09 Eylül 2014, 16:01:49 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 958 | Yorumlar: 0

15 Ocak 2014, 08:35:13 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 13942 | Yorumlar: 0

İ T H A F
(Terzi Baba’ya ithaf olunur)
17.05.2001 Perşembe
Ç. H. U.
 
 
 
bismillâhir rahmânir rahiym
 
 
Ne zaman gönül haneme doğru hicret etsem O’nu bulurum. O’nu görürüm. O’nunla konuşurum. O’nunla hareket ederim. O’nun nûruyla aydınlanır, O’nunla var olurum. O’nun olmadığı ne bir mekân, ne de bir zaman vardır benim için...
 
O’nun ismini duyunca derin bir “Ahhh!” çekerim,  O’nunla yer, O’nunla içerim, O’nunla uyur, O’nunla uyanırım.  Özüm de O’dur, sözüm de O’dur.
 
Ey Âriflerin ve muhabbetin menbaı, Velâyetin hâtemi, canımın ca-nanı, gönlümün sultanı, Ya Hazreti Pirim!
 
Şu benim divane gönlüm senin muhabbet oklarınla yaralandığından bu yana dermansız bir derde yakalandım.
 
Ya Hazretim!  Ben sana müştakım.  Suya muhtaç olanların, suya ka-vuşabilmenin hasreti ile yanmaları gibi ben de her an seni bilmenin, sa-na ulaşmanın, seni görmenin hasreti içerisindeyim.
 
Senin muhabbetin bir sarmaşık gülü gibi bütün varlığıma sarıldı ve kucakladı.  Senden gayrıya bakamıyorum çünkü gözlerim bağlandı.
 
Seni hayatıma hayat kıldım. “Necdet” ismini kendime mi’râc eyle-yip başıma tac yaptım.
 
Senin huzuru dergâhına girip de güzelliğinden sarhoş olmayan gönül gönül müdür?
 
Ey aşıklar yolunun efendisi,  Ey esrâr-ı bâtının nâtıkı,
Dillerde okunan sensin, “venefahtü”deki Rûh sensin. Kevser gibi ezelden ebede doğru akan sensin. Derdine derman arayanların dermanı sensin.
 
Dervişin zikri 28 harfin Elifi, Muhammedin gözlediği Hakk’ın habibi, Alîmin ilmi, Hâlimin hilmi sensin.
 
Safa sende, vefa sende, takva sende...  Sensiz hayat ise eza ve cefa olur.  Senden ayrı düşenlerin hâli nice olur?
 
Seni bulan, bulur Hakk-ı
Seni gören, görür Hakk-ı
 
- Ya Hazreti Pirim!
Nûrundan mest olup feyzinle doysam, zât-i tecellini rûhumda duy-sam...
Senin yolun Hac yoludur. Bitmeyen bir yoldur. Ben ise sadece sana yönelmekteyim...  Lebbeyk Allahümme Lebbeyk...
Ey can dostum!   Senin güzelliğini seyretmek, senin gizli lisânını du-yabilmek ne büyük saadet.
Bu lisânın bir şelâle gibi çağlayarak zâtıma doğru akması ne büyük zevk...
 
Ey Can dostum...
Senin sarayın hazine dolu.  Ancak bugünlük benim kelâmım bitiyor.
 
          Kûr’ânda yemin edildi sana
            Zaim kavmi dendi adına
            Hasret çekildi hep yoluna
            Ahir zamanda çıktın ortaya
            TERZİ BABA armağan olsun bütün canlara
 
 
Ey Medinenin gülü !
Ağlayan gözlerimin içinde gül, türlü renklerinle gönlüme dökül,
Sende buldu bulanlar vuslatın neş’esini,
Her gece, her gün, her saate varlığın âyan (açık)
Seni nasıl tanıtayım! Kitaplara sığmazsın ki,
Seni aramak beyhûde, zamandan ve mekândan münezzehsin sen,
 
Dinleyin Dostlarım...
Görün Sahabe-i Kiramı Asr-ı Saadettir bu,
Erin artık Necat’ınıza Fırka-yı Naciye’dir bu,
Seninle herşey bir oldu, Gönül Mekke’sinin Fethi’dir bu.
15 Ocak 2014, 08:33:36 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 12004 | Yorumlar: 0

H A L V E T   VE  H A L V E T Î L İ K
 
Halvet: Kapalı bir yerde yalnız kalma, tenhaya çekilme, tenhalık, yalnızlık, kimsenin bulunmadığı yer anlamlarına gelir. Zahid ve muta-savvıfların en belirgin özelliklerinden birisi, yalnız yaşamayı tercih et-meleri ve Hakk'la olmak için halktan ayrı kalmaya önem vermeleridir.
 
Mutasavvıflar halvetin dini hayat açısından önemini göstermek için Hz. Peygamberimizin halvetten ve yalnızlıktan hoşlandığını, zaman za-man Mekke yakınındaki Hira mağarasına çekilip burada inziva hayatı yaşadığını ve itikâfa girdiğini ifade ederler.
 
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) henüz risâletle vazife-lendirilmezden önce yalnız başına tefekküre dalmak, Rabbini anmak is-terdi. Bu maksatla da Hira mağarasına çekilir, Hira dağını kaplayan ses-sizlik ve huzur içinde maddi hayatın bütün kaygılarından, gürültülerin-den uzak kalır, derin düşüncelere dalardı. Böylece içi açılır, hissiyatı in-celir, kalbi sükünete erer ve artık her şeyi olduğu gibi görürdü. Rû’ya-ları bile hakiki vakıaları ifade ederdi. Onun bu hâlini gören araplar "Mu-hammed Rabbine aşık oldu" diyorlardı. *(1)
 
Hz. Peygamberimiz yaşının kırka varmasına kadar bu tarzda hare-ket etmiş; onun senelerce süren bu derin tefekkür ve riyâzatı kendisini en son peygamberlik görevini yüklenmeye hazırlamış, rûhunu ilâhi hita-bı duyabilecek dereceye ulaştırmıştı. Hz. Peygamberimizin mübarek ha-yatlarının bu önemli kısmı Halvet ve Halvetiliğe bakışa önemli bir ışık tutar.
 
Başlangıçta toplum hayatını terk edip evinin bir köşesinde inzivaya çekilen veya ıssız yerlerde yaşamayı tercih eden zahidler, daha sonraki dönemlerde de bu adetlerini sürdürmüşler; bazı mutasavvıf ve hakikat mensupları bu yolda onları takip ederek "halvet"i, tasavvufî hayatın gerekli bir unsuru hâline getirmişlerdir.
 
