01 Ocak 2015, 18:39:43 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 579 | Yorumlar: 0

              
 
              ÜMMÜL-KİTAB: Onun künhü oldu zatında;
               Noktadır, ondan olur inşa sıfatında..

 
              O hokka gibidir, harf çıkamaz üstüne;
               Vücud yaprağının tertibi yargısında..

 
              Nokta konmayan harfler işaret sayılır;
               Kadim sıfata bağlı şeylere zatında..

                          
              Noktalılar ibarettir olandan yana;
               Şöyleki: Arız olmuştur noktalarında..

 
              Harfler ki dizildi işte o hal içinde;
               Kelâm olur, konuşur sırf mahlukatında..

 
              Bilesin ki..
              ÜMM’ÜL-KİTAB: Zatın künhünden ibarettir..
              Burada anlatılan mahiyet için; bazı yönlerine göre:
              — Hakikatlerin mahiyetleri..
              Denir ki; bunlara: Bir nam, bir vasıf, varlık, yokluk, Hak veya halk gibi isimlerin
 hiç biri mutlak olarak verilemez..

 
              KİTAB: Mutlak varlıktan ibarettir: onda yokluk yoktur..
 
              Mahiyetin aslı: ÜMM’ÜL-KİTAB’dır. Çünkü varlık ona derc edilmiştir..
              Tıpkı: Harflerin, şişe içindeki mürekkebe derc edildiği gibi..
              O şişe içindeki mürekkebe: Harflere ait isimlerden hiçbir şeyin ismi verilemez..
              İsmi verilemeyen bu harfler: İster noktalı cinsinden olsun; isterse noktasız..
 
              Harflerin başka bir açıklaması, ayrıca, bu babda gelecektir..
 
              İşte.. Mahiyetin künhü de, şişe içindeki mürekkeble harflere benzer..
              Ona: Varlık veya yokluk ismi verilemez…
              Çünkü: Akılla bulunacak gibi değildir..
              Akılla bilinmeyen bir şeyi hükme bağlamak ise.. Muhaldir..
              Durum, anlatıldığı gibi olunca, onun için:
              —  Haktır..
              —  Halktır..
              —  Gayrıdır..
              —  Aynıdır..
              Gibi sözler edilemez.. Durumuna göre o: Bir mahiyetten ibarettir.. Tabire sığmaz.. Yani Tarif edilemez..
              Ancak.. Bu anlatılanın her yönüyle zıddı olan bir durum vardır ki o: Ulûhiyettir..
              Bir itibara ve bir yüze göre: Ulûhiyet, her haliyle eşyanın mahallidir..Varlık südur ettiği mahaldir.. Vücud orada akılladır..
              İsterse akıl: Hakikatlerin mahiyetinde varlığın olmasını bilkuvve gerektirsin..
              Tıpkı: Hurma ağacının tohumunda var oluşunu akıl yolu ile bilkuvve kabul ettiği gibi..
              Ancak, müşahede durumu: Ondan gelen varlığı, bilkuvve değil; bilfiil ondan çıkarmaktadır..
              Zat-ı ilâhî iktizası için böyle..
              Lâkin, mutlak icmal o hal üzeredir ki, akla şöyle demeyi hükmetmiştir:
              — Varlık, hakikatlerin mahiyetinde bilkuvve vardır..
              Yani: Şühudun hilâfına..
              Zira şühud: Mücmel olan işi, mufassal olarak anlatır..
              Şu şekilde ki: Bu tafsil, icmali üzerine baki kalır..
              Ancak, bu zevke bağlı şühudî bir iştir.. Akıl onu bakış yönüyle idrâk edemez..
              Ama anlatılan mahalle vâsıl olduktan sonra, eşyanın tecellisi de, kendisine gelince: Onu olduğu gibi idrâk edip kabullenir..
 
              Bu manaları, bir başka yönüyle ele alacağız..
              Şimdi sen:
              — KİTAB..
              Denince, bunun mutlak varlık olduğunu bilirsen, şu mana sana açılır: Kendisine, varlık veya yoklukla bir hüküm verilemeyen emir işte: ÜMM’ÜL-KİTAB’dır..
              Bu ÜMM’ÜL-KİTAB ise:
              —  Hakikatlerin mahiyeti..
              Şeklinde bir isim alandır..
              Sanki KİTAB ondan doğmuştur..
              Kaldı ki, KİTAB için, ancak mahiyetin künhüne ait iki yüzden biri vardır..
              O iki yüzün, biri varlık; diğeri de yokluktur..
              İşbu sebepledir ki: Anlatılan mahiyet, ne varlığa ne de yokluğa dair bir ibare kabul eder..
              Çünkü onda sayılan bu yüzlerden hangisi olursa olsun; onun daima bir zıddı vardır.. Varlık olsa, yokluk gelir; yokluk olsa, varlık çıkar..
              Yüce Hakkın, Peygamberine S.A. inzal buyurduğu kitaba gelince, bu:
 Mutlak varlıktan ibarettir.. Bu da: Hakikatler mahiyetinin üstte anlatıldığı gibi bir yüzüdür..

              Bu mutlak varlığa karşı, bir marifet sahibi olmak ise.. İşte o kitabın ilmidir..
              Bu manada, şu âyet-i kerimeleri almak yerinde olur:
 
              — «Hangi şey olursa olsun; onu imam-ı mübinde saydık..» (36/12)
              — «Ne yaş, ne kuru kalmış; hepsi kitab-ı mübine alınmıştır..» (6/59)
              — «Hangi şey olursa olsun; onu tam ayrıntıları ile anlattık..» (17/12)
 
             Şimdi..
             S a n a:
 
                   a) ÜMM’ÜL-KİTAB; künhün mahiyeti olduğunu anlattık..
                    b) KİTAB ise.. Mutlak varlık – vücud – olduğu açıktan belli oldu..

 
             Evet.. yukarıda anlatılanları, sana öğrettik..
             Şimdi sana daha başka şeyleri öğreteceğiz.. Bu: KİTAB üzerine olacaktır..
             Bilesin ki.
 
             KİTAB:
 
                  a) Surelerden;
                   b) Âyetlerden;
                   c) Kelimelerden;
                   d) Harflerden ibarettir..

 
             Önce, surelerden başlayıp anlatalım..
 
             SURELER:
 
             Zata bağlı suretlerden ibarettir.. Bu suretler ise.. Kemâl tecellileridir..
             Her sure için: Kendisini, başka sureden ayıracak bir mana ihtiyacı vardır..
             Tıpkı onun gibi: Kemâl durumu alan her ilâhî suret için bir oluş şekli lâzımdır ki;
 o suret, diğerlerinden ayırd edilebilsin..

             Bu kadar tenbih kâfi..
             Eğer uzatma olmasaydı; zata bağlı suretlerden her biri için; yüce Allah’ın kitabındaki surelerden her birine ayrı ayrı tenbihler yapardık..
 
             ÂYETLER:         
 
             Hakikatlerin bir araya gelmişinden ibarettir..
             Her âyet: Belli manada oluşu yönü ile, ilâhî bir cem haline delâlet eder..
             İşbu ilâhî cem: Okunan âyetin mefhumundan öğrenilir..
             Tıpkı: Bunun gibi, celâl ve cemal isimlerinden her isim için de bir cem lâzımdır
             Ki: İlâhî tecelli o isim yönünden bu cem içinde olur..
             ..Ve âyet bir cemden ibarettir..  Çünkü o: Çeşitli kelimelerden meydana gelen
 bir ibare olmuştur..

