Skip to Content

Sahte Doktor Bedeni Sahte Şeyh Gönlü Harap Eder

Aydın BAŞAR / Burhan Dergisi, Mayıs 2008 www.burhandergisi.com

Kaliteli bir malın bazen otuz çeşit taklidi çıkar. Bu taklitlerin
kimisi orijinaline çok benzerken, kimisi de daha az benzer. Burada
benzerliğin fazla olması, az olmasından daha problemli bir durumdur.
Çünkü az benzeyeni orijinalinden ayırmak kolay iken, iyi taklit edilmiş
olanı ayırmak ise gayet zordur. İkisini birbirinden ayırma konumunda
olan alıcının, aradığı ürün hakkında yeterli bilgisi de yoksa eğer,
yanılması da kaçınılmaz olur.

Hayatlarında belirli standartlara önem veren ve kaliteyi arayan
insanlar, daima orijinali bulma arayışına girerler. Hakikisine ne kadar
çok benzese de hiçbir zaman taklitlerine itibar etmezler. Çünkü geçmiş
tecrübeleri onlara, taklit olanın hakikisinin yerini tutmayacağını
öğretmiştir. Bir senede üç sefer kapı kilidi, üç sefer de musluk
değiştiren bir kişi artık daha pahalı olmasına rağmen kaliteli ürünleri
tercih edecektir. O kimse, bu anlayışı aklî bir hesap kitaptan sonra
kazanmıştır. Bu durumda hesabını kitabını bilen kişi, taklit olan
kalitesiz mallarını pazarlamak için bağırıp çağıran pazarcılara itibar
etmeyip, güvenilir bildiği bir satıcıyı tercih edecektir. Zaten
büyüklerin de buyurduğu gibi; “Malı kaliteli olan esnafın malını satmak
için bağırıp çağırmaya ihtiyacı yoktur.” Bunu tasavvufa uyarlayacak
olursak henüz kemal seviyesine ulaşmadıkları halde kemalat iddia eden
bazı ham kişilerin tasavvuf adına söyledikleri birçok garip sözleri ve
birçok akıl almaz davranışları bu nevi gürültüden kabul edebiliriz.
Zamanında bu gürültüden Mevlana Hazretleri de epeyce rahatsız olmalı ki
şöyle söylemiştir: “Şu davullu zurnalı ham kişiler de biz yokluk
yurdundan haberciyiz diye bağırır durular ya! Hepsi dünyaya bir şeyhlik
lafıdır atmış; kendisini Bayezid yerine koymuştur. Kendi kendine yola
girmiş, kendi kendine ulaşmıştır... Kendi kendine gelin-güvey olan
gibi, kız tarafının bundan hiç haberi yokken güvey evi birbirine
girer.” [1]

Tasavvuf literatüründe manevi rehberler olarak bilinen mürşid-i
kamiller hakkında, manevi hastalıkları teşhis ve tedavide uzman kişiler
oldukları için “doktor” benzetmesi yapılır. Ve tüm büyük sufiler, gönül
yaralarını onarmak isteyenlerin bu konuda ehliyet sahibi olan kalp
tabiplerine müracaat etmelerini tavsiye ederler. Yine onlara göre beden
hastalandığında hekimlere gitmek nasıl bir ihtiyaç ise, dünya ehli ile
fazla ülfet etmekten veya çeşitli günahlardan kaynaklanan birçok gönül
hastalıklarının tedavisi için de bu işin ehli olan zatları bulmak bir
ihtiyaçtır. Nitekim İbrahim Desuki Hazretleri bu ihtiyacı şöyle ifade
eder: “Yemin ederim ki insanlar tam bir gayretle ilahi emirlere
sarılsalar, şeyhe filan ihtiyaçları kalmaz. Fakat bu yola bir yığın
hastalıkla beraber girdiklerinden manevî doktorlara muhtaç
oluyorlar.”[2] Bu konuda sahabe efedilerimizden Salman-ı Farisi
hazretlerinin Ebu’d Derda hazretlerine yazdığı mektuptaki şu ifadeler
oldukça dikkat çekicidir: “Kardeşim! İşittiğime göre insanların önünde
tabibim diye hastalıkları tedavi ediyormuşsun. Dikkat et! Eğer
gerçekten tabibsen konuş; sözün şifa olur. Eğer tabib değilsen
Allah’tan kork! (Yanlış uygulama ve tavsiyelerinle) bir müslümanı
öldürme.”[3] Sahabe efendilerimizin birbirlerini böyle hayırlı bir
konuda uyarmalarını bizler ancak emri bil maruf çerçevesinde
değerlendirilebiliriz. Onlar din kardeşlerini böyle hassas konularda
bile uyarmaktan çekinmeyerek böylece daha sonraki nesillere bu yönde
güzel bir örnek teşkil etmişlerdir. Zira onlar sahte doktorun candan,
sahte hocanın ise imandan ettiği gerçeğini çok iyi bildiklerinden
dolayı böyle bir hassasiyet göstermişlerdir.