Kahire'de “Mukattam Dağı”,
Suriye'de “Lukam Dağı”,
Beyrut'ta “Lübnan Dağları”,
Filistinde   “Beytül makdis Dağları”,
Sina Çölünde “Tûr Dağı” süfilerin inzivaya çekilip halvet yaşadıkları meşhur yerlerdir. *(2)
 
 
 
*(1) Gazzali. “El Munkizu min ed-dalal” S. 65
*(2) “İbnül Cevzi IV”: 344-345
 
Halvetten murad, gönül evini Allah'ın gayrından temizlemek, Hakk'ın sayısız nimetlerini düşünmek ve O'na şükretmektir (tefekkür, tezekkür ve şükür). Halvet, uzletten daha hususidir. Sûret ve şekil bakımından itikâfa benzer, ancak itikâf gibi mescitte yapılmaz. Halvet esnasında devam eden tefekkür ve zikir kulu Allah'a yaklaştırır.
 
Mutasavvıflar Kûr’ân-ı Keriym’de Müzzemmil (73)/8

“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtiyla”
 
"rabbinin adını an (ibadetlerinde O'ndan başka her şeyden kesilerek) yalnız O'na yönel" *(3) âyetini ve benzerlerini halvete delil olarak gösterirler.
 
Hz. Mûsâ'nın Tûr-i Sina'daki kırk günlük çile içerikli yaşantısı da hal-vete örnek gösterilebilir. Mutasavvıflar halvette kalma süresini ortalama kırk gün (en az) olarak belirtmişlerdir. Ancak günümüzün şartları göz önünde bulundurulduğunda bu süreyi kısaltmak mümkün olabilmek-tedir.
Halvet mutlak anlamda inzivaya çekilme ve dünyayı terk etme de-ğildir. Bu yaşantıyı benimsemiş bir sâlik bedeniyle toplum içinde, gön-lüyle de Hakk'la birlikte olmalıdır. Yani zahirde halk ile bâtında Hakk ile olmalıdır. Üstadımız (Terzi Babam) bizlere öğüt verirken "El işte gönül dostta olsun. Halk içinde Hakk'la olun,” ifadelerini kullanırdı.
 
Kıymetli okuyucum, bu satırların kağıda döküldüğü anlarda gön-lümde şöyle bir tecelli vuku buldu. Yukarıda halvetin şekil ve sûret ola-rak itikâfa benzediğini belirtmiştik. Üstadımız Terzi Babamın yıllar önce bir halvetinde kendisinde vuku bulan tecelli ve müşahedeleri de bu bö-lüme almayı düşünmüştüm; ancak konunun hacmini genişleteceğinden daha sonra gelecek olan ilgili yerde tamamını vermeyi uygun bulduk.
 
Halvetiyye ise, evliyanın büyüklerinden Siraceddin Ömer bin Ekme-leddin Lâhici'nin tasavvufta takip ettiği yoldur. Kendisine kısaca Pir Ömer Halvetî de denilir. Zamanının büyük bir kısmını halvette geçir-diği ve halvette kalmayı çok sevdiği için kendisine "Halvetî" lâkabı verilmiştir.
Lemazat'ta Ömer Halvetî'den bahsedilirken, onun yedi kere hacca gittiğini, sahrada dolaşırken, bir gün çok büyük bir çınar ağacı görüp halvete niyetle 40 erbaîni (40x40) birbiri ardınca burada tamamla-dı-ğını, tesis ettiği yolun adına "Halvetiyye" denilmesinin sebebinin bu olduğu rivâyet edilmektedir. *(4)
 
 
*(3) “Müzemmil” 73/8
*(4) “Lemazat” S. 155
 
Pir Ömer Halvetî gündüzleri boş vakitlerini mürşidine hizmette geçi-rir; gece yarısından sonra dağa çıkarak, teheccüt namazını, zikir ve te-fekkürünü burada ifa ettikten sonra tekrar dergâhına dönerdi. Halve-tiyye yolunda sâlikin her gün okuduğu zikirleri, duaları ve virdleri var-dır.
 
Ayrıca haftanın veya ayın belli günlerinde de dergâh ve tekkelerde sohbet, cehri zikir ve devranlar yapılırdı. Halvetiyyede nefsin kötülük-lerden ve günahlardan arındırılması esastır.
 
Tasavvufta önem verilen "az yeme, az konuşma, az uyuma, in-ziva, fikir, zikir, mürşide gönülden bağlanma" ilkelerine halvetilik-te hassasiyetle uyulur.
 
Müşahede mertebesine ulaşmak için mücahede şarttır. Abdül Ka-dir Geylani Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyesinde, Cenâb-ı Hak "Ya Gavs, kim mücahededen mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur," buyurmuştur.
 
Halvetiyye yolunun özünde Tevhid görüşü ve anlayışı hakim oldu-ğundan kendisinden doğan kolların birçoğu Muhyiddin-i İbn'ül Arabî'nin "Vahdet-i Vücud" görüşünü benimsemişlerdir.
 
HALVETİYYE Hz. Pir Ömer Halvetî'nin vefatından (1397) sonra bir-çok kola ve şubeye ayrılmış olup Anadolu, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştır.
 
Sarı Abdullah Bosnevi "Semaratül Fuad" adlı eserinde;
“Halvetiyyeh” kelimesinin;
  (hı) sının sivadan kalb kuvvetine,
Ü     (lâm) ının zikir lezzetine,
ë     (vav) ının zahir ve bâtını korumak ile ahde vefaya,
n (te) sinin temkine
ï   (ye) sinin usre/zorluklardan sonra yesir/kolaylığa
é   (he) sinin ise, müşahedeye delâlet ettiğini zikreder.
 
Halvetiyye yolunun ve fikrinin önemli kollarından birisi de Uşşâki-liktir. Âşıklar yolu anlamına gelen Uşşâkilik yolunun kurucusu ise, evliyanın büyüklerinden Hz. Pir Hasan Hüsameddin'dir.
 
1475 yılında Buhara'da doğan Pir Hasan Hüsameddin Hazretlerinin soyu Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin'e kadar ulaşır.
 
Hüsameddin Uşşâki ilk tahsilini babasının himayesinde tamamladı. Babasının vefatıyla birlikte ticaretle uğraşmaya başladı. Rivâyete göre bir gece rû’yasında kendisine şöyle denilir; "Boş yere ticaretin zah-metini çekmek, hakikat ehli için zarar ve ziyandır. Arzun ahiret ticareti yani Allahu Tealâ'ya kavuşmak olsun. Sonsuz sermayeyi elde etmek için dünya mallarından yüz çevirip Anadolu şehirle-rinden Erzincan’da oturan Seyyid Ahmed Semerkandi hazretle-rine teslim ol."
 