             Cem: Burada, çeşitli eşyanın şühududur.. Hakka bağlı ilâhi bir göze..
             KELİMELER:    
 
             Bu gözle görülen mahlukatın hakikatlerinden ibarettir..
             — Bu şehadet âleminde taayyün eden..
             Demek istiyorum..
 
             HARFLER:
 
             Noktalı olanlar, ilm-i ilâhîdeki ayan-ı sabiteden ibarettir..
             Noktasız olanlarda, iki çeşittir:
 
             BİRİNCİ ÇEŞİT:
             Noktasız bir harftir.. Diğer harflerin bununla bağlantısı vardır; ama onun diğer harflerle bir bağlantısı yoktur..
             Bu harfler, beş tanedir:
             1. Elif..
              2. Dal..
              3. Ra..
              4. Vav..
              5. Lâmelif..

             Bu beş harf, kemal iktizalarına işarettir..  Ki onlar da beş tanedir:
             1. Zat..
              2. Hayat..
              3. İlim..
              4. Kudret..
              5. İrade
 
 

             Bu son sayılan beş şeyden ilk dördünün varlığına yol:  Ancak zatla açılır..
             Zatın kemâl durumu ise.. Ancak o dördü ile olur..
 
             İKİNCİ ÇEŞİT:
 
             Bunlar da, yukarıdaki harflerin dışında kalan noktasız harflerdir.. Bunlar da dokuzdur.. (1)
             Bu harflerin her biri için, diğer harflerle, bağlantı vardır.. Kalan harflerin de onunla bağlantısı vardır..
             Bu dokuz harf, insan-ı kâmil’e işarettir..
             Çünkü o: Kâmil vasfında; ilâhî olan BEŞ vasıf ile, halka ait DÖRT vasfın
 beynini birleştirmiştir..

             İlâhî olan beş şey yukarıda sayıldı..
             Halka ait olan DÖRT şey ise: DÖRT UNSUR’ dur..Ki halkiyet durumu, o DÖRT vasıftan doğar..
             Sonra.. İnsan-ı Kâmil harfleri  –  sadece KÂMİL ismi noktasızdır..
             Sebebi: Onu kendi sureti üzerine yaratmıştır..
             Ancak, şunu da belirtmek icab eder ki: Mutlak olan ilâhî hakikatler, mukayyed olan insanî hakikatlerden ayrılmıştır..
             Çünkü, insan: Kendisini icad eden bir mucide dayanır..
             Aslında icad eden kendisi ise de: Başkasına dayanması kendisine verilen
 bir hükümdür..

             İşte.. Anlatılan manaların icabıdır ki: Kendisi başka harflerle bağlantı kurdu..
 Başka harfler de onunla bağlantı kurdu..

 
             Biz, bu harflerin hakikatını ve ELİF harfinden çıkışını, ELİF harfinin de,
 noktadan meydana geldiğini:

             — EL-KEHF’Ü VER-RAKİM Fİ ŞERH-İ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..
             Adlı eserimizde anlattık.. Öğrenmek isteyen sözü geçen esere baksın..
             Vacib’ül-vücud olan Hakkın hükmü: Her şey, ona muhtaç olduğu halde 
 o hiç bir şeye muhtaç olmadan  zatı ile kaim olduğu gibi.. Bu kitapta yazılan noktasız harfler de aynı manaya işarettir..

             Şöyle ki: Bütün harflerin onlarla bağlantısı vardır; ama onların hiç bir harfle bağlantısı yoktur..
             Daha öncede sayıldığı gibi o harfler: ELİF, DAL, RA, VAV, LÂMELİF’ tir..
             Bunların her birine, kalan harflerin bağlantısı vardır.. Ama, bunlardan
 hiçbir harfin diğer harflerle bağlantısı yoktur.. Bilhassa:

             — LÂMELİF, iki harftir..
             Denemez.. Bu manada açık bir hadis-i şerif vardır.. Resulullah S.A. efendimiz
 şöyle buyurmuştur:

             — «LÂMELİF, tek harftir..»
 
             Yukarıda anlatılanları da nazara alarak bilesin ki..
             HARFLER, kelimeler değildir..  Çünkü ayan-ı sabite:
             —  K Ü N  (O L)..
             Kelimesini kapsamı altına girmez…
             Ancak, aynî bir icad zamanında, ayan-ı sabitenin durumuna gelince: O kelimenin çok yükseğindedir..
             Böyle olunca: Onun ilmî taayyününde, tekvin ismi kendisine dahil olamaz…
             Çünkü: ayan-ı sabite Hak’tır; halk değildir..   
             Halk:
             — K Ü N  (O L)..
             Kelimesi kapsamına giren şeylerden ibarettir..
             Böyle olunca: Anlatılan vasfa göre, ayan-ı sabite, sonradan yaratılan hadis olmamıştır..
             Ancak, hükmî bir girişle, hadise katılmıştır..
             Bu da, o hadis şeylerin durumları itibarı ile, ihtiyaçları içindir..
             Bu ihtiyaç ise.. Hadis varlığın kendi özünde, kadim zata dayanmasından gelen bir ihtiyaçtır..
             Bunun beyanı, bu kitapta daha önce  de geçti..
 
             Şu manaya dikkat et..
             — HARFLER..
             Diye tabir ettiğimiz ayan-ı mevcude: – bir bakıma ayan-ı sabite –.. İlme bağlı âleme katılmıştır..
             Bu ilim ise.. Âlime katılmıştır..
             Bu ikinci itibara, yani: İlmin âlime katılmasına itibar edilince; ayan-ı sabite –
 veya ayan-ı mevcude – kadimdir..

             Nitekim bunun ayrıntılı yönü KIDEM bölümünde de geçti..
 
             Buraya kadar anlatılanlardan öğrendin ki; KİTAB: Harfleri, âyetleri
 ve sureleri toplamıştır..

             Haliyle, bunların hakikatlerine dair yaptığımız işaret üzere..
             Şunu da bil ki..
             Levh: Kendisinden vücudda tayin edilen bir gerçekten ibarettir.. Haliyle bunun böyle oluşu, hükmî bir tertib üzeredir.. Hadde hesaba gelmeyen ilâhî iktizaya göre değil.. Zira, böyle sayıya gelmeyen şeyler, levhde bulunmaz..
             Bu bulunmayan şeyler: Tecelliyat ehlinin, cennet ehlinin, cehennem ehlinin
 ayrıntılı halleridir..

             Ama bunlar, KİTAB’da bulunur..
             Çünkü:
                   a) KİTAB, küllîdir.. Umumîdir..
                    b) Cüz’îdir ve özeldir..

 
             İnşallah, bunların da ayrıca beyan yeri gelecektir..
             Allah. Hak söyler..
Bu yola hidayeti nasib eden Allah’tır..
————–
             (1) Bu harfler, tercümemizde esas aldığımız eserde geçmemiştir.. Ancak, bu harflerin şunlar olduğu sabittir:

             HA,  SİN,  SAD,  TI,  AYN;  KÂF;  LÂM;  MİM;  HE..
01 Ocak 2015, 18:35:45 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 522 | Yorumlar: 0

             
             KUR’AN:  Hemen sade tek zattır;
             Onun tekliği farzdır Hak’tır..

 
             Zat makam, onda onun için;
              Hüviyet yönünden muğlaktır..

 
             Okur onu talebden yana;
              Onu taleb farz kılınmıştır..

 
             Okunması da onun süsü;
              Süs onun, fena hali saftır..

 
             Ama, zat cihetinden onda;
              Ne bütün, ne parça kalmıştır..

 
              Onun alınan tadı, zattan;
               Isırmadan zevkte kalmıştır..

 
              Bu tadda fehim: İşte KUR’AN;
               Farz bu, üstte anlatılmıştır..

