19 Aralık 2014, 16:17:54 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 53 | Yorumlar: 0

          60. BÖLÜM - İNSAN–I KÂMİL
          Ve.. O.. Yani: İNSAN-I KÂMİL  Resulullah S.A. efendimizdir..
          Ve.. O.. Yani: İNSAN-I KÂMİL  hem Hakk’ın mukabili, hem de halkın mukabilidir..
 
           Bilesin ki..

          Bu bölüm, bu kitaptaki bölümlerin umdesidir..
          Hepsinin dayanak noktası bu bölümdür..
          Şöyle söylemek de mümkündür.. Bu kitabın tümü, önden sona kadar, bu bölümün şerhidir..
          Bu sözlerdeki manayı anla..

           Sonra..

          Bu insan nevinin ferdlerinden her biri, diğerinin bir nüshasıdır.. Örneğin; suretidir.. Hem de, kemâl derecesinde..
          Birinde ne varsa.. Diğerinde de aynı şey vardır.. Ancak arızî sebepler hariç..
          Bu arızî sebepler ise.. Bir kimsenin, elleri kesik olması, ayakları kesik olması,
 ya da âmâ yaratılmış olmasıdır..
Ki, bu da ana rahmindeki arızalardan ötürü olur..
          Bir arıza olmadığı takdirde: onlar, karşılıklı duran aynaya benzerler.. Birinde, ne bulunuyorsa.. Kalanında da aynı şey bulunur..
          Ancak, onların bir kısmında, eşya bilkuvve vardır.. Diğer kısmındaysa.. Bilfiil vardır..
           Kendilerinde eşya bilfiil olanlar, peygamberler ve velî kulların kâmil olanlarıdır..
           Kaldı ki bunlar dahi, kemâl babında değişik durum alırlar..

          Onlardan bazıları kâmil, bazıları daha kâmildir.. Yani: Ekmeldir..
          Ancak, onlardan hiç biri, bu varlık âleminde;kemâl yönüyle, Resulullah S.A.
 efendimiz kadar göz önüne açılmamıştır..

          Öyle bir kemâl ki, onun için katiyet kazanmış ve o, bu bapta hepsinden ayrı tutulmuştur..
          Ahlâkı, halleri, işleri ve bazı sözleri bu hususta onun tam kemâline şahittir.. Ki: İNSAN-I KÂMİL Odur..
          Kalan Kâmil peygamberler ve velîler, Resulullah S.A. efendimize katılmıştır..
          Amma: Kâmilin ekmele katıldığı gibi..
          Resulullah S.A. efendimize bağlılıkları vardır..
          Amma: Faziletlinin en faziletliğe bağlılığı gibi..
           Ancak, mutlak İNSAN-I KÂMİL lâfzı ile, telif ettiğim eserlerimdeki muradım:
 Resulullah S.A. efendimizdir..

          Onun en yüce şanına, göz kamaştıran ekmel makamına karşı edebim böyledir..
          Ancak, benim bu ismi ona vermekle, mutlak İNSAN-I KÂMİL makamına dair
 nice işaretlerim ve tembihlerim vardır..

          Bu işaretler ve tembihler, Resulullah S.A. efendimizin isminden başka bir isme
 isnad edilip bağlanması doğru olmaz..

          Zira: İNSAN-I KÂMİL ittifakla odur..
          Gerek yaratılış, gerekse huy olarak halkın hiç birine, o mikdar kemâl ihsan
 edilmemiştir..

          — SAADET  UMMANINDA  EŞSİZ  İNCİ..          Adını verdiğim şu kasidemi onun yüce şanına söyledim..
 
          Bir kalb ki, uydu özünde cananına;
           Dili sırrı isyan etti atanına..

 
          Akikler döktü gözlerinden zira o;
           Öz akiki gitti yaran ayanına..

           Ayıklık ülfet, unutmamak halidir;
           Kirpikte damla say süha yıldızına..

           Düştü uzaklara da akar öz yaşı;
           Nice susuzlar kandı sor sel dağına..

           Enini göktür gürleyen, ateş sesi;
           Şimşek, bulut benzer göz kapaklarına..

 
          Sanki gözyaşı ummanı inci saçan;
           Tükendi yaşı bak açık mercanına..

 
          Ötse bir kuş sık ormanda, hafakanla;
           Kalb güvercini ses eder çağrısına..

 
          Hele kervan artırır gamını kalbin;
           Gelince ormana dalışı aklına..

 
          Ey hayrı bol deveyi gece yürüten;
          Dur bak, sana yer verenin acısına..

 
          Duyur ona sesini akan yaşımın;
           Bakıp bir kez zincirleme akışına..
 
           Anlat onlara zaafım neyse doğrusu;
           Uyarak mütevatir haber aslına..

 
          Gözümden dökülen ibretli halleri;
           Bak ateşe, bedenimin zaafına..

 
          Unutma gönül derdimi, say hatırımı;
           Aşkımı da anlat neyse kat yanına..

 
          Bu kadim bir ahidir dem vur hevadan;
           Onlar ruhum bakma orda kalmasına..

 
          Hele sor selâm ettiğim dostlarıma;
           Bak bu miskine sultan lütuflarına..

 
          Arab-ı Kiram’dan yardım dile kalbe;
           Merhamet, hicranla geçen zamanına..

 
          Korkma hiç, onların yüce izzetinden;
           O diyar, hep vatandır kalanlarına..

 
          Unutma bu sözü: Onlara sevgisi;
           Küçükten hatıra oldu Kur’an’ına..

 
          Vuslattan mahrumu kılmazlar ümitsiz;
           Ünsiyet eder, katarlar dostlarına..

 
          Ahdim var onlar için sevgi tutarım;
           Bilsem sadıklar mı kardeşlik va’dına..

 
          Pâk görürüm ahdimize hıyanetten;
           Öyle olsa da yakışmaz dost şanına..

 
          Yaşatsın dostlarımı Allah, içerek;
           Kansınlar, o zatın ab-ı hayatına..

 
          Onunla yeşil bahara verdiği can;
           Sallanırken dal girdi aralarına..

           Ahmed  (S.A)  ki nisanı, kıtlık yıllarının;
           Şaşılır canlıya ki düşer gamına..

 
          Hiç susar mı onun kavmi yanlarında;
           Koca umman inci atar kıyısına..

 
          Bir güneştir kemâl üzere aydınlatır;
           Yüce felekte mehtap, çık seyranına..

 
          Azamet burcunda izzet merkezinin;
           Yüce çark çevresinde çıkar kârına..

 
          Bir sultan ki, yüce katta yaslanmış;
           Sağlam arşa.. sahip olmuş imkânına..

 
          Baştan sona incelense hep kâinat;
           Benzer küpünün düşen damlalarına..

 
          Her şey onda, ondan olmuş, onun için;
           Asırlar geçsin, ne zarar zamanına..

 
          Hardaldır yüce seması altında halk;
           Emri söyler dili uygundur aslına..

 
          Kâinat tümden ona göre bir yüzük;
          Parmağında, yakışır  keremkânına..

           Kabaran dalgalarında kâinat ne;
          Bir damladır, bu vasıf da az şanına..

           Emrine muti semadaki melekler;
          Levh infaz eder bakınca parmağına..

 
          Çağırdı dilsiz bir hurma ağacını;
           Geldi, benzedi gelişi ceylânına..

 
          Yeter sana ikiye bölüşü ayı;
          Nasıl sığar bu iş aklın imkânına..

           Dünya âhiret şahidi kudretinin;
          – Hayır..

          Denir, iki şahid beyanına..
 
          O: Tahkik noktası çevre de kendisi;
          Şeriat merkezi de, makam zatına..

 
          Hakkın cömert kulu denizinde inci;
           Hem mana hem seyf ubudiyet arzına..

 
          Odur onun: HA’sı, VE’si, BA’sı ile;
           SİN’i, aynıdır belki insan namına..

 
          O’dur KÂF’ı, odur NUN’u, odur  TA’sı;
           Narıdır, nurudur bazan da zıddına..

 
          Senasıyla bağlı Muhammed’in sancak;
           Zaman zamanı, onları say anına..

 
          Hakka vasıta, aynıdır vesilenin;
           Yiğit onda bulur yolu Rahman’ına..

 
          Makamı verildi, adı: Mahmud amma;
           Bilinmez katı yücelikler şanına..

 
          Mikâil bir tas su, coşan denizinden;
           Ruh da emini, sığındı emanına..

 
          Kalan melekler de onun suyundandır;
           Kar olmuş, dalıp havanın sıkmasına..

 
          Arş, kürsî, sonra müntehaya gelince;
           Cilvegâhı, mahalli hoş mekân ona..

 
          Dürdü yüce semaları miracıyla;
           Defter gibi çıkmış gece sefasına..

 
          Haber verdi geçmişten ve gelecekten;
          Açtı sırları nur saçtı bürhanına..

           Dağıttı elindeki Kayser mülkünü;
          Düşük önünde, bak Kisra sarayına..

           Huyları var, parlak nurlu nice nice;
          Onları anmak dahi yoldur varana..

 
          Paktır, pırıl pırıl tarife ne hacet;
           Yüksektir, göz ulaşamaz makamına..

 
          Anlattı nice sırları ayan beyan;
           Ama yol yok özün yada açmasına..

 
          İnciler sıralı hadis bağlarında;
           Dizilir durur halis altınlarına..

 
          Emaneti tebliğ etti hakkı ile;
          Bozmakta hainler ermez meramına..

 
          Allah bana kâfi sonsuz hamd için;
           Mehdinde bak bize gelen Kur’an’ına..

 
          Haşa olmaz Ahmed’in (S.A.) kemâline son;
           Akıl için son sebeptir izharına..

 
          Allah’tan salât selâm: Ona geldikçe;
           Kelâm beyan yoluyla mana namına..
           Âline, ashabına, soydan gelene;
           Yüce ihvanı kutup cemaatına..
 
 

          Bilesin ki..
          Allah seni korusun..
          İNSAN-I KÂMİL:Öyle bir kutuptur ki: Vücud semaları onun üzerinde
 devresini tamamlar..

          Önünden sonuna kadar, bu böyledir..
          İNSAN-I KÂMİL:Daima birincilik makamının sahibidir..
           Bu durum; varlığın oluş tarihinden başlayıp, ebediyetlerin ebediyetine kadar gider..

 
     Sonra..
İNSAN-I KÂMİL: Çeşitli vasıflara bürünür; çeşitli yerlerde zuhur eder..
          Kendisi hangi libasta görünüyorsa.. o isim itibar edilir; isim verilir.. O durumunda,
 başka libasına itibarla isim verilmez..

 
          İNSAN-I KÂMİL olarak, kendisine verilen asıl isim: MUHAMMED’dir..
          Künyesi: EBÜLKASIM’dır..
          Sıfatı: ABDULLAH’tır..
          Lakabı: ŞEMSEDDİN’dir..
 
          İNSAN-I KÂMİL için: Başka libaslarına itibarla nice nice isimleri vardır..
          Her zamanı için, kendisine ayrı bir isim verilir.. Bu yoldan verilen isim,
 o zamandaki libasına uygun düşer..

 
     Ben onunla buluştum.. Ona  yüce Allah’ın salâtını selâmını dilerim..
          Bu buluşmamızda O: Şeyhim, Şeyh Şerafeddin İsmail Cebertî’nin suretinde idi..
          Ben, onun Resulullah S.A. efendimiz olduğunu bilmiyordum..Onu, şeyhim biliyordum..
          Böyle olması, onun göründüğü yerleri cümlesinden biridir..
          Onu: Zebid’de gördüm.. Hicretin, 796. yılı idi..
          Bu işin sırrı onu gösterir ki: O, suret olma yönü ile, her surette mekân tutabilir..
          Edep ehline düşer ki: Resulullah’ı S.A. hayatta olduğu surette görürse.. O zamanki ismini vere..
          Ancak, suretlerden herhangi biri gibi görürse, onun  MUHAMMED S.A. olduğunu
 bildiği halde, göründüğü suretin ismini verir.

          Bu böyle olsa dahi, verilen isim: HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE’ye gider.. Hele Şiblî’nin durumuna bir bak..
          Resulullah S.A. onun suretinde göründüğü zaman, talebesine şöyle dedi..
     — Şahidim ki ben: Resulullah’ım..
          Talebe, keşif sahibi biri idi.. Onu anladı ve şöyle dedi:
          — Ben de şahidim: Sen Resulullah’sın..
          Bu, öyle bir iştir ki: İnkâr götürür yanı yoktur..
          Bu mana: Uyuyan kimsenin rüyasında; bir şahsı bir başka şahsa benzer görmesi gibidir..
          Keşfin en azından mertebesi: Uykuda olan bir şeyin ayık halde olmasıdır..
          Ancak, uyku ile keşif arasında fark vardır..
          Şöyle ki: MUHAMMED S.A. rüyada görülür; aynı isimle anılır.. Ancak, aynı isim, hakikati üzere ayık halde verilmez..
          Zira misal âlemi tabir tutar.. Orada görülen, Hakikat-i Muhammediye ayık halde görülen suretin hakikatı olarak anlatılır.. Amma, keşfin durumu böyle değildir..
          Hakikat-i Muhammediye, sana keşif yolu ile, ayık halde geldiği zaman,
 âdemoğlu suretlerinden biri gibi gelir..

          İşte o zaman: Hakikat-i Muhammediye, o suretin ismi olur.. Sana lâzım gelen de budur..
           O zaman sana düşen şudur: Resulullah S.A. efendimize karşı edebin nasılsa.. O görülen suretin sahibine de edebin aynı olmalı..

          Zira, keşif sana şu ihsanı yapmıştır:
          MUHAMMED S.A. o görülen surette görünmüştür..
          İşte.. O zaman, o suret sahibi ile olan muamele şeklini değiştirmen gerekir..             Onunla önceki gibi olmak senin için caiz olmaz..
 
          Sakın ha..
          Olmaya ki, bu sözlerimden tenasüh manasında bir vehme kapılasın..
          ALLAH için böyle bir şey olamaz.. ALLAH’ın Resulu için böyle bir şey olamaz..
          Haşa ki: Onlar hakkında böyle bir muradım olsun..
          Ancak, Resulullah’ın S.A. her surette bir suret bulma makamı vardır. Bu hali ile: O, suretlerin tümünde tecelli eder..
          Resulullah’ın S.A. âdeti böyle olmuştur..
          O, her zaman, zaman halkının en kâmili suretinde görülür..
          Sebebi: Onların makamlarını yükseltmek, onların meyilli durumlarını düzeltip,
 kaymalarını önlemektir..

          Zira onlar: Resulullah’ın S.A. zâhirde hâlifeleridir.. Batında ise.. Onların hakikatı kendisidir..
 
          Bilesin ki..
          İNSAN-I KÂMİL: Zatı ile, vücud hakikatlerinin tümünü karşılar..
          Letafeti ile, ulvî hakikatleri karşılar..
           Kesafeti ile, süflî hakikatleri karşılar..