Hastalıkların tedavisinde ilacın önemi kadar doktorun bilgi, görgü
ve tecrübesinin de bir önemi vardır. İlaç ne kadar iyi ve şifalı olursa
olsun, uygun hastaya verilmediğinde nasıl bir zehre dönüşüyorsa,
na-ehil olan kimselerin yaptığı maneviyat alanındaki yanlış tedaviler
de bir hüsran ile neticelenir. Bu konuda sahte Peygamber Müseyleme’yi
örnek vermekte fayda vardır: “Rivayete göre Müseyleme şaşı bir adamın
şaşılığını iyileştirmek için yanına çağırdı ve adamın sağlam olan
gözünü de şaşı yaptı. Bir kuyunun suyu daha tatlı olsun diye kuyuya
tükürdüğünde ise, kuyunun suyu tuzlu ve acı hale geldi. Bir yetimin
başını okşadı yetimin başı kel oldu.”[4]

Gerçek tasavvuf anlayışı gönül hastalıklarına şifa olan bir ilaca
benzerken, yanlış tasavvuf anlayışı ise adeta içenleri mahveden bir
zehir gibidir. Her güzel şeyin olduğu gibi tasavvufun da taklitleri
vardır. Sahte doktorun yazdığı uygun olmayan ilacın bedenleri zarara
uğrattığı gibi, kalp tabibi olduklarını iddia eden mukallitlerin sahip
oldukları ve aşıladıkları yanlış tasavvuf anlayışları da gönülleri
harap eder. Harap olmuş bir gönül, büyük günahlardan şirke kadar birçok
marazlara gebedir. Bu durumda piyasadaki sahte doktorlar yüzünden
gerçek doktorlara kabahat bulmak ne kadar yanlış ise taklidi tasavvufi
hareketlerin vebalini de gerçek tasavvufa yüklemek bir o kadar
yanlıştır. Sahte peygamberler yüzünden gerçek peygamberleri nasıl inkar
edemiyorsak, taklitleri yüzünden asırlardır iman davasının hizmetkarı
olan gerçek mürşid-i kamilleri de inkar edemeyiz.

Toplumda sahte tasavvufi cereyanların ilgi görmesi ve
yaygınlaşmasının nedenlerine inmek gerekir. Bir toplumda dini yaşantı
düzeyi genel itibari ile aşağılara inmiş ve iman tahkiki seviyeye
çıkamayıp taklidi seviyede kalmış ise eğer, bu durum o toplumdaki
gerçek ile sahte olanı birbirinden ayırabilecek takva düzeyine sahip
olan insanların sayıca azlığına delalet etmektedir. Yani bir toplumun
takvalı yaşama ve dini hassasiyetlere sahip olma vasfı ile iyiyi ve
kötüyü birbirinden ayırma kabiliyeti düz orantılıdır.

Tasavvuf ahlaka taalluk eden bir terbiye faaliyetidir. Doğru terbiye
usulünü tespit edebilmek için evvela gerçek “terbiye edici olan”
Rabb’in terbiye usulünü bilmek ve benimsemek gerekir. Yani terbiye
edicilerin Kuranı Kerim’e uygunluğu bizim için en ideal ölçüttür. Çünkü
biz İyiyi ve kötüyü ancak Kuran kıstaslarına göre ayırabiliriz. Güncel
manada burada sorulması gereken soru şudur: Günümüzdeki gibi
televizyonların mürebbiliğinde yetişen bir toplum, hangi ferasetle
doğruyu yanlıştan ayıracaktır?