 
              Bilesin ki..
              KUR’AN: Zattan ibarettir..
              Öyle bir zat ki: Tüm sıfatlar, onda erimiş; kaybolmuştur..
              Ve o: Ahadiyetle, isim alan bir tecelligâhtır..

               Yüce Hak KUR’AN’ı:  Peygamberi  Muhammed’e S.A. bu manaya göre
 inzal buyurdu..

              Ta ki, onun kâinattaki müşahede makamı: Ahadiyet ola..
              İnzal şu demektir:
              — Yüce Ahadiyetin hakikatı, en yüksek derecesi ile.. Resulüllah S.A. efendimizin cesedinde kemâliyle, zuhura gelmiştir.. En yüksek derecesinden ona inmiştir..
              Onun için, iniş ve çıkış muhaldir.. Ama tabir, böyle bir deyimi gerektiriyor..
Kaldı ki, onun bir tahakkuk safhasından geçiş yolu da vardır..
              Şöyle ki:
              Resulullah S.A. efendimizin dış vücudu: İlâhî hakikatlerin tümü ile tahakkuk ettiği zaman..
               Evet.. İşte o zaman: Görünen vücudu, vahid isminin tecelli yeri oldu..

              Tıpkı: Kendi hüviyet, yani: Kimliği ile, ahadiyet sıfatının tecelligâhı, zatı ile, zatın aynı olduğu gibi..
              İşbu anlatılan mana icabıdır ki, Resulullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
 
              — «KUR’AN, bana tümden, bir defada nazil oldu..»
 
              Resulullah S.A. efendimiz, bu cümlesi ile, şu manayı açıklamak istiyordu:
              — KUR’AN’ın tümü ile, zatî, küllî ve cismanî olarak tam tahakkuk etmiştir..
              İşbu mana açısından bakılınca:
              — KUR’AN-I KERİM..
              Diye anlatılan, bizzat Resulullah S.A. efendimizdir..
              Çünkü: O bütünü ile ona ihsan edildi..
              Böyle bir ihsana nail olmak ise.. tam kereme nail olmaktır..
              Ve.. O: Tam kereme de nail olmuştur.. Çünkü: Kendisinden, hiçbir şey, esirgenmemiştir. Hemen hepsi: İlâhî bir kerem olarak, zatî yoldan bolca ona yağdırılmıştır..
              Bir feyz ve bir bereket olarak..
              İşte.. KUR’AN-I  KERİM’in manası..
 
              KUR’AN-I HAKİM ise.. şu demektir:
              — İlâhî hakikatlerin peyder peyder inişi..
              İşbu iniş ise.. Kulu yavaş yavaş, onlarla zatta tahakkuka doğru yükseltir..
              Bu da, ilâhî hikmetin bir iktizasıdır.. Bu hikmet ise.. Zatın yaptığı bir düzendir..

               Tahakkuk için yol budur.. Başka yoktur..
              Çünkü bir kulun: Hakikatlerin tümü ile, tahakkuk etmesi, imkân cihetinden olamaz..

              Hem de cesedi ile.. Hem de, ilk yaratılışında..
              Durum anlatıldığı gibidir.. Ama, bu da, haliyle herkesin nasibi değildir..
              Lâkin: Yaratılış icabı ulûhiyete tab’an meyilli olan hakikatler babında
 yükselme kaydeder..

              Kendisine, peyder pey açılan hakikatler babında tahakkuk yoluna girer..
              Ama, ilâhî bir tertib düzeninde..
              Nitekim bu manaya, yüce Hak, şu âyeti ile işaret buyurmuştur:
 
              — «Biz onu, yani: KUR’AN’ı, peyder pey gönderdik..» (17/106)
 
              Anlatılan hüküm aynıdır.. Hem de, aynı şekildedir.. Kesilip bitmeden böyledir..
 Kesilmez; sonu olmaz..

              Kul, öylece terakkiye devam eder.. Yüce Hak ise.. Tecellisine devam eder..
              Bu bitip tükenmeyen bir yoldur.. Her şeyi tam almak ta imkânsızdır..
              Çünkü onların nihayeti yoktur.. Çünkü, yüce Hak zatında nihayetsizdir..
 
              Burada, şöyle bir soru akla gelebilir:
 
               — «Kur’an bana tümden bir defada geldi..»
 
              Şeklinde buyurulan hadis-i şerifinin faydası nedir?.  Hangi manayı anlatır?..
              Diye sorabilirsin..
              Bu soruyu iki yönden cevaplandırabiliriz…
              BİRİNCİ YÖNHükmen böyledir..
              Bunun oluş şekli ise, şöyledir:
              Kâmil bir kula yüce Hak, zatı ile tecelli eylediği zaman.. Müşahede ettiği şey yönüyle şu hükme sahip olur: O sonsuz zatın hükmünden ibarettir..
              Ve kendisine, hiç bölünmeden gelmiştir.. Haliyle, onun böyle oluşu:
 Bulunduğu mahallin şanı icabıdır..

              İKİNCİ YÖNKalan beşerî vasıfların tükenmesi, halkıyet rüsumunun
 bitip tükenmesi ciheti ile olur..

              Haliyle bu durum: İlâhî hakikatlerin kemâl mertebesinde zuhuru ile olur..
              İşbu zuhurun izleri, cesedin bütün uzuvlarında tek tek görülür.. Üzerinde durduğumuz hadis-i şerifteki:
  
              — «Tümden..»
              
              Kelimesi:
 
              — «Bana..»
 
              Kelimesi ile ilgilidir.. Ve bu ikinci yönde anlattığımıza dairdir..
Böyle olunca, şu mana çıkar:
              — İlâhî hakikatlerle tahakkuk etmek suretiyle, halka bağlı bütün noksan sıfatların gitmesi..
 
 

               KUR’AN üzerine gelen bir başka hadis-i şerif şöyledir:
 
               — «KUR’AN, dünya semasına bir defada kondu.. Bundan sonra, Hak: Onu, parça parça âyetler halinde bana indirdi..»
 
               Bu hadis-i şerifin manası şöyledir:
               — KUR’AN, dünya semasına bir defada kondu..
               Bu zata dayanan bir tahkik makamına işarettir..
               — Parça parça âyetler halinde..
               Gelmesi de, kulun zatla peyder pey tahakkuk etmesi sonunda, isimlerin ve sıfatların zuhura gelmesi sayılır..
 
               KUR’AN-I  KERİM  üzerine gelen bir âyet şöyledir:
 
               — «Sana seb-ü Mesaniyi ve KUR’AN-I AZİMİ verdik..» (15/87)
 
               Bu manaya göre KUR’AN: Tüm zattan ibarettir..
               Burada, nüzul nazar-ı itibara alınmaz.. Bir yer meselesi de itibara alınmaz..
               Böyle olunca o:  Zata dayalı bir ahadiyetten ibaret kalır..
               Anlatılan vasıfta zat ise: Bütün mertebeleri, sıfatları, yaratılış şekillerini,
 itibarları özünde toplayan mutlak bir hüviyettir.. Kimliktir..

               Bu mana ise:
               — Sadece zat.. Ama cümle kemâlatı ile..
               Tabiri ile anlatılabilir..

               KUR’AN için bu mana: Azamet ifadesi taşır..
               İşbu mana icabıdır ki: KUR’AN için:
 
               — «A Z İ M..» (15/87)
 
               Lafzı arkadaş edildi..
               Bu âyetle anlatılan:
 
               — «Seb-ü Mesani..» (15/87)
 
               Cümlesine gelince; şu demektir:
               — Bu cesed varlığında zuhura gelen, yüce Hakkın yedi sıfatı ile tahakkuk etmesidir..
 
