Bugün, 13:27:37 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 33 | Yorumlar: 0

                      ARŞ: Tahkik üzere verilecek manaya göre, azametin zuhur yeridir..
           İlâhî tecellinin de namlı yeridir..
           Zatın ise… Hususiyetini taşır..
           Sonra ona:
           — Hazretin cismi..
           Adı da verilir.. Hem de, o hazretin mekânıdır..
           Ancak bu mekân: Altı cihetin hepsinden de münezzehtir..
           Ve o: En yüce nazargâhtır.. En parlak mahaldir..Varlıkların bütün çeşitlerini
 kapsamına alandır..

           Sonra ARŞ’ın:Mutlak varlıktaki durumu, insanlık vücudu için olan cisim gibidir..
           Üstte anlatılan, şu manayı nazara alarak kabul etmelidir.. Şöyleki:
           Cismanî âlem: ruhanî, hayalî, aklî ve diğer âlemleri de kapsamına alır..
           İşte anlatılan mana icabıdır ki, sofiye zümresinden bazısı:
           — ARŞ, cism-i küllîdir..
           Diye anlatmıştır..
           Ancak, bu deyimde bazı görüşler ileri sürülebilir..
 
Üstte anlatılan tabiri şu görüşle çürütebiliriz.. Her nekadar cism-i küllî, ruhlar
âlemini kapsamına almış ise de; ruh onun fevkindedir.. Nefs-i küllî ise.. onun fevkindedir..
Şu da bir gerçektir ki: Arşın üstünde Rahmandan başka bir şeyin olduğunu
bilemiyoruz..
Nefs-i küllî için:
— Levh..
          Tabirini kullanmışlardır..
Böyle bir tabir ise:
— Levh ARŞ’ın fevkindedir..
Manasına göre, bir hükümdür..
İşbu durumda da, icma kavline aykırıdır.. Bunu da, arkadaşlarımızın şu görüşüne
göre söylüyoruz:
— ARŞ, cism-i küllîdir..
Durum böyle olunca, ARŞ’ın levh fevkinde olması babında görüşümüze aykırı bir
durum yoktur..
           Kaldı ki, levh için:
           — Nefs-i küllî..
           Tabirini kullananlar da vardır..
           Şu da şüphesizdir ki: Nefis mertebesi cisim mertebesinden daha yücedir..
 
 Her şey bir yana.. keşfin mutlak yoldan bize verdiği şeyi, ibare hükmüne indirdik
ve dedik:
— O, bütün eflâki kuşatan bir felektir.. Manevîsini ve surîsini..
 İşbu felekin tavanı, Rahmaniyet vasfının yeridir..
 Ve.. Bu felek kimliğinin kendi özü, mutlak vücuddur..
 Bu mutlak olan vücuda, aynî olan da katılır; hükmî olanda..
 Sonra.. Bu felekin, bir zâhiri vardır; bir de batını..
 Batın: Âlem-i kudüstür..
 İşbu âlem-i kudüs: Yüce Sübhan olan Hakkın, isim ve sıfatlar âlemidir..
Bu kudüs âlemi ve onun tecelligâhı:
— Kesib..
Tabiri ile anlatılır..
İşbu kesib o yerdir ki: Cennet ehli cennete gönderildikleri gün, Hakkı müşahede
için oraya çıkarılırlar..
O felekin zâhirine gelince: Üns âlemidir..
Bu ise.. Teşbih, tecsim ve tasvir mahallidir.. Bundan ötürü de, cennetin tavanı
olmuştur..
Anlatılan mana nazara alınınca, durum şöyle olur:
Her aynî, hükmî, mana, lafız, ruh ve cisimden gelen her teşbih, tecsim ve tasvir..
Tümden bunların hepsi anlatılan felekin zâhiridir..
Durum yukarıda izah edildiğine ve bu izahı anlaşıldığına göre; her ne zaman sana:
— Mutlak  ARŞ..
Söylenirse.. bilesin ki, ondan murad edilen mana:
 Sözü geçen felekin kendisidir..

Ve.. Her ne zaman sana:
— Sıfatlarla kayıtlı ARŞ..
Söylenirse.. bilesin ki, ondan murad edilen mana:
 O felekin, anlatılan bu yüzüdür..

Buna misal olarak, sıfatla bağlı anlatılan, şu âyetteki manayı söyleyebiliriz:
 
— «ARŞ-I  MECİD..» (85/15)
 
Bu manadan murad, kudüs âlemidir.. Ama, rahmaniyet mertebesi olan kudüs.. Bu
Rahmaniyet mertebesi ise..  MECD isminin neş’et ettiği yerdir..
Aynı şekilde, sıfatla kayıtlı olarak, bir başka âyet-i kerimede;
 
— «ARŞ-I  AZİM..» (9/129)
 
Olarak anlatılır.. Bu manadan murad ise.. zata dayalı hakikatler ile, nefsanî
iktizalardır..
Bu nefsanî hakikatlerin yeri ise.. azamettir.. bu da âlem-i kudüsten gelir..
Âlem-i kudüs ise.. bu oluşlara bağlı noksanlardan ve.. Halka bağlı ahkâmdan temiz
olarak; ilâhî manalardan ibarettir..
Yukarıda anlatılanları daha iyi anlamak için, şunu da bilmen gerekir..
Şöyleki:
Bu insanlık kalıbındaki cisim: İnsan vücudunda ne varsa.. hepsini camidir.
 Toplamına almıştır.. Ruh, akıl, kalb vb. şeylerden ne varsa..

Bu durumda insandaki cisim: ARŞ’ın bir benzeridir..
Yani bu âlemde..
Mutlak ARŞ ise.. âlemin heykeli ve cesedidir.. Ama bütün parçalarını
 cami olarak..

İşbu mana itibarı iledir ki; arkadaşlarımız:
— ARŞ, cism-i küllîdir..
Demişlerdir..
Böyle olunca: İbarelerdeki mana birleştiği için, aramızda bir ihtilaf kalmaz..
En iyisini Allah bilir..
Bugün, 13:24:47 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 39 | Yorumlar: 0

           
 
            Bir nefs ki bizzat âlemin ilmi ile doludur;
            Ey âdemoğlu, o bizim LEVH-Ü  MAHFUZUMUZ’dur..

 
           Varlığın suretleri dahi hep birden işlenmiş;
            Onun kabiliyetine.. gizli yanı hiç yoktur..

 
           İlâhiyle temiz olur, safasını bulursa;
            Kara buluttan gelen zulmet hüznü onda yoktur..

 
           Artık eşya ona zâhir olur, kendi özüne;
            Âlemin cümle gizli yanları da açık durur..