          Onun ilk zuhuru, halka ait hakikatler karşılığı olmuştur..
          O yüce zat: Kalbi ile arşa karşı durur.. Bu manada, Resulullah S.A. şöyle buyurdu:
 
           — «Müminin kalbi, Allah’ın arşıdır..»
 
           Benliği ile, kürsî karşılığı durur..
           Makam itibarı ile, sidre-i münteha karşılığıdır..
           Aklı ile, kalem-i âlâ karşılığıdır..
           Nefsi ile, levh-ü mahfuz karşılığıdır..
           Tabiatı ile, unsurlara karşı durur..
           Kabiliyeti ile, heyulâ karşılığıdır..
           Dış yapısı ile, heba karşılığıdır..
           Reyi ile, felek-i atlas karşılığıdır..
           İdrâkı ile, yıldızlar feleki karşılığıdır..
           Himmeti ile, yedinci sema karşılığıdır..
           Vehmi ile, altıncı sema karşılığıdır..
           Hemmi ile, beşinci sema karşılığıdır..
           Fehmi ile, dördüncü sema karşılığıdır..
           Hayali ile, üçüncü sema karşılığıdır..
           Fikri ile, ikinci sema karşılığıdır..
           Hafızası ile, birinci sema karşılığıdır..
 
 

          Sonra..
           Dokunma güçleri ile, Zühal yıldızına karşılıktır..
           İtici güçleri ile, Müşteri yıldızına karşılıktır..
           Harekete getirici güçleri ile, Merih yıldızına karşılıktır..
           Nazar güçleri ile, Güneşe karşılıktır..
           Tad alma güçleri ile, Zühre yıldızına karşılıktır..
           Koklama güçleri ile, Utarit yıldızına karşılıktır..
           Dinleme güçleri ile, Aya karşılıktır..
  

          Sonra..
           Harareti ile, ateş felekini karşılar..
           Soğukluğu ile, su felekini karşılar..
           Rütubeti ile, heva felekini karşılar..
           Kuruluğu ile, toprak felekini karşılar..
 
 

          Sonra..
           Hatıraları ile, meleklere karşı durur..
           Vesveseleri ile, cin ve şeytanlara karşılık durur..
           Hayvaniyet durumu ile, behaime karşılık durur..
           Tutucu güçleri ile, arslana karşılık durur..
           Kandırma güçleri ile, tilkiye karşılık durur..
           Aldatma gücü ile, kurda karşılık durur..
           Hased güçleri ile, maymuna karşılık durur..
           Hırs güçleri ile, fareye karşılık durur..
           Kalan güçlerini de, bunlara kıyas edebilirsin..
 
 

          Sonra..
           Ruhaniyeti ile, kuşa mukabil durur..
           Safra maddesi ile, ateşe mukabil durur..
           Sevda maddesi ile, toprağa mukabil durur..
 
 

          Sonra..
          Tükürüğü, teri, burun ifrazatı, kulak suyu, göz yaşı, küçük abdesti, kan,ter
 ve deri arasındaki sıvı ile yedi denize mukabildir.

          İlk sayılan altı madde, son sayılan yedincinin teferruatı sayılır..
          Bunlardan her birinin kendine göre tadı vardır..
          Tatlı, acı, ekşi, karışık, tuzlu, kokmuş, güzel kokuludur..
 
          Sonra..
          Hüviyeti ile, yani zatı ile, cevherin mukabilidir..
           Vasfı ile de, anasır mukabilidir..
           Zira azı dişi, çıkmaya başladığı, bu hususta son haddini bulduğu zaman, artık kalır; büyümez..

          Ne artar, ne de eksilir..
          Meselâ onu kıracak olsan, artık parçası ile bitişmez..
 
          Sonra..
           Kılları ve tırnağı ile, bitkilerin mukabilidir..
           Şehvet duyguları ile, hayvanatın mukabilidir..
           Beşeriyeti ve dış sureti ile de, kendi cinsi Âdemoğlu soyunun benzeridir..

 
          Sonra..
          İnsan soylarını da karşılar. Meselâ:
           Ruhu ile sultandır..
           Fikrî nazarı ile, vezirdir..

          Dinlenen bilgisi, işlenen görüşü ile, Hâkimdir..
           Zannı ile, zabıtadır..

          Damar ve diğer kuvveler de, yardımcıları mukabilidir..
          Yakin hali ile, iman sahiplerine mukabil sayılır..
           Şekki şüphesi ile, müşriklere mukabil sayılır..
           Hâsılı: Devamlı olarak, varlık hakikatlerinden her birini, kendine has inceliklerin biri ile karşılar..

     Bundan önceki bölümlerde de anlattık..
Her mukarreb meleğin, İNSAN-I KÂMİL’e  has bir duygudan yaratılmış olduğunu
anlattık..
Onları anlattıktan sonra.. isimleri ve sıfatları karşılama durumunu anlatmamız
kaldı..
 
           Bilesin ki..

Yüce Hakk’ın sureti, Resulullah S.A. efendimizin şu hadis-i şeriflerinden anlaşılır:
          Şöyle buyurdu:
 
 

     — «Allah-ü Taâlâ Âdem’i Rahman sureti üzerine yarattı..»
 
Diğer hadis-i şerifte ise şöyle buyurdu:
 
 

     — «Allah-ü Taâlâ Âdemi, kendi sureti üzerine yarattı..»
Bunun oluşu şöyledir: Allah-ü Taâlâ diridir.. Alimdir.. Güçlüdür.. Diler.. İşitir..
Duyar.. Konuşur..
          İNSAN; dahi aynıdır.. O da: Diridir.. Alimdir..
           Sonra..

          İNSAN: Yüce Allah’ın hüviyetini hüviyeti ile, benliğini benliği ile, zatını zatı ile,
 külliyetini külliyeti ile, şumulünü şumulü ile, hususiyetini hususiyeti ile karşılar..
           Sonra..

          Onun bir başka karşılaması daha vardır ki o: Zata bağlı hakikatleri ile,
 Hakk’ın mukabilidir..

          Aynı mevzuu bu kitabın çeşitli yerlerinde anlattık..
          Burada ise.. Onun tercümesini yapmak, bizim için caiz değildir..
          Ol bapta bu kadar tenbih yeterlidir..
 
           Bilesin ki..

          İNSAN-I KÂMİL: Zata bağlı isimleri ve, ilâhî sıfatları hak etmiştir..
          Onun durumu kısaca budur..
          Onun bu hak edişi, asalet ve mülk yolu ile böyledir..
          Onun için, zatî hükmün iktizası budur..
           O yüce varlık ki: Bu ibarelerle hakikatinden haber verilir; bu işaretlerle onun inceliğine işaret edilir.. Onun bu varlıktaki dayandığı ancak İNSAN-I KÂMİL olabilir..
           İNSAN-I KÂMİL’in Hakka karşı misali aynadır ki: Bir şahıs aynaya baktığı zaman,
 onda ancak kendi suretini görür.. Yoksa.. Kendi suretini görmesi mümkün olmaz..
           O yüce varlık, İNSAN-I KÂMİL olmasaydı; ALLAH ismi aynasında kendi suretini
 görürdü.. Zira o isim; kendine bir aynadır.. İNSAN-I KÂMİL dahi yüce HAKK’ ın
 aynasıdır..
Yüce HAKK dahi aynen İNSAN-I KÂMİL’in aynasıdır..
          Kaldı ki; Yüce Hak, kendi zatına vacip kıldı ki: İsimleri ve sıfatları ancak İNSAN-I KÂMİL’de görüle..

          Bütün bu anlatılanlar, şu âyet-i kerimenin manasıdır:
 
           — «Gerçekten biz, emaneti yere, göklere ve dağlara arz ettik; onu taşımaktan çekindiler.. Ondan korktular.. Ve.. onu: İNSAN yüklendi.. Zira o: Zalum ve cehul idi..» (33/72)

          Yani: O, nefsine zulüm etti. Bulunduğu derecesinden indirdi..
          Kendi durumunun cahili idi.. Zira, ilâhî emanetin mahalli olduğu halde,
 bunu anlayamıyordu..

 
          Bilesin ki..
          İNSAN-I KÂMİL açısından isimler ve sıfatlar ikiye ayrılır..
           Bir kısmı onun sağına düşer.. Bunlar: Hayat, ilim, kudret, irade, semi, basar vb.
 isim ve sıfatlardır..

          Bir kısmı da onun soluna düşer ki, bunlar da:Ezeliyet, ebediyet, evvellik ve âhirlik vb. isim ve sıfatlardır..
 
 

     Bütün bu anlatılanların dışında, İNSAN-I KÂMİL için, sari bir lezzet vardır.. Bunun
adına:
     — Ulûhiyet lezzeti..
          Derler..
          İşbu lezzeti o: Vücudunun tümünde bulur..
          Hem de, yaygın bir şekilde..
          Bazı velî kullar, bu halin içinde, salınıp gezmeyi, dalıp gitmeyi temenni ederler..
           Sakın ha.. Bu zümreyi kötüleyen kimseler, seni aldatmasın.. Zira onların bu makama dair hiçbir bilgileri yoktur..
 
           İNSAN-I KÂMİL, Bazan bağlantılarından boş kalır.. O zaman: Cümle isim ve sıfatlardan sıyrılır.. Bunların hiç birine nazar etmez..

Bu halde “O”: İsimlerden, sıfatlardan, hatta zattan dahi soyunur; mücerred
kalır..
          Bu halinde o: Yakin ve keşif hükmü ile, varlıkta kendi hüviyetinden başka bir şey
 olmadığını bilir..

          Varlığın südurunu, önden sona, aşağısını ve yukarısını kendinde müşahede eder..
          Vücud işini, müteaddid yollardan bilir.. Görür..
           Onun bu görüşü; birimizin, hatırına gelenleri ve hakikatlerini görüşü gibidir..

          Ancak, İNSAN-I KÂMİL hatıraların açığını ve kapalısını da, kendi özünden atmaya güçlüdür..
 
          Sonra..
          İNSAN-I KÂMİL’in eşyaya tasarrufu, bir şekle bürünmeye, bir âlete, bir isme,
 bir resmiyete bağlı değildir..

          Birimiz yemesinde, içmesinde nasıl tasarruf ediyorsa.. o dahi eşyada öyle tasarruf eder..
 
           İNSAN-I KÂMİL için üç berzah vardır.. Bu üç berzahın sonundaki makama:

          — Hitam..
          İsmi verilmiştir..
          Bu üç berzahı anlatalım:
 
          BİRİNCİ BERZAH:İsimlerle, sıfatlarla tahakkuk etmesidir..
  

          İKİNCİ  BERZAH: Tavassuttur.. Burası insaniyete bağlı incelikleri, Rahmanî hakikatle de çözme yeridir..
          Bu makamdaki müşahedesini tamamladıktan sonra, sair gizlilikleri bilir.. Gayb ilminden dilediği kadarına muttali olur..
 
           ÜÇÜNCÜ BERZAH: Burası, kader icabı harika işlere dair hikmet çeşitlerini bilmek yeridir..
           Bu makamdaki İNSAN-I KÂMİL için, melekût kudretinde devamlı
 harika zuhurlar olur..

          O kadar ki; onun için harika iş: Hikmet felekinde âdet imiş gibi olur..
 Hiç bir yadırgama duymaz..

          İşte o zaman: Bu kâinat âleminde kudret izharı için, kendisine izin verilir..
          Bu son berzahta makamını bulunca:
          — Hitam..
          Adı verilen makamın yolu açılır.. Burası:
          — Celâl ve İkram..
          Sıfatını almıştır..
          Bundan sonra şu makam kalır: Kibriya..
           Bu bir nihayettir ki: Onun için bir son düşünülemez..
           Bu makamdaki zatların durumu değişiktir..

          Kâmili vardır; ekmeli vardır.. Fazılı vardır; efdalı vardır..
          Allah.. Hak söyler..

          Bu yola hidayeti nasib eden Allah’tır..
09 Eylül 2014, 16:01:49 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 979 | Yorumlar: 0

06 Şubat 2014, 13:10:23 Gönderen: semazen | Görüntülenme: 2650 | Yorumlar: 11

DÎVÂN-I KEBÎR'den Seçmeler

Bu güldestesini, çocuk yaşta bana farsca ve arapca öğreten Mevlana'dan Sa'diden, Hafızdan beyitler ezberleten merhum ve mağfur babam Yıldızeli müftüsü Mehmet Tevfik Balcı'nın
aziz ruhuna ithaf ediyorum.
ÖNSÖZ
Hazreti Mevlana'nın Aşıklar Dîvanı diye adlandırdığı bu mübarek kitabı doksan bir yaşında olduğum halde baştan sonuna kadar gözden geçirerek Hak aşıkları için hazırlamak gücünü ve aşkını bana veren Cenab-ı Hakka hamd ü senalar. Aziz Peygamber Efendimize salatü selamlar, ve Hz. Mevlana'nın bu aciz kula olan himmetinin eksilmemesini niyaz ederim. "Büyük Dîvan" anlamına gelen Divan-ı Kebîr Hz. Mevlana'nın heyecanla, gönül coşkunluğuyla söyledigi ilahî aşk şiirlerini toplayan kitabın adıdır.
Beyit sayısı altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamının iki mislidir. Çünkü altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamı yirmibeş bin otuz birdir. Halbuki Dîvan-ı Kebîr'in rubaî beyitlerini de dahil edersek, beyit sayısı elli bine yaklaşmaktadır.
Bu mübarek dîvanı Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhum büyük ebadda yedi cilt halinde bastırmıştır.
Bendeniz pek güvenilir olan bu dîvanı esas tutarak, aldığım her gazelin altına Farsça bilenlerin doğru okumaları için her gazelin veznini yazdığım gibi, gazelin hangi ciltten alındığını ve numarasını da kaydettim.
Not:"Biz bu eseri internete attığımızda bu farsca beyitleri koyma imkanımız olmadı şayet görmek isteyen olursa eser Ötüken yayınlarında 4 çilt olarak "hazırlıyan Şefik Can" basılmıştır. Buradan bakabilirler .
Bilindiği gibi dîvan îslamî edebiyat'ta şairlerin yazdıkları kendi şiirlerini alfabe sırasıyla bir araya getirdikleri kitabın adıdır. Dîvanlar şairlerin adlarıyla birlikte söylenirdi, mesela Dîvan-ı Bakî, Dîvan-ı Fuzulî, Dîvan-ı Hafız diye adlandınlır ve her gazelin son beytinde muhakkak şairin adı geçerdi. Bu geleneğe uyularak, neden Mevlana'nın şiirlerini toplayan dî¬vana "Dîvan-ı Mevlana", yahut "Dîvan-ı Celaleddin" denmemiştir de Dîvan-ı Kebîr, Dîvan-ı Şems-i Tebrizî denmiştir. Elli bine yakın beyti ihtiva eden çok büyük ebadda bir kitap olduğu için Divan-ı Kebîr denmekle beraber asıl onun dîvanına Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî denmiştir.
Mevlana gazellerinin sonlarında, kendi adı yerine hep Şems-i Tebrîzî adını kullanmıştır. Nadir olarak bazı gazellerinde, Selahaddîn-i Zerkubî adını anmış bazan da "Hamuş" lakabını kullanmıştır.
Bu hal Yunan filozoflarından Eflatun'un durumuna benzer, Sokrates'in hiç eseri olmadığı halde, talebesi Eflatun bütün eserlerinde, hep Sokrates'i konuşturmuştur. Kendini Sokrates'in ismi altında gizlemiştir. Mevlana da gönül verdiği Tebrizli Şems'i öne almış, kendini onun adı altında gizlemiştir.
Bazıları bu hali anlamazlar da, Divan-ı Şems-i Tebrîzî kitabında bulunan şiirleri Şems'in yazdığını zannederler. Hz. Şems'in şiiri yoktur, onun sadece Makalat adlı bir kitabı vardır.
Zaten Mevlana Şems'le buluşmamış olsaydı, o coşkun, heyecanlı şiirleri ihtiva eden Divan-ı Kebîr de meydana gelmezdi. Nitekim Hz. Mevlana "Tebrizli Şems bana İskender gibi, taç, taht, saltanat, verdi de ben mana ordusunun başkumandanı oldum." demiştir. Dîvan-ı Kebîr, III/1590)
Mevlana ile Şems'in birbirlerine karşı duydukları ilahî sevgiden burada uzun uzun bahs edecek değilim, bu konuda fazla bilgi almak isteyenler Ötüken Neşriyat'ın yayınladığı Mevlana kitabına bakabilirler.
Ben burada şu kadarını söyleyebilirim ki, Şems Mevlana'da kendini gördü. Mevlana da Şems'de kendini gördü, onlar birbirlerine ayna oldular. Birbirlerinin hakikatını gördüler ve birbirlerine aşık oldular. Yanlış anlaşılmasın, ne Şems Hak'tır, ne de Mevlana; her ikisi de birer kuldur, ancak arif bir şairin dediği gibi, "Allah adamları haşa Hak değillerdir ama Hak'tan da ayrı değillerdir." Onun için Mevlana kendi şiirlerinde hep Şems'i yad etmiştir. Bu yüzdendir ki kitabının adına "Şems Dîvanı" denmiştir.
Mevlana, Şems mahlasını kullanmıştır amma, aslında Şems yoktur, Hak vardır. Çünkü Şems-i Tebrîzî bir bahanedir, asıl Allah sevgisi vardır. Yahya Kemal merhumun bir şiirinde aba var, post var, meydanda er yok, Horasan erlerinden bir haber yok, der. Diyar-ı Rum'a gelmiş evliyadan;