               Yine KUR’AN üzerine gelen:
 
               — «Rahman KUR’AN öğretti..» (55/1-2)
 
               Âyet-i kerime ise, şu manaya işarettir:
               — Bir kula, Rahman tecelli edince, o kul, kendi özünde Rahmanî bir lezzet bulur.. Bu lezzet ise.. Zata karışık marifeti kazandırır..
               Bu yoldan da, sıfatların hakiki yüzleri ile tahakkuk etmiş olur..
               Bu durumda, elbette ki: Ona KUR’AN’ı ancak Rahman öğretmiş oldu..
 Böyle olmasaydı, zata vüsul nice olurdu? olamazdı.. hele Rahman tecellisi olmadan..

               İşbu manada RAHMAN ise: İsimlerin ve sıfatların cümlesinden ibarettir..
               Şu da bir gerçektir ki: Yüce Hak, isimleri ve sıfatları dışında bir başka yoldan
 bilinememektedir..

  
               Anlatılan manaları anla..
               Zira bu manayı ancak:
               — GUREBA..
               Namı ile anılan kimseler anlarlar..
               Bunlar, şerefli ve kâmil kimselerdir..
               Sonra onlar: Kulların arasında, Allah’ın nazargâhıdır..
               Allah.. Hak söyler..

               Bu yola hidayeti nasib eden Allahtır..
01 Ocak 2015, 18:19:09 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 507 | Yorumlar: 1

FATİHA-İ KİTAB: Seb’ü Mesanidir..
             Seb-ü mesani ise.. yedi sıfat-ı nefsiyedir..
             O sıfatlar ise, şunlardır: Hayat, İlim, irade, kudret, sem’ basar, kelâm..

             Resulullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

            — «Allah, FATİHA’yı kulu ile kendi arasına taksim eyledi..»

             Bu, şu manaya işarettir: Bu varlık Hak ile halk arasında bölünmüştür..
             Burada misal için, insanı ele alalım..
             İnsan, zâhiri itibarı ile, halktır.. Batını itibarı ile, Hak’tır..
             Varlık ise.. Aynı şekilde, zâhir batın arası bölünmüştür..

             Sıfat-ı nefsiyeye bakarsan, bu manayı görürsün..
             Onlar, kendileri ve aynı oluşları itibarı ile:
             Resulullah S.A. efendimizin sıfatlarından ibarettir..
             Meselâ yüce Hak için:
             — Hayy, âlim..
             Denildiği gibi.. Muhammed S.A. için de:
            — Hayy, âlim..
            Denilir.. ki, diğer sıfatlar da aynıdır..
            İşbu mana: FATİHA’nın Hak’la kulu arası pay edildiği manasıdır..

            FATİHA: Delâlet ettiği manaya göre; insana nisbet edilen bu yapıya işarettir. O insan ki: Allah-ü Taâlâ, varlık kilitlerini onunla açmaktadır..
            FATİHA’nın: Kulla Rabbı arasındaki taksimi ise.. İnsan, her ne kadar halk olmuş ise de; Hak onun hakikatı olduğuna işarettir..
            Zira insan: Kulluk vasıflarını kapsamına aldığı gibi, rububiyet vasıfları da kapsamındadır..
            Çünkü, Allah onun hakikatıdır.. Burada, bahsedilen insandan: Muhammed S.A. murad edilir..
            Bu makamda ondan başkası yoktur..
            Her iki mertebede de, muteber olan odur.. Her iki memlekette de, o mevcuttur..
            Yani: Hak ve halk memleketlerinde..
            Nitekim, bu manayı: FATİHA suresine baktığın zaman, görürsün..
            Hele bir bak: Allah-u Taâlâ onu nasıl iki paya ayırdı:

                  a) Allah’a sena arası ile..
                  b) Kula duâ arası..

            Kul da, ikiyi ayrılmıştır:

                  a) İlâhî hikmetlere bağlı gaybî varlık arası ile..
                  b) Halkî noksanlara bağlı gaybî şuhud arası..

            NETİCE: O, FATİHA-İ KİTAB’dır.. O, Seb’ü mesanidir..
            O mübarek surenin nice nice sırları vardır..
            O kadar çoktur ki: Bu sayfalara sığması imkânsızdır..
            Kaldı ki: Onları açıklamak, bizim de imkânımız dışındadır..
            Durum anlatıldığı gibi olunca, bizim için gereken, o surenin
zâhiri üzerine kelâm etmek olacaktır..
            Haliyle, tabir ve tefsir yolundan gideceğiz..
            Teberrüken:

            — «Allah..»

            Kelâmı ile başlayalım.
            Allah-u Taâlâ şöyle buyurdu:

            — «Rahman Rahim Allah adı ile..»

            Bu ayetin adı: Besmeledir.. Bu besmele için ayrı bir Kitab yazdık..
            O kitabın adını:
            — EL-KEHF’Ü VER-RAKİM Fİ ŞERH-İ BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

            Koyduk..
            Besmelenin şerhini isteyen, o kitaba baksın..
            Ancak, bu eserde de işaret yollu, öbüründen alıp söyleyeceğiz..
            Çünkü yeri gelmiştir..
            Arab âlimleri der ki:
            — Besmeledeki (b) harfi, istiane içindir.. Yani: Yardım..
            Durum anlatıldığı gibi olunca, manası şöyle olur:
            — Allah adına dayanarak, şöyle şöyle yapacağım..
            Bu besmelede yapılacak işin, anılmaması, yardım talebi, her şeyi kapsamına alması içindir..
            İşin takdiri ise.. İşaret dili ile gelmektedir..

            Sonra..
            Allah adı ile Allah bilinir..
            Zira, bu ismin tecellisi sana gelmedikçe, Allah’ı bilme yolu yoktur..
            Kaldı ki o: Kemâl durumları için bir ayna olarak konmuştur..
            Onda yüzünü, müşahede edersin..
            Zira, yüzünü ancak orada görmen mümkündür..

            İşaret ettiğimiz manayı anlamaya çalış..
            Çünkü:
            Senin aynan hakikat denizinin bineğidir.. Onun için:

             — «Onun duruşu ve akışı Allah’ın adı iledir..» (11/41)

             Buyuruldu..
             Yani: Başkasının adı ile değil..

             Kalb gemicisi, tevhid denizinde, isim gemisine bindiği zaman..
             Rahmaniyet rüzgârı:

             — «Ben rahmanın nefesini Yemen canibinden alıyorum..»

             Hadisinin mana boşluğunda esmeye başlar..
             Burada:

            — «Nefes..»

              Lafzının manası:

              — «Rahim..» (1/1)

              İsminin delâleti ile.. Zat sahiline varmaktır..
              Oraya ki varıldı: Yüce Hakkın isimlerinde ve sıfatlarında tenzihini koruyarak, varlık FATİHA’sının açılmasını taleb eder..
              İşte.. O zaman: Âbid, mabudun aynı olarak tahakkuk eder..
              ..Ve söyler:

              — «Hamd, Allah’a mahsustur..» (1/2)

              Burada, Allah-u Taâlâ, kendisine hakkı üzere sena etmektedir.. Onun kendisine olan senası ise.. Aynen zuhurudur.. Kendi namına olan şeydeki tecellisidir..
              Bu âyetteki, ELİF ve LÂM, yani: Harf-i tarif, şümul için konduğu kabul edilirse..
o zaman şu manaya itibar edilir:
              — Bütün hamdler Allah’a mahsustur..
              Bu manada: Halka ve Hakka bağlı olup beğenilen bütün sıfatların tümü ile murad edilen Allah’tır..
              Aynı manada bulunan yüce Hakkın kendisine senası ise.. İlâhî mertebelerde ve halka bağlı mertebelerdeki zuhurundan ibarettir..
              Yani: Varlığın içinde bulunduğu hal üzere..
              Ehl-i sünnet mezhebinin hamd LÂM’ı için kavli:
              — Şümul..
              Manası taşır.. Beyanı da geçtiği gibidir..
              Mutezile imamları ile, bazı ehl-i sünnet imamları bu LÂM’a:
              — Ahd için..
              Derler. Bu durumda manası şu olur:
              — Allah’a lâyık olan hamd, Allah’a mahsustur..
              Bu itibara göre:

              — «El-hamdu..» (1/2)

              Lafzındaki işaret, ilâhi azametin hakkı olduğu şekilde Allah’ın kendisine senasıdır..