 
Ö ğ r e n..
Bu uğurda, Allah sana hidayet nasib eylesin..
LEVH-Ü  MAHFUZ: Hakka bağlı ilâhî nur olup halka nisbet edilen müşahede
makamlarında tecelli etmektedir..
Aslî bir şekilde ona mevcudatın baskısı çıkmıştır..
Heyulânın anası odur; heyulâ ise.. LEVH-Ü  MAHFUZ’ da basılı olmayan hiç bir
sureti gerektirmez..
Heyulâ bir suretin olmasını gerektirdiği zaman; ki bu da heyulânın hükmüne göre
olur.. Bu oluş ise.. İster hemen olsun; isterse mehilli bir zamanda olsun.. Kalem o suretin icadını LEVH-Ü MAHFUZ’ a yazar..
           Heyulâ da, o sureti gerektirmiş olduğundan; icadı mutlak gerekli olur..
           Bu mananın bir icabı olarak, ilâhiyun şöyle demiştir:
           — Heyulâ, bir suretin olmasını gerektirdiği zaman; suretleri verene, o sureti meydana çıkarmak hak olur..
           Onların:
           — Suretleri verene hak olur..
           Demeleri, bir bakıma söz gelişi olur, tersi kabilinden sayılır..
           Bu gibi sözler, geçerlidir..  Nitekim, Resulüllah S.A. efendimiz de, buna benzeri buyurmuştur:
 
           — «Allah’a haktır ki; dünyada yükselttiğini, tekrar düşüre..»
 
           Bu manadan:
           — Allah’ın bunu yapması mecburîdir; yapması vaciptir..
           Gibi mana çıkmaz..
           Allah-u Teâlâ, bu gibi hallerden yana tam bir yüceliğe sahiptir..
 
Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhî nur için:
— Nefsi küllî..
Tabiri kullanılır..
Bu ilâhî nur, yukarıda da izah edildiği gibi:
— LEVH-Ü MAHFUZ..
Olarak anlatılır..  Kalem-i âlânın bu nura yazdığını idrâk: Ancak, bu nurun
yüzlerinden bir yüze olabilir..
Bu yüz için ise, bizde:
— Akl-ı küllî..
Tabiri kullanılır..
O ilâhi nurdaki baskıya:
— Kaza..
Tabiri kullanıldığı gibi..
Kaza ise.. İlâhî vasıf uyarınca, aslî tafsilden ibarettir..
Nitekim biz, bu tafsilin tecelligâhı için; yukarıda:
— Kürsî..
Tabirini kullandık..
           Sonra.. LEVH’de takdir vardır; ki bu: Kesilen bir vakitte, özel hal ile muayyen surette halkın meydana gelmesi hükmüdür..
           Ve.. Bu tecelligâh:
           — Kalem-i âlâ..
           Tabiri ile anlatılandır.
           Bizim istilâhımızda ise, kalem-i âlâya:
           — Akl-ı evvel..
           Tabiri kullanılır..
           Nitekim bu: Yeri geldiğinde, daha geniş anlatılacaktır..
 
Üstte kapalı bir ifade ile anlatılanı şu misalle açabiliriz:
Hak bir hüküm vermiştir; Zeyd’in icabı babında..  Şu şekilde ve.. Falan yerde..
Falan zamanda.
LEVH’ de bu işin takdirini iktiza eden emir; işte.. kalem-i âlâdır.. Buna ise:
— Akl-ı evvel..
İsmi verilmiştir..
Onun bulunduğu mahal ise.. Anlatılan iktizanın beyanıdır ki, LEVH-Ü MAHFUZ odur.. Bu manada LEVH-Ü MAHFUZ için:
— Nefs-i küllî..
Tabiri kullanılmıştır.
Bu gibi bir hükmün varlıkta icadını iktiza eden emre gelince.. O da, ilâhî sıfatın
iktizasıdır.. Bunun için de:
— K a z a..
Tabiri kullanılır..
İş bu kazanın tecelligâhı kürsîdir..
 
Yukarıda anlatılanları okuduktan sonra:
 
       a) Kalemden murad nedir?.
        b) LEVH’ ten murad nedir?..
        c) Kazadan murad nedir?..
        d) Kaderden murad nedir?..

 
Bütün bunları anlamaya çalış..

 Bilesin ki..

LEVH-Ü MAHFUZ ilmi: Allah ilminden bir nebzedir..
Allah-ü Taâlâ o ilmi: Hikmet nizamına göre yürütmektedir..
Bu yürürlük ise.. Mevcudatın halkıyet cephesindeki hakikatler iktizasına göredir..
Allah’ın bunun ötesinde bir ilmi vardır ki:
 Hakka bağlı cephenin hakikatleri iktizasına göredir..

           Bu ilim çeşidi: Varlıkta kudretin meydana çıkması şeklinde zuhur eder..
           İşbu ilim çeşidi: LEVH-Ü  MAHFUZ’ da sabit değildir..
           Ancak bu gözle görülen âlemde zuhur edeceği zaman,  LEVH-Ü  MAHFUZ’ da
 görülür.. Bu âlemde zuhurundan sonra, orada yine görülmez olur..

           LEVH-Ü  MAHFUZ’ da bulunanların tümü: Bu hisse bağlı âlem varlığının
 başlangıç ilminden; taa kıyamete kadar olacakların hepsi vardır..

 
           LEVH-Ü  MAHFUZ’ da cennet ve cehennem ehlinin ilmi: Tafsil üzere değildir..
           Çünkü bu tür ilim: Kudretin meydana çıkması sayılır..
 Kudret işi ise.. Müphemdir.. Muayyen değildir..
 Ancak kudret ilmi  LEVH-Ü  MAHFUZ’ da, mutlaka bir şekilde bulunur..
 Meselâ: Kalem, kendisi için ebedî saadet yazdığı kimseye mutlaka nimet
verileceğinin bilinmesi gibi..
           Eğer verilecek bu nimet, ayrıntılı bir şekilde anlatılacak olsa.. Yine bunun tafsili aynı olur.. Yani: İcmal yolu ile anlatılır..
           Bu manada ancak, şöyle diyebilirsin:
           — O me’va cenneti ehlidir..
            O, naim cenneti ehlidir..
            O, huld cenneti ehlidir..
            O, firdevs cenneti ehlidir..

           Görülüyor ki bu iş: İcmal üzere oluyor.. Başka yolu da yoktur..
           Cehennem ehlinin durumu da aynı şekildedir..
 
      LEVH-Ü  MAHFUZ’da geçerli olan mukadder şey iki çeşittir:
 
      a) Bir mukadder ki, tağyir ve tebdil edilmesi imkânsızdır..
       b) Bir mukadder ki, tağyir ve tebdil edilmesi mümkündür..