evet İslam diyarlarının en mamur bölgeleri, Semerkand'lardan, Buhara'lardan, Horasan'dan velîler gelmez olmuş; gelmez olmuş amma îslam ülkeleri yine boş değil. Baba Kemal Hocendî ne güzel söylemiş, "Hak aşıkları, erenler gittiler, aşk şehri boş kaldı diye düşünme, dünya Şems-i Tebrîzîlerle doludur amma, Mevlana gibi bir kişi nerede ki hakikatı görsün."
DÎVAN-I KEBÎR TERCÜMELERÎ
Dîvan-ı Kebîr'in tamamı Abdulbaki Gölpınarlı merhum tarafından yedi cilt halinde Türkçeye tercüme edilmiş ve Kültür Bakanlığı'nca yayınlanmıştır. Ayrıca Dîvan-ı Kebîr'den dilimize seçmeler de yapılmıştır.
Midhat Baharî merhumun 1927 senesinde eski harflerle çıkmış bir Destegül'ü olduğu gibi, yine Midhat Baharî hazretleri, İran edîblerinden Hidayet Han'ın Dîvan-ı Şems'ül-Hakayık adlı kitabını üç cilt halinde dilimize tercüme etmiştir.
Bu tercüme Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır,. Ne yazık ki bu üç ciltlik tercümede, Mevlana'ya ait olmayan bir çok şiirler vardır. Bu şiirler bir takım Şiî ve îsmailiye mezhebinde olan şairlerin şiirleridir. Ne yazık ki bu şiirlerin bir ayıklama yapılmadan dilimize çevrilmesi yurdumuzda, Mevlana'nın yanlış tanınmasına sebep olmaktadır. Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı'nın Dîvan-ı Kebîr'den seçtiği, nesir halinde tercüme ettiği ve Güldeste adını verdiği şiir kitabı, 1955 yılında Remzi kitabevi tarafından yayınlandı.
Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de, Dîvan-ı Kebîr'den kırk, elli kadar şiiri dilimize manzum olarak çevirmiş, bunların bir kısmı, Marifetndme'de, bir kısmı dadivanında bulunmaktadır. Bu şiirler, Şefik Can tarafından derlenmiş, bugünün Türkçesine çevrilerek Divaan-ı Kebîr'deki şiirlerle beraber, bir kitap haline getirilmiştir, fakat bu kitap henüz yayınlanmamıştır.
Abdülkadir Gölpınarlı merhumun seçtiği, manzum olarak dilimize çevirdiği şiirler de 1980 senesinde Gözlem yayınevince yayınlandı, bu kitabın adı Bugünün Diliyle Mevlana'dır.
Dîvan-ı Kebîr'den yabancı dillere de tercümeler yapılmıştır. Prof. Dr. Annemaria Schimmel tarafından Almanca'ya manzum olarak elli altı gazel tercüme ve neşr edilmiştir.
Reynold A. Nicholson'un Dîvan-ı Şems-i Tebrizi'den seçme şiirlerini de unutmamalıyız.
Dîvan-ı Kebîr'den, Rusça ve Japonca'ya kadar bir çok dünya dillerine seçme ve tercüme yapılmıştır.
Mevlana Dîvan-ı Kebir'deki şiirlerini islamî edebiyattaki nazım şekillerinden olan gazel şeklinde söylemiştir. Bilindiği gibi gazel, konu olarak lirik aşk şiirlerini ele alır. Gazellerde şekil itibarıyla birinci beyitteki mısralar kendi aralarında kafiyeli olup, gazelin diğer beyitlerinin ikinci mısraları, birinci beyitle aynı kafiyededir ve her gazelin bütün beyitleri aynı vezinle yazılır ve her beyit konu itibarıyla küçük bir şiir parçasıdır. Nasıl rubaîler dört mısrada aynı konuyu işlerlerse, her gazelin her beyiti ayrı ayrı konuları taşıyabilir.
Bu beyitler sadece vezin ve kafiye bakımından bir araya gelmişlerdir. Eğer bütün beyitler aynı konuyu işlerlerse o gazele "yek avaz" adı verilir ve çok makbul sayılır. Mevlana bu gelenege uyarak gazellerinin bazılarında her beyitte ayn bir konuyu işlemiştir, ama Mevlana çoğu zaman mesela on beş beyitlik bir gazelinde bile aynı konuyu terennüm etmiş¬tir. Bu yüzden biz Mevlana'nın gazellerini okurken, her beyiti ayrıca bir konuyu işleyen küçük bir şiir parçası sayabiliriz.
Gazeller tercüme edilirken, beyitlerden en fazla dikkat çekeni o gazele başlık olarak alınmiştır. Metinlerde bu başlık yoktur. Bu sebeple biz herhangi bir gazeli okurken aynı gazelde çeşitli konulara değinilmesine şaşmamalıyız.
Her beyiti ayrıca dikkatle okumak, manalarının derinliğine varmak ve düşünmekle onun zevkine varılır.
Hak şairlerinin çoğu zaman yazdıkları şiirlerde mey (şarap) ve sevgiliden bahs etmekte olduklarını herkes bilir. Bunlara akıl erdiremeyen bazı kişilerin yanlış fikirlere sapmamaları için, bu mecazî deyimlerin açıklanması gerekmektedir.
Hz. Mevlana da büyük bir Hak aşığı olduğu için şiirlerinde kendisinden ewel gelen Hak aşıkları gibi bu konulara çoğu zaman değinmiştir. Nitekim büyük Hak aşıklanndan, Esad Erbilî hazretleri de dîvanının önsözünde bu konuya temas etmişlerdir. (Dîvan-ı Esad, Erkam yayınları, s. 7)
Ariflere göre mey (şarap) gam ve kederden eser bırakmayan Allah sevgisidir. Buna Mansur şarabı, aşk şarabı, Hak şarabı da denir. Bu manevî şarap insanı kendinden alır başka alemlere götürür. Meyhane tabirine gelince, Hak aşıklarına mahsus ibadet yerleridir. Nitekim Şeyhülislam Yahya Efendi şu beytinde bu konuya değinmiştir: "Mescidde riya pîşeler etsün ko riyayı / Meyhaneye gel ne riya var ne müraî" Yani gösteriş için camide namaz kılanları bırak, onlar gösteriş için namaz kılsınlar; sen hakikat meyhanesine gel, orada ne riya var ne de riyakar. Pîr-i mugan ise, mürşid'i göstermektedir. İranlı Hafız bir beytinde şöyle der: Eğer pîr-i mugan (mürşid) sana seccadeni şarap küpüne daldır derse, tereddüt etmeden seccadeni şarap küpüne daldır;
Çünkü onun bir bildiği vardır. 0 bir hakikat yolcusudur, sakî ise Hak yoluna düşenlere yol gösteren halifeleri temsil etmektedir. Bu şiirleri insanlar kendi kabiliyetine ve sezişine göre anlar, bazıları da anlayamaz, yanlış yorumlar.
Eski devirlerde yahüt günümüzde bu konuları gereği gibi anlayamayan kişiler bulunmaktadır.
Bunun gibi bazı velîleri bile yanlış anlamışlardır. Büyük Hak şairlerinden Niyazî-i Mısrî hazretleri, şu kıt'ada bu hakikatı ne güzel anlatmışlardır.
Cemali zahir olsa tez celali yakalar anı Görürsün birgül açılsa yanında har olur peyda Bu sırdandır ki bir kamil zuhür etse bu alemde Kimi ikrar eder anı, kimi inkar olur peyda yani Hakk'ın cemali ortaya çıksa, celali hemen onu yakalar. Görmez misin herhangi bir yerde gül açılsa, hemen onun yanında bir diken meydana gelir.
Bu sebepledir ki bu alemde bir insan-ı kamil zuhür etse, kimi onu kabul eder, kimi de red eder. Nasıl ki Muhiddin-i Arabî hazretlerini sevenler ona Şeyh-i Ekber (en büyük Şeyh) adını vermişlerdir. Sevmeyenler, onu inkar edenler de Şeyh-i Ekfer (Kafirlerin şeyhi) demişlerdir. Hz. Mevlana ise bir şiirinde, "Ben şunu bunu bilmem, ben ilahî aşk kaderiyle mest olmuşum." der.

Gerçekten de bu kainatı yaratan, akıl almaz güçte olan o büyük varlığa hayran olup kalmak varken, ben şuna inanıyorum, sen şuna inanıyorsun diye birbirimizle niçin çekişiyoruz?
Nitekim, Neyzen Tevfik de Cenab-ı Hakk'a hitaben:
"Değil binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insanlar, senin hep gölgeni sevmiş, özünden bîhaber gitmiş." demiştir.
îngiliz fizik alimlerinden Sir Jones Jeano, Prof. Salih Murat'ın tercüme ettiği, Etrafımızdaki Kainat adlı eserin ikinci sayfasında şöyle demektedir:
"Bizim dünyamız diğer yıldızlara nazaran en küçük bir yıldızdır. Kainat pek büyüktür. Çünkü ışığı bize elli milyon senede gelen yıldız var. Bunların her biri, boş bir okyanusta giden bir gemi gibi yolculuk yaparlar. Bizler kumlar sayısınca çok olan bu yıldızlar arasında, bir kum tanesinin mikroskopik parçası üzerinde oturarak etrafımızı, uzay ve zamanla çevrilen kainatın maksat ve mahiyetini keşfe çalışıyoruz."
Bizim bu kainatı yaratan, büyük yaratıcının yaratma gücü karşısında şunu bunu düşüneceğimiz yerde, bu kainatı yaratan büyük yaratıcının yaratma gücü, eşsizliği karşısında hayran olmaktan ve şaşırıp kalmaktan başka çaremiz yoktur. 0 ne büyük yaratıcıdır, 0 ne kudretlidir. 0 ne güzeldir. Şu şöyleymiş, bu böyleymiş diyeceğimiz ve birbirimizle çekişeceğimiz yerde, aşk içinde yalnız onun hayranı olalım.
HZ.MEVLANA'NIN ŞİİRLERÎNDEKÎ COŞKUNLUK
Bir Dîvan-ı Kebîr beytinde, Hz. Mevlana şöyle söyler. "Ben sözü aşkla söylüyorum. Çünkü dersi aşktan alıyorum. Ben canımı onun önüne koyuyorum, ona armağan ediyorum, çünkü o pek azını kabul eder, her şeyi kabul etmez."Hallac-ı Mansur ve Bayezid-i Bistamî gibi bazı velîler ilahî aşk ile coştukları zamanlar, bazen öyle sözler söylerler ki, bu sözler şekil üzerinde kalan ve dinin hakikatına erişemeyen, dini taklidden tahkike götüremeyen bazı kişiler tarafından şeriata aykırı görülmüştür. Ve bu yüzden "Ben Hakk'ım" diyen Hallac-ı Mansur asıldığı gibi, kendinde Hakk'ı bulan Seyyid Nesîmî'nin de derisi yüzülmüştür.
Bu sözlerin derinliklerine inemeyenler, ifade etdikleri manayı anlamayanlar bu gibi sözleri beğenmezler. Nitekim Mevlana bir şiirinde "Biz sevgili ile beraber oturmuşuz da sevgili nerede deyip durmaktayız." (Dîvan-ı Kebîr, I/ 442) sözünü şeriata aykırı bulurlar da, Kur'an'da "Siz nerede olursanız olunuz biz sizinle beraberiz." (Süre: 57 / ayet: 4) "Biz size şah damarınızdan daha yakınız." (Süre: 50 / ayet:16) ayetlerinin sırrına akıl erdirmek istemezler. Bu bir seziş ve anlayış meselesidir.
Nitekim Hz. Mevlana bir şiirinde "Ene'1-Hak dediği ve gerçeğe işaret ettiği için halk anlamadı da Hallac'ı dar ağacına çekti. Hallac sağ olsaydı sırlarımın azametinden ötürü o beni dar ağacına çekerdi." demiştir (Dîvan-ı Kebîr, III/1459). Mevlana bazen şiirlerindeki coşkunluğun farkına varır da, sözünden tövbe etmek ister, şöyle der: "Her gazelin arkasından gönlüm söze, lafa tövbe ediyor; bir daha böyle sözler söylerniyeceğim diyor amma, Allah'ın dileği gönlümün yolunu kesiyor, gönlün tövbesini bozuyor." (Dî-van-ı Kebîr, IV/1822)
Hz. Mevlana bir başka beytinde de şöyle buyuruyor:
"Beni yokluktan var eden, beni yaratan her an beni söyletmededir. Sonunda beni söyleten kerem buyurdu, bütün söylediğim sözler 0 oldu." (Divan-ı Kebîr, IV/ 1809) Bir başka beytinde de "Bazen ona av derim, bazen bahar derim, bazen ona şarap adını takarım, bazen de mahmurluğum derim." (Dîvan-ı Kebîr, IV/ 1837)
Hz. İkbal de bir şiirinde "Bir müslüman aşık değilse kafirdir." demiştir. Hz. Mevlana da "Ben aşkı olmayan kişinin insanlığını inkar ederim." (Dîvan-ı Kebîr, 111/1610) buyur-muştur.
Bu şiirleri diğer şairlerin şiirleri ile mukayese etmeyiniz;bu şiirler aşk ile, kendinden geçmiş bir velînin gönlünden gelen sesleridir.
Bu sesler bazen insanı şaşırtır, bazen hiç bir şiirde duyulmayan manevî zevkler verir.
Sayın okuyucularım, okuduğunuz herhangi bir şiirin zevkine varmadınızsa onu geçin, başka bir şiiri okuyun. Bazen bir şiirde bir iki beyit pek hoşunuza gider. 0 gazelin numarasını yazın, başka zaman tekrar okuyunuz. Hatta hoşunuza giden beyitleri dostlarınıza da okuyun. 0 şiirin beraber zevkine varın, müşterek duygu sizi o şiirin derinliklerine indirecek, o zaman satırlar arasında Hz. Mevlana'nın mübarek kalbinin heyecanla, ilahî aşkla çarptığını duyacaksınız.
Sayın okuyucularım, Dîvan-ı Kebîr'den şiirler seçerken, sadece kendi beğendiklerimle kalmadım, Nicolson'un seçtiklerine, sayın Schimmel'in seçip Almancaya tercüme ettiklerine, Abdülbaki Gölpınarlı merhumun ve Mithat Baharî hazretlerinin Güldeste'lerine de baktım. En çok beğenilen şiirleri işaretledim.
Dört cilde böldüğümüz bu güldestede, her cildin sonunda o cilde aldığımız şiirlerin Firüzanfer yayınındaki ilk mısraları ile cilt ve sayfa numaralarını ayrıca bir cetvel halinde belirttik ki, araştırıcılar için kolaylık olsun! Bu şiirleri hissetmek, duymak saadetine ererseniz, bu şiirleri seçerek tercüme eden Şefik Can'ı, bu aciz kulu, hayırla yadetmenizi, hatalarını hoş görmenizi ve ruhuna Fatiha okumak lütfunda bulunmanızı niyaz ederim.
Ey tanıdığım ve tanımadığım sevgili okuyucularım! Ey hikmet ve hakikati seven dostlar! Ey Hakk aşıkları! Sizi büyük veli Hz. Mevlana'nın Divan-ı Kebîr'inden yaptığımız seçmelerle başbaşa bırakıyor, ben artık aradan çekiliyorum. Cümlenizi hürmetle, sevgiyle selamlar, size sağlıklar, esenlikler manevî ve rühanî zevkler, neşeler temennî ederim.
5. 11. 1999
Em. Öğretmen Albay Şefik Can
Hasta yatağımda söylediğim bu önsözü yazan, bazı araştırmalarımda bana yardımcı olan, Mevlana aşıkı Nur Artıran Hanımefendi'ye teşekkürlerimi arz ederim.
Not: Bizde bu eserleri internete kazandırmada bize izin veren Eseri hazırlıyan sayın Şefik Can beyefendiye,ona yardım eden kardeşlerimize ve bize yardım eden kardeşlerimizede teşekkür ederim.Bu görevde bizi kullanan Cenab-ı Hakk'ka na mütanahi şükürler ederiz.

