Hadis ve Sünnetin Mevkii
- Ana Başlıklar:
Bazı kimseler Sünnet ve hadisin Müslümanlıktaki derece ve mevkiini bilmediklerinden, ona gereken ehemmiyeti göstermiyorlar. Bir şey söylendiğinde, ilk söz olarak “Efendim bu Kur’ân’da var mı?” sualini soruyorlar. Bu fikrin ne kadar yanlış olduğunu göstermek için Peygamberin vazifesini ve bu vazifenin derece-i şümulünü izah etmek lâzımdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor :
اَلَّذينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِىَّ الْاُمِّىَّ الَّذى يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِى التَّوْريةِ وَالْاِنْجيلِ يَاْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّتى كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذينَ امَنُوا بِه وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذى اُنْزِلَ مَعَهُ اُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, habis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur’ân'a) uyanlar var ya işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf: 157)
1) Kur’ân-ı Kerîm Allah’tan kendisine nasıl vahy olunduysa onu öylece insanlara tebliğ etmek.
2) Kur’ân-ı Kerîm’i beyân ve tefsir etmek, Kur’ân’la amel etmek, aldığı vahiy ve ilhamla insanların anlayacağı şekilde Kur’ân’ı açıklamak.
Kur’ân, insanın gerek Allah ile ve gerekse insanlarla olan hususi ve umumî münasebetlerine taallûk eden bütün meselelere dair hükümler koymuştur. İtikada taallûk eden esaslara, ibadetlere, aile vazifelerine, medeni ve içtimai işlere, barışa savaşa hülasa ferdin ve cemiyetin her türlü işlerine temas etmiş ve bunların hepsi hakkında ayrı ayrı kaideler, hükümler koymuştur. Peygamber bunu Allah’tan nasıl almışsa öylece insanlara tebliğ etmiştir. Kur’ân’ın gerek hepsi gerek ayrı ayrı her âyeti mülâhaza olunduğunda bu cihet yani Peygamberin vahyi Allah’tan aldığı gibi tebliğ ettiği tevatüren sabittir.
Ahkâm, hükmün çoğuludur. Bir şeyin hükmü, onun terettüp ettiği eseridir. Şer’î hükümler, mükellef olan kimselerin dünya ve ahirete taallûk eden meselelerini muhtasar olarak vuzuha kavuşturur. Hülâsa olarak bunlar sekiz esasta mütalâa edilmiştir. Bunlar; farz, vacip, Sünnet, müstehap, mübah ile haram, mekrûh ve müfsiddir.
Çünkü, ilâhî hüküm kulun ya itaat edip sevap almasını yahut muhalefet edip cezaya çarpılmasını gerektiren bir imtihan olmuştur. İmtihan, işlemeye veya terk etmeye taallûk etmesiyle, kulların işlediklerinde ve terklerinde meşru ve gayrimeşru olmak üzere iki nevidir. Yapılması istenen şeyin işlenmesi meşru, işlenmemesi gayrimeşru olduğu gibi yapılmaması istenen şeyin terk edilmesi meşru, işlenmesi ise gayrimeşrudur. Yapılması mendup olan ile mekrûh olan da bu tertiptedir. Mübaha kadar kısımlar meşru, ondan sonrakiler ise gayrimeşrudur. Yapılması istenen şeye taallûk eden hitaplar emir, yapılmaması istenen şeylere taalluk eden hitaplar da nehiylerdir.
Esasen şer’î hükümlerin delili dörttür:
1) Delâlet ve sübutu kat’î olup, hiçbir yönüyle te’vile ihtimali olmayan Kur’ân âyetleri ve mütevatir sarih Hadis-i Şerifler gibi.
2) Sübutu katî delâleti zannîdir. Te’vile ihtimali bulunan âyet ve Hadis-i Şerifler gibi.
3) Sübutu zannî ve delâleti kat’îdir ki ifadesi açık olan ahbar-ı âhâd gibi.
4) Sübutu ve delâleti zannî olandır ki bir çok mânâ ihtimali bulunan ahbar-ı âhâd gibi.
Bunların birincisi kat’i olmakla, bununla farz ve haram sabit olur. İkinci ve üçüncüsü zanni ifade edici olmakla vâcip ve kerahet sabit olur. Dördüncüsüyle Sünnet, müstehab ve tenzihen kerahet sabit olur. Sübuten ve delaleten kat’i olan emirlerden farziyet ve yalnız bir cihetle kat’i olanlardan vücup meydana gelmiştir. Farziyyetin, taallûk ettiği şey farzdır.
1- Farz ve hükmü: İşleyene sevap ve özürsüz terk edene de ikab (azab) terettüp etmek, inkâr edeni veya küçük göreni kâfir saymaktır. Farz, iki kısım olup, biri farz-ı âyın diğeri farz-ı kifayedir. Farz-ı âyın akil ve baliğ olana her yerde lâzım olup, birtakım kimselerin işlemesiyle diğerlerinin üzerinden sakıt olmayan farzdır: taharet, beş vakit namaz, Ramazan orucu gibi. Farz-ı kifaye, farz olan kimselerin üzerine ayrı ayrı değil hepsine birden lâzım olup bir kısmının işlemesiyle hepsinden sâkıt olan farzdır: cenaze namazı, hâfız-ı Kur’ân olmak ve selâm almak gibi. Farz-ı kifayenin sevabı yalnız onu yerine getirenlere olursa da toptan terkinde vebal hepsinedir.