 
Şimdi bunları biraz açalım..
Tağyir ve tebdili mümkün olmayan mukadder işler: Bu âlemde ilâhî sıfatların
iktizalarıdır.. Bunlara ait varlıkların yok olmaları imkânsızdır..
Tağyir ve tebdilleri mümkün olan mukadder işlere gelince; bunlar: O şeylerdir ki,
onları bu âlemin kabiliyetleri iktiza etmiştir.. Ama, mutad hikmet nizamına göre..Yüce Sübhan olan Hak: Onları bu tertib üzere yürütür..LEVH-Ü  MAHFUZ’ da yazılan kaza yerini bulur.. Bazan da, o şeyler, ilâhî kudret hükmünce icra edilir; o hükmedilen şeyin icrası durur..
           Şu da şüphesizdir ki: Bu âlemin kabiliyetleri, ilâhî sıfatlar iktizasının kendisidir..
           Ancak, anlatılan bu iki şey arasında fark vardır..
           Yani:
           — Bu âlemin kabiliyet iktizası olan şeyle; mutlak sıfatlar iktizası olan şeyler arasında..
           Demek istiyorum..
           Bu manayı biraz açalım.. Şöyle ki:
           — Bu âlemin kabiliyetleri, bir iktiza sahibi olsalar dahi, kendi hükümlerinde
 bir acizlik vardır.. Onların bu acizliği ise.. işlerini bir başkasına istinaden yapmalarıdır..

           Yani: Kendi başlarına buyruk olmamalarıdır..
           Dolayısı ile, vaki olacak şey bazan olur; bazan da olmaz..
           Haliyle bu durum: İlâhî sıfat iktizalarının aksinedir.. Onlarda vaki olacak şey
 ilâhî iktiza gereğince, zarurî olarak olur..

           Burada, ikinci bir yüz daha var ki, o da bu âlem kabiliyetlerinin mümkün olduğudur..
           Mümkün ise.. Bir şeyi kabul ederken; o şeyin zıddını da kabul eder..
           Durum böyle olunca: Kabiliyet bir şeyi iktiza ederse.. kader o şeyi nakzedenin vukuu ile yürür.. Böylece, o şeyi nakzeden şey de, o kabiliyet iktizasınca olur..
Bu da, mümkünün kabiliyetinde vardır..
      Biz, buradaki konuşmamızı:
 — Bu âlem kabiliyetlerin iktiza ettiği şeyin oluşunu, hikmet kanunu üzerine
olacağı..
Babında yapıyoruz..
O kabiliyet iktizası olan şey, aynı ile vukubulunca:
— Hükmî kanun üzere oldu..
           Deriz..
           Bu ise.. Zevke dayalı bir iştir.. Akıl bunu, fikri nazarı yolundan idrâk edemez..
           Çünkü bu, ilâhî bir keşiftir.. Allah, kullarından dilediğine ihsan eyler..
 
           Hasılı: Muhkem kaza işinde tağyir ve tebdil yoktur..
            Ama
 mübrem olanda, tağyir olması mümkündür.. Bu sebebledir ki: Resulullah S.A. efendimiz, ancak mübrem kazadan Allah’a sığındı..
           Zira, Resulullah S.A. efendimiz, bu çeşit kazada tağyir ve tebdil olacağını biliyordu..
           Nitekim bu manada gelen bir âyet-i kerimede şöyle buyuruldu:
 
           — «Allah, dilediğini imha eder; dilediğini sabit kılar.. Ana kitap onun katındadır..» (13/39)
 
           Haliyle, bu muhkem kazanın aksinedir.. Zira, muhkem kazaya şu âyet-i kerime ile işaret edilmektedir..
 
           — «Allah’ın emri, herhalde yerine gelen bir kaderdir..» (13/39)

            Yukarıda ayrıntıları ile anlatılan bu ilmi, keşif yolu ile elde etmeye çalışana
 en zor tarafı: Mübrem kaza ile, muhkem kazayı birbirinden ayırd etmektir..

           Bunu ayırd etmesi gerekir ki: Muhkem kaza karşısında edebini bile; mübrem kazada ise.. Şefaat dileye..
           Zaten Allah-u Taâlâ’nın bir kimseye mübrem kazayı bildirmesi, şefaat babında onun lehine izindir..
           Nitekim bu manada şöyle buyuruldu:
 
           — «Onun izni olmadan katında şefaatçı olacak kimmiş?..» (2/255)
 
      Bilesin ki..
 — LEVH-Ü MAHFUZ..
 Tabiri ile anlatılan ilâhî nur, Allah’ın zat nurudur..
 Zatının nuru ise.. aynen zatıdır.. Onda bölünme ve parçalanma muhaldir..
  Zira o: Mutlak Hak’tır.. Bu anlatılırken:

 — Nefs-i küllî..
 Tabiri kullanılır.. Bu yüzü ise.. mutlak halktır.. Bu manaya ise.. Şu âyet-i kerime
ile işaret edilir:
 
 — «Elbet o, LEVH-Ü MAHFUZ’da KUR’AN-I MECİD’dir.» (85/21-22)
 Burada:
 
 — «KUR’AN..» (85/21)
 
 Kelâmı ile nefis murad edilir..
 Yani: Yüce zatın nefsi.. İzzetle âli olan şahsın nefsi.. Bu nefs-i külliye ile,
  LEVH-Ü  MAHFUZ’ dadır..

           Bu mana ile: İnsan-ı kâmili kasdediyorum..
           Ama, hiç bir şekilde, hülûl ve ittihad akla gelmemeli..
           Ne hülûl, ne de ittihad..
           Allah.. Hak söyler..
           İrşad yoluna ileten odur..
Bugün, 13:23:05 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 28 | Yorumlar: 0

          Bilesin ki..
          RUH’ÜL – KUDÜS: Ruhların da ruhudur..
          Ve.. O:

          — «KÜN (OL)..» (6/73)

          Emri şumulünün altına girmekten yana münezzehtir..
           Sonra onun için:

          — Mahluktur..
          Denemez.. çünkü o: Hakkın has yüzlerinden bir yüzdür..
           Ve.. Varlık: O yüzle kaimdir..

          O, bir ruhtur; ama diğer ruhlara benzemez..
          Zira O: Allah’ın ruhudur..
          Ve.. Âdeme: Bu ruhtan üflemiştir..
          Şu âyet-i  kerime ile, bu manaya işaret edilmiştir:

          — «Ona ruhumdan üfledim..» (38/72)

          Bu manadan da anlaşıldığı gibi, Âdem’in a.s. ruhu yaratılmıştır; ama Allah’ın ruhu, yaratılmış değildir..
          Çünkü o: RUH’ÜL – KUDÜS’tür..
          Yani o: Kevnî noksanlardan yana münezzehtir; temizdir..

Bu ruh, o ruhtur ki; ondan anlatılırken:
— Mahlukattaki Allah’ın yüzü..
Tabiri kullanılır..
Ve.. âyet-i kerime ile anlatılan manası şudur:

— «Ne yana dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır..» (2/115)

Bunun daha açık manası şudur:
Bu RUH’ÜL – KUDUS, o ruhtur ki; bu Kevnî varlığa, Allah bir varlık vererek onunla
kaim kılmıştır..
İşbu varlık sayesindedir ki: Dış duygularınızla, bu duygular âleminde, ne yana
dönerseniz; fikirlerinizle, makulatta ne yana çevrilirseniz: Bu mukaddes ruh, orada kemâli ile aynen vardır..
           Çünkü o: Veçh-i ilâhîden ibarettir.. Varlık ise.. bir veçh-i ilâhî ile kaimdir..