Bugün medyanın yaydığı en önemli mikrop sekülerizm hastalığıdır.
Bilinçli ve sistematik bir şekilde din ile olan bağları koparılarak
dünyevileştirilmeye çalışılan toplumlarda din adına ancak bir
cahillikten söz edilebilir. Kutsalla bağı olmayan insanların onunla
ilgili sahih bilgilere sahip olmaları da düşünülemez. Dini bilgiler
konusunda sefalet çeken bir toplumda ise hurafe ve bidatların
yaygınlaşması neticesinde insanların gerçek kalp tabiplerine değil de,
mukallitlere itibar etmeleri son derece normaldir. Bu durumu Descartes
şöyle tespit etmiştir: “...Aynı suretle müsrifler cömertlerden daha
fazla itibardadır; hakikaten dindarlıkta taasup gösteren namuslu
kimseler de, mürailerle hurafeperestler kadar dindar şöhreti
kazanamıyorlar.”[5]

Bir yerde hikmetler değil de kerametler usanıp sıkılmadan sürekli
anlatılıyorsa, ayet ve hadislerden çok israiliyat dediğimiz dine
sonradan sokulmuş uydurma bilgilerden bahsediliyorsa, dinin ruhuyla
bağdaşmayan uygulamalar tarikat adına, tasavvuf adına, kitap ve sünnet
tarumar edilerek uygulanıyorsa ve Kuran hakikatlerinin yerini mesnetsiz
sözler almışsa orada büyük bir problem var demektir. Tasavvuf
büyüklerinin hemen hepsinin keramete değil istikamette önem verdikleri
halde, cahil sofilerin bu tip istenmeyen hatalarını tasavvufun geneline
mâletmek de bir yanlıştır. Nitekim Necmeddin-i Kübra Hazretleri “Farz
veya sünnetlerden herhangi birini terkeden kimse ateş de yutsa denizin
üzerinde de yürüse, havada da uçsa iyi biliniz ki davasında yalancıdır.
Bu yaptıkları da keramet değildir”[6] diyerek bu tip yanlış anlayışları
reddetmiştir.

Bu durumu Hüseyin Hatemi şöyle eleştirmektedir: “İnsanların birçoğu
da öylesine şaşkındır ki ışıktan karanlığa gitmek için ardına
düşecekleri bir bilgin bulmaları bile şart değildir. Usta bir soytarı,
usta bir cambaz bile ‘ben ki, ip üstünde amuda kalkıp havada takla
atıyor, avurdumdan şiş geçiriyor daha nice hünerler gösteriyorum, şu
halde sözüm doğrudur’ derse derhal ardına düşerler.”[7]

Şeraite bağlılığı ve üstün tasavvufi anlayışıyla tanınan Abdulhakim
Arvasi Hazretlerinin yetiştirdiği Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in bu
konudaki tespiti ise şöyledir. “Halbuki bizde, Allah’ın yakınlık
dairesi içine aldığı dostlarına ait kıymet ve büyüklük şartlarının ne
olduğunu bilmeyenler, saf bir bakışa, bön bir duruşa, keramet satıcı
bir edaya, bir anda hemencecik meftun olup, bütün tenkit hislerini,
mizana tatbik şuurlarını ve müşahede selametlerini kaybeder, burunları
halkalı vahşi kabileler halkı gibi, şeyhlerini veya şeyh sandıklarını
bir(tabut) dairesi içine alırlar ve çok defa bilmeksizin şeriat
bentlerini yıkıp mukaddes ölçü ve bendleri taşıra, taşıra, Uhud dağı
büyüklüğünde bir put imal etmeye doğru giderler. “[8]

Bir toplumda sahih bilginin yani ilmin konumu o toplumdaki bir
barometre gibidir. Ne zaman ki toplumun bilinç ve bilgi seviyesi
düşmüştür, o zaman bu durumdan toplumdaki tasavvufi yaşantı da payını
almıştır. Daha açık bir ifadeyle ne zaman ki ilmin yerini cehalet
almış, alimlerin yerine zalimler baş köşeye oturtulmuştur işte o zaman
her alandaki bozulma da patlak vermeye başlamıştır. Zira ilme değer
vermeyen ve alime hürmet göstermeyen toplumların iflah olması da asla
mümkün değildir. İşte bu anlayış ile tasavvuf ehli tarih boyunca
insanları daima ilme teşvik etmişlerdir: Bu konuda İbrahim Desuki
Hazretleri “Oğlum durmadan dinlenmeden ilim peşinde ol. Allah
Nebilerinin sultanına bile ‘De ki Rabb’im ilmimi artır’ diye
emrediyor”[9] diyerek en güzel duanın ilmin ziyadeleşmesi için yapılan
dua olduğunu belirtmiştir.