Bu manevi işaretten sonra babasından kalan bütün mallarını ve tica-ret hayatını kardeşlerine devredip Anadolu'ya gelir, ilk olarak Erzincan'a gelen Hüsameddin Uşşâki o sırada bu şehirde bulunan Seyyid Ahmed Semerkandi'ye bağlanarak dersler almaya başlar. Kısa sürede tasavvu-fun yüksek derecelerine ulaşarak kemâle erer. Yine hocasının emri üze-rine Uşak şehrine yerleşti. Kendisine "Uşşâki" denilmesinin sebeple-rinden biri de budur.
 
Hasan Hüsameddin Uşşâki hocasının vefatından sonra talebe yetiş-tirmeye başladı. Sultan III. Murat Han'ın davet ve ricaları üzerine İstanbul'a gelip Kasımpaşa'da yaptırılan dergâha yerleşti. Bu arada İs-tanbul'da bulunan evliyanın büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle de görüşür. Bu zât ona halvetîlik yolundan hilâfet verir. Hocası ise ona Kübreviyye ve Nûr-i Bahriyye yolunun hilâfetini vermiştir. Hüsameddin Uşşâki de bu iki yolu birleştirerek Uşşâkilik yolunu kurmuştur.
 
Hasan Hüsameddin Uşşâki hac farizasını eda edip dönerken Konya' da vefat etmiştir. Vasiyeti gereği İstanbul'a getirilerek Kasımpaşa'daki dergâha defnedilmiştir.
Kasımpaşa'daki bu dergâh çeşitli onarım ve tadilatlar neticesinde bu günkü konumuyla Hz. Pir Hasan Hüsameddin Uşşâki'nin türbesini de içinde bulundurarak hizmet vermeye devam etmektedir.
 
Söz buraya gelmişken, daha evvelce bir müddet kapalı ve bakımsız kalan dergâhın bu günkü hâle gelmesinde, kendini oraya adamış olan, türbedar Nihat Öşün beyin büyük emeği olmuş, 25 yıl boyunca binanın tamiratını ve tezyinatını sağlamış ve 25 yıl boyunca dergâhta ezanlar okumuştur. Ne yazık ki kendisi 25 yılını verdiği bu yerden, fuzûli işgal gerekçesiyle, uzaklaştırılmıştır. Bu uzaklaştırılma neticesinde birçok sür-tüşme ve dedikodu olmuş. Daha sonra mülki amirlikler tarafından Tür-benin hizmet bölümündeki üst katlar yıktırılmış, Türbe son haliyle böy-lece kalmıştır.
 
Bir rivâyette şöyle anlatılır; Kasımpaşa'da Uşşâki Hazretlerinin der-gâhının yakınında Ali Efendi isminde bir zât vardır.
 
Ali Efendi misk satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Ali Efendi hac farizasını eda etmek için Mekke'ye gider. Hacı olduktan sonra Medine'ye geçip Hz. Peygamberimizi de ziyaret etmek ister. Ancak, ayaklarında meydana gelen rahatsızlık gitmesini engeller. Bu duruma çok üzülür. Bir gece rû’yasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz Ali Efendiye, "üzülme sakın! Kasımpaşadaki evlâdım Hüsameddin'in kabrini ziyaret et; O’nu ziyaret beni ziyaret gibidir," buyururlar. Sonra istanbul'a dönen Ali Efendi her gün işe gidip gelirken Uşşâki Haz-retlerinin kabrini ziyaret etmeyi kendine vazife edinir. Ölürken de bunu çocuklanna vasiyet etmiştir.
 
Uşşâki yolunun kurucusu ve ilk Piri olan bu mübarek zâta karşı üsta-dımızın (Terzi Babamın) derin bir muhabbeti vardır. Fırsat buldukça onun Kasımpaşa'daki kabrini ziyarete gider; orada zikir, sohbet ve mu-habbet meclisleri oluştururdu.
 
Tarikat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin bir başka önemli şahsi-yeti ise, Hz. Pir Abdullah Selâhaddin Uşşâki'dir. Anadolu'da yetişen büyük velilerimizden birisidir.
 
1705 yılında Rumeli'deki Kesiyre kasabasında doğdu. 20 yaşına ka-dar Kesiyre'de kalıp ilim öğrendi. Zekâ ve çalışkanlığı ile çevresinde hep ilgi uyandıran Selâhaddin Uşşâki, Hekimoğlu Ali Paşanın teveccühünü kazanarak onun mektup işleriyle vazifelendirildi. Hekimoğlu Ali Paşa ile birlikte Mısır'a gitti.
Burada özellikle Arapçasını çok ilerletti. Allah-u Tealâ'nın bir ihsanı olarak gönlünde tasavvuf yoluna karşı bir rağbet ve alâka uyandı. Her gittiği yerde tasavvuf ehlini arar, bulur ve görüşürdü.
 
Bir müddet sonra Ali Paşa ile tekrar İstanbul'a geri döndü. Rumeli'ye görevi gereği giden Ali Paşa beraberinde Selâhaddin Uşşâki'yi de götür-müştür. Edirne'ye vardıklarında kendisi Cemâleddin Uşşâki Efendiyi zi-yaret etmiştir.
 
Selâhaddin Uşşâki aradığı manevi sırların burada olduğuna inanıp Cemâleddin Uşşâki'ye talebe olmuştur. Selâhaddin Uşşâki artık kendini tamamen tasavvufa adayıp Ali Paşanın yanındaki “mektup görevlisi” görevinden ayrılmıştır.
 
Uzun yılları mücahede ve riyâzatla geçmiştir. Sonra hocası Cemâ-leddin Uşşâki kızını Selâhaddin Uşşâki'ye vermiştir.
 
Bir müddet sonra Selâhaddin Uşşâki İstanbul Tahir Ağa dergâhına "şeyh" olarak vazifelendirilir ve uzun yıllar burada kalıp görev yapar-ken dergâhın bir yangın sonucu yanmasıyla, ailesiyle birlikte tekrar ho-cası ve kayınpederinin yanına döner. Kısa bir müddet sonra da vefat et-miştir.
 