Bu veçh-i ilâhî her şeyde vardır; ve.. Allah’ın ruhudur.. Bir şeyin ruhu ise.. O
şeyin kendisidir; nefsidir..
Bu durumda: Varlık Allah’ın nefsi ile kaimdir..
Yani kendisi ile..
 Onun nefsi ise.. Zatıdır..


          Bilesin ki..
          Bu hisler çeşidinden her şeyin bir ruhu vardır ki; sureti onunla kaimdir..
          Bu suretin ruhu ise.. Lafız için bir mana gibidir..
          Ve.. Bu mahluk ruh için; ilâhî bir ruh vardır ki: O mahluk ruh onunla kaimdir..
          İş bu ilâhî ruh ise: RUH’ÜL – KUDÜS’tür..
          Bir kimse, bu RUH’ÜL – KUDÜS’e  bakıp insanca gördüğü zaman, onu mahluk olarak görür.. Çünkü , iki kıdemin bir araya gelmesi mümkün değildir..
          Halbuki kıdem, yalnız Allah’a mahsustur..  Ama, tek başına..
          Onun bütün esma ve sıfatı da, zatına bağlıdır..
          Çünkü onda bölünme ve parçalanma muhâldir..
          Bu ruhun dışında kalan mahluktur; sonradan yaratılmıştır..

Burada, insanı ele alarak; daha açık bir mana ile anlatalım..
Meselâ:
İnsanın, bir cesedi vardır; bu onun suretidir..
          İnsanın, bir ruhu vardır; bu onun manasıdır..
          İnsanın, bir sırrı vardır; bu onun ruhudur..
          İnsanın, bir de vechi vardır; işte buna:
— RUH’ÜL – KUDÜS, sırr-ı ilâhî, vücud-ü sari.. Tabir edilir..
Yine insan üzerinde duralım; daha başka açıdan alarak devam edelim..

İnsana, suretinin ki; bu surete:
          — Beşeriyet ve şehvaniyet..
          Tabiri kullanılır..
          Evet.. İnsana, bu suretinin iktizası olan şeyler galip gelirse.. O zaman: Ruhu madenî kalıntıları kazanmaya başlar.. Ki onun suretini aslı da budur.. Suretinin kaynak mahalli de odur..
          Böyle olunca aslî âlemi karışır.. Çünkü, o suretine beşeriyetinin iktizası şeyler
yerleşmiştir.. Ruhî serbestliği gitmiş; suretle bağlantı kurulmuştur..

          Böylece: Tabiat ve âdet zindanına girmiş olur..
          Onun dünya evindeki bu hali: Âhiretteki siccinin misalidir.. Belki de, ruhunun karar kıldığı âhiret siccinin, yani; zindanının aynıdır..
          Ancak âhiretteki zindanında, görülür; elle tutulur gibi, bir ateş içindedir..
          Daha açık manası ile bu siccin: Cehennemdir..
          O cehennem ise.. dünyada, anlatılan manayadır.. Âhirette ise.. Mana olanlar
bariz bir şekilde görünür.. Şekilleri, belli suretleri vardır..

          Bu manayı anla..

          Yine insan üzerinde duralım; üstte anlatılanın aksini anlatalım..
          Bir insana, ruhanî işler üstün gelirse.. ki bu da: Sağlam düşünce, az yemek, az konuşmak az uyumakla olur.. Bir de, beşeriyetinin gerektirdiği işleri bırakmakla..
          İşte.. O zaman: İnsanın heykeli ruhî bir letafet kazanır..
          Bu kazancı ki elde etti: Su üstünde yürür, havada uçar..
          Duvarlar onun görüntüsünü perdelemez.. Uzaktaki beldeler ona uzak gelmez..
          Bundan sonra onun ruhu: Engellerin olmadığı bir mahalde yerleşir.. Ki bu engeller; beşeriyet iktizası olan şeylerdir..
          İş bu kimse; Mahlukatın en yüksek mertebesine ulaşır..
          Anlatılan mertebe ise.. mutlak ruhlar âlemidir.. Serbesttir.. Cisimlerle komşuluğu sebebi ile hâsıl olan bütün bağlardan azadedir..
          İşbu manaya, şu âyet-i kerime ile işaret edilmektedir:

          — «Şüphesiz; iyiler Naim Cennetindedir..» (82/13)

          Yukarıda anlatılanın, daha ilerisine geçen insan da vardır..
          Bu da, ilâhî işlerin kendisinde üstünlüğünü göstermesi ile başlar.. Ki bu da: Allah için olanları müşahededen ileri gelir..
          Bu türden müşahede edilenler ise.. Allah’ın güzel isimleri ve yüce sıfatlarıdır..
          Anlatılan müşahedeye nail olan kimse, beşerî ve ruhî yönden iktiza eden şeylerin varlığı ile beraber kudsî bir varlıktır..
          Beşeriyetin iktiza ettiği şeyler odur ki: Bu cesedin kıyamı onlarladır..
          Tabiatın ve ruhun mutadı olan işler ise.. İnsanın namus  kıyamını sağlayan işlerdir.. Bunlar da:  Makam sahibi olmak, istilâ, yükseklik talebi gibi şeylerdir.. Çünkü insan, ruhî yönden yücedir; bu gibi şeyleri, hatta daha başkalarını taleb eder..
          Ancak, insan bu anlatılan ruhî ve beşeri işleri bir yana bırakıp aslı olan sırrı
müşahedeye devam ederse.. Ki bu, onun aslıdır..

          İşte o zaman : İlâhî sırrın hükmü zuhur etmeye başlar..
          Durum böyle olunca: İnsanın heykeli ve ruhu: Beşeriyet çukurundan kalkar;
tenzih kudsiyetinin evcine çıkar..

          Ve o zaman, Yüce Hak: Onun kulağı, gözü, eli ve dili olur..
          Böyle bir elin sahibi: Gözsüze elini sürünce gözü açılır; abraşın illetini de giderir..
          Böyle bin dilin sahibi: Bir şeyin olması emrini verdiği zaman, Allah’ın emri ile o şey, olur..
          İşbu kimse: RUH’ÜL – KUDÜS’le teyid edilmiştir..
          Nitekim İsa’nın A.S. vasfı bu idi ve Allah-ü Taâlâ onun için şöyle buyurdu:

          — «Biz onu: RUH’ÜL – KUDÜS’le teyid ettik..» (2/87)

          Bu manayı iyi anla..
          Allah.. Hak söyler..

          Bu yolda hidayeti nasib eden Allah’tır..
Bugün, 13:21:02 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 30 | Yorumlar: 0

           
 
         Burası İsrafil’in a.s. makamıdır. Amma şan, kerem sahibi Resulullah S.A. efendimizden..
 