Divanı Kebirin mukaddemesi:
Bize doğru yolu bulduran, bizi bu nimetlere kavuşturan Allah'a hamd olsun. Eğer Cenab-ı Hakk, bize doğru yolu göstermeseydi, biz, bu yolu bulamazdık. Allah'ın rahmeti, peygamberi ve peygamberlerin en büyüğü, efendisi Muhammed(s.a.v.)'e ve onun kerem sahibi olan ve keremlere mazhar bulunan soyuna, sopuna olsun. Bundan sonra şunu iyi biliniz ki, bu Dîvan-ı Kebîr'de bulunan sözler rühanî sırlardır. Hakk'a gönül verenler için Nüh'un gemisidir. Kutsal nefeslerdir. Ruha hoş gelen esintilerdir. Rabbanî ilhamlardır. Seher vaktindeki feyzlerin gönül gözünü açan keşfleridir. Noksanlardan münezzeh olan Allah'tan gelen varidattır. Eşi bulunmaz işaretlerdir. Şaşılacak ibarelerdir. Bahr-ı ehadiyetin nürlandır. Gayb denizinin iri incileridir. Bu Dîvan Aşıklar Dîva-nı'dır. Manevî zevklerin kaynaklarıdır. Gönüllerin ışığıdır. Aşıklara, ariflere makbul olan gerçek sözlerdir. Huzur ehlinin anahtandır. Gayb alemindeki hür kişilerin makamlandır. Kalb sahiplerinin kalplerinin kalbidir. Gönül bahçelerinin çiçeğidir. Bu Dîvan'daki sözler, has kulların meclislerine feyizler ve manevî zevkler getiren akar sulardır. Velîleri anan ve andıran haberlerdir. Olgunlaşmış kişilere sa'adet kimyasıdır. Yakîne erişmiş kardeşlerin hutbesidir. Allah'ı seven, kötülüklerden sakınan erlerin boyunlarına gerdanlıktır. Bu sözler, münafıklara Hakk'ın Zülfikar'ıdır. Büyük ve hayırlı kişilerin rühlarına iksirdir. Hakk yolunda sefere çıkanlara bir yolculuk armağanıdır. Ceberut kuşlannın dilidir. Meleküt alemindeki meleklerin tesbîhleridir. (Divan-ı Kebîr, c. I, sahife 2)
.
I. GAZELLER
1. Hakk'tan sayılamayacak kadar lütuflar, ihsanlar;
senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar, kusurlar.
Müstefilün, Müstefilün, Müstef'ilün, Müstefilün
(c. I, 3)
•.Ey gönül, işlediğin suçlara, kusurlara karşılık, Hakk'tan özür dilemek için neler düşünüyorsun? O'ndan sayılamayacak kadar lutuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede...
• O'nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykın işler; O'ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar...
• Senden bunca haset, bunca kötü düşünce, bunca dedikodu. O'ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler.
• Yaptığın kötülüklerden, işlediğin günahlardan pişman olup da, candan Allah dediğin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetişen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O'dur.
• İşlediğin günah yüzünden korkuyorsun, kurtulmaya çareler arıyorsun. Bir daha işlememeye karar veriyorsun, işte o anda bu duygularla için karıştığı, kendinden utandığın, kendini ayıpladığın, vicdanın sızladığı zamandüşünmüyor musun? Bu duyguları sana veren, bu pişmanlığa seni düşüren, senin içindedir. Sana çok yakındır. O'nu sen ne diye kendinde, kendi içinde göremiyor, hissedemiyorsun?
• 0, seni bazen yaratılışına, kötü tabiatına bırakır, seni gümüş, altın, kadın sevdasına düşürür. Bazen de canına Hz. Mustafa'yı hayal etmenin nürunu verir de içini aydınlatır.
• Seni bazen bu tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulaştırır. Kurtuluş gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar.
• Ey zavallı insan, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye'se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok ağla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin.
2. Keşke uyuyabilseydim de, rüyada yüzünü gösterseydin.
Müstef'ilün, Müstef'ilün, Müstefilün, Müstef'ilün
(c. I, 3)
• Sevgilim, belki vefa ve merhametin coşar da, kapıyı açarsın; "Orada, ne bekliyorsun kalk, içeri gir!" diye seslenirsin ümidiyle ben senin kapında oturmuş bekliyorum.
• Ey pek güzel olan yüzünde her zaman yüzlerce lütuf, yüzlerce merhamet nuru parlayan sevgili! Canım, kapında senden gelen misk kokularına, anber kokularına gark olmuştur.
• Biz mest olmuşuz; başımız dönmede, başkalarının yaptıkları işlerle bizim ilgimiz yok. Dünya alt üst olsa, yakılsa, yıkılsa umurumuzda değil. Yeter ki senin aşkını kaybetmeyelim. Yeter ki senin aşkın ebedî olsun!
• İçimizde senin aşkın el çırpmada, yüzlerce başka alemler yaratmada, göklerden de dışarda, ötelerde yepyeni yüzlerce asırlar meydana gelmede.
• Bugün biz senin misafiriniz. Güler yüzünüzün mesti olduğumuz için seni bırakıp başka yere gidemiyoruz. Sen öyle eşsiz bir güzelsin ki, Allah'a yemin ederim ki yüzünün güzelliğini düşününce, hayal edince, şu gönlüm beni bırakıp gidiyor.
• Kurtulmam için, gönlü uyanık bir can bulursam, onun eteğine yapışacağım, himmet isteyeceğim. Keşke uyuyabilseydim de rüyada yüzünü gösterseydin.
• Bütün canlar, can denizinden geldikleri, can denizini tanıdıkları, bildikleri için oraya doğru sel gibi akıp gidiyorlar da, başka tanıdıklardan, başka sevgililerden yüz çevirmişlerdir.

• Can denizine doğru koşan seller de çeşit çeşit. Bir sel var yüksek dağlardan kaynağını alarak, hayran hayran başını taşlara çarparak, köpürerek, ağlayarak, heyecanla feryat ederek, aslı olan can denizine doğru koşuyor, koşuyor. Bir sel de var ki yolunu kaybetmiş, birincisi; "Allah'a hamd olsun!" demede, ikin-cisi; "La havle" okumada.
• Ey güneş gibi doğup, müflislere, yoksul kişilere sevgi şarabı sunan lütfeden. Bir ihsanda bulun, o şaraptan bize de sun! Biz de yoksuluz, biz de şaşırdık, yolumuzu kaybettik.
• Nasıl olmuşsa gül, ansızın seni görmüş, çaşırıp kalmış da elbisesini yitirmiş.Çeng senin çenginin sesini duymuş, feryada başlamış, utanıp başını önüne eğmiş.
Nıyazi-i Mısrî hazretlerinin şu şiiri bu hakîkati belirtiyor:
"Huda davet eder elhamdülillah Bu can dosta gider elhamdülillah Hakîkat şehrine çün rıhlet oldu Gönül durmaz iver elhamdülillah."
" La havle vela kuvvete illa billah"; Allah'tan başka kimsede güç, kuvvet yoktur, anlamın;ı gelen bır hadîsten alınan "La havle". Mü'minler, şaşırdıkları, darda kaldıklan zaman "La havle" derler.
• Zühre yıldızının burcunda en tali'li olan kimdir? Ney'dir. Çünkü ney, dudağını senin dudağına koymuş, senden name öğreniyor.
• Çeng, sensiz kalınca fenalaşıyor, hasta, kötü bir varlık oluyor. Ney de sen olmayınca hüzünlerle doluyor, inlemeye, ağlamaya başlıyor. Çengi kucağına al, onu iyileştir! Ney'i de öp, okşa. Def de sana yalvarıyor. "Ne olur?" diyor, "Beni eline al! Yüzüme vur, vur, vur da senin vuruşlarınla yüzüm değerlensin, ahenk yolunda meclise parlaklık gelsin."
• Bu parça parça olah canı al, onun her parçasına aşk şarabı içir, onu güzelce sarhoş et de dün gece elden kaçan fırsat şimdi yeniden gelsin!
• Ey yüce padişah; doğrusu bizim için bundan sonra ayık olmak ayıptır, yazıktır! Allah'ın sana yemin ederim ki, artık bundan sonra ben ayık olarak senin büyüklüğünü, gücünü, kuvvetini anlatamam, senden bahsedemem, ancak senin aşk şarabınla mest ohınca dilim çözülür.
3. Gülün geçirdiği safhalar, başından geçen maceralar.
Miistef'ilün, Müstef'ilün, Miistef'ilün, Müstef'iliin
(c.I, 13)
• Ey bir yerde duramayan, dinlenme nedir bilmeyen rüzgarımız! Güle bizden haber götür de de; "Gül bahçesinden kaçıp şekerle dost olan gül, nasıl oldu da yurdundan, anandan, babandan, kardeşlerinden arkadaşlarından ve sana gönül veren, senin için feryat edip duran bülbülden ayrıldın geldin, şekere karıştın, 'gülbeşeker' tatlısı oldun?"
• Ey gül'. Neden şekere karıştın? Aslında sen, kendin şekersin, şeker gibi tatlısın, hoşsun. Şeker olduğun için, herkesten çok sen, şekere layıksın ama, neden gül bahçesine karşı vefasızlıkta bulundun? Şeker de, gül de hoş, fakat vefalı olmak her ikisinden de hoş, her ikisinden de tatlı.
• Ey gül, madem ki bahçeden ayrıldın gittin, sana bir iki sözüm var: 0 güzel yanağını şekerin yanağına koy da şekerden tat al, şeker gibi ol, şekere de bahçeden alıp götürdüğün hoş kokunu ver! 0 da gül gibi olsun. Ayrılığı göze aldın ama, bu ayrılıkta kazancın da var: Sen şekerin içine girdiğin için gül olarak oradan oraya götürülmekten, yolculuğun cefasından, solup pörsümekten, yerlere atılmaktan, çiğnenmekten kurtuldun.
• Şimdi 'gülbeşeker' tatlısı oldun ya, seni yiyenlere gönül gıdasısın, göz nurusun. Bu yüzden artık gülden gönlünü çek; o nerede, bu nerede?
• Sen bahçede dikenle beraber oturuyorsun. Akıl gibi cana yakın idin, insana karıştın. Şekerle beraber iken şimdi insanla beraber oldun. Nur oldun. Haydi şimdi de şu günahlarla kirlenmiş yeryüzünden gökyüzüne yüksel menzil menzil, konak konak ta onunla manen buluşma yerine kadar yürü!... *
• Ey gül! Sen şimdi dünyaya yukarıdan bakıyorsun da, dünyadaki acaip halleri gördüğün için dünyaya gülüyorsun. 0 yüzden elbiselerini yırtıyorsun. Ey kızıl kaftanlı, güçlü, kuvvetli yiğit er, ben senin hayranınım!
• Güller "Kim manen Hakk'a uluşmak için merdiven isterse, belanın, ızdırabın bir merdiven olduğunu bilsin de, başına gelenlerden şikayet etmesin! Belalardan korkmasın, canını belalara atsın!" diye naralar atarak, uçuşup saçılarak gökyüzünden gül bahçelerine yağmada...
• Kendine gel de, şu kaptan, gülsuyu çıkaran ustanın testisinden bir yolunu bulup ter gibi sız, o hapsedilmiş kaptan, bir rüh gibi kaç, kurtul.
• Ne de tali'liymişsiniz, ne de bahtınız yarmış! Benziniz gül gibi kıpkırmızı. Biz de sizin gibiydik, rüh olduk, kurtulduk. Haydi siz de rüh olun, bu kirli yeryüzünden kurtulun.
• Gülbeşekerden maksadımız, Hakk'ın lütfuyla bizim varlığımızdır. Varlığımız sanki demir kırıntısı, Hakk'ın lütfu ise mıknatıs!..
• Akıl da aynadır. Demirden ayna yapan aynacı, onu parlatmak, ayna haline getirmek için ona çok eziyet etmededir de, bu yüzden olacak, ayna bizi istemiyor, bize gelmiyor, hep biz onu elimize alıyor, ona bakıyoruz. 0 bize şunları söylüyor ama, kulaklanmız gaflet pamüğu ile tıkalı olduğu için duyamıyoruz: "Ey insanlar, ben sizi sizsiz isterim."