Rivâyetlerde onun için şöyle denilir; "Selâhaddin Uşşâki hoca-sından icazet aldıktan bir müddet sonra onun giydirdiği hırkayı çıkardı ve sakladı. Ben o hırkayı giyecek gücü ve kuvveti ken-dimde göremiyorum, dedi. "
 
Daima gizlilik üzere yürüdü. Zamanında pek kıymeti bilinmedi. Bir gece rû’yasında Muhyiddini Arabî Selâhaddin Uşşâki'ye dört satırlık bir yazı okuttu. Bu yazılar; Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Mârifete dairdi. Uyandığında kendisinin bütün ilâhi sırlara kavuştuğunu idrak etti. Selâhaddin Uşşâki'nin 200'e yakın eseri mevcut olup bunlar Arapça, Farsça ve Türkçe dilleriyle yazılmıştır. Kabri ise uzun yıllar görev yaptığı Tahir Ağa dergâhının bahçesindedir.
15 Ocak 2014, 08:32:29 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 12383 | Yorumlar: 0

Tarikat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin günümüze doğru uza-nan şeceresine baktığımızda ise, "TERZİ BABA KOLU” ile karşılaşıyo-ruz.
 
Tasavvufî hareketlerini incelediğimizde, tarikatların ve onların kol-larının isimlerini kurucularından aldıklarını görüyoruz. İşte Tarikat-ı Âliy-ye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin "TERZİ BABA KOLU” da ismini, halkın ve sevenlerinin kendisine "Terzi Baba" diye hitap ettikleri veliyyi mü-kerrem, İnsân-ı Kâmil, ârif-i billâh, sevgi ve muhabbetine doyum olma-yan, Allah ve Rasûlünün ahlâkını üzerinde taşıyan bir zât-ı muhterem olan Pir Necdet Ardıç Uşşâki efendimizden almaktadır.
 
Burada hemen şu soruyu sormak ve cevap aramak akla gelebilir.
Necdet Ardıç Beyefendinin Pirliği nereden geliyor?...
Onun Pir olduğunu nasıl bilip idrak edeceğiz?....
 
Bu soruların izahına geçmeden "Pir" kelimesinin neyi ifade ettiğini iyi bilmeliyiz.
Pir kelimesinin lûgatta, yaşlı, ihtiyar, bir şeyin kurucusu gibi anlam-ları vardır. *(5)
 
Necdet Ardıç Beyefendi ise, özünde “Vahdet” anlayışı olan bu irfan yolunu daha da genişletip geliştirmiş, sırri nitelikte olan noktaları da açığa çıkarmıştır. Yeni ufuklar açarak mi’râc yolunu ve seyr-i sülûk sis-temini çok açık ve anlaşılabilir, kolay tatbik edilebilir bir mârifetullah bilgisi ile gözler önüne sermiştir.
Özellikle de onun "İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyir Defteri" adlı eserini incelediğimizde bu yeniliği, açıklığı ve derinliği görüp müşahede edebilmemiz zor olmayacaktır.
 
Yine bunun haricinde Necdet Ardıç Beyefendiyle belli bir müddet ar-kadaşlık yapan, ona muhabbetle yaklaşan, onun sohbetlerine devam edip nazarına mülâki olanlar, ondaki bu ilâhi vasfı “Pir” sezgi, keşif ve derüni bir hâl ile anlayıp idrak edebilirler.
 
Muhterem arkadaşım;
Pirimiz Necdet Ardıç Uşşâki hazretlerini sizlere takdim ederken onun bazı vasıflarını da belirtmiştik. Onun vasıflanndan bir tanesi de "Ârif" bir zât oluşudur.
 
 
 
*(5) Osmanlıca Büyük Lûgat
 
O hâlde Ârif nedir? Kime denir? Ârifin belirli vasıfları nelerdir? Bu kelimelerin gerçek karşılığını bulup yerine oturttuğumuzda, ifadeleri-mizin daha iyi anlaşılacağını umuyoruz.
 
Öncelikle, kullanılan alîm, şeyh, mürşid gibi terimler “ârif” söz-cüğünün karşılığı değildir ve onun yerini de tutamazlar.
 
Şeyh ve mürşid, şeriat ve tarikat mertebelerinde yol gösteren, rehberlik yapan, bazı bilgileri öğreten anlamlarına gelirler.
 
Ârif ise, tanıyan, bilen, vakıf olan, aşina olan, hâlden anlayan mâ-nâlarına gelmektedir.
 
Ârifin bilgisine, mârifetullah (Allah bilgisi) denir.
Ârif, mârifet ehli kabul edilir
 
Ârif ile diğerleri arasındaki fark, irfaniyet ile ilim arasındaki fark gi-bidir.
 
Alîm, şeyh ya da mürşid, örnek ve rehber edinilir.
Ârifle ise, hidâyete erilir ve yaşanır.
 
Ârif, Allah'ı Allah'la bilir ve tanır.
Diğerleri ise, kendi birimsel akıl, ilim ve nefisleriyle bilmeye çalışır-lar.
 
Ârif, kâinat ağacının meyvesi gibidir. Ancak ârifler de mârifet, görüş ve bilişlerinin genişliğine göre farklı mertebelerde olabilirler.
 
Muhyiddin-i Arabî hazretleri "Lübbül Lüb" adlı risâlesinde, "Bir irfan sahibi hakikaten ârif olduğu zaman bir îtikad ile kayıtlanmaz. (Yani bir kayda girmez.)" ifadeleriyle ârifi tanımlamaktadır.
 
Ârif, ahlâkî ve manevi arınma sayesinde sezgi gücü ve derüni tec-rübe ile bilen ve anlayandır. Ondan bilen kendisi değil, Allah'tır. O, “Allah'ın nûru” ile bakar ve yalnız Allah ile meşguldür.
 
Kısaca ârif, “Allah'ın konuşan dili, gören gözü, işiten kula-ğıdır.”
 
Cüneydi Bağdadi Hz. Ârifi şöyle tanımlar; "Ârif, kendisi sustuğu hâlde içinde Hakk'ın konuştuğu kimsedir." *(6)
 
Bu vasıflara bürünmüş olan böyle mübarek zâtları bulmak, tanımak çok zordur. Çünkü bilinen ve tanınan bir şekilleri ve nişanları yoktur.
 
 
 
*(6) Sülemi. 157
 
Sizlere takdimini yaparken zorlandığım, onun nûruyla aydınlandı-ğım, yoluna yüzler sürdüğüm, “ârif-i billâh” Necdet Ardıç Beyefendiyi idraklerinize sunuyorum.
 