           Bu KALB, arşıdır mekân sahibi Allah’ın;
         Her mamur hüviyetidir insanda anın..
 
           Onda zuhuru Hakkın, onda özü için;
            Gerçekte orada istivası Rahman’ın..

 
           Ve.. Allah KALB’i sırrını merkez yarattı;
            Devrini kuşatır kevnin, dahi ayanın..

 
           Şöyle anlatılır o, hakikat ehlince:
            En yüce nazargâh, cevelân yeri an’ın..

 
           Tur ondadır, kitabı ile denizi de;
            Ve.. mânası rakkın, şanı yüce tevanın (1)

 
           O odur ki: İlâh, nuru diye anlattı:
            Böyle geldi muhkem mânasında Kur’an’ın..

 
           Zeyt yağı olarak takasında kandili;
            Zücace, misali yıldız parlamasının..

 
           Hem mukallib hem mukalleb şanı odur ki;
            Çıkar düşer, aksi de ondadır çıkmanın..

 
           Ondan zulmen onadır, nuru dahi ondan;
            Onun üzerine gelir nuru ekvanın..

 
           Elçisi ona geldi, ondan onun için;
            Yoludur Rabbanî makama varmasının..

 
           Taatta melektir, yücelikte Rabb olur;
            Kabahat işlerse hakikatı şeytanın..

 
           Bir işarettir, şaşarlar orda insanlar;
            Beyninde kârlı ile, sahib-i hüsranın..

 
           Sırlar hazinesi zerreden başka ne ki?
            Denizi o, misali şu açık beyanın..

 
           Kapalı bir ev olup kilidi kocaman;
            İki kanadı var ona giden kapının..

 
           Biri çeker seni yüceler yücesine;
            Yolu cahime çıkar ikinci kapının..

 
           O kapı ki, çözersen şifresini bir gün:
            Ama açarsan o kapıyı kırmaksızın..

 
           Tebrik ederim eriştin maksuda kemâlle;
            Kondun oraya ki, sahasıdır Rahman’ın..

 
           Açarken kırarsan koruya girmiş oldun;
            Tutulursun, makamı orada sultanın..

 
           KALB’in misalidir işte öğren sırrını;
            Anlatayım, üstüne basarak sırların..

 
           Ev KALB’in sırrıdır, kapısına gelince;
            Biri İlâh, ismi, biri vasfı Sübhanın..

 
           Onun kilidi zattır, mukaddestir zatı;
            Çözmek, Hakkı bilmektir yolunca imanın..

 
           Açmak dahi şühuddur ayn-ı yakinini;
            Ve.. göz bebeğin kapsamı ile ayanın..

 
           Sebeblere ermen dahi tahakkuk oldu;
            O şeyde ki baş eğdiğidir SEKALÂN’ın..

 
           Gelince yüceliğe varmayı tebrike;
            Sahasıdır orası insanda Rahman’ın..

 
           Hazineyi bil, bilmek idrâkidir ancak;
            Bulunca varlığını nükte-i deyyanın..

 
           Bilmezsen eğer onun kadrini düşün;
            Aziz düşer, zillet hakkı zelil olanın..

 
           O ki, tahkik yollarına riayet etmez;
            Çıkmaz tekvinden, içindedir tabiatın..

 
           Gelince koruya varmaya o, zatıdır;
            Edilmez gayrı sözü, hüsnün ve ihsanın..

 
           Ümittir anlatılanı bulan kes için;
            Belki bir nefha gelir, canibinden BA’nın.. (2)

 
           Gelince iki kanada biri rızadır;
            O yoldan çözülür hep şifresi rıdvanın..

 
           Kalan kanat gazaptır ki, onun vüs’atı;
            Cevelân ettiği sahasıdır tuğyanın..

 
           Rızanın alâmetidir Rabbın taatı;
            Gazaplanmışsa nişan, içinde isyanın..

 
           Tebrik alandır ki, istediğini yapar;
            Kısır irfandır alâmeti kırıklığın..

           Zifafını gelinin açtı gönlüm sana;
            KALB içre kurulmuş üstüne yüce tahtın..

 
           Bak o güzel geline sendeki gözüyle;
            Gelir sana o zaman tümü manaların..

      Allah sana başarı ihsan eylesin.
           — KALB, ezeli nurdur; yüceliği özünde bir sırdır; bu kâinatın özüne konmuştur ki; Allah-ü Taâlâ onunla insana nazar eylesin..           Dersem bunun ne demeğe geldiğini anlamaya çalış..
Kur’anda: Âdem’in a.s. ruhuna üflenen, Allah’ın ruhu olarak anlatılmakta ve şöyle buyurulmaktadır:
 
           —  «Ona ruhumdan üfledim..» (15/29)
         
           Bu nura:
           — KALB..
            Adının verilmesi, iki manaya göredir ki; onları aşağıda anlatacağız.

           Şöyle ki:
 
           1. O, yaratılmışların özüdür. Mevcudatın zübdesidir..
            Ama tümünün.. Âlâlarının ve ednalarının..

           Bu ismi almasının bir sebebi de: Bir şeyin KALB’i o şeyin hülâsası ve zübdesi olduğu içindir..
 
            2. Takallüb halinin çabuk oluşudur..           O bir mihver noktasıdır.

 
           Esma ve sıfatı kuşatan varlık onun üzerinde devresini tamamlar..
           Tam yüzleşme şeklinde; hangi ismin ve hangi sıfatın karşısında durursa.. O ismin ve o sıfatın hükmü onda çıkar..
           — Yüzleşme..           Sözüm bir kayıttır. Yani: KALB için..
           Aslında KALB, Allah-ü Taâlâ’nın esma ve sıfatının tümü namına zata dönüktür.
           Amma söylediğimiz yüzleşme şekli, ikinci bir şey onun karşısına gelince olur.
           Bu durum, KALB: O şeyin eserini özünde göstermeye yüz vermiş olmasıdır..
           O zaman, o şeyin nakşı onda çıkar.
           Bu halinde, KALB’e verilen hüküm, o isme göre olur.
           Şayet, isimler onu tümden hükmü altına alırlarsa.. Ki bu da olur.
           İşte.. O zaman kendisine hâkim olan bir ismin veya tüm isimlerin saltanatı
 altında örtülü kalır..

           Ve.. Zaman, o ismin zamanı olur..
           O ismin, gereği ne ise.. KALB’de ona göre tasarruf eyler..
      Sonra..
 Bilesin ki:  KALB’in yüzü fuaddaki bir nura dönüktür..
           Bu nurun adına:
           — HEMM… (3)
            Denir.. Ki orası KALB’in nazar mahallidir, yöneldiği bir cihettir..

           İsim veya sıfat, hemmin hizasında, bir cihetteki hizaya geldiği zaman,
            KALB ona bakar.