4. Ben çok eskiden sana gönül vermiştim, şimdi gel de sana canımı vereyim.
Müstef'ilün, Müstefilün, Müstefilün, Müstefilün (c. I, 16)
• Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakup'a gel. Ey gözlerde gizlenmiş olan îsa, sen de şu gök kubbenin üstünden hir görün...
• Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, gece gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakup ihtiyarladı, ey genç Yüsuf artık gel!
• Ey îmran oğlu Müsa! Senin Hakk'a yalvarman için, ne Tur-ı Sîna'lar var! îsrail oğulları buzağıya tapıyorlar. Artık Tur-ı Sîna'dan dön!... Bizi kurtarmaya gel!
• Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey rühu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar!
• Hz. Muhammed'i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!" Enbiy Suresi 21/107. ayete işaret var."
• Sen, öyle büyüksün, öyle büyük bir nür kaynağısın ki, şu güneş senin nuruna karşı sanki akşam kızıllığı, ey bütün dünya padişahlarını geride bırakan,, azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel!
• Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de şimdi sana canımı da vereyim!
• Ey-sevgili, ilacım de sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlünnün nuru da sensin, çaresiz gönlümde, senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Gel!
5. Ömür kervanının kalkmak üzere olduğunu haber veren çanlarının seslerini duymuyor musun?
Müstefilün, Müstef'ilün, Müstef'ilün, Müstefilün (c. 1, 17)
• Gökyüzünden cana; "Haydi geri dön!" diye bir ses geldi. Can da; "Ey beni çağıran yüce varlık, merhaba, geliyorum." diye cevap verdi.
• Ses duydum; "Başüstüne, her an yüzlerce can sana feda olsun. Bir kere daha çağır da; ( ) makamına kadar
uçayım.
( )Bu beyitte Insan Süresi, 76/1. ayete işaret var. Bu ayeti tefsir edenler, insanın maddî varlığının çeşitli
merhalelerden geçerek nihayet bir damla meni halinde ana rahmine düştüğünü ve ınsanın henüz kendisinin atılacak bir şeyi olmadığına ve kemalin yoklukta olduğuna etmekte.
• Ey bizim eşsiz misafirimiz, bizim canımızın sabrını da, kararını' da aldın. Seni nerede arayayım? Nerde bulayım? Seslenen "0, candan da, rnekandan da dışarıdadır, 0, çok üstün bir yerdedir." dedi.
• Şu zindanda bulunanların, ayaklarına bağlanmış olan ağır zincirleri çözeyim, gökyüzüne de bir merdiven koyayım, koyayım da can, yücelere çıksın.
• Sen cana, canlar katan bir güzelsin. Sonra yabancı da değilsin, bizim şehrimizdensin. Öyle olduğu halde neden kendini garip sayıyorsun, yabancıymış gibi davranıyorsun? Bu hal, dostluğa yakışır mı?
• Avareliği, bir bir şerbet gibi içmişsin de kendi evinin yolunu bile unutmuşsun. Çok kötü huylu olan, Kabil'li büyücü kadın, sana çok büyüler yapmış, bu yüzden nereden geldiğini, nereli olduğunu hatırlıyamıyorsun.
• Birini takip derek gelen, konup göçen kervanlar, hep o tarafa koşup gidiyorlar. Senin başın nasıl oluyor da dönmüyor? Yüreğin kabarmıyor? Neden hiç bir korku ve heyecanın yok?
• Kervan başının kervanın kalkmak üzere olduğunu haber veren çanlarının 'seslerini duyuyor musun? 0 tarafta nice yol arkadaşlarımız, nice dostlarımız var. Hep bizi bekliyorlar.
"Bu beyit Şirazlı hafız ın şu beytini hatırlatıyor: Sevgiliye giden yolun menzilinde ,konduğu yerlerde nasıl istirahat edeyim,nasıl zevki sefaya dalayım ki,Can;Yürekleri bağladınızmı diye feryat edip durmada."
• Bir çok insanlar, orada bizi bekliyorlar, hepsi de bizim sarhoşumuz, hepsi de bize dalıp kendilerinden geçmişler.
"Ey zavallı! Padişahın bekliyor. Haydi padişahın yanına gel." diye kulağımıza bağırıyorlar.
6. Düğünümüz dünyaya kutlu olsun!
Müstef'ilün, Müstefilün, Müstef'ilün, Müstefiliin (c.I, 31)
• Bizim düğünümüz dünyaya kutlu olsun. Allah, bu düğünü, bu evlenmeyi bize uygun olarak tertipledi. Eşler birbirine çok uygun düştü. Bu düğün sebebiyle,
• Mevlamızın lütfuyla kalpler ferahladı. însanlar çift oldu, evlendi. Kederler, gamlar gönüllerden çıkıp gitti.

• Ey şehrimizi süsleyen güzel! Allah'ın adıyla güzel bir gelin olarak gidiyorsun. Sen de bir güzele damat olmadasın.
• Köyümüzden ne de hoş gitmedesin. Bize ne de hoş salına salına gelmedesin; deremize ne de hoş çağlaya çağlaya akmadasın! Ey ırmağımız, ey bizi arayan dost!
• Cihan padişahının, bizim o canlara can katan padişahımızın devletinde oynayın, raks edin, ey arifler, ey süfîler, sema edin!
• Halkın bir kısmı denizler gibi coşmada, dalgalar gibi secdeye kapanmada. Bir kısmı da kıhçlar gibi savaşmada, bütün cüz'lerimizin kanmı içmede. Sus, sus ki bu gece o güzel yüzlü, uğurlu şahımızın mutfağı açılmıştır. Ne de şaşılacak şey ki, helvamız (helva gibi tatlı olan sevgili) helva pişiriyor.
Bu şiiri Hz.Mevlana oğlu Sultan Veled'in düğününde söylemiştir.
7. Bu hoş koku, Yüsuf'un gömleğinin kokusudur, yahut da Mustafa(s.a.v.)'in hırkasının kokusudur.
Müstef'ilün, Müstefilün, Müstef'ilün, Müıtef'ilün (c.1, 12)
• Ey bahçeleri güldüren, çimenleri gebe bırakan aşıkların ilkbaharı, bizim sevgilimizden haberin var mı?
• Ey aşıkların feryadına koşan hoş kokulu rüzgar. Ey candan da mekandan da temiz olan aziz varlık, sen neredeydin? Nerede kaldın, seni göreceğimiz geldi?
• Ey Rum diyannın da, Habeş diyarının da fitnesi olan rüzgar, şaşırdım kaldım, bu pek hoş, bu pek güzel koku, ya Yüsufun gömleğinin kokusudur, yahut da Mustafa (s.a.v.)'in hırkasının kokusudur.
• Ey doğruluk ırmağı, sen bizim sevgilimizin arkından akıyorsun, sen getirdığın hoş kokularia gönüllerin Tur-ı Sîna'sı oluyor, canlara can katıyorsun..
• Ey sözü, konuşması, bütün davranışları, halleri hoş olan sevgili! Ey "ay"ların, yıl'ların kendine kul oldukları güzel, senin "ay"ın da hoş, "yıl"ın da hoş.
8. Gül de senin lütfunla çorak yerler yeşersin, mezarlar bahçe haline gelsin!
Müstef'ilün, Müstef'ilün, Müstefilün, Müstefilün (c.I, 29)
• Ey perdenin arkasından ışığı, nüru görünen sevgili, senin ışığın, sıcaklığın bize yaz mevsimi oldu, bizim de yaz mevsimi gibi gönlümüz sıcak, gel bizi al, gül bahçemize kadar, çek götür!
• Gel, gel de senin lütfunla çorak yerler yeşersin, mezarlar bahçe haline gelsin. Koruklar tatlılaşsın, üzüm olsun, ekmeğimiz pişsin.
• Ey can giineşi, ey gönül güneşi, ey güzelliği ile güneşi bile utandıran güzel,gel, gel de bizim zavallı halimizi gör, şu balçık beden, canı nasıl tutmuş bırakmıyor?
• Yüzünün sevdası ile dikenlikler, nice defalar gül bahçesi haline geldi de güzel yaratma gücüne olan imanımızı artırdı.
• Ey ebedî aşk! Şu gönlümüzde kendini gösterip, canımızı balçık zindanından kurtararak, tek olan, eşi olmayan Allah'a yönelttin.
• Ey nurlar saçan sabahımız! Gamlı ve kederli olduğumuz zamanlarda gönlümüzdeki gam dumanlarını dağıt, bize şevk ver, neşe lutfet. Tali'imizin karanlık gecesinde; bir gündüz, görülmemiş, işitilmemiş, şaşılacak bir gündüz meydana getir.
• Nerede o gözler ki onu izlesin; nerede hakîkatleri duyacak kulak, burhanlar düşünecek akıl?
• "Cüz'ler külle gidiyor. Reyhan reyhana, gül güle kavuşuyor, her şey bizim dikenliğimizin hapishanesinden kurtuluyor." diye can diyarından davul sesleri gelmeğe başladı.
9. Ey söylenmemiş, gönülde kalmış gam, ey uyuşmuş akıl defolun gidin!
Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün (c.1, 36)
• Hoca gel, hoca gel, hoca bir kere daha gel! Ey hileci ay, gelmem deme, gel!
• Senden ayrı düşmüş aşığın halini gör. Kötülüklerle dolu olan dünyaya bak, ey hapishaneci padişah, mahmur susamışı görmemezlikten gelme!
• El de ayak da sensin, her var olanın varlığına sebep de yine sensin! Sarhoş bülbül de sensin, haydi gül bahçesine gel!
• Kulak da sensin, göz de sensin, her şeyin seçilmişi de sensin, sen kuyudan çıkarılarak satılmış Yüsufsun, kölelerin satıldığı pazara gel!

• Gözde gizlenmişsin görünmezsin, halbuki sen herkese can verirsin, bir kere de güle, oynaya gönülsüz ve sarıksız olarak gel!
• Günün aydınlığı sensin, gamı yakan yandıran sevinç sensin, gecelerin aydınlığı, ay ışığı sensin, ey tatlılıklar, şekerler yağdıran bulut gel!
• Ey yepyeni dünyanın bayrağı! Her akıl ve fıkir sana rehin olarak verilmiştir, bazen geliyorsun, bazen gelmiyorsun, böyle yapma; bir daha dönmemek üzere tamamıyla gel!
• Ey perişan kabuslarla dolu olan gece git! Bir daha gelme! Ey söylenmemiş, gönülde gömülü kalmış gam, ey uyuşmuş akıl, defolun gidin, sizi istemiyorum! Ey uyanık baht, ey devlet gel, gel!
• Ey Nuh'un nefesi! Ey ruhun hevesi gel! Ey yaralanmış merhemi gel! Ey hastanın sağlığı gel!
10. Gölge bazen nürun yanında olur, bazen de onda yok olur.
Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün
(c.1,41)
• Ey yüzünün nüru ile cihanı aydınlatan sevgili, dün gece bizim aramızda yoktun. Bu yüzden biz karanlıkta kaldık. Yüzünün nüru dün gece neredeydi?
• Gönlümüze bak da şaşır kal! Çünkü gönül, senin güzel yüzünü siper ederken heyecandan eriyip yok olduğu halde, seni siper etmeye doyamadı. Bırak gönül senin uğrunda erisin yok olsun. Ama ey ay yüzlü güzel! Senin ömrün uzadıkça uzasın!..
• Dün gece, nürlar saçan ay yüzün nereye doğmuştu? Otağın nereye kurulmuştu? Adamların, ordun nerede konaklamıştı? Sen değil, senin güzelliğin nerede elbisesini çıkarır, nerede soyunursa devlet oradadır. Mutluluk oradadır.
• Dün gece nerede bulundunsa bulundun, o hususta bir şey bilmiyorum ama, bugün şunu biliyorum ki; bugün de benden ayrı kalırsan, sabrım, kararım tükenir de; "La havle" mescidi de gönlüm gibi gamlarla yıkılır gider.
• Dün gece seher vaktine kadar inleyerek, feryatlar ederek döndüm, dolaştım. Sabah oldu da gözümü bile yummadım.
• Ey aziz varlık! Sen bir nürun gölgesisin. Biz de cümle cihan senin gölgeniz. Nürun gölgeden ayrı düştüğünü kim gördü?
• Gölge, bazen nürun yanında olur. Bazen de onda yok olur, gider. Yanıbaşında ise, onunla beraberdir. Onunla bir sıradadır. Onda yok olmuşsa, onunla buluşmuştur, ona kavuşmuştur.
• Onunla buluşup yok olunca, Allah'ın nüru onu alsın, Allah'a çeksin götürsün diye o gölge şaşılacak kadar sıkı bir şekilde istek elini nüra atmıştır.
• Gölge iki nürun ayrılıklarını, sonra birbirleriyle buluşmalarını durmadan anlatsam, sen de bana bu hususta daha çok yardımda bulunsan bu konu yine bitmez, tükenmez.
• Nur, sebebi yaratandır. Ne kadar sebep varsa hepsi de onun gölgesidir.Allah, sebepsizliği her şeye sebep kılmıştır.
• Sebebi yaratan ile sebep birbirinin aynasıdır. Kim ayna gibi tertertıiz değilse, aynayı ve aynadakini göremez.
I. GAZELLER
1. Hakk'tan sayılamayacak kadar lütuflar, ihsanlar;
senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar, kusurlar.
Müstefilün, Müstefilün, Müstef'ilün, Müstefilün
(c. I, 3)
•.Ey gönül, işlediğin suçlara, kusurlara karşılık, Hakk'tan özür dilemek için neler düşünüyorsun? O'ndan sayılamayacak kadar lutuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede...
• O'nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykın işler; O'ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar...
• Senden bunca haset, bunca kötü düşünce, bunca dedikodu. O'ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler.
• Yaptığın kötülüklerden, işlediğin günahlardan pişman olup da, candan Allah dediğin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetişen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O'dur.
• İşlediğin günah yüzünden korkuyorsun, kurtulmaya çareler arıyorsun. Bir daha işlememeye karar veriyorsun, işte o anda bu duygularla için karıştığı, kendinden utandığın, kendini ayıpladığın, vicdanın sızladığı zamandüşünmüyor musun? Bu duyguları sana veren, bu pişmanlığa seni düşüren, senin içindedir. Sana çok yakındır. O'nu sen ne diye kendinde, kendi içinde göremiyor, hissedemiyorsun?
• 0, seni bazen yaratılışına, kötü tabiatına bırakır, seni gümüş, altın, kadın sevdasına düşürür. Bazen de canına Hz. Mustafa'yı hayal etmenin nürunu verir de içini aydınlatır.

