete güvenmemelidir ama bunun yanında Allah’tan da asla ve asla ümidini kesmemelidir.
Hulefâ-i Râşidîn’in ikincisi Hazreti Ömeru’l-Faruk radıyallahu anh - ki cennetle müjdelenen on sahabeden birisidir - bunu ne güzel ifade ediyor:
“Biri müstesna bütün insanlar cennete girecek denilse, o bir kişi ben miyim diye korkarım. Birçok insan cehenneme girecek fakat insanların bazısı cennete girecek denilse, cennete girecek o kişiler içinde ben de olabilir miyim diye ümit ederim.”
Bir zaman İsrailoğulları içinde Barsisa denilen bir ibâdet ehli vardı. Zahitliği, doğuya batıya erişmişti. Nerede bir hasta varsa, ona okur veya okunmuş su yollardı, hasta içince Allah’ın izniyle sağlık ve şifa bulurdu.
Barsisa öyle bir şöhret kazandı ki o zamanın hekimlerine kimse gitmez oldu. Fakat iblis, kadın fitnesiyle Barsisa’yı dalalete sürükledi o da helak oldu.
Mü’min, “beynel havf verrecâ”, korkuyla ümit arasında yaşayacak, Allah’a ibadet ve taat edecek; Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye gayret edecek, bütün nehiylerinden sakınacak fakat asla sonundan emin olmayacak. Çünkü önümüzde çok hile ve tuzaklar vardır. Bu yol ancak tam bir iman ve mutmain olmuş kalp ile kat edilebilir. İmanda şüphesi olan, imanda zaafı olan ve kötü çevrelerle düşüp kalkanlar, kendilerine şeytanı ve şeytanın avanesini rehber edinenler bu yolda helak olurlar. Allah cümlemizi korusun.
Âdem aleyhisselâm ile Havva validemiz, kendi çıplak hallerini, edep yerlerini görünce bildiler ki büyük bir suç işlediler. Hemen mayalarında olan o hâlisâne duygular harekete geçti ve:
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”
Ama şeytan Allah’ın huzurundan kovulunca:
قَالَ اَنْظِرْنِى اِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
“Dedi ki: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver.”
قَالَ فَبِمَا اَغْوَيْتَنِى لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ
“(İblis) dedi ki: “Beni azdırmana karşılık, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”
Bakınız ben azdım demiyor, kendi nefsine suç bulmuyor da Allah’a nisbet ediyor azmasını. Bununla da kalmıyor, İslâm yolunun, sırât-ı müstakimin önüne oturacağını, insanları hak yoldan çevirmek için her türlü hile ve desiseye başvuracağını yeminle ifade ediyor. Evet, iki tıynet, iki yaratılış. Biri günahını idrak ettiği, hatasını anladığı an hemen itiraf ediyor, günahından rücu ediyor ve Rabbine yönelip af diliyor. Diğeri ise şeytan tıynetidir haşa Allah’ı suçluyor.
Burada şeytanın ve Hazreti Âdem’in beş vasfına işaret vardır. Âdem aleyhisselâmı, bu hatayı işledikten sonra, yeniden Allah indinde makbul eden; onun bahtiyarlığına vesile olan beş özellik şunlardır:
1- Adem aleyhisselâm Allah’ın emrine muhalefet ettiğini, anladı. “Ya Rabbi! Ben günah işledim, sen yasak kılmıştın ama ben bu yasağa riâyet etmedim” diye de itirafta bulundu.
2- Günahına pişman oldu.“Ya Rab! Biz nefsimize zulmettik” dedi.
3- Nefsini levmetti, kınadı ve: “Bu günah benim nefsimdendir” dedi.
4- Tevbe etti, af diledi.
5- Allah’ın rahmetinden ümidini kesmedi. “Ben bu günahı işledim. Artık Allah’ın rahmeti bana gelmez, ben cehennemi hak ettim” gibi bir ümitsizliğe kapılmadı.