2-Vacip ve hükmü: Vücûbun taallûk ettiği fiil vâciptir. Vâcibin hükmü de amelce farz gibidir. Yapılmasına sevap, özürsüz terkine ikab (azap) terettüp eder. İtikaden farzın hükmü gibi değildir bundan dolayı vâcibin inkârcısı kâfir sayılmaz: kurban kesmek, vitr ve bayram namazları, yakın akrabaya bakmak gibi. Vâcibin de kifayesi vardır: Şaban ve Ramazan ayları sonunda hilâli görmeye çalışmak gibi. Bir ibadetin vâciplerinden birini terk etmenin gereği kasten ise kerahet-i tahrime ile mekrûh olur. Eğer sehven ise namaz hakkında sehiv secdesi lâzım gelir.
3- Sünnet ve hükmü: Hazret-i Peygamber aleyhisselâtü vesselâm’ın farz ve vâcip olmayıp bazen terk etmekle beraber, devamlı işledikleridir ki buna müekket Sünnet denir. Müekket olmayana müstehap ve mendup adları verilir. Sünnet iki kısım olup, bunlara Sünnet-i Hüda ve Sünnet-i zevâid denilir. Sünnet-i Hüda dinin mütemmimi (tamamlayıcısı)’dir. Onu terk eden kınanmaya müstehak olur: ezan, kâmet, cemaat gibi. Sünnet-i zevaid, Efendimizin âdet-i seniyyelerine denir ki terk eden kimse kınanmaz fakat işleyen mükâfat görür: namazın rükunlarını uzatmak, Resûlullah Efendimiz gibi yemek, içmek, giymek, oturmak, kalkmak gibi. Bunların işlenmesine karşılık farz ve vâcibe nispeten daha az sevap verilir. Kasten terkine de ikab değil, itab (azarlama) vardır.
4- Müstehap ve hükmü: Buna mendup da denilir. Peygamberimiz aleyhisselâtü vesselâm’ın bazen işleyip bazen de terk ettikleri ve selef-i salihinin severek işledikleri ve rağbet ettikleri şeylerdir: bazı nâfile namazlar ve oruçlar gibi. Müstehabın hükmü: İşlenmesine sevap verilir. Terkine itab (azar) yoktur. Müstehap, Sünnetin gayr-i müekked olanından bir nev’idir. Sünnet-i müekkedi terk etmemek daha evlâdır.
5- Mübah ve hükmü: Mükellefin işlemekle işlememek arasında muhayyer bulunduğu şeydir. Bunun hükmü ise işlenmesinde veya terkinde sevap ve ikab yoktur. Eşyada asıl olan budur: su içmek, avlanmak gibi.
6- Haram ve hükmü: Terkine sevap, işlemesine ikab (azap) vardır. Haramı helâl ve mübah sayanlar Allah korusun küfre girerler: içki içmek, kumar oynamak, ana babaya asi olmak gibi.
7- Mekrûh ve hükmü: İslâm’ın kerih gördüğü kerehatlardır. Mekrûhun hükmü: Amelen haram gibidir ki terkine sevab işlenmesinde azap korkusu vardır. İtikaden haram gibi değildir. Bu bakımdan helâl görene küfür terettüp etmez, balık cinsinden olmayan deniz hayvanları yemek, abdestte ve gusülde suyu israf etmek gibi.
8- Müfsid ve hükmü: Başlanılan bir ameli bozan ve iptal edendir ki haram ile mekrûhtan sonra gelir ve meşru olmayanlardır. Müfsidin hükmü: Kasten yapılmasında, özürsüz meydana gelmesinde azap vardır ve sehven meydana gelmesinde ise azab yoktur: namaz ve oruç bozanlar gibi.
Akıl ve büluğ yönüyle üzerlerine şeriatın emir ve yasakları cari olan kimselere mükellef denilir ki işledikleri gerek amel ve ibadet türünden olsun gerekse olmasın belirtilen sekiz kısımdan birine dayanır. Meşru kazanç helâl, rüşvet almak haramdır. Muhtaca ödünç vermek mendup ve onu ödemek farz olup sıkıntı içindeki borçluya sıkıntıdan kurtuluncaya kadar mühlet vermek vâcipdir. Muhtaç olduğu dinî bilgileri öğrenmek, her müslüman erkek ve kadına farz-ı ayn olup, başkasına faydalı olacak derecede ilim tahsili farz-ı kifaye, dinî bilgilerde ihtisas yapmak menduptur. İlmiyle övünmek mehrûhtur.
Ecir ve sevap kazanılması iman ve ihlâsa dayanır. Herkes amel etmekle mükelleftir. Küfür kimseye mübah değildir. Din insanları iki cihanda mesut etmek için Allah’ın koyduğu bir kanundur. Cennet ve cehennem haktır. Cenâb-ı Hakk vaadinden dönmez ve vaadinde tövbe etmesi için kullara mühlet verir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِه وَمَنْ اَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبيدِ
“Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.” (Fussilet: 46) Diğer bir âyet-i Kerîme’de de şöyle buyurur:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ () وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse cezasını çeker.” (Zilzal: 7-8)
- Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun
- 70 okuma