• Seni bazen bu tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulaştırır. Kurtuluş gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar.
• Ey zavallı insan, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye'se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok ağla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin.
2. Keşke uyuyabilseydim de, rüyada yüzünü gösterseydin.
Müstef'ilün, Müstef'ilün, Müstefilün, Müstef'ilün
(c. I, 3)
• Sevgilim, belki vefa ve merhametin coşar da, kapıyı açarsın; "Orada, ne bekliyorsun kalk, içeri gir!" diye seslenirsin ümidiyle ben senin kapında oturmuş bekliyorum.
• Ey pek güzel olan yüzünde her zaman yüzlerce lütuf, yüzlerce merhamet nuru parlayan sevgili! Canım, kapında senden gelen misk kokularına, anber kokularına gark olmuştur.
• Biz mest olmuşuz; başımız dönmede, başkalarının yaptıkları işlerle bizim ilgimiz yok. Dünya alt üst olsa, yakılsa, yıkılsa umurumuzda değil. Yeter ki senin aşkını kaybetmeyelim. Yeter ki senin aşkın ebedî olsun!
• İçimizde senin aşkın el çırpmada, yüzlerce başka alemler yaratmada, göklerden de dışarda, ötelerde yepyeni yüzlerce asırlar meydana gelmede.
• Bugün biz senin misafiriniz. Güler yüzünüzün mesti olduğumuz için seni bırakıp başka yere gidemiyoruz. Sen öyle eşsiz bir güzelsin ki, Allah'a yemin ederim ki yüzünün güzelliğini düşününce, hayal edince, şu gönlüm beni bırakıp gidiyor.
• Kurtulmam için, gönlü uyanık bir can bulursam, onun eteğine yapışacağım, himmet isteyeceğim. Keşke uyuyabilseydim de rüyada yüzünü gösterseydin.
• Bütün canlar, can denizinden geldikleri, can denizini tanıdıkları, bildikleri için oraya doğru sel gibi akıp gidiyorlar da, başka tanıdıklardan, başka sevgililerden yüz çevirmişlerdir.
• Can denizine doğru koşan seller de çeşit çeşit. Bir sel var yüksek dağlardan kaynağını alarak, hayran hayran başını taşlara çarparak, köpürerek, ağlayarak, heyecanla feryat ederek, aslı olan can denizine doğru koşuyor, koşuyor. Bir sel de var ki yolunu kaybetmiş, birincisi; "Allah'a hamd olsun!" demede, ikin-cisi; "La havle" okumada.
• Ey güneş gibi doğup, müflislere, yoksul kişilere sevgi şarabı sunan lütfeden. Bir ihsanda bulun, o şaraptan bize de sun! Biz de yoksuluz, biz de şaşırdık, yolumuzu kaybettik.
• Nasıl olmuşsa gül, ansızın seni görmüş, çaşırıp kalmış da elbisesini yitirmiş.Çeng senin çenginin sesini duymuş, feryada başlamış, utanıp başını önüne eğmiş.
Nıyazi-i Mısrî hazretlerinin şu şiiri bu hakîkati belirtiyor:
"Huda davet eder elhamdülillah Bu can dosta gider elhamdülillah Hakîkat şehrine çün rıhlet oldu Gönül durmaz iver elhamdülillah."
" La havle vela kuvvete illa billah"; Allah'tan başka kimsede güç, kuvvet yoktur, anlamın;ı gelen bır hadîsten alınan "La havle". Mü'minler, şaşırdıkları, darda kaldıklan zaman "La havle" derler.
• Zühre yıldızının burcunda en tali'li olan kimdir? Ney'dir. Çünkü ney, dudağını senin dudağına koymuş, senden name öğreniyor.
• Çeng, sensiz kalınca fenalaşıyor, hasta, kötü bir varlık oluyor. Ney de sen olmayınca hüzünlerle doluyor, inlemeye, ağlamaya başlıyor. Çengi kucağına al, onu iyileştir! Ney'i de öp, okşa. Def de sana yalvarıyor. "Ne olur?" diyor, "Beni eline al! Yüzüme vur, vur, vur da senin vuruşlarınla yüzüm değerlensin, ahenk yolunda meclise parlaklık gelsin."
• Bu parça parça olah canı al, onun her parçasına aşk şarabı içir, onu güzelce sarhoş et de dün gece elden kaçan fırsat şimdi yeniden gelsin!
• Ey yüce padişah; doğrusu bizim için bundan sonra ayık olmak ayıptır, yazıktır! Allah'ın sana yemin ederim ki, artık bundan sonra ben ayık olarak senin büyüklüğünü, gücünü, kuvvetini anlatamam, senden bahsedemem, ancak senin aşk şarabınla mest ohınca dilim çözülür.
3. Gülün geçirdiği safhalar, başından geçen maceralar.
Miistef'ilün, Müstef'ilün, Miistef'ilün, Müstef'iliin
(c.I, 13)
• Ey bir yerde duramayan, dinlenme nedir bilmeyen rüzgarımız! Güle bizden haber götür de de; "Gül bahçesinden kaçıp şekerle dost olan gül, nasıl oldu da yurdundan, anandan, babandan, kardeşlerinden arkadaşlarından ve sana gönül veren, senin için feryat edip duran bülbülden ayrıldın geldin, şekere karıştın, 'gülbeşeker' tatlısı oldun?"

• Ey gül'. Neden şekere karıştın? Aslında sen, kendin şekersin, şeker gibi tatlısın, hoşsun. Şeker olduğun için, herkesten çok sen, şekere layıksın ama, neden gül bahçesine karşı vefasızlıkta bulundun? Şeker de, gül de hoş, fakat vefalı olmak her ikisinden de hoş, her ikisinden de tatlı.
• Ey gül, madem ki bahçeden ayrıldın gittin, sana bir iki sözüm var: 0 güzel yanağını şekerin yanağına koy da şekerden tat al, şeker gibi ol, şekere de bahçeden alıp götürdüğün hoş kokunu ver! 0 da gül gibi olsun. Ayrılığı göze aldın ama, bu ayrılıkta kazancın da var: Sen şekerin içine girdiğin için gül olarak oradan oraya götürülmekten, yolculuğun cefasından, solup pörsümekten, yerlere atılmaktan, çiğnenmekten kurtuldun.
• Şimdi 'gülbeşeker' tatlısı oldun ya, seni yiyenlere gönül gıdasısın, göz nurusun. Bu yüzden artık gülden gönlünü çek; o nerede, bu nerede?
• Sen bahçede dikenle beraber oturuyorsun. Akıl gibi cana yakın idin, insana karıştın. Şekerle beraber iken şimdi insanla beraber oldun. Nur oldun. Haydi şimdi de şu günahlarla kirlenmiş yeryüzünden gökyüzüne yüksel menzil menzil, konak konak ta onunla manen buluşma yerine kadar yürü!... *
• Ey gül! Sen şimdi dünyaya yukarıdan bakıyorsun da, dünyadaki acaip halleri gördüğün için dünyaya gülüyorsun. 0 yüzden elbiselerini yırtıyorsun. Ey kızıl kaftanlı, güçlü, kuvvetli yiğit er, ben senin hayranınım!
• Güller "Kim manen Hakk'a uluşmak için merdiven isterse, belanın, ızdırabın bir merdiven olduğunu bilsin de, başına gelenlerden şikayet etmesin! Belalardan korkmasın, canını belalara atsın!" diye naralar atarak, uçuşup saçılarak gökyüzünden gül bahçelerine yağmada...
• Kendine gel de, şu kaptan, gülsuyu çıkaran ustanın testisinden bir yolunu bulup ter gibi sız, o hapsedilmiş kaptan, bir rüh gibi kaç, kurtul.
• Ne de tali'liymişsiniz, ne de bahtınız yarmış! Benziniz gül gibi kıpkırmızı. Biz de sizin gibiydik, rüh olduk, kurtulduk. Haydi siz de rüh olun, bu kirli yeryüzünden kurtulun.
• Gülbeşekerden maksadımız, Hakk'ın lütfuyla bizim varlığımızdır. Varlığımız sanki demir kırıntısı, Hakk'ın lütfu ise mıknatıs!..
• Akıl da aynadır. Demirden ayna yapan aynacı, onu parlatmak, ayna haline getirmek için ona çok eziyet etmededir de, bu yüzden olacak, ayna bizi istemiyor, bize gelmiyor, hep biz onu elimize alıyor, ona bakıyoruz. 0 bize şunları söylüyor ama, kulaklanmız gaflet pamüğu ile tıkalı olduğu için duyamıyoruz: "Ey insanlar, ben sizi sizsiz isterim."
4. Ben çok eskiden sana gönül vermiştim, şimdi gel de sana canımı vereyim.
Müstef'ilün, Müstefilün, Müstefilün, Müstefilün (c. I, 16)
• Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakup'a gel. Ey gözlerde gizlenmiş olan îsa, sen de şu gök kubbenin üstünden hir görün...
• Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, gece gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakup ihtiyarladı, ey genç Yüsuf artık gel!
• Ey îmran oğlu Müsa! Senin Hakk'a yalvarman için, ne Tur-ı Sîna'lar var! îsrail oğulları buzağıya tapıyorlar. Artık Tur-ı Sîna'dan dön!... Bizi kurtarmaya gel!
• Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey rühu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar!
• Hz. Muhammed'i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!" Enbiy Suresi 21/107. ayete işaret var."
• Sen, öyle büyüksün, öyle büyük bir nür kaynağısın ki, şu güneş senin nuruna karşı sanki akşam kızıllığı, ey bütün dünya padişahlarını geride bırakan,, azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel!
• Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de şimdi sana canımı da vereyim!
• Ey-sevgili, ilacım de sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlünnün nuru da sensin, çaresiz gönlümde, senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Gel!
5. Ömür kervanının kalkmak üzere olduğunu haber veren çanlarının seslerini duymuyor musun?
Müstefilün, Müstef'ilün, Müstef'ilün, Müstefilün (c. 1, 17)
• Gökyüzünden cana; "Haydi geri dön!" diye bir ses geldi. Can da; "Ey beni çağıran yüce varlık, merhaba, geliyorum." diye cevap verdi.
• Ses duydum; "Başüstüne, her an yüzlerce can sana feda olsun. Bir kere daha çağır da; ( ) makamına kadar
uçayım.
( )Bu beyitte Insan Süresi, 76/1. ayete işaret var. Bu ayeti tefsir edenler, insanın maddî varlığının çeşitli
merhalelerden geçerek nihayet bir damla meni halinde ana rahmine düştüğünü ve ınsanın henüz kendisinin atılacak bir şeyi olmadığına ve kemalin yoklukta olduğuna etmekte.

• Ey bizim eşsiz misafirimiz, bizim canımızın sabrını da, kararını' da aldın. Seni nerede arayayım? Nerde bulayım? Seslenen "0, candan da, rnekandan da dışarıdadır, 0, çok üstün bir yerdedir." dedi.
• Şu zindanda bulunanların, ayaklarına bağlanmış olan ağır zincirleri çözeyim, gökyüzüne de bir merdiven koyayım, koyayım da can, yücelere çıksın.
• Sen cana, canlar katan bir güzelsin. Sonra yabancı da değilsin, bizim şehrimizdensin. Öyle olduğu halde neden kendini garip sayıyorsun, yabancıymış gibi davranıyorsun? Bu hal, dostluğa yakışır mı?
• Avareliği, bir bir şerbet gibi içmişsin de kendi evinin yolunu bile unutmuşsun. Çok kötü huylu olan, Kabil'li büyücü kadın, sana çok büyüler yapmış, bu yüzden nereden geldiğini, nereli olduğunu hatırlıyamıyorsun.
• Birini takip derek gelen, konup göçen kervanlar, hep o tarafa koşup gidiyorlar. Senin başın nasıl oluyor da dönmüyor? Yüreğin kabarmıyor? Neden hiç bir korku ve heyecanın yok?
• Kervan başının kervanın kalkmak üzere olduğunu haber veren çanlarının 'seslerini duyuyor musun? 0 tarafta nice yol arkadaşlarımız, nice dostlarımız var. Hep bizi bekliyorlar.
"Bu beyit Şirazlı hafız ın şu beytini hatırlatıyor: Sevgiliye giden yolun menzilinde ,konduğu yerlerde nasıl istirahat edeyim,nasıl zevki sefaya dalayım ki,Can;Yürekleri bağladınızmı diye feryat edip durmada."
• Bir çok insanlar, orada bizi bekliyorlar, hepsi de bizim sarhoşumuz, hepsi de bize dalıp kendilerinden geçmişler.
"Ey zavallı! Padişahın bekliyor. Haydi padişahın yanına gel." diye kulağımıza bağırıyorlar.
6. Düğünümüz dünyaya kutlu olsun!
Müstef'ilün, Müstefilün, Müstef'ilün, Müstefiliin (c.I, 31)
• Bizim düğünümüz dünyaya kutlu olsun. Allah, bu düğünü, bu evlenmeyi bize uygun olarak tertipledi. Eşler birbirine çok uygun düştü. Bu düğün sebebiyle,
• Mevlamızın lütfuyla kalpler ferahladı. însanlar çift oldu, evlendi. Kederler, gamlar gönüllerden çıkıp gitti.
• Ey şehrimizi süsleyen güzel! Allah'ın adıyla güzel bir gelin olarak gidiyorsun. Sen de bir güzele damat olmadasın.
• Köyümüzden ne de hoş gitmedesin. Bize ne de hoş salına salına gelmedesin; deremize ne de hoş çağlaya çağlaya akmadasın! Ey ırmağımız, ey bizi arayan dost!
• Cihan padişahının, bizim o canlara can katan padişahımızın devletinde oynayın, raks edin, ey arifler, ey süfîler, sema edin!
• Halkın bir kısmı denizler gibi coşmada, dalgalar gibi secdeye kapanmada. Bir kısmı da kıhçlar gibi savaşmada, bütün cüz'lerimizin kanmı içmede. Sus, sus ki bu gece o güzel yüzlü, uğurlu şahımızın mutfağı açılmıştır. Ne de şaşılacak şey ki, helvamız (helva gibi tatlı olan sevgili) helva pişiriyor.
Bu şiiri Hz.Mevlana oğlu Sultan Veled'in düğününde söylemiştir.
7. Bu hoş koku, Yüsuf'un gömleğinin kokusudur, yahut da Mustafa(s.a.v.)'in hırkasının kokusudur.
Müstef'ilün, Müstefilün, Müstef'ilün, Müıtef'ilün (c.1, 12)
• Ey bahçeleri güldüren, çimenleri gebe bırakan aşıkların ilkbaharı, bizim sevgilimizden haberin var mı?
• Ey aşıkların feryadına koşan hoş kokulu rüzgar. Ey candan da mekandan da temiz olan aziz varlık, sen neredeydin? Nerede kaldın, seni göreceğimiz geldi?
• Ey Rum diyannın da, Habeş diyarının da fitnesi olan rüzgar, şaşırdım kaldım, bu pek hoş, bu pek güzel koku, ya Yüsufun gömleğinin kokusudur, yahut da Mustafa (s.a.v.)'in hırkasının kokusudur.
• Ey doğruluk ırmağı, sen bizim sevgilimizin arkından akıyorsun, sen getirdığın hoş kokularia gönüllerin Tur-ı Sîna'sı oluyor, canlara can katıyorsun..
• Ey sözü, konuşması, bütün davranışları, halleri hoş olan sevgili! Ey "ay"ların, yıl'ların kendine kul oldukları güzel, senin "ay"ın da hoş, "yıl"ın da hoş.
8. Gül de senin lütfunla çorak yerler yeşersin, mezarlar bahçe haline gelsin!
Müstef'ilün, Müstef'ilün, Müstefilün, Müstefilün (c.I, 29)
• Ey perdenin arkasından ışığı, nüru görünen sevgili, senin ışığın, sıcaklığın bize yaz mevsimi oldu, bizim de yaz mevsimi gibi gönlümüz sıcak, gel bizi al, gül bahçemize kadar, çek götür!
• Gel, gel de senin lütfunla çorak yerler yeşersin, mezarlar bahçe haline gelsin. Koruklar tatlılaşsın, üzüm olsun, ekmeğimiz pişsin.