Kıymetli okurum;
Bu iddiasız derlememizin bazı bölümlerinde zaman zaman ebced he-sap sistemi ve sayılarla bazı işlemlerin yapıldığını ve ifade edildiğini göreceksiniz, ileriki bölümlerde karşımıza çıkacak olan, ilgi ve alâkanızı da çekeceğini umduğum "Ebced" hesap sistemiyle ilgili olarak kısa bir açıklama yapmayı burada uygun bulduk.
 
Ebced; Arap veya Kûr’ân alfabesinin veya harflerinin taşıdığı sayı değerlerine dayanan hesap sistemidir.  *(7)
Ebced hesabına göre her harfin rakkamlarla ifade edilen bir değer karşılığı vardır. Dini metinlerde Ebcedin kullanım sahasının Hz. Adem'e kadar gittiği rivâyet edilir.
 
Hz. Peygamber devrinde de kullanılan Ebcedle ilgili olarak Hz. Ali Efendimizin,
“teallemül ebaciyde ve tefsîrîha feinne fî tefsiyriha lâ aciyb”
 
"Muhtelif ebced kaidelerini, sayılarını ve kullanış usullerini öğreniniz. Çünkü onlarla birçok aciyibi esrar zuhura gelir." *(8)
 
Ebced sisteminin tasavvufta ayrı bir yeri olmakla birlikte, (astrono-mi, astroloji, edebiyat, mimâri ve cifr) ilimlerinde de kullanılmıştır. Özellikle Muhyiddin-i Arabî, Bursalı İsmail Hakkı, Saidi Nûrsî gibi şahsiyetler ebcedi kullananların başında gelir.
 
Ebced hesabının tarihçesiyle ilgili olarak bu kısa açıklamadan sonra bu hesap sistemini çalışmamızda neden kullandık onu açıklayalım.
 
Bilindiği gibi bu kitapta yer alan çalışmalar “Terzi Baba”yı tanıtma amacına yönelik olduğundan, ondaki ilâhi kemâlat ve vasıfları, sırri ni-telikte olan bilgileri ve hakikatleri zuhura çıkarıp gözlerinizin önüne ser-mek istedik. İncelediğinizde hayret ve hayranlığınızın artıp, onun derin-liğine doğru yol alacağınız kanaatindeyim.
 
Tasavvufu insânın kemâle ermesini temin eden bir vasıta olarak düşünebiliriz. Domatesi bile daha iyi yetiştirmek için uzman arandığı; hayvanların, bitkilerin daha kaliteli ve verimli olması için labaratuar çalışmalarının yapıldığı günümüzde insân yetiştirmek için ilgisiz kalmak doğru bir davranış olmasa gerektir.
 
 
*(7) İslâm Ans. Cilt 10
*(8) Gizli ilimler C. I                                           
İslâm Dinini sadece sevap günah yönleriyle ele alırsak; onun Kâmil insân, iyi insân yetiştirme özelliğini gözardı etmiş, Kûr’ânın belirttiği din anlayışını ortaya koyamamış oluruz.
 
Manevi hastalıklarımızın doktor ve hekimleri Hazreti Peygambere kesintisiz bir silsile ile ulaşan Kâmil insânlardır. Onlar gönül sahiplerini terbiye etmek, kemâle eriştirmekle meşguldürler. Onların bu özelliği rahmetin ve ihsanın ta kendisidir.
 
Tasavvuf tarihinde yeni ufuklar açacak derecede mârifet ve fikir sa-hibi olduğuna inandığım, Hakk'a giden yolda sâliki merkez olarak kabul edip halka hep rahmet olmaya çalışan Kâmil insân “TERZİ BABA” yo-lunda dost ile dost olmaya çalışalım.
 
Onun tadına ve seyrine doyum olmayan irfan sofralarını, gönül kâ’besini ve Hakîkat-i Muhammedi'nin ondaki güzelliklerini anlamaya ve yaşamaya gayret edelim. Bunun için de bizlere gerçekten işiten bir kulak, gören bir göz, anlayan ve hisseden bir kalb vermesini; ilâhi muhabbet ve sevgi ile yanmayan gaflet ehli kimselerin şekil ve merasim dindarlığından korumasını Rabbimizden niyaz edelim.
 
 
 
30/11/2000
Perşembe
 
15 Ocak 2014, 08:31:04 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 11754 | Yorumlar: 0

"Terzi Baba kimdir?" sorusuna cevap aramak, onu daha iyi ve çok yönlü tanıyıp bilmek, hayat akışını ve felsefesini öğrenebilmemiz için sizleri yaşadığımız zamanın biraz gerilerine doğru götürmek istiyorum.
 
Tarih: 15 Aralık 1938
Yer: Tekirdağ
Tekirdağ'ın yerli ailelerinden olup da geçimini çiftçilik ve bağcılık ya-parak sürdürmeye çalışan Sadık Ardıç Efendi ve Melek (Meliha) Hanım' ın ortanca (ikinci) çocukları dünyaya gelir. Orta hâlli ve mütevazi bir ha-yat sürdüren bu aile yeni doğan çocuklanna baba Sadık Efendi ile Melek Hanım’ın ortak kararıyla "yiğitlik, kahramanlık ve efelik" anlamına gelen "NECDET" ismini verirler.
 
Böylece Necdet, ağabeyi Ahmet ve sonraki yıllarda doğacak olan kardeşi Cevdet ile birlikte Ardıç ailesinin içindeki yerini alır.
 
Yıllar yavaş yavaş geçmeye başlar. Çocukluk dönemini yaşayan "Necdet" artık yedi yaşına gelmiş ve okula gitmeye başlamıştır. Okul dönemiyle birlikte onun doğuştan sahip olduğu; asalet, güzellik, akıl ve zeka üstünlüğü gibi kemâl olgunluk hâlleri de kendisinde belirmeye ve görülmeye başlamış, gerek okulda gerek çevresinde zeki, çalışkan ve güzel ahlâklı oluşuyla ilgi ve alâka çekmeye başlamıştır. Hatta ondaki bu olgunluk hâllerini gören başöğretmeni ve matematik öğretmeni onu okul arkadaşlarına örnek ve rehber öğrenci diye takdim ederken, birlik-te oyun oynadıkları çocukluk arkadaşları ise, "yahu sen nasıl bir ço-cuksun? Bize hiç benzemiyorsun, biz o kadar küfür ettiğimiz hâl-de senin ağzından hiç küfür duymadık," diyorlardı.
 