           İşte o zaman: Baktığı ismin hükmü KALB’e işlenir.
           Sonra o isim gider; başka bir isim gelir.. Aynı cinsten bir isim de olur.
           Bu sefer, yeni gelen isimle macerasını sürdürür; tıpkı birinci isimde olduğu gibi..
           Devamlı, iş böyle sürüp gider.
           Ancak, KALB’in arka cihetinden gelen isme itibar yoktur. Onun nakşı KALB’e işlemez.
 
 
           KALB’in kesin bir şekilde anlatılacak arka başı yoktur.
           KALB’in hepsi yüzdür.
           Ancak, hemm cihetine gelen yana yüz ismi verilir.
           Bu hemmin hizasını aşan yana da:
           — Kafa.. yâni: Başın arka kısmı..
           Adı .. Verilir..
           İşte.. Aşağıda gösterilen dairede anlatmak istediğimiz mânanın şeklini göstermektedir.
           Anlamaya çalış.
 
 

 
            
           Bilesin ki..
           Hemm, olarak anlattığımız şeyin; KALB’e göre belli bir yönü yoktur.. Bazan üstte olur..
           Bazan altta olur..
           Sağa ve sola düştüğü de görülür.
           Bu değişik haller, KALB sahibinin derecesi icabı olmaktadır..
           İnsanların bazıları vardır ki; onun hemmi: Devamlı üsttedir. İrfan sahiplerini bu meyanda sayabiliriz.
           İnsanlardan bazıları vardır ki; onun hemmi: Devamlı alttadır. Bu durum, dünya ehli kimselerde görülür.
           İnsanlardan bazıları vardır ki; onun hemmi: Devamlı soldadır.. Bu sol, nefsin yeridir.
           İnsanlardan bazıları vardır ki; onun hemmi: Devamlı sağdadır. Bazı âbid kulların hali gibi..
           Ve.. Nefsin yeri sol kaburgadadır.. Ekseri battal kimselerin hiç hemmi yoktur..
 Varsa nefislerinden başka değildir.

           Tahkik ehli zatlara gelince.. Bunların hali bambaşkadır..
           Bunların bir hemmi olmadığı gibi; KALB’leri için:
           — Kafa.. Yâni: Arka kısım.
           Adı verilen bir mevzi de yoktur.. Her halleriyle, bütün isim ve sıfatlara dönük dururlar.. Bir isimden ayrı başka bir isme mahsus zamanları da yoktur..           Çünkü onlar :
           — Zatiyyun..
           Adı ile anılırlar.
           Yani: Onlar, zatı ile Hak’la olmaktadırlar..  İsim ve sıfatlarla değil..
            Bu mânayı anlamaya çalış..

 
      Yukarıda aydınlatıcı izahtan sonra; KALB kelimesine dair mânayı açmaya
dönelim.
 
           3. Dolayısı ile KALB’e:
           — K A L B :
           İsmi verilmesini gerektiren mânalardan biri de şudur:
           KALB’e, göre isim ve sıfatlar kalıplar hükmüne girmiştir.. Sebebi:
           Nurunu o kalıplara boşaltması ve istediği şekli onlara göre dökmesidir..
           Çoğu kez, bu boşaltma ameliyesine:
           — KALB:           Tabiri kullanılır.. Denir ki:
           — KALB olması için, gümüşü kalıba koydum.
           Burada masdar şeklinde gelen KALB, mef’ule isim olarak kullanılmaktadır..
 
           4. KALB, muhdes şeylerin, yâni: Sonradan yaratılmışların tersine bir
 mâna taşır..

           Burada, anlatılmak istenen mâna şudur: Öbürlerinin aksine; KALB’in nuru ilâhi bir kıdeme sahiptir..
 
           5. KALB ismindeki mânadan biri de şudur: O, aslı olan ilâhî mahalle dönecektir. Kaldı ki orası, onun dönüp geldiği yerdir..
           Bu mâna bir âyet-i kerimede şöyle anlatıldı:
 
           — «Şüphesiz bunda KALB’i olan kimseye öğütler vardır.» (50/37)
 
           Burada KALB: Hakka inkılab mânasınadır..
           Bu inkılab: Himmet yüzünü, zâhiri mânalar taşıyan dünya kıyılarından alıp, hakikî mânalar ve bâtınî işlerle dolu yüce tepelere çevirmektir.
 
           6. Bu mânda KALB: Halk iken, Hakka inkılab eyledi..
           Yukarıdaki cümlenin asıl mânası şudur:
           — KALB, kendi durumu ile halka ait bir müşahede yeri iken; Hakka ait bir müşahede yeri oldu.
           Bunun dışında bir mâna verilemez. Çünkü: Halk, Hak olamaz. Sebebine gelince: Hak Haktır; halk da, halktır..
           Hakikatler hiçbir şekilde değiştirilemez..
           Ancak: Bir şeyin aslı ne ise sonunda ona döner..
            Bu mânada gelen bir âyet-i kerime şöyledir:

 
           — «Ona KALB olacaksınız..» (29/2)
 
           7. KALB’in bu mâna ile anılmasında şu sebep vardır: İşleri istediği şekilde çevirir..
           KALB Allah-ü Taâlâ’nın yarattığı FITRAT üzerine olduğuna göre; elbette işler onun istediği şekilde olur. Bu hali ile o: Vücutta istediği gibi tasarruf eder..
           KALB’in: Allah-ü Taâlâ’nın yarattığı FITRAT üzere yaratılması, isim ve sıfatlarla oluşudur.
           Bu mâna Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatıldı:
 
           — «Aslında biz, insanı en güzel kıvamda yarattık..» (95/4)
 
           Ancak o: Tabiî durumu ile adî hükümlere ve şehvet nasibine düşünce:
            Bu beşeri hükümler ona üstün gelmeye başladı..

           O, beyaz bir elbise gibi idi; kendisine yapışan her kirli şeyin nakşını aldı..
           Sonra, bir çocuk gibidir.. Onun akıl edeceği ilk şey: Dünya ehlinin dış halleridir. Bu durumda ona işlenecek haller: Dünya ehlinin dağınık işleri, tefrikaları, tabiî ve adi şeylere düşüşleridir. Bu hallerini görünce, onlar gibi olur..
           Nitekim, Allah-ü Taâlâ bu mânayı şöyle anlattı:
 
           — «Sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik..» (95/5)

            Eğer ilâhî saadete ehil bir kimse ise.. Yüce mertebelere ermeyi, üstün makama çıkmayı sağlayan işleri bıraktıktan sonra birden akıllanır..

           Bu akıllanma onun için bir tezkiyedir.. Yâni: Beşeri çabalarından ötürü aldığı kirlerden temizlenmiş olur..
           Hali anlatıldığı gibi olan kimse: Elbisesine çıkan kiri yıkayıp temizleyen kimse gibidir..
           Bu babda yapılacak temizlik: KALB’e yerleşen tabiî haller mikdarınca olur..
           Bir kimseye: Beşeri haller ve adî işler tam yerleşmemiş ise.. Onun tezkiyesi kolay olur. Hem de kolaydan kolay.. Bir kimsenin durumu ona benzer ki: Elbisesine bulaşan kir, bir iz bırakmaz; yıkayınca temizlenir.. Aslına döner..
           Bunun dışında biri vardır ki; tabiî haller ve adî şeyler onda tam mânası ile yer etmiştir..
           Bu, o kimseye benzer ki: Her yanı ile elbisesini kir sarmış ve lekeleri
 yerleşmiştir.. Bunun temizlenmesi ancak ateşte yakılmaya veya kireçlemeye bağlıdır..