              Hamd makamı, makamların en alâsıdır..
              Bu mana icabıdır ki, Muhammed S.A. sancağı: Hamd sancağıdır..
              Çünkü O: Yüce sübhan Allah’ın zatına, ilâhî azamete lâyık bir şekilde sena etti..                Hak mertebelerinde de, halk mertebelerinde de zâhir oldu..
              Bu varlığın bulunduğu hal üzere..

              Allah ismi, hamd işinde, özel bir durum almıştır..
              Bunun sebebini şu yoldan anlayabiliriz:
              Ulûhiyet, varlığın bütün mana ve mertebelerine şamildir.. Bu manada, Allah ismi ise.. Varlık hakikatlerinde, her hak sahibine hakkını verendir..
              Bu mana ise.. bu isimden başkasında yoktur.. Hamd ona tahsis edilince, hakkını alır..
              Nitekim, bu manadaki açıklama: Ulûhiyet bölümünden geçti..
              Böylece, Allah ismi: Hamdle özel bir durum aldı..
              Sonra.. Bu Allah ismi bir başka mana aldı.. Ki o mana:
              — İnsanın hakikatıdır..
              Diyoruz.
              Ve.. Bu manadaki Allah ismi:

              — «Âlemlerin Rabbı..” (1/2)

              Bu şu demeğe gelir:
              — Âlemlerin sahibidir.. Onları yaratandır.. Onlarda olandır..
              Onlar kendisinin zuhur yerleridir..
              Gerek ilâhî âlemlerde; gerekse , kulluk âlemlerinde ondan başkası yoktur..
              Zâhir odur; batın odur..

              — «Rahman Rahim..» (1/3)

              İsimleri ile de, murad olunan odur..
              Nitekim bu manalar: Rabb isminin ve Rahman isminin tefsiri yapılırken, önceki bölümlerde geçti..
              Orada görülebilir..
              Bilesin ki..

              — «Rahim..» (1/3)

              İsmi:

             — «Rahman..» (1/3)

             İsminden daha özel bir duruma sahiptir..

             — «Rahman..» (1/3)

             İse:

             — «Rahim..» (1/3)

             İsminden daha şümullüdür..
             Bu âyet-i kerimede, Allah-ü Taâlâ:

             — «Rahmetim, her şeyi kapsamına aldı..» (7/156)

             Buyurdu.. Allah’ın her şeyi kapsamına alan bu rahmeti:

             — «Rahman..” (1/3)

             İsminin feyzinden ibarettir..
             Birde:

             — «Takva sahibi olanlara, zekâtını verenlere..» (7/156)

              Cümlesi ile beyan edilen zümreye has olarak yazılan rahmet var ki bu da:

              — «Rahim..» (1/3)

              İsminin feyzinden gelir..

              Biraz açılalım..
              Yukarıda anlatılan manaları bazı yönleriyle açalım.. Şöyle ki:

              — «Rahman..» (1/3)

              İsminden gelen rahmete bazan sıkıntı, azab karışğı olur..
              Meselâ: Çocuğun terbiyesi işinde olduğu gibi..
              Ona rahmet olsun, diye dövmek gibi..
              Bir de, kötü tatlı ilâcı içmek gibi.. o ilâç, her nekadar şifa ise de.. Ona zahmetten de, azaptan da karışmıştır..
              Hâsılı:

              — «Rahman..» (1/3)

             İsmi, rahmet çeşidini hep kapsamına alır.. Nasıl olursa olsun.. İçinde üstte anlatılan biçimden azab osun veya olmasın..
             Ancak:

             — «Rahim..» (1/3)

             İsmi öyle değildir.. Bu, sırf rahmettir.. Hiçbir şekilde, ona azap karışmaz..
İşbu mana icabıdır ki:

             — «Rahim..» (1/3)

              İsminin ahiretteki zuhuru çok şiddetlidir.. Zira cennet nimetlerine, hiçbir şekilde azap karışmaz..
              Çünkü o, sırf:

              — «Rahim..» (1/3)

              İsminden doğar..
              Her iki isim için, Resulullah S.A.efendimizin şu hadis-i şerifinde mana vardır:

              — «Ümmetimin şifası şu üç şeyledir:

                    a) Allah’ın kitabından bir âyet okumakta..
                    b) Bal sommakta..
                    c) Ateşle dağlanmakta.. Ancak, ümmetimin ateşle dağlanmasını sevmem..»

              İşbu hadis-i şerif anlatıyor ki: Resulullah S.A. efendimiz, katıksız rahmet taleb ediyor..
              Nasıl taleb etmesin ki, Allah-ü Taâlâ ona:

              — «Rahim..» (9/128)

              İsmini vermiştir..
              Nitekim bu mana bir başka âyet-i kerimede şöyle anlatıldı:

              — «Sizin sıkıntıya uğramanız, ona çok ağır gelir.. Size düşkündür.. Müminlere rauftur.. RAHİM’dir..» (9/128 )

              Sebebine gelince: Onun rahmet suyuna azab kederi katılmamıştır.. Kaldı ki o:

              — «Âlemlere rahmettir..» (21/107)

             Aşağıda, hakikat-i Muhammediye’nin vasfı vardır.. Bu hakikat ise.. İlk başta:
             —İnsan..
             Olarak nam alan her ferdin zatının aynıdır..
             İşte.. Onun vasfı şöyle yapılıyor:

             — «Din günün sahibi..» (1/4)

             Burada:

             — «Sahibi..» (1/4)

             Manasına aldığımız kelimenin aslı:

             — «Melik..» (1/4)

             Olarak geçmektedir.. Ki:
             — Hakim, çok güçlü..
             Demektir..
             Aynı âyette geçen ve:

             — «Gün» (1/4)

            Manasına alınan lafzın aslı:

            — «Yevm» (1/4)

            Olmaktadır, Burada:
            — İlâhi tecelli..
            Manasınadır.. Tecelli ise.. Allah’ın günlerinden biridir..

            — «Din» (1/4)

İse:
            — Boyun eğip kabul etmek..
            Demektir..
            Durum, anlatıldığı gibi olunca:

            — «Din günü» (1/4)

Ruhani tecelliden ibarettir..
            İşbu tecelliye bütün mevcudat, orada boyun eğmektedir..
            Durum anlatıldığı gibi olunca, onlara istediği gibi tasarruf eder..
            Çünkü: Onların hâkimidir.
            Bu âyeti kerimede bizim:

— «MELİK» (1/4)

            Olarak aldığımız lafız:

— «MALİK» (1/4)

             Şeklinde olduğu olur.. Böyle okunduğu zaman:
— Batınî âlemin sahibi..
             Manası çıkar. Bu batınî âlemden:
             — Kıyamet ve kıyamet günü..
             Diye bahsedilir.. Ayrıca, şu manaya da gelir:
             Hisle bilinenlerin sureti.. Ruhanî mevcudatın suret mahalli..
             Bu manayı anla..
             Bundan sonra, kendi kendine hitaplaştı:

             — «Ancak, sana ibadet ederiz..» (1/5)

             Yani: Senden başkasına değil..
             Bir şair nefsini muhatab alarak şöyle dedi:

             Kalb seni dahi aldı;
             Güzel şenliğe daldı..