O çocuk iken diğer çocuklardan farklı idi. Gençliğinde de döneminin gençlerine benzemedi. Küçüklüğünde arkadaşları hep büyükler, yetiş-kinliğinde ise, hep gençler olmuştur.
 
İlkokul yıllarının sonlarına doğru ise, kendi iç âleminde dini duygular ve fikirler, Allah ve Peygamber sevgisi oluşmaya başladı. Özellikle de Hz. Ali Efendimizin menkıbelerini ve kahramanlıklarını anlatan kitapları okuyarak, onlara karşı ilgisi ve muhabbeti artmaya başladı.
 
Yaşı on ikiye gelip ilkokul dönemi bittiğinde Necdet'in arzusu oku-mak ve yüksek tahsilli birisi olabilmekti. Ancak ailesinin o günkü şart-larda (1950 Yılı) imkânları yeterli olmadığından onu okutamadılar.
 
Geçimini toprağa bağlı olarak sürdüren babası Sadık Efendi ise oğullannın kendi mesleğini devam ettirmelerini pek istemez, oğulları bir sanat ve meslek sahibi olsunlar düşüncesindeydi.
Bunun üzerine amcası Mehmet Efendi de boşta gezmesin ve bir meslek sahibi olsun düşüncesiyle o dönemlerde gözde bir meslek sayı-lan “terziliği" öğrenmesi için Tekirdağ'da Hüseyin Kuymu (Kara Hüseyin) adında bir terzinin yanına Necdet'i çırak olarak verir. Artık o-nun en önemli hedeflerinden birisi iğne ile iplik arasında geçecek olan terzilik mesleğini çok iyi öğrenip iyi bir terzi olabilmektir.
 
Daha ilkokul yıllarında kendisinde başlayan din sevgisi ve muhabbeti de iyice belirmeye başlamış; daha çocuk yaşlarında olmasına rağmen beş vakit namazını düzenli ve cemaatle kılmaya özen gösterirken bir yandan da dini eğitim ve öğretim almak için Tekirdağ'ın tanınmış imam-larından olan ve o dönemde merkez Çiftlikönü Câmii imam hatipliğini yapan Ahmet Elitaş Hoca Efendiden Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler dersleri almaya başlamıştır.
 
Kalbi çok rikkatli idi. Çocukluğunun bu dönemlerinde, bir gün sa-bah namazına kalkamadığı için peş peşe üç gün oruç tutmak su-retiyle nefsini terbiye etmeye yönelmiştir.
 
O, sabahları çok erken saatlerde kalkar, abdestini alır, Kûr’ân-ı Ke-riym ve ilgili ders kitaplarını eline alıp, evlerine yaklaşık iki kilometre uzaklıkta olan Çiftlikönü Câmiine fecrin karanlığında yürüyerek gider, burada sabah namazını cemaatle birlikte eda ettikten sonra hocasıyla o günkü Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler derslerini çalışırlar ve günün ilk saatlerinde başlayan mesâi için çarşıda bulunan terzihane dükkânına geri dönerdi.
 
İşini ve mesleğini severek yapıyordu. Çok çalışkan ve mârifetli oldu-ğundan kısa sürede terzilik mesleğini ve inceliklerini öğrenmeye başla-dı. Terzilik mesleğinde ilk ustası olan Hüseyin Kuymu onda gördüğü ka-biliyet, çalışkanlık ve güzel ahlâk için sık sık çevresine "Bu çocuk bir cevher ve çok mârifetli" derdi.
 
Üç yıl çalıştığı çıraklık ve kalfalık dönemini tamamladığı bu terzihane dükkânında ustasının da müşterilerinin de sevgi ve muhabbetini kazan-mıştı. Terzihane dükkânının bir köşesinde asılmış olan üzerinde şu mıs-ralann yazılı olduğu tablo onu çok etkilemişti;
 
“Her seherde besmele ile açılır dükkânımız,
  Hazreti İdris aleyhisselâmdır pirimiz üstadımız.”
 
Her okuyuşunda derunî hisleriyle etkilendiği bu mısralann sırrını ve hakikatini yıllar sonra idrak edecektir.
 
Necdet'in bu hâli ailesini de mutlu ediyordu. Özellikle çocukları için iradeli ve şefkatli bir mürebbiye olan annesi Melek Hanım ise, oğlu Nec-det'in mütedeyyin ve çalışkan hâli karşısındaki sevincini eşi Sadık Efen-diye, "Bu çocuk bizi de adam edecek" sözleriyle ifade ediyordu.
 
Aldığı Kûr’ân-ı Keriym ve dini bilgiler derslerini epey ilerletince bu defa da yine Tekirdağ'ın o dönemdeki meşhur kıraat imamlarından olan merhum Behçet Toy Hoca Efendiden kıraat, huruf ve tecvit dersleri al-maya başladı. Bu çalışmalarını askere kadar sürdürdü. Kıraat ve huruf derslerine devam ettiği dönemdeki birkaç hatıratı ise şöyledir:
 
[“Özel ve talim üzere bir çalışma gerektiren bu dersleri için, bir gece evinin bir odasına kapanan Necdet, sürekli olarak

“euzü billâhi mineş şeytanir raciym
bismillâhir ahmânir rahiym”
sözünü boğaz talimi yaparak defalarca tekrar ediyordu. Misafirlikten dönerken kapının önüne geldiğinde, onun sesini duyan annesi, oğlum Kûr’ân okuyacak onu sessizce dinleyeyim diye dış kapının önünde bek-lemeye başlar.
Ancak hep aynı cümleyi tekrar ettiğini duyunca da bir müddet sonra dayanamayıp kapıdan içeriye girer ve oğluna da; “Kûr’ân okuyacak-sın diye dışarıda bekliyordum, arkası yok mu bunun?” der.]
 
Gerek terzihane dükkânındaki çalışmaları gerekse dini bilgi ve ilimler üzerindeki çalışmaları küçük yaştaki bedenine ağır gelmeye başlamıştı. Nitekim o yaşlarda iken işinden evine gelip gece saat 12 civarında yatsı namazını eda ederken aşırı yorgunluktan secde hâlinde iken uyuyup kalmış, dışarıdan evine gelen babası Sadık Efendi onun bu hâlini görün-ce heyecanlı ve telaşlı bir biçimde acaba oğluma bir şey mi oldu endi-şesine kapılmış, yanına gelip seslendiğinde kendisinden cevap alınca, onun namaz esnasında yorgunluktan uyuya kaldığını anlayıp rahatla-mıştır.
 