           Hali anlatıldığı gibi olan kimseye zorlu sülûk, kuvvetli mücahede ve nefse muhalefet gerekir.
           İnsanın, bu yoldaki sülûkü ve nefsine muhalefeti kadar KALB temizliği ve safası olur. Zaafına gelince: Bu işlere dair zaafı kadardır.
           Bu yoldan KALB temizliğine erenleri Allah-ü Taâlâ diğerlerinden şöyle ayırdı:
 
           — «İman edip yararlı iş yapanlar müstesna..»  (95/6)
 
           Bunun daha açık mânası şudur:
      Onların özlerine yerleştirdiğimiz ilâhî sırları, peygamberlerimize inen
kitaplarımızda kendilerine anlattık..
           İşbu sır, bize ve peygamberlere imânlarının hakikî yüzüdür..
           Bu yüz ise.. Tevhid nüktesidir.. Bunun icabıdır ki, onlar iman edip Allah ile huzura vardıran KALBİ amellerini işlediler..
           Bu ameller:
            İtikadların en güzeli, devamlı mürâkabe ve benzeri işler oldu..

           Bunun dışında kalıbın işlediği ameller de vardır.. Bu ameller ise..
            Farz ibadetler, sülûk ve emirlere muhalefet etmemektedir..

           Bu mânaların değeri şu âyet-i kerimede anlatıldı:
 
           — «İyi amel işleyenler müstesna.. Bunlara ecir vardır..» (95/6)
     
           Bunun daha açık mânası şudur:
           — Onların nail olduğu şeyler, bir hibe değildir ki; dolayısı ile minnet edilsin..
 Nail oldukları şey, hakikatleri icabı kazandıkları zaferdir.. O hakikatleri ki, kendilerine göre yaratmıştık.. Bu da: Aslî fıtrattan gelmektedir.

           Onların nail olduğu her şey; kendileri için ayırdığımız bir istihkaktır.. İsterse tümü cömertlik hazinelerinden gelmiş olsun..
           Sebebine gelince, ilâhi tecellilere:
           — Mevhibe..           Adı verilmez.. Çünkü onlar ilâhî istihkaktır.
           Bu mânaya işaret olarak; Şeyhimiz Şeyh Abdülkadir Geylânî r.a. bir şiirinde
 şöyle anlatmıştır:

 
           Rıza meydanlarında hep salındım gezdim;
            Adı: Hibe olmayan bir makama erdim.

 
           8. Hakikî varlığa göre KALB’in misali: Yüze tutulan bir aynadır. Bu mânaya göre KALB: Varlığın görüntüsüdür..
           Bu manayı biraz daha açalım..
           Bu âlem her nefeste, seri olarak değişmektedir. Bu değişmenin görüntüsü de KALB’e işlemektedir. Dolayısı ile, KALB de onlarla beraber değişiyor..
           KALB’e işlenen bu değişik hale:
           — Aks ve KALB..
            Denmesinin sebebi, ancak ayna misali ile anlatılır..

           Çünkü: Aynanın karşısına bir şey geldiği zaman: O şeyin, aynada aksi çıkar: aynı değil..
           Bir yazıyı düşünelim: Sağdan sola yazılmıştır.. Aynadaki görüntüsü soldan sağadır. Aynanın karşısına getirildiği zaman sağ olan suret, aynanın solu olur..
           Bu durum hiçbir şekilde değişmez. Bu mâna icabıdır ki, KALB’e:
           — KALB..
            İsmi verilmiştir.

           Bana göre: Bu âlem ancak KALB’in aynasıdır.
           Aslı ve sureti KALB’dir. Parça ve ayna da bu âlemdir.
           Bu takdirde, KALB’e:
           — KALB..
            İsminin verilmesi yerindedir. Sebebine gelince: Suret ve aynadan her biri diğerinin KALB’idir, yâni aksi..

           Bu manayı anla..
           KALB’in asıl olduğuna, âlemin dahi dal olduğuna dair delilimiz, şu kudsî mânadır:
 
           — «Beni ne yerim aldı, ne de semam; mümin kulumun KALB’i beni aldı..»
 
           Bu mânanın tersine eğer âlem asıl olsaydı; ilâhî sığınmanın ona olması gerekirdi.. Bundan bilindi ki: KALB asıldır; âlem de dal..
 
      Bilesin ki:
 Yukarıda anlatılan alış, üç şekildedir; hepsi de KALB’de olup durmaktadır.
           BİRİNCİSİ: KALB’in ilim alışıdır.
 İşbu ilim, ilâhî marifettir.
           Bu vücud ikliminde; Hakkın eserlerine akıl erdirecek, lâyıkı ile bilecek
 KALB’den başkası yoktur..

           KALB dışında kalan her şey: Rabbını, bir yüzden bilse dahi; diğer yüzden bilemez.
           Allah-ü Taâlâ’yı KALB’in dışında hiçbir şey her yönü ile bilemez.. Ammai KALB bilir..
           Bu bir vüs’attır. Alıştır..
           İKİNCİSİ:  KALB’in müşahede alışıdır.
            Bu bir keşiftir ki: KALB bu müşahede ile ilâhî cemalin güzelliklerine muttali olur..

           İsim ve sıfatları müşahede ettikten sonra onların lezzetine varır..
           KALB’in dışında kalan şeyler, Allah için olan şeylerden hiçbirinin zevkine eremez..
           Meselâ: KALB, Allah-ü Taâlâ’nın eşyaya dair ilmine akıl erdirir.
           Bu ilâhî sıfatın felekinde seyrine devam ettiği zaman, lezzetini alır.
           Sonra bu ismin azameti de, Allah tarafından kendisine bildirilir..
           Bundan sonra, kudret ismine geçer; onun da diğerleri gibi lezzetine erer.
           Kalan diğer ilâhî isim ve sıfatlar işinde de aynı olur..
           Hepsini özüne sığdırır ve zevkine varır.
           Bu hali, öyle bir tadışla tadar ki: Kendi dışında birini tanımış, kudretini anlamış
 ve o kudreti, eflâkinde seyrini sürdürdüğünü görmüş olur..

           Bu ikinci bir genişliktir ki: İrfan sahiplerine vergidir..
           ÜÇÜNCÜSÜ: KALB’in hilâfet manasını alışıdır..
            Bu mana: Allah’ın  isim ve sıfatları ile tahakkukudur.