             Arap edebiyatında, bu tür sözlerin adı: İltifattır..
             Çünkü, konuşma mekânından intikal vardır..
             Üstteki sözün:

             Kalb beni dahi aldı;

             Şeklinde söylenmesi lâzım gelirken, öyle demedi:

            Kalb seni dahi aldı;

            Dedi ve muhatab makamına nefsini ikame etti..
            Misali yukarıda anlatıldığı gibi.. Allah-ü Taâlâ da, şöyle buyurdu:

            — «Ancak, sana ibadet ederiz..» (1/5)

            Bu şekli ile, kendisine hitab ediyor..
            Yani: Mahluklardaki zuhur yerleri ile, kendisine ibadet etmektedir..
            Zira: Onları yapan odur.. Hareket ettiren, durduran yine odur..
            Onların kendisine olan ibadeti, onun kendisine ibadetidir..
            Sonra.. Yüce Hakkın onları icadı, ancak:
            İsimlerine ve sıfatlarına hakkını vermesidir..
            Durum ki böyledir: Onlarla, ancak nefsine ibadet etmektedir..
            Bundan sonra, halk dili ile, hakkına hitab etti:

            — «Ancak, senden yardım isteriz..» (1/5)

            Haktan ve halktan murad, kendisidir..
            Dilerse.. Nefsine, Hak kelâmı ile hitab eder ve onu halk kulağı ile işitir..
            Dilerse, nefsine halk kelâmı ile hitab eder ve onu Hak kulağı ile işitir..

            Yukarıda anlatılan mana ile, yüce Hak bize: Mahlukat ile kendisine ibadet ettiğini öğretti..
            Aynı mana üzerine, bize de şu tenbihte bulundu: Aynı şeyi kendimizde müşahede etmek..
            İşbu mana icabı olarak, şöyle buyurdu:

            — «Ancak senden yardım isteriz..» (1/5)

            Ama şunun için: Kendimizde vehmettiğimiz güç, kuvvet ve kudretten sıyrılmamız için.. Bunun sebebi de: Bütün bunların tasarrufu Sübhan olan Yüce Allah’a kalsın, diye..
            Bir de bu tasarrufları, bizden ve bizde mülâhaza etmek..
            Böylece, yüce Hak’tan gafil olmamak..
            Bütün bunları elde ettikten sonra da, onun vahidiyet mertebesine yükselmek..            
            Onun tecellileri ile şerefe nail olmak..
            İşte.. Anlatılan yoldandır ki: Bizden; geçmişinde saadet olanlar,
saadete nail olurlar..

            Üstte manasını vermeye çalıştığımız iki âyet için, verilecek o kadar çok mana vardır ki: O manalara doğru açılınca, bu sayfalar dar gelir..
            Onun için, bu kadarı ile yetiniyoruz..
            Onun için, bu kadar konuşmamız yeter..
            Çünkü: Kasdımız, kısa yazmaktır.. Uzun etmek değildir..

            Daha sonra, yüce Hak, halk dili ile şöyle buyurdu:

            — «Bizi, sırat-ı müstakime hidayet eyle..» (1 /6)

            Bu surenin birinci kısmı şudur:

            — «Rahman Rahim Allah adı ile.. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah’a mahsustur.. Din gününün sahibidir..» (1 /1-4)

            Buraya kadar olan kısım: Halk dili ile kendinden haberdir.. Bundan sonra gelen ikinci kısım ise.. Halk dili ile, Hak’la konuşmaktır.. Bu kısım da şudur:
            — «Ancak sana ibadet ederiz; ancak senden yardım isteriz..» (1/5)
22 Aralık 2014, 13:27:37 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 468 | Yorumlar: 0

                      ARŞ: Tahkik üzere verilecek manaya göre, azametin zuhur yeridir..
           İlâhî tecellinin de namlı yeridir..
           Zatın ise… Hususiyetini taşır..
           Sonra ona:
           — Hazretin cismi..
           Adı da verilir.. Hem de, o hazretin mekânıdır..
           Ancak bu mekân: Altı cihetin hepsinden de münezzehtir..
           Ve o: En yüce nazargâhtır.. En parlak mahaldir..Varlıkların bütün çeşitlerini
 kapsamına alandır..

           Sonra ARŞ’ın:Mutlak varlıktaki durumu, insanlık vücudu için olan cisim gibidir..
           Üstte anlatılan, şu manayı nazara alarak kabul etmelidir.. Şöyleki:
           Cismanî âlem: ruhanî, hayalî, aklî ve diğer âlemleri de kapsamına alır..
           İşte anlatılan mana icabıdır ki, sofiye zümresinden bazısı:
           — ARŞ, cism-i küllîdir..
           Diye anlatmıştır..
           Ancak, bu deyimde bazı görüşler ileri sürülebilir..
 
Üstte anlatılan tabiri şu görüşle çürütebiliriz.. Her nekadar cism-i küllî, ruhlar
âlemini kapsamına almış ise de; ruh onun fevkindedir.. Nefs-i küllî ise.. onun fevkindedir..
Şu da bir gerçektir ki: Arşın üstünde Rahmandan başka bir şeyin olduğunu
bilemiyoruz..
Nefs-i küllî için:
— Levh..
          Tabirini kullanmışlardır..
Böyle bir tabir ise:
— Levh ARŞ’ın fevkindedir..
Manasına göre, bir hükümdür..
İşbu durumda da, icma kavline aykırıdır.. Bunu da, arkadaşlarımızın şu görüşüne
göre söylüyoruz:
— ARŞ, cism-i küllîdir..
Durum böyle olunca, ARŞ’ın levh fevkinde olması babında görüşümüze aykırı bir
durum yoktur..
           Kaldı ki, levh için:
           — Nefs-i küllî..
           Tabirini kullananlar da vardır..
           Şu da şüphesizdir ki: Nefis mertebesi cisim mertebesinden daha yücedir..
 
 Her şey bir yana.. keşfin mutlak yoldan bize verdiği şeyi, ibare hükmüne indirdik
ve dedik:
— O, bütün eflâki kuşatan bir felektir.. Manevîsini ve surîsini..
 İşbu felekin tavanı, Rahmaniyet vasfının yeridir..
 Ve.. Bu felek kimliğinin kendi özü, mutlak vücuddur..
 Bu mutlak olan vücuda, aynî olan da katılır; hükmî olanda..
 Sonra.. Bu felekin, bir zâhiri vardır; bir de batını..
 Batın: Âlem-i kudüstür..
 İşbu âlem-i kudüs: Yüce Sübhan olan Hakkın, isim ve sıfatlar âlemidir..
Bu kudüs âlemi ve onun tecelligâhı:
— Kesib..
Tabiri ile anlatılır..
İşbu kesib o yerdir ki: Cennet ehli cennete gönderildikleri gün, Hakkı müşahede
için oraya çıkarılırlar..
O felekin zâhirine gelince: Üns âlemidir..
Bu ise.. Teşbih, tecsim ve tasvir mahallidir.. Bundan ötürü de, cennetin tavanı
olmuştur..
Anlatılan mana nazara alınınca, durum şöyle olur:
Her aynî, hükmî, mana, lafız, ruh ve cisimden gelen her teşbih, tecsim ve tasvir..
Tümden bunların hepsi anlatılan felekin zâhiridir..
Durum yukarıda izah edildiğine ve bu izahı anlaşıldığına göre; her ne zaman sana:
— Mutlak  ARŞ..
Söylenirse.. bilesin ki, ondan murad edilen mana:
 Sözü geçen felekin kendisidir..