Merhum Behçet Toy Hoca Efendiden huruf ve talim dersleri aldığı dönemlerde gerekli zaman ve mekânın olmayışından dolayı, sesli olarak da çalışılması gereken bu dersleri için, o zamanki Orta Câmi müezzini olan ve Necdet'i çok seven Ali Efendi ona şöyle yardımcı oluyordu. Her akşam yatsı namazı kılındıktan sonra müezzin Ali Efendi câmi kapısını kilitleyip anahtarı câminin dışında özel bir yere bırakıyordu. Gece 12 civarlannda iş mesâisini bitiren Necdet anahtarı bırakılan yerden alıp câmiyi açıyor ve derslerini ancak böyle çalışma imkânı bulabiliyordu. Bazen de gecenin bu saatinde câmiyi açmak kendisine zor geliyor ve biraz aşağıdaki Paşa Câmiinin dışındaki son cemaat bölümünde ders ya-pıyordu.
Nitekim bir gece onun Paşa Câmiinden gelen seslerini duyan gece bekçisi, acaba câmide bir vukuat mı var endişesiyle sessizce câmiye gelip bir süre Necdet'in başında durup tekrar oradan ayrılıp gitmiştir.
 
Yıllar yavaş yavaş ilerleyip 1953 yılına gelindiğinde Necdet'in yaşı 15 olmuştur. 3 yıl boyunca çalıştığı, çıraklık ve kalfalık yaptığı ustasının yanında terzilik mesleği adına öğreneceği başka bir şey kalmayınca, bu defa öğrendiği bu sanatı daha da ilerletip geliştirmek için ailesinin de iz-nini alarak İstanbul'a gitmeye karar verdi.
 
İstanbul'a gittiğinde Beyoğlu'ndaki bir terzihane atölyesinde çalışır-ken, babasının ablası olan ve Bebek semtinde ikâmet eden halası Rah-miye Hanımların evinde geceleri misafir olarak kalıyordu.
Artık mücadelesi, gayesi ve gittikçe artan maneviyat ve dindarlığı olan hayat çizgisi kendisinde oluşmaya başlamıştı. O günlerde (19 – 53) sayı değerlerinin hayatını ne kadar derinden etkileyeceğini bilemi-yordu.
 
İstanbul'da çalıştığı yaklaşık 1 yıl zarfinda evinde geceleri misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi olan ve tasavvufi bir yaşamı olan M. Nûsret Tûra'nın da çok dikkat ve nazarını çekmekte; eniştesi, onunla konuşurken sürekli olarak "pehlivan" diye övgülü hitapta bulu-nuyordu. Onun hakkında söylenen bu "pehlivan" sözünün anlamı daha sonraki yıllarda çok iyi anlaşılacaktır. Bir müddet sonra da, iş yerinin bulunduğu caddeye “Hüseyin Pehlivan Caddesi” ismi verilmiştir.
 
Annesi Melek Hanımın da rızasıyla İstanbul'da 1 yıl kadar kaldıktan sonra tekrar Tekirdağ'a geri döndüğünde ise, bu defa bayan terziliğine yöneldi. Zamanının değerini ve kıymetini çok iyi bildiğinden işinden son-raki boş zamanlannda ise, daha önceki yıllarda Kûr’ân-ı Keriym dersleri aldığı hocasından bu defa Arapça dersleri de almaya başladı. Yine aynı dönemlerde Tekirdağ'da hafızlık çalışmalarına başladı, ancak zamanının yetersizliği dolayısıyla bu çalışmaları bırakmak zorunda kaldı.
 
Bayan terziliğini epey ilerletip kendi terzihane dükkânını açtığında yaşı henüz 18'dir. Bu yıllarda babası Sadık Efendinin ani ölümü onu ve ailesini epey sarsmıştır.
 
İstanbul'da bulunduğu dönemlerde evlerinde misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi M. Nûsret Tûra Bey, ondaki özellikleri ve muhabbeti keşfedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı ola-bilmek düşüncesiyle, kendi mürşidi olan ve aynı zamanda Fatih der-siâmlarından ve Süleymaniye Kütüphanesinin müdürlüğünü de yapan, Uşşâki şeyhlerinden Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye gönderir. Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin huzuruna, elindeki tanıtım kağıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç Bey böylece tasavvufi hayata, yani gönül yolculuğuna da başlamış oluyordu.
 
Mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye intisabından sonra mücadelesi, çilesi, fedakarlığı, riyâzatı olan tasavvufi çalışmalarına başladı. Fırsat buldukça istanbul Fatih'te Keçeciler Caddesindeki Bedrettin Dergâhında ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor, onun sohbetlerine iştirak ediyor-du.
Bu ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi yine bir ziyaret esnasında Necdet Bey'e şu sözlerle taltifte bulunuyor:
"Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise, gördüğün (taç giyme ve Ihlas okuma v.b.) zuhuratlarındır.”
 
Alîm ve ârif bir zât olan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri haftanın cu-martesi günleri ikindi namazını müteakiben de Beyazıt Câmiinde Mes-nevi Şerif okutuyordu. Necdet Bey imkân buldukça cumartesi günleri Tekirdağ'dan Beyazıt Câmiine gidiyordu.
 
1958 Yılına gelindiğinde yaşı 20 olan Necdet Ardıç Bey askerlik va-zifesi için Ankara'nın yolunu tutar. Şimdiki adıyla Cumhurbaşkanlığı Muhafiz Alayı Karargah Bölüğünde 24 ay süren askerliğini ifa eder.
Askerliği süresince mesleği olan bayan terziliğini epey geliştirmiştir. Özellikle de Ankara'da bu dönemde tanıştığı Paris Terzilik Akademi-sini bitiren, terzi Bekir Ceyhan'la birlikte uzun süre çalışmalar yap-mıştır.
Askerlik süresinin bitmesiyle birlikte geleceğiyle ilgili olarak da karar vermesi gerekiyordu.
 
Ankara'da kalıp mesleğini sürdürmesi için kendisine cazip teklifler sunulurken, onun hedefi ya İstanbul'da kalmak ya da modanın ve giyi-min merkezi olan Paris'e gidip mesleğini burada sürdürmek ve dünya çapında bir terzi olabilmekti. Bir müddet Fransızca lisânını öğrenme ça-lışmaları da yaptı.
 