• Ey can giineşi, ey gönül güneşi, ey güzelliği ile güneşi bile utandıran güzel,gel, gel de bizim zavallı halimizi gör, şu balçık beden, canı nasıl tutmuş bırakmıyor?
• Yüzünün sevdası ile dikenlikler, nice defalar gül bahçesi haline geldi de güzel yaratma gücüne olan imanımızı artırdı.
• Ey ebedî aşk! Şu gönlümüzde kendini gösterip, canımızı balçık zindanından kurtararak, tek olan, eşi olmayan Allah'a yönelttin.
• Ey nurlar saçan sabahımız! Gamlı ve kederli olduğumuz zamanlarda gönlümüzdeki gam dumanlarını dağıt, bize şevk ver, neşe lutfet. Tali'imizin karanlık gecesinde; bir gündüz, görülmemiş, işitilmemiş, şaşılacak bir gündüz meydana getir.
• Nerede o gözler ki onu izlesin; nerede hakîkatleri duyacak kulak, burhanlar düşünecek akıl?
• "Cüz'ler külle gidiyor. Reyhan reyhana, gül güle kavuşuyor, her şey bizim dikenliğimizin hapishanesinden kurtuluyor." diye can diyarından davul sesleri gelmeğe başladı.
9. Ey söylenmemiş, gönülde kalmış gam, ey uyuşmuş akıl defolun gidin!
Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün (c.1, 36)
• Hoca gel, hoca gel, hoca bir kere daha gel! Ey hileci ay, gelmem deme, gel!
• Senden ayrı düşmüş aşığın halini gör. Kötülüklerle dolu olan dünyaya bak, ey hapishaneci padişah, mahmur susamışı görmemezlikten gelme!
• El de ayak da sensin, her var olanın varlığına sebep de yine sensin! Sarhoş bülbül de sensin, haydi gül bahçesine gel!
• Kulak da sensin, göz de sensin, her şeyin seçilmişi de sensin, sen kuyudan çıkarılarak satılmış Yüsufsun, kölelerin satıldığı pazara gel!
• Gözde gizlenmişsin görünmezsin, halbuki sen herkese can verirsin, bir kere de güle, oynaya gönülsüz ve sarıksız olarak gel!
• Günün aydınlığı sensin, gamı yakan yandıran sevinç sensin, gecelerin aydınlığı, ay ışığı sensin, ey tatlılıklar, şekerler yağdıran bulut gel!
• Ey yepyeni dünyanın bayrağı! Her akıl ve fıkir sana rehin olarak verilmiştir, bazen geliyorsun, bazen gelmiyorsun, böyle yapma; bir daha dönmemek üzere tamamıyla gel!
• Ey perişan kabuslarla dolu olan gece git! Bir daha gelme! Ey söylenmemiş, gönülde gömülü kalmış gam, ey uyuşmuş akıl, defolun gidin, sizi istemiyorum! Ey uyanık baht, ey devlet gel, gel!
• Ey Nuh'un nefesi! Ey ruhun hevesi gel! Ey yaralanmış merhemi gel! Ey hastanın sağlığı gel!
10. Gölge bazen nürun yanında olur, bazen de onda yok olur.
Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün, Müfte'ilün
(c.1,41)
• Ey yüzünün nüru ile cihanı aydınlatan sevgili, dün gece bizim aramızda yoktun. Bu yüzden biz karanlıkta kaldık. Yüzünün nüru dün gece neredeydi?
• Gönlümüze bak da şaşır kal! Çünkü gönül, senin güzel yüzünü siper ederken heyecandan eriyip yok olduğu halde, seni siper etmeye doyamadı. Bırak gönül senin uğrunda erisin yok olsun. Ama ey ay yüzlü güzel! Senin ömrün uzadıkça uzasın!..
• Dün gece, nürlar saçan ay yüzün nereye doğmuştu? Otağın nereye kurulmuştu? Adamların, ordun nerede konaklamıştı? Sen değil, senin güzelliğin nerede elbisesini çıkarır, nerede soyunursa devlet oradadır. Mutluluk oradadır.
• Dün gece nerede bulundunsa bulundun, o hususta bir şey bilmiyorum ama, bugün şunu biliyorum ki; bugün de benden ayrı kalırsan, sabrım, kararım tükenir de; "La havle" mescidi de gönlüm gibi gamlarla yıkılır gider.
• Dün gece seher vaktine kadar inleyerek, feryatlar ederek döndüm, dolaştım. Sabah oldu da gözümü bile yummadım.
• Ey aziz varlık! Sen bir nürun gölgesisin. Biz de cümle cihan senin gölgeniz. Nürun gölgeden ayrı düştüğünü kim gördü?
• Gölge, bazen nürun yanında olur. Bazen de onda yok olur, gider. Yanıbaşında ise, onunla beraberdir. Onunla bir sıradadır. Onda yok olmuşsa, onunla buluşmuştur, ona kavuşmuştur.
• Onunla buluşup yok olunca, Allah'ın nüru onu alsın, Allah'a çeksin götürsün diye o gölge şaşılacak kadar sıkı bir şekilde istek elini nüra atmıştır.
• Gölge iki nürun ayrılıklarını, sonra birbirleriyle buluşmalarını durmadan anlatsam, sen de bana bu hususta daha çok yardımda bulunsan bu konu yine bitmez, tükenmez.

• Nur, sebebi yaratandır. Ne kadar sebep varsa hepsi de onun gölgesidir.Allah, sebepsizliği her şeye sebep kılmıştır.
• Sebebi yaratan ile sebep birbirinin aynasıdır. Kim ayna gibi tertertıiz değilse, aynayı ve aynadakini göremez.
11. Başını ayak altına alınca, yıldızların üstüne ayak basarsın.
Müstef'ilün, Müstef'ilün, Müstefilün, Müstef'ilün (c.I, 19)
• Bugün sevgiliyi gördüm, her işe, her güce tat veren, yapmasını kolaylaştıran o güzeli gördüm. 0, o kadar güzel, o
kadar nürluydu ki adeta Mustafa (s.a.v.)'in rühu gibi göklere yükseliyordu.
"Fussilet Suresi'nin 41/11. ayetine işaret var: "Sonra duman halinde bulunan göğe yükseldi ve ona, yeryüzüne 'İsteyerek varlığa gelin!' dedi. 'lsteyerek geldik.' dediler."
• Güneş, Hz. Mustafa'nın yüzünü gördü de utandı. Gök de gönül gibi yarıl-mıştı, parçalanmıştı. Suyun ve kara toprağın üstüne onun parıltısı vurmuştu da, bu yüzden su ile toprak, ateşten de daha fazla parlamıştı.
• "Göklere çıkmak istiyorum, lütfen bana merdiveni gösteriniz!" diye niyazda bulundum. Buyurdu ki: "Senin başın merdivendir. Başını ayak altına al, başına bas da yüksel!
Ayağını başının üstıine koymak demek, aklını ayak altına alıp, gönül yolu ile, aşk yolu ile Hakk'a yönelmektir. Mevlana bir Mesnevî beytinde;
"Mademki gökyüzünün damlanna çıktın, oralarda geziyorsun, artık merdiven aramak mana-sızdır, soğuktur." diye buyurur Mevlana. Dîvan-ı başka bir beytinde de;
"Göklerin yolu, Içtedir, gönüldedir, sen aşk kanadını aç, aşk kanadı kuvvetli olursa merdiven arama derdi kalmaz." diye buyurur.
• Ayağını başının üstüne koyunca yıldızların üstüne ayak basarsın, nefsanî ar-zularını, şehveti yendiğin zaman havada yürürsün; haydi adımını at, ayağını havanın üstüne koy da yüksel!..
• Şehvetini ayak altına aldığın, nefsanî isteklerini yendiğin zaman göklerde havalarda sana yüzlerce yol belirir ve
sen seher vaktinde yapılan dua gibi göklere yükselirsin."
15 Ocak 2014, 08:35:13 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 13961 | Yorumlar: 0

İ T H A F
(Terzi Baba’ya ithaf olunur)
17.05.2001 Perşembe
Ç. H. U.
 
 
 
bismillâhir rahmânir rahiym
 
 
Ne zaman gönül haneme doğru hicret etsem O’nu bulurum. O’nu görürüm. O’nunla konuşurum. O’nunla hareket ederim. O’nun nûruyla aydınlanır, O’nunla var olurum. O’nun olmadığı ne bir mekân, ne de bir zaman vardır benim için...
 
O’nun ismini duyunca derin bir “Ahhh!” çekerim,  O’nunla yer, O’nunla içerim, O’nunla uyur, O’nunla uyanırım.  Özüm de O’dur, sözüm de O’dur.
 
Ey Âriflerin ve muhabbetin menbaı, Velâyetin hâtemi, canımın ca-nanı, gönlümün sultanı, Ya Hazreti Pirim!
 
Şu benim divane gönlüm senin muhabbet oklarınla yaralandığından bu yana dermansız bir derde yakalandım.
 
Ya Hazretim!  Ben sana müştakım.  Suya muhtaç olanların, suya ka-vuşabilmenin hasreti ile yanmaları gibi ben de her an seni bilmenin, sa-na ulaşmanın, seni görmenin hasreti içerisindeyim.
 
Senin muhabbetin bir sarmaşık gülü gibi bütün varlığıma sarıldı ve kucakladı.  Senden gayrıya bakamıyorum çünkü gözlerim bağlandı.
 
Seni hayatıma hayat kıldım. “Necdet” ismini kendime mi’râc eyle-yip başıma tac yaptım.
 
Senin huzuru dergâhına girip de güzelliğinden sarhoş olmayan gönül gönül müdür?
 
Ey aşıklar yolunun efendisi,  Ey esrâr-ı bâtının nâtıkı,
Dillerde okunan sensin, “venefahtü”deki Rûh sensin. Kevser gibi ezelden ebede doğru akan sensin. Derdine derman arayanların dermanı sensin.
 
Dervişin zikri 28 harfin Elifi, Muhammedin gözlediği Hakk’ın habibi, Alîmin ilmi, Hâlimin hilmi sensin.
 
Safa sende, vefa sende, takva sende...  Sensiz hayat ise eza ve cefa olur.  Senden ayrı düşenlerin hâli nice olur?
 
Seni bulan, bulur Hakk-ı
Seni gören, görür Hakk-ı
 
- Ya Hazreti Pirim!
Nûrundan mest olup feyzinle doysam, zât-i tecellini rûhumda duy-sam...
Senin yolun Hac yoludur. Bitmeyen bir yoldur. Ben ise sadece sana yönelmekteyim...  Lebbeyk Allahümme Lebbeyk...
Ey can dostum!   Senin güzelliğini seyretmek, senin gizli lisânını du-yabilmek ne büyük saadet.
Bu lisânın bir şelâle gibi çağlayarak zâtıma doğru akması ne büyük zevk...
 
Ey Can dostum...
Senin sarayın hazine dolu.  Ancak bugünlük benim kelâmım bitiyor.
 
          Kûr’ânda yemin edildi sana
            Zaim kavmi dendi adına
            Hasret çekildi hep yoluna
            Ahir zamanda çıktın ortaya
            TERZİ BABA armağan olsun bütün canlara
 
 
Ey Medinenin gülü !
Ağlayan gözlerimin içinde gül, türlü renklerinle gönlüme dökül,
Sende buldu bulanlar vuslatın neş’esini,
Her gece, her gün, her saate varlığın âyan (açık)
Seni nasıl tanıtayım! Kitaplara sığmazsın ki,
Seni aramak beyhûde, zamandan ve mekândan münezzehsin sen,
 
Dinleyin Dostlarım...
Görün Sahabe-i Kiramı Asr-ı Saadettir bu,
Erin artık Necat’ınıza Fırka-yı Naciye’dir bu,
Seninle herşey bir oldu, Gönül Mekke’sinin Fethi’dir bu.
15 Ocak 2014, 08:33:36 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 12018 | Yorumlar: 0

H A L V E T   VE  H A L V E T Î L İ K
 
Halvet: Kapalı bir yerde yalnız kalma, tenhaya çekilme, tenhalık, yalnızlık, kimsenin bulunmadığı yer anlamlarına gelir. Zahid ve muta-savvıfların en belirgin özelliklerinden birisi, yalnız yaşamayı tercih et-meleri ve Hakk'la olmak için halktan ayrı kalmaya önem vermeleridir.
 
Mutasavvıflar halvetin dini hayat açısından önemini göstermek için Hz. Peygamberimizin halvetten ve yalnızlıktan hoşlandığını, zaman za-man Mekke yakınındaki Hira mağarasına çekilip burada inziva hayatı yaşadığını ve itikâfa girdiğini ifade ederler.
 