İşte Hazreti Âdem ve Hazreti Havva validemizin bu beş güzel vasfı onların kurtulmasına vesile oldu. “Bu bizim hatamızdır, kendi nefsimize zulmettik” dediler. Zulmü, kendi nefislerinden bildiler, sonra bununla da kalmadılar. Hemen ellerini açtılar, o yüce Rabbimize yöneldiler, O’na gözyaşlarıyla tevbe ve istiğfar ettiler.
Rivâyetlere göre Hazreti Âdem ile Hazreti Havva, cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirildiklerinde, ikisi de ayrı ayrı yere indirilmişlerdir. Hazreti Âdem Serendip Adası’na, Hazreti Havva validemiz de Cidde’ye indirildi. Cidde, arapçada ceddyani ebe, büyük ana manasınadır, dolayısıyla bugün Arabistan’daki, Kızıldeniz sahilindeki Cidde şehrinin ismi Hazreti Havva validemizden kalmıştır, bugün de o isimle anılmaktadır. Yine rivâyetlere göre Hazreti Havva validemizin kabr-i şerifi de Cidde’dedir.
Bir rivâyete göre Hz Âdem ve Hazreti Havva validemiz, üçyüz yıl ayrı kalmışlar, ağlamışlar, sızlamışlar nefislerini levm etmişler, nedamet duymuşlar, hiçbir zaman bu yaptıkları günahı Allah’a nisbet etmemişler, yani “Ya Rabbi! Sen bu günahı bize işlettin dememişler” ve hiçbir zaman da Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmemişler. Nihâyet Allah onlara rahmet etmiş ve Arafat dağında onları birleştirmiştir.
İblisin helakına vesile olan beş özelliği ise şunlardır:
1- Şeytan, Hazreti Âdem’e secde emrini yerine getirmedi, Allah’a, “Onu çamurdan beni ateşten yarattın, ben ondan üstünüm, niye ona secde edeceğim ki!” diye kibirlenerek isyan etti.
2- Bu isyan, kibir ve günahını anlayamadı, bilemedi, “Ben günah işledim” demedi.
3- Bu cehaleti sebebiyle günahından dolayı pişman olmadı.
4- Nefsini levmetmedi. “Ben azdım” demedi. Nefsini kötülemediği gibi bu azgınlığını, bu isyanını, tuğyanını Rabbine nisbet etti. “Sen azdırdın” diyerek Allaha iftira attı.
5- Şeytan Allah’ın rahmetinden de ümidini kesti ve böylece bedbahtlardan, helak olanlardan oldu ve kıyamete kadar hep inananların lisanında lanetle anılacak biri oldu. Kıyamette ise ateşin en kızgın yerlerinde, sonsuza kadar yanacak, şeytanın peşinde giden ve onu örnek alanlar da aynı durumda olacaktır.
Mü’min, bir günah irtikâp etti mi, bir kötü iş yaptı mı, “Ya Rabbi! Bu benim nefsimdendir, ben nefsime uydum ve bu kötülüğü irtikâp ettim” demelidir. Allah’ın razı olduğu salih bir amel işledi mi, “Ya Rabbi! Bu Sendendir, benden değildir. Ben nefsim ile baş başa kalsaydım, bunu başaramazdım. Senin yardımın olmasaydı ben buna muvaffak olamazdım” demelidir. İşte bu, İslâm ve insan ahlâkıdır.
Fakat insanların haline bakınız ki ne hale gelmişlerdir. Müslümanlar olarak bir hayırlı ve güzel amel yaptığımız zaman hep nefsimize mal ediyor ama -Allah korusun- bir kötülük, bir kusur işlediğimiz zaman bunu hep başkalarına yüklüyoruz. İşte bu, doğru değildir ve şeytan ahlâkıdır.
Hülâsâ Allah celle celâlühü aldatılanı nimetten uzaklaştırsa da tekrar tevbe ederse bağışlıyor nimete kavuşturuyor. Fakat aldatanı hem nimetten hem de rahmetten uzaklaştırıyor, aldatan ebedî hüsrana uğruyor.