O dönemlerde bir karar vermesi gerekiyordu. Düşündü ve tasavvuf yönünün daha ağır basmasıyla Hak yolunu tercih edip terhisiyle birlikte Tekirdağ'a tekrar geri döndü. Hemen burada bir dükkân açıp bayan ter-ziliği çalışmalanna devam etti. Zamanına göre çok iyi ve ileri derecede giyim ürettiğinden, kısa sürede tanındı. Çevre illerden gelen müşterileri kendisine "Tekirdağ'ın Dior'u" lâkabını da takmışlardı. Bu arada as-kerlik dönüşü ile birlikte tasavvuf çalışmalarının yanında Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh derslerini de devam ettiriyordu.
 
Necdet Ardıç Bey bir gün terzihane dükkânında dikiş makinesinin başında çalışırken bir hâl ile karşılaşıyor. Şöyle ki; çalıştığı dikiş makine-sinde yüzü duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Tûra Uşşâki Haz-retlerinin silueti beliriyor. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durdu-ruyor.
 
Mürşidi kendisine sürekli "haydi oğlum, gayret oğlum... lâ ilâhe illâllah... haydi gayret" şeklinde görünüp bir mesaj veriyordu.
 
Bu hâl geçtikten sonra ütü masasının yanına giden Necdet Bey ilginç bir görüntüyle karşılaşıyor. O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı.
Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan, 
Ê (ayn),  ô  (ye)  ve  …  (dal) harflerinin olduğunu görür.
 
O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar.
 
Aradan kısa bir müddet geçince mürşidi Hazmi Tûra Efendiyi ziyaret için İstanbul Fatih'teki, dergâh olarak da kullanılan evine gider.
Kapıyı çaldığında Hanımı “Mürşide Anne” kapıyı açar.
 
İçeriye girip 5-10 dakika oturduktan sonra Necdet Bey Mürşide Ha-nıma, "Efendi Babam evde yok mu?" diye sorar.
 
Mürşide Hanım da ona, "Babanız sizindir yavrum" der. Necdet Bey bundan bir şey anlamaz.
 
Bir müddet sonra Mürşide Annesine "Efendi Babam daha gelmedi mi?" diye tekrar sorduğunda,
yine "Efendi Babanız artık sizindir oğlum" cevabını alır.
 
Bu ifadedeki maksat ve mânâyı anlayan Necdet Bey, mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin vefat ettiğini, yani bâtın tecellisine dönüştü-ğünü anlar.
 
O anda kısa bir tefekküre dalan Necdet Bey Hz. Peygamberimiz bâ-tın âleme giderken Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in söylediği sözler hatırına gelir.
O anda çok üzgün ve değişik duygular yaşayan Necdet Bey, çalışır-ken dükkânda yaşadığı hâlet-i rûhiyenin, mürşidinin rûhunu teslim et-meden evvel kendisini son bir kez gayrete geçirmek için ziyarete geldi-ğini idrak eder.
 
Bir müddet sonra "şimdi biz ne yapacağız Mürşide Anne?" diye sorduğunda,
Mürşide Hanım da, "Efendi Babanız yerine M. Nûsret Tûra'yı bı-raktı. Emanetler artık onda. Sizler de bundan böyle ona gide-ceksiniz," cevabını verir.
 
Tarikat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiye'nin önemli şahsiyetlerin-den biri olan; alîm, ârif ve fazıl kişiliğiyle tanınan Hazmi Tûra Uşşâki, Necdet Bey'in tasavvuftaki seyr-i sülûkunda önemli bir yer tutar.
 
Mürşidinin vefatından sonra o günki hisler içinde kaleme aldığı ve mürşidine olan sevgi ve muhabbetini anlattığı,
"Hazmi Tûra'nın Huzurunda" adlı şiirini sizlere sunuyorum.
 
 
H A Z M İ   T Û R A’ N I N   H U Z U R U N D A
 
                Gitmiştim bir gün Nûsret Tûra'ya,
                    Gönderdi beni Hazmi Tûra'ya.
                    Yazdı verdi elime bir kağıt,
                    Sanki içinde bin türlü ağıt.
                     
                       Gidip Fatih'e girdim dergâhına,
                       Alıp içeri oturttu yanına.
                       Okudu elimdeki kağıdı,
                       Çözülen ayağımın bağıydı.
                                  Oğlum dedi, her gün şunları yap,
                   
                    Gittiğin dünyadan hemen sap.
                    Görünce o muhterem Hak dostu,
                    O günüm bilsen ne hoştu.
                    Hadi oğlum Allah selâmet versin,
                                 
                           Yoluna güle güle gidersin.
                                  Çıkarma bizi sakın gönülden,
                                  Gaflette kalırsan ne gelir elden.
                                  Hazmi Tûra ilk mürşidim oldu,
                   
                    İhsanları fakire çok boldu.
                    Bir gün yine gittim dergâhına,
                    Oturttu beni hemen karşısına.
                    Anlat bakalım gördüklerini,
                                 
                                  Değerlendirelim hâllerini.
                                  Anlattım tüm gördüklerimi,
                                  Başımdan geçirdiklerimi.
                                  İki şeye sevindim dedi bana,
                   
                    Bunları anlatayım sana.
                    Biri unutmamışsın bizleri,
                    Diğeri gitmişsin hayli ileri.
                    Okuturdu Mesnevi Bayezit'te
                                 
                                  Bir gün nasip oldu orda ziyarette.
                                  Anlatıyordu hakikat-i Nuh'dan,
                                  Nasıl kurtulunur o tufandan.
                                  Sanki şu anda görür gibiyim,
                                  Rûhaniyetini sezmiş gibiyim.
                   
                Bakıyor sanki yazdıklarıma,
                    Tebessüm ediyor anlattıklarıma.
                    Tekrar yine gittiğimde dergâha,
                    Ulaşamadan o padişaha.
                                  Hacdan gelince pek hastalanmış,
                                  Hemen rahmet-i Rahmânâ dalmış.
                                  O anda sanki Sıddık'ın sözü
                                  Muhammed öldü ise Allah baki.
                                  Şimdi ne yapacağız? Dedim,
                   
                    Nûsret Bey'e gideceksiniz dediler.
                    Daha evvel dükkânda çalışıyorken,
                    Sanki geldi karşıma duvar içinden.
                    Coşturdu beni Tevhid ile,
                                 
                                  Ben de şaştım o zaman bu işe.
                           Sonra baktım yere lyd yazılmış,
                                  Sanki bir el hat kazımış.
                                  Anladım ki o an bayrammış,
                                  Fakire lûtfen vedaya gelmiş.
 
 
Bu hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye anlattı-ğında, “oğlum üç harften  (IYD) meydana gelen bu kelime (bayram) demektir.” O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.
Sayfalar: [1] 2 3 ... 25