Ve.. Her ne zaman sana:
— Sıfatlarla kayıtlı ARŞ..
Söylenirse.. bilesin ki, ondan murad edilen mana:
 O felekin, anlatılan bu yüzüdür..

Buna misal olarak, sıfatla bağlı anlatılan, şu âyetteki manayı söyleyebiliriz:
 
— «ARŞ-I  MECİD..» (85/15)
 
Bu manadan murad, kudüs âlemidir.. Ama, rahmaniyet mertebesi olan kudüs.. Bu
Rahmaniyet mertebesi ise..  MECD isminin neş’et ettiği yerdir..
Aynı şekilde, sıfatla kayıtlı olarak, bir başka âyet-i kerimede;
 
— «ARŞ-I  AZİM..» (9/129)
 
Olarak anlatılır.. Bu manadan murad ise.. zata dayalı hakikatler ile, nefsanî
iktizalardır..
Bu nefsanî hakikatlerin yeri ise.. azamettir.. bu da âlem-i kudüsten gelir..
Âlem-i kudüs ise.. bu oluşlara bağlı noksanlardan ve.. Halka bağlı ahkâmdan temiz
olarak; ilâhî manalardan ibarettir..
Yukarıda anlatılanları daha iyi anlamak için, şunu da bilmen gerekir..
Şöyleki:
Bu insanlık kalıbındaki cisim: İnsan vücudunda ne varsa.. hepsini camidir.
 Toplamına almıştır.. Ruh, akıl, kalb vb. şeylerden ne varsa..

Bu durumda insandaki cisim: ARŞ’ın bir benzeridir..
Yani bu âlemde..
Mutlak ARŞ ise.. âlemin heykeli ve cesedidir.. Ama bütün parçalarını
 cami olarak..

İşbu mana itibarı iledir ki; arkadaşlarımız:
— ARŞ, cism-i küllîdir..
Demişlerdir..
Böyle olunca: İbarelerdeki mana birleştiği için, aramızda bir ihtilaf kalmaz..
En iyisini Allah bilir..
22 Aralık 2014, 13:24:47 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 451 | Yorumlar: 0

           
 
            Bir nefs ki bizzat âlemin ilmi ile doludur;
            Ey âdemoğlu, o bizim LEVH-Ü  MAHFUZUMUZ’dur..

 
           Varlığın suretleri dahi hep birden işlenmiş;
            Onun kabiliyetine.. gizli yanı hiç yoktur..

 
           İlâhiyle temiz olur, safasını bulursa;
            Kara buluttan gelen zulmet hüznü onda yoktur..

 
           Artık eşya ona zâhir olur, kendi özüne;
            Âlemin cümle gizli yanları da açık durur..

 
Ö ğ r e n..
Bu uğurda, Allah sana hidayet nasib eylesin..
LEVH-Ü  MAHFUZ: Hakka bağlı ilâhî nur olup halka nisbet edilen müşahede
makamlarında tecelli etmektedir..
Aslî bir şekilde ona mevcudatın baskısı çıkmıştır..
Heyulânın anası odur; heyulâ ise.. LEVH-Ü  MAHFUZ’ da basılı olmayan hiç bir
sureti gerektirmez..
Heyulâ bir suretin olmasını gerektirdiği zaman; ki bu da heyulânın hükmüne göre
olur.. Bu oluş ise.. İster hemen olsun; isterse mehilli bir zamanda olsun.. Kalem o suretin icadını LEVH-Ü MAHFUZ’ a yazar..
           Heyulâ da, o sureti gerektirmiş olduğundan; icadı mutlak gerekli olur..
           Bu mananın bir icabı olarak, ilâhiyun şöyle demiştir:
           — Heyulâ, bir suretin olmasını gerektirdiği zaman; suretleri verene, o sureti meydana çıkarmak hak olur..
           Onların:
           — Suretleri verene hak olur..
           Demeleri, bir bakıma söz gelişi olur, tersi kabilinden sayılır..
           Bu gibi sözler, geçerlidir..  Nitekim, Resulüllah S.A. efendimiz de, buna benzeri buyurmuştur:
 
           — «Allah’a haktır ki; dünyada yükselttiğini, tekrar düşüre..»
 
           Bu manadan:
           — Allah’ın bunu yapması mecburîdir; yapması vaciptir..
           Gibi mana çıkmaz..
           Allah-u Teâlâ, bu gibi hallerden yana tam bir yüceliğe sahiptir..
 
Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhî nur için:
— Nefsi küllî..
Tabiri kullanılır..
Bu ilâhî nur, yukarıda da izah edildiği gibi:
— LEVH-Ü MAHFUZ..
Olarak anlatılır..  Kalem-i âlânın bu nura yazdığını idrâk: Ancak, bu nurun
yüzlerinden bir yüze olabilir..
Bu yüz için ise, bizde:
— Akl-ı küllî..
Tabiri kullanılır..
O ilâhi nurdaki baskıya:
— Kaza..
Tabiri kullanıldığı gibi..
Kaza ise.. İlâhî vasıf uyarınca, aslî tafsilden ibarettir..
Nitekim biz, bu tafsilin tecelligâhı için; yukarıda:
— Kürsî..
Tabirini kullandık..
           Sonra.. LEVH’de takdir vardır; ki bu: Kesilen bir vakitte, özel hal ile muayyen surette halkın meydana gelmesi hükmüdür..
           Ve.. Bu tecelligâh:
           — Kalem-i âlâ..
           Tabiri ile anlatılandır.
           Bizim istilâhımızda ise, kalem-i âlâya:
           — Akl-ı evvel..
           Tabiri kullanılır..
           Nitekim bu: Yeri geldiğinde, daha geniş anlatılacaktır..
 
Üstte kapalı bir ifade ile anlatılanı şu misalle açabiliriz:
Hak bir hüküm vermiştir; Zeyd’in icabı babında..  Şu şekilde ve.. Falan yerde..
Falan zamanda.
LEVH’ de bu işin takdirini iktiza eden emir; işte.. kalem-i âlâdır.. Buna ise:
— Akl-ı evvel..
İsmi verilmiştir..
Onun bulunduğu mahal ise.. Anlatılan iktizanın beyanıdır ki, LEVH-Ü MAHFUZ odur.. Bu manada LEVH-Ü MAHFUZ için:
— Nefs-i küllî..
Tabiri kullanılmıştır.
Bu gibi bir hükmün varlıkta icadını iktiza eden emre gelince.. O da, ilâhî sıfatın
iktizasıdır.. Bunun için de:
— K a z a..
Tabiri kullanılır..
İş bu kazanın tecelligâhı kürsîdir..
 
Yukarıda anlatılanları okuduktan sonra:
 
       a) Kalemden murad nedir?.
        b) LEVH’ ten murad nedir?..
        c) Kazadan murad nedir?..
        d) Kaderden murad nedir?..

 
Bütün bunları anlamaya çalış..

 Bilesin ki..

LEVH-Ü MAHFUZ ilmi: Allah ilminden bir nebzedir..
Allah-ü Taâlâ o ilmi: Hikmet nizamına göre yürütmektedir..
Bu yürürlük ise.. Mevcudatın halkıyet cephesindeki hakikatler iktizasına göredir..
Allah’ın bunun ötesinde bir ilmi vardır ki:
 Hakka bağlı cephenin hakikatleri iktizasına göredir..