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) henüz risâletle vazife-lendirilmezden önce yalnız başına tefekküre dalmak, Rabbini anmak is-terdi. Bu maksatla da Hira mağarasına çekilir, Hira dağını kaplayan ses-sizlik ve huzur içinde maddi hayatın bütün kaygılarından, gürültülerin-den uzak kalır, derin düşüncelere dalardı. Böylece içi açılır, hissiyatı in-celir, kalbi sükünete erer ve artık her şeyi olduğu gibi görürdü. Rû’ya-ları bile hakiki vakıaları ifade ederdi. Onun bu hâlini gören araplar "Mu-hammed Rabbine aşık oldu" diyorlardı. *(1)
 
Hz. Peygamberimiz yaşının kırka varmasına kadar bu tarzda hare-ket etmiş; onun senelerce süren bu derin tefekkür ve riyâzatı kendisini en son peygamberlik görevini yüklenmeye hazırlamış, rûhunu ilâhi hita-bı duyabilecek dereceye ulaştırmıştı. Hz. Peygamberimizin mübarek ha-yatlarının bu önemli kısmı Halvet ve Halvetiliğe bakışa önemli bir ışık tutar.
 
Başlangıçta toplum hayatını terk edip evinin bir köşesinde inzivaya çekilen veya ıssız yerlerde yaşamayı tercih eden zahidler, daha sonraki dönemlerde de bu adetlerini sürdürmüşler; bazı mutasavvıf ve hakikat mensupları bu yolda onları takip ederek "halvet"i, tasavvufî hayatın gerekli bir unsuru hâline getirmişlerdir.
 
Kahire'de “Mukattam Dağı”,
Suriye'de “Lukam Dağı”,
Beyrut'ta “Lübnan Dağları”,
Filistinde   “Beytül makdis Dağları”,
Sina Çölünde “Tûr Dağı” süfilerin inzivaya çekilip halvet yaşadıkları meşhur yerlerdir. *(2)
 
 
 
*(1) Gazzali. “El Munkizu min ed-dalal” S. 65
*(2) “İbnül Cevzi IV”: 344-345
 
Halvetten murad, gönül evini Allah'ın gayrından temizlemek, Hakk'ın sayısız nimetlerini düşünmek ve O'na şükretmektir (tefekkür, tezekkür ve şükür). Halvet, uzletten daha hususidir. Sûret ve şekil bakımından itikâfa benzer, ancak itikâf gibi mescitte yapılmaz. Halvet esnasında devam eden tefekkür ve zikir kulu Allah'a yaklaştırır.
 
Mutasavvıflar Kûr’ân-ı Keriym’de Müzzemmil (73)/8

“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtiyla”
 
"rabbinin adını an (ibadetlerinde O'ndan başka her şeyden kesilerek) yalnız O'na yönel" *(3) âyetini ve benzerlerini halvete delil olarak gösterirler.
 
Hz. Mûsâ'nın Tûr-i Sina'daki kırk günlük çile içerikli yaşantısı da hal-vete örnek gösterilebilir. Mutasavvıflar halvette kalma süresini ortalama kırk gün (en az) olarak belirtmişlerdir. Ancak günümüzün şartları göz önünde bulundurulduğunda bu süreyi kısaltmak mümkün olabilmek-tedir.
Halvet mutlak anlamda inzivaya çekilme ve dünyayı terk etme de-ğildir. Bu yaşantıyı benimsemiş bir sâlik bedeniyle toplum içinde, gön-lüyle de Hakk'la birlikte olmalıdır. Yani zahirde halk ile bâtında Hakk ile olmalıdır. Üstadımız (Terzi Babam) bizlere öğüt verirken "El işte gönül dostta olsun. Halk içinde Hakk'la olun,” ifadelerini kullanırdı.
 
Kıymetli okuyucum, bu satırların kağıda döküldüğü anlarda gön-lümde şöyle bir tecelli vuku buldu. Yukarıda halvetin şekil ve sûret ola-rak itikâfa benzediğini belirtmiştik. Üstadımız Terzi Babamın yıllar önce bir halvetinde kendisinde vuku bulan tecelli ve müşahedeleri de bu bö-lüme almayı düşünmüştüm; ancak konunun hacmini genişleteceğinden daha sonra gelecek olan ilgili yerde tamamını vermeyi uygun bulduk.
 
Halvetiyye ise, evliyanın büyüklerinden Siraceddin Ömer bin Ekme-leddin Lâhici'nin tasavvufta takip ettiği yoldur. Kendisine kısaca Pir Ömer Halvetî de denilir. Zamanının büyük bir kısmını halvette geçir-diği ve halvette kalmayı çok sevdiği için kendisine "Halvetî" lâkabı verilmiştir.
Lemazat'ta Ömer Halvetî'den bahsedilirken, onun yedi kere hacca gittiğini, sahrada dolaşırken, bir gün çok büyük bir çınar ağacı görüp halvete niyetle 40 erbaîni (40x40) birbiri ardınca burada tamamla-dı-ğını, tesis ettiği yolun adına "Halvetiyye" denilmesinin sebebinin bu olduğu rivâyet edilmektedir. *(4)
 
 
*(3) “Müzemmil” 73/8
*(4) “Lemazat” S. 155
 
Pir Ömer Halvetî gündüzleri boş vakitlerini mürşidine hizmette geçi-rir; gece yarısından sonra dağa çıkarak, teheccüt namazını, zikir ve te-fekkürünü burada ifa ettikten sonra tekrar dergâhına dönerdi. Halve-tiyye yolunda sâlikin her gün okuduğu zikirleri, duaları ve virdleri var-dır.
 
Ayrıca haftanın veya ayın belli günlerinde de dergâh ve tekkelerde sohbet, cehri zikir ve devranlar yapılırdı. Halvetiyyede nefsin kötülük-lerden ve günahlardan arındırılması esastır.
 
Tasavvufta önem verilen "az yeme, az konuşma, az uyuma, in-ziva, fikir, zikir, mürşide gönülden bağlanma" ilkelerine halvetilik-te hassasiyetle uyulur.
 
Müşahede mertebesine ulaşmak için mücahede şarttır. Abdül Ka-dir Geylani Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyesinde, Cenâb-ı Hak "Ya Gavs, kim mücahededen mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur," buyurmuştur.
 
Halvetiyye yolunun özünde Tevhid görüşü ve anlayışı hakim oldu-ğundan kendisinden doğan kolların birçoğu Muhyiddin-i İbn'ül Arabî'nin "Vahdet-i Vücud" görüşünü benimsemişlerdir.
 
HALVETİYYE Hz. Pir Ömer Halvetî'nin vefatından (1397) sonra bir-çok kola ve şubeye ayrılmış olup Anadolu, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştır.
 
Sarı Abdullah Bosnevi "Semaratül Fuad" adlı eserinde;
“Halvetiyyeh” kelimesinin;
  (hı) sının sivadan kalb kuvvetine,
Ü     (lâm) ının zikir lezzetine,
ë     (vav) ının zahir ve bâtını korumak ile ahde vefaya,
n (te) sinin temkine
ï   (ye) sinin usre/zorluklardan sonra yesir/kolaylığa
é   (he) sinin ise, müşahedeye delâlet ettiğini zikreder.
 
Halvetiyye yolunun ve fikrinin önemli kollarından birisi de Uşşâki-liktir. Âşıklar yolu anlamına gelen Uşşâkilik yolunun kurucusu ise, evliyanın büyüklerinden Hz. Pir Hasan Hüsameddin'dir.
 
1475 yılında Buhara'da doğan Pir Hasan Hüsameddin Hazretlerinin soyu Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin'e kadar ulaşır.
 
Hüsameddin Uşşâki ilk tahsilini babasının himayesinde tamamladı. Babasının vefatıyla birlikte ticaretle uğraşmaya başladı. Rivâyete göre bir gece rû’yasında kendisine şöyle denilir; "Boş yere ticaretin zah-metini çekmek, hakikat ehli için zarar ve ziyandır. Arzun ahiret ticareti yani Allahu Tealâ'ya kavuşmak olsun. Sonsuz sermayeyi elde etmek için dünya mallarından yüz çevirip Anadolu şehirle-rinden Erzincan’da oturan Seyyid Ahmed Semerkandi hazretle-rine teslim ol."
 
Bu manevi işaretten sonra babasından kalan bütün mallarını ve tica-ret hayatını kardeşlerine devredip Anadolu'ya gelir, ilk olarak Erzincan'a gelen Hüsameddin Uşşâki o sırada bu şehirde bulunan Seyyid Ahmed Semerkandi'ye bağlanarak dersler almaya başlar. Kısa sürede tasavvu-fun yüksek derecelerine ulaşarak kemâle erer. Yine hocasının emri üze-rine Uşak şehrine yerleşti. Kendisine "Uşşâki" denilmesinin sebeple-rinden biri de budur.
 
Hasan Hüsameddin Uşşâki hocasının vefatından sonra talebe yetiş-tirmeye başladı. Sultan III. Murat Han'ın davet ve ricaları üzerine İstanbul'a gelip Kasımpaşa'da yaptırılan dergâha yerleşti. Bu arada İs-tanbul'da bulunan evliyanın büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle de görüşür. Bu zât ona halvetîlik yolundan hilâfet verir. Hocası ise ona Kübreviyye ve Nûr-i Bahriyye yolunun hilâfetini vermiştir. Hüsameddin Uşşâki de bu iki yolu birleştirerek Uşşâkilik yolunu kurmuştur.
 
Hasan Hüsameddin Uşşâki hac farizasını eda edip dönerken Konya' da vefat etmiştir. Vasiyeti gereği İstanbul'a getirilerek Kasımpaşa'daki dergâha defnedilmiştir.
Kasımpaşa'daki bu dergâh çeşitli onarım ve tadilatlar neticesinde bu günkü konumuyla Hz. Pir Hasan Hüsameddin Uşşâki'nin türbesini de içinde bulundurarak hizmet vermeye devam etmektedir.
 
Söz buraya gelmişken, daha evvelce bir müddet kapalı ve bakımsız kalan dergâhın bu günkü hâle gelmesinde, kendini oraya adamış olan, türbedar Nihat Öşün beyin büyük emeği olmuş, 25 yıl boyunca binanın tamiratını ve tezyinatını sağlamış ve 25 yıl boyunca dergâhta ezanlar okumuştur. Ne yazık ki kendisi 25 yılını verdiği bu yerden, fuzûli işgal gerekçesiyle, uzaklaştırılmıştır. Bu uzaklaştırılma neticesinde birçok sür-tüşme ve dedikodu olmuş. Daha sonra mülki amirlikler tarafından Tür-benin hizmet bölümündeki üst katlar yıktırılmış, Türbe son haliyle böy-lece kalmıştır.
 
Bir rivâyette şöyle anlatılır; Kasımpaşa'da Uşşâki Hazretlerinin der-gâhının yakınında Ali Efendi isminde bir zât vardır.
 
Ali Efendi misk satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Ali Efendi hac farizasını eda etmek için Mekke'ye gider. Hacı olduktan sonra Medine'ye geçip Hz. Peygamberimizi de ziyaret etmek ister. Ancak, ayaklarında meydana gelen rahatsızlık gitmesini engeller. Bu duruma çok üzülür. Bir gece rû’yasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz Ali Efendiye, "üzülme sakın! Kasımpaşadaki evlâdım Hüsameddin'in kabrini ziyaret et; O’nu ziyaret beni ziyaret gibidir," buyururlar. Sonra istanbul'a dönen Ali Efendi her gün işe gidip gelirken Uşşâki Haz-retlerinin kabrini ziyaret etmeyi kendine vazife edinir. Ölürken de bunu çocuklanna vasiyet etmiştir.
 
Uşşâki yolunun kurucusu ve ilk Piri olan bu mübarek zâta karşı üsta-dımızın (Terzi Babamın) derin bir muhabbeti vardır. Fırsat buldukça onun Kasımpaşa'daki kabrini ziyarete gider; orada zikir, sohbet ve mu-habbet meclisleri oluştururdu.
 
Tarikat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin bir başka önemli şahsi-yeti ise, Hz. Pir Abdullah Selâhaddin Uşşâki'dir. Anadolu'da yetişen büyük velilerimizden birisidir.
 
1705 yılında Rumeli'deki Kesiyre kasabasında doğdu. 20 yaşına ka-dar Kesiyre'de kalıp ilim öğrendi. Zekâ ve çalışkanlığı ile çevresinde hep ilgi uyandıran Selâhaddin Uşşâki, Hekimoğlu Ali Paşanın teveccühünü kazanarak onun mektup işleriyle vazifelendirildi. Hekimoğlu Ali Paşa ile birlikte Mısır'a gitti.
Burada özellikle Arapçasını çok ilerletti. Allah-u Tealâ'nın bir ihsanı olarak gönlünde tasavvuf yoluna karşı bir rağbet ve alâka uyandı. Her gittiği yerde tasavvuf ehlini arar, bulur ve görüşürdü.
 
Bir müddet sonra Ali Paşa ile tekrar İstanbul'a geri döndü. Rumeli'ye görevi gereği giden Ali Paşa beraberinde Selâhaddin Uşşâki'yi de götür-müştür. Edirne'ye vardıklarında kendisi Cemâleddin Uşşâki Efendiyi zi-yaret etmiştir.
 
Selâhaddin Uşşâki aradığı manevi sırların burada olduğuna inanıp Cemâleddin Uşşâki'ye talebe olmuştur. Selâhaddin Uşşâki artık kendini tamamen tasavvufa adayıp Ali Paşanın yanındaki “mektup görevlisi” görevinden ayrılmıştır.
 
Uzun yılları mücahede ve riyâzatla geçmiştir. Sonra hocası Cemâ-leddin Uşşâki kızını Selâhaddin Uşşâki'ye vermiştir.
 
Bir müddet sonra Selâhaddin Uşşâki İstanbul Tahir Ağa dergâhına "şeyh" olarak vazifelendirilir ve uzun yıllar burada kalıp görev yapar-ken dergâhın bir yangın sonucu yanmasıyla, ailesiyle birlikte tekrar ho-cası ve kayınpederinin yanına döner. Kısa bir müddet sonra da vefat et-miştir.
 
Rivâyetlerde onun için şöyle denilir; "Selâhaddin Uşşâki hoca-sından icazet aldıktan bir müddet sonra onun giydirdiği hırkayı çıkardı ve sakladı. Ben o hırkayı giyecek gücü ve kuvveti ken-dimde göremiyorum, dedi. "
 
Daima gizlilik üzere yürüdü. Zamanında pek kıymeti bilinmedi. Bir gece rû’yasında Muhyiddini Arabî Selâhaddin Uşşâki'ye dört satırlık bir yazı okuttu. Bu yazılar; Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Mârifete dairdi. Uyandığında kendisinin bütün ilâhi sırlara kavuştuğunu idrak etti. Selâhaddin Uşşâki'nin 200'e yakın eseri mevcut olup bunlar Arapça, Farsça ve Türkçe dilleriyle yazılmıştır. Kabri ise uzun yıllar görev yaptığı Tahir Ağa dergâhının bahçesindedir.
Sayfalar: [1] 2 3 ... 26