Tasavvuf alanındaki bozulmanın ülkemizdeki tarihi seyri konusuna da
değinecek olursak şunları söyleyebiliriz: Osmanlının son dönemlerinde
idari, askeri, ekonomik ve sosyal yapıdaki bozulmalar neticesinde
tekkeler de bu bozulmadan payını almıştır. Hiçbir ilmi esasa dayanmayan
ayrıca tasavvufun özüyle de çelişen birçok yanlış uygulama yüzünden
dönemin birçok tekkesinin itibar kaybına uğradığı bilinen bir durumdur.
Hasan Kamil Yılmaz bu durumu şöyle ifade eder: “Fildişi kulede
yaşamayalım. Olanlarla olması gerekenler her zaman aynı değil.
Tekkelerle ilgili kayıtları karıştırdığınızda, birbirinin ayağının
altına karpuz kabuğu koyan şeyhler veya şeyhlik mücadelesi yapan bir
sürü insan var. Mevlevilik üzerine çalışan arkadaşın tezinde İstanbul
Mevlevi tekkelerinde sekiz yaşında posta oturan insanlardan tutunda
onun annesinin bacısının tekkeyle ilgili müdahaleleri, mücadelelerine
kadar bir sürü şey var.”[10]

Bu konuda tasavvuf akademisyeni Mustafa Kara ise 1960 ve 1970’li
yıllarda tasavvufi ihtiyaçların karşılanma imkânının azaldığını
söyledikten sonra bu dönem için şunları söylemektedir: “…Karanlık
dönemde kulaktan dolma bilgilerle yetişenler ve Post’a oturanlar
çoğalmaya başladı. Gerçek mürşidlerin yanında “aktör” mürşidler
piyasayı kapladı. Bunların bir kısmı cezbeli ve yetersiz, bir grubu
mukallit ve muhalif, bir kısmı beceriksiz ve cahil, bir bölümü de
yeterli fakat maddeye ve şöhrete düşkündü. Yaratılış itibariyle mistik
bir muhtevaya sahip olan insanlarımız, derin bir araştırma ve inceleme
yapmadan bu kimselere kapıldılar, kapılandılar. Kanunen yasak ve gizli
oluşu bu riskli davranışı mecburi hale getiriyordu. Tekke psikolojisine
ihtiyaç duyan insanlar gerçek “pınar”larla karşılaşmayınca bu “tuzlu”
ve “kirli” sularda susuzluğunu gidermeye çalıştı.”[11] Mustafa Kara’nın
bu sözlerinden anlaşılacağı üzere yanlış tasavvufi akımların
palazlanmasındaki en önemli faktörlerden bir tanesi de yasak ve
baskılardır. Bu konuda Profesör Süleyman Uludağ Hoca’nın görüşü de aynı
doğrultudadır. Şöyle söyler: “Baskı olmasa, yasak olmasa hür bir
ortamda bu tarikat ve tasavvuf faaliyetleri daha sağlıklı ve güven
verici olarak gelişirdi. Ama devletin baskısı ve yasak milleti
ikiyüzlülüğe alıştırdı. Yasaklandığı sürece milletin bunlara ilgisi de
hele bu na-ehil şeylere olan ilgisi de arttı.”[12]

Sonuç itibari ile her dönemde doğru bilgi aktarma misyonuna sahip
olan gerçek sufiler, hurafe ve bidatlardan insanları şiddetle
sakındırarak onları Kuran ve sünnete yönlendirmişlerdir. Bu alanın
mukallitleri ise zaman zaman iyi niyetli olsalar da maneviyat alanında
gönül hastalıklarını tedavi edemedikleri gibi, gönül dünyasında birçok
derin yaraların açmasına neden olmuşlardır.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kabaklı, Ahmet, Mevlana, İstanbul, 1991, s. 97

[2] Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 370

[3] Selvi, Dilaver, Kur'an ve Tasavvuf, İstanbul, 1997, s. 56 Bkz; Ebu Nuaym, Hilye, I, 205

[4] Türkmenoğlu, Hasan, Gayb Erenleri, İstanbul, 2003, s. 102

[5] Descartes, Felsefenin İlkeleri, Çev: Mehmet Karasan, İst, 1997,
s.2 Not: Descartes’in, Bohamya Kralı, Palatina kontu ve imparatorluğun
Elektor prensi Frederik’in kızı mutlu prenses Elisabeth’e mektubundan...

[6] Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 81

[7] Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, İstanbul, 1988, s. 79

[8] Kısakürek, Necip Fazıl, O ve Ben, İstanbul, 1974, s. 203

[9] Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 270

[10] Tasavvuf Akademisyenleri İle Konuşmalar 1, Ankara, 2003, s. 359 H.K. Yılmaz’ın Konuşması

[11] Kara, Mustafa, Gönül Mektupları, s. 132

[12] Tasavvuf Akademisyenleri İle Konuşmalar 1, Ankara, 2003, s. 75, Süleyman Uludağ’ın Konuşması