           Bu ilim çeşidi: Varlıkta kudretin meydana çıkması şeklinde zuhur eder..
           İşbu ilim çeşidi: LEVH-Ü  MAHFUZ’ da sabit değildir..
           Ancak bu gözle görülen âlemde zuhur edeceği zaman,  LEVH-Ü  MAHFUZ’ da
 görülür.. Bu âlemde zuhurundan sonra, orada yine görülmez olur..

           LEVH-Ü  MAHFUZ’ da bulunanların tümü: Bu hisse bağlı âlem varlığının
 başlangıç ilminden; taa kıyamete kadar olacakların hepsi vardır..

 
           LEVH-Ü  MAHFUZ’ da cennet ve cehennem ehlinin ilmi: Tafsil üzere değildir..
           Çünkü bu tür ilim: Kudretin meydana çıkması sayılır..
 Kudret işi ise.. Müphemdir.. Muayyen değildir..
 Ancak kudret ilmi  LEVH-Ü  MAHFUZ’ da, mutlaka bir şekilde bulunur..
 Meselâ: Kalem, kendisi için ebedî saadet yazdığı kimseye mutlaka nimet
verileceğinin bilinmesi gibi..
           Eğer verilecek bu nimet, ayrıntılı bir şekilde anlatılacak olsa.. Yine bunun tafsili aynı olur.. Yani: İcmal yolu ile anlatılır..
           Bu manada ancak, şöyle diyebilirsin:
           — O me’va cenneti ehlidir..
            O, naim cenneti ehlidir..
            O, huld cenneti ehlidir..
            O, firdevs cenneti ehlidir..

           Görülüyor ki bu iş: İcmal üzere oluyor.. Başka yolu da yoktur..
           Cehennem ehlinin durumu da aynı şekildedir..
 
      LEVH-Ü  MAHFUZ’da geçerli olan mukadder şey iki çeşittir:
 
      a) Bir mukadder ki, tağyir ve tebdil edilmesi imkânsızdır..
       b) Bir mukadder ki, tağyir ve tebdil edilmesi mümkündür..

 
Şimdi bunları biraz açalım..
Tağyir ve tebdili mümkün olmayan mukadder işler: Bu âlemde ilâhî sıfatların
iktizalarıdır.. Bunlara ait varlıkların yok olmaları imkânsızdır..
Tağyir ve tebdilleri mümkün olan mukadder işlere gelince; bunlar: O şeylerdir ki,
onları bu âlemin kabiliyetleri iktiza etmiştir.. Ama, mutad hikmet nizamına göre..Yüce Sübhan olan Hak: Onları bu tertib üzere yürütür..LEVH-Ü  MAHFUZ’ da yazılan kaza yerini bulur.. Bazan da, o şeyler, ilâhî kudret hükmünce icra edilir; o hükmedilen şeyin icrası durur..
           Şu da şüphesizdir ki: Bu âlemin kabiliyetleri, ilâhî sıfatlar iktizasının kendisidir..
           Ancak, anlatılan bu iki şey arasında fark vardır..
           Yani:
           — Bu âlemin kabiliyet iktizası olan şeyle; mutlak sıfatlar iktizası olan şeyler arasında..
           Demek istiyorum..
           Bu manayı biraz açalım.. Şöyle ki:
           — Bu âlemin kabiliyetleri, bir iktiza sahibi olsalar dahi, kendi hükümlerinde
 bir acizlik vardır.. Onların bu acizliği ise.. işlerini bir başkasına istinaden yapmalarıdır..

           Yani: Kendi başlarına buyruk olmamalarıdır..
           Dolayısı ile, vaki olacak şey bazan olur; bazan da olmaz..
           Haliyle bu durum: İlâhî sıfat iktizalarının aksinedir.. Onlarda vaki olacak şey
 ilâhî iktiza gereğince, zarurî olarak olur..

           Burada, ikinci bir yüz daha var ki, o da bu âlem kabiliyetlerinin mümkün olduğudur..
           Mümkün ise.. Bir şeyi kabul ederken; o şeyin zıddını da kabul eder..
           Durum böyle olunca: Kabiliyet bir şeyi iktiza ederse.. kader o şeyi nakzedenin vukuu ile yürür.. Böylece, o şeyi nakzeden şey de, o kabiliyet iktizasınca olur..
Bu da, mümkünün kabiliyetinde vardır..
      Biz, buradaki konuşmamızı:
 — Bu âlem kabiliyetlerin iktiza ettiği şeyin oluşunu, hikmet kanunu üzerine
olacağı..
Babında yapıyoruz..
O kabiliyet iktizası olan şey, aynı ile vukubulunca:
— Hükmî kanun üzere oldu..
           Deriz..
           Bu ise.. Zevke dayalı bir iştir.. Akıl bunu, fikri nazarı yolundan idrâk edemez..
           Çünkü bu, ilâhî bir keşiftir.. Allah, kullarından dilediğine ihsan eyler..
 
           Hasılı: Muhkem kaza işinde tağyir ve tebdil yoktur..
            Ama
 mübrem olanda, tağyir olması mümkündür.. Bu sebebledir ki: Resulullah S.A. efendimiz, ancak mübrem kazadan Allah’a sığındı..
           Zira, Resulullah S.A. efendimiz, bu çeşit kazada tağyir ve tebdil olacağını biliyordu..
           Nitekim bu manada gelen bir âyet-i kerimede şöyle buyuruldu:
 
           — «Allah, dilediğini imha eder; dilediğini sabit kılar.. Ana kitap onun katındadır..» (13/39)
 
           Haliyle, bu muhkem kazanın aksinedir.. Zira, muhkem kazaya şu âyet-i kerime ile işaret edilmektedir..
 
           — «Allah’ın emri, herhalde yerine gelen bir kaderdir..» (13/39)

            Yukarıda ayrıntıları ile anlatılan bu ilmi, keşif yolu ile elde etmeye çalışana
 en zor tarafı: Mübrem kaza ile, muhkem kazayı birbirinden ayırd etmektir..

           Bunu ayırd etmesi gerekir ki: Muhkem kaza karşısında edebini bile; mübrem kazada ise.. Şefaat dileye..
           Zaten Allah-u Taâlâ’nın bir kimseye mübrem kazayı bildirmesi, şefaat babında onun lehine izindir..
           Nitekim bu manada şöyle buyuruldu:
 
           — «Onun izni olmadan katında şefaatçı olacak kimmiş?..» (2/255)
 
      Bilesin ki..
 — LEVH-Ü MAHFUZ..
 Tabiri ile anlatılan ilâhî nur, Allah’ın zat nurudur..
 Zatının nuru ise.. aynen zatıdır.. Onda bölünme ve parçalanma muhaldir..
  Zira o: Mutlak Hak’tır.. Bu anlatılırken:

 — Nefs-i küllî..
 Tabiri kullanılır.. Bu yüzü ise.. mutlak halktır.. Bu manaya ise.. Şu âyet-i kerime
ile işaret edilir:
 
 — «Elbet o, LEVH-Ü MAHFUZ’da KUR’AN-I MECİD’dir.» (85/21-22)
 Burada:
 
 — «KUR’AN..» (85/21)
 
 Kelâmı ile nefis murad edilir..
 Yani: Yüce zatın nefsi.. İzzetle âli olan şahsın nefsi.. Bu nefs-i külliye ile,
  LEVH-Ü  MAHFUZ’ dadır..

           Bu mana ile: İnsan-ı kâmili kasdediyorum..
           Ama, hiç bir şekilde, hülûl ve ittihad akla gelmemeli..
           Ne hülûl, ne de ittihad..
           Allah.. Hak söyler..
           İrşad yoluna ileten odur..
Sayfalar: [1] 2 3 ... 27