           O kadar ki:
           Hakkın zatını, kendi zatı olarak görür.
           Hakkın hüviyeti, kulun hüviyeti gibi olur..
           Hakkın benliği, kulun benliği olur.
           Hakkın ismi , kulun ismi olur..
           Hakkın sıfatı, kulun sıfatı olur..
           Hakkın zatı, kulun zatı olur.
           Böylece vücud ikliminde, tasarruf eder. Onun tasarrufu, yerine kaim olduğu halifenin tasarrufu gibidir..
           İş bu alışı, tahkik ehli kimselerin alışına benzer.
           Bu tahakkuk şeklinin keyfiyetinde ve her isimdeki irfan sahiplerine düşen anlattığımız mahalle dair bazı nüktecikler vardır.
           Amma anlattığımız kadarı ile iktifa ettik..
           Ta ki iş: Rububiyet sırrını ifşaya varmasın..
           Bu tür alışa:
           — Vus’at-ı istifa.. Yani: Tam alış.
            Adı verilir.. Ki olmaz..

 
           Allah’tan sana da, bize de başarı dileriz..
           Bilesin ki..
           Yeterince; tam bir şekilde Hakkı kavramak mümkün değildir..
           Ama hiç bir şekilde.. Kadim için de böyle..  Mahluk için de böyle..
           Önce kadimi anlatalım: Bunun zatı sıfatlarından hiçbir sıfatın kapsamına giremez..
           Sıfatlarından biri ilimdir.. Bu ilim, zatını kapsamına alamaz..
           Böyle bir şeyin olması: Kül olanın cüz olanda bulunması demektir ki: Allah-ü Taâlâ külden de, cüzden de münezzehtir.
           Hâsılı, Allah-ü Taâlâ’nın zatını her yönü ile ilim kavrayamaz..
           Ancak, bir şey söylemek gerekirse.. Şöyle denir:
           — Allah-ü Taâlâ özünün cahili değildir. Lâyıkı üzere zatını bilir..
            Ama şöyle söylenmez:

           — Onun zatı, ilim sıfatının kapsamına girdi..
           Aynı şekilde, Allah-ü Taâlâ’nın zatı kudret sıfatının kapsamına da giremez..
           Allah-ü Taâlâ bu gibi mefhumlardan münezzehtir..
           Mahlukun durumuna gelince: Kadimden daha ileri değildir..
           Kadimin durumu anlatıldığı gibi olunca, mahlûkun durumu öyle olmaya daha uygundur..
           Ancak burada bir hususa işaret etmemiz gerekir.
           Anlatılan ilâhi varlığı alış, kemâl babında bir alıştır. Bunu biz:
           — Yeterli bir alış.
           Olarak anlattık.
           Ancak bu yeterli durum; kulun üzerinde bulunduğu Hak’tan gelen bir kemâldir.
 Yoksa, Hakkın üzerinde bulunduğu kemâl durumu değildir. Çünkü : Hakkın kemâline bir son yoktur..

           İşbu durum:
 
           — «Mümin kulumun KALB’i beni aldı.»
 
           Cümlesinin mânasıdır.
      Allah-ü Taâlâ her şeyi, Resulullah S.A. efendimizin nurundan yarattı..
 İsrafil’in yaratıldığı yer de, Resulullah S.A. efendimizin KALB’i oldu..
 Nitekim bu mana, bütün meleklerin ve başkalarının yaratılışı anlatıldığı zaman
gelecektir..
 Onların her biri, Resulullah S.A. efendimizin bir yerinden yaratılmıştır..
 İsrafil’in a.s. yaratılışı, anlatılan KALB nurundan olması icabı: Melekût âleminde,
onun için ilâhî varlığı alış ve kuvvet vardır..
 Bu sebeple bir nefeste bütün âlemi öldürdükten sonra, tekrar diriltir..
 İsrafil a.s. bu işi, Allah-ü Taâlâ tarafından özünde yaratılan kuvvet namına yapar.
 Çünkü: Onun makamı KALB’dir.
  KALB ise.. Allah-ü Taâlâ’nın sığdığı yerdir.. Zira onda zata bağlı ilâhî kuvvet

vardır.
           Anlatılan mana icabıdır ki, İsrafil a.s. meleklerin en güçlüsü ve Hakka en yakın olanıdır.
           — Melekler..
            Demekten kasdım maddeye bağlı meleklerdir..

           Bu manayı iyi anla.
           En iyi bilen Allah-ü Taâlâ’dır.

 
            (1) SEKALAN: İnsan ve cin topluluğu manasına gelir..

           (2) BAN: Karada yetişen bir ağaçtır.. Kokulu ve düzgün olur..
                 Dilimizde : Bel söğüdü, sorgun söğüdü olarak anlatılır..
            (3) HEMM: Tavavvufi tabiri vardır.. Şu manayıdır:


                — Hayır veya şer.. Bir şeyi yapmadan önce, kalbin ona bağlanmasıdır..  
Dün, 19:29:19 Gönderen: seyyah | Görüntülenme: 45 | Yorumlar: 0

 
           Burası Mikâil’in a.s. makamıdır..
           Amma, Resulullah S.A. efendimizden..
 
      Yüce tepelerde mukaddes küheylânımız var;
       Onunla çıkarız, yüce makamlardır oralar..

 
 Ad oldu ona: Âriflerin Bürakı, yüceye;
  Hakikat canibine ruh onun üstünde çıkar..

 
 Sürmeli iki göz ki: Hak’tan ziya var onlara;
  Biri büyülüdür, sonra.. kalanı kudret çakar..

 
 İki kanadı vardır, biri saadete uçar;
  Kalan kanadı, uzaktaki şekavete açar..

 
 Şaşılmasın, gördüklerinin her birinde nice;
  Zorluk dahi olsa, en güzel sanatla karşılar..

 
 Gözleri de o kadar dikkatli bakar ki onun;
  İlk bastığı yer, gözünün gördüğü yere uzar..

 
 Dikkatli ol, anla bak: Nurdur o, Allah’tan gelen;
  Ama insan için: HİMMET ismi özünden saklar..

 
           Allah-ü Taâlâ, sana da başarı ihsan eylesin.. Bize de başarı ihsan eylesin..
           Senin, sana delil olsun, sana bu yolda hidayeti nasib eylesin..
 
      Bilesin ki..
 Allah-ü Taâlâ’nın, insana bıraktığı en aziz şey: HİMMET olmuştur.
 Bu durum, şöyle anlatılır:
 — Allah-ü Taâlâ, nurları yarattıktan sonra, hepsini önünde durdurdu..
 Baktı ki: Her biri kendi nefsiyle meşgul..
           Amma gördü ki: HİMMET Allah ile meşgul..
 İşte o zaman, HİMMET için şöyle buyurdu:
 — İzzetim, celâlim Hakkı için, seni: Nurların en yükseği kılacağım..
 Senden hazzını ancak: Halkımın eşrafı ve ebrarı alacaktır..
 Ve.. Halktan bana vüsul yolu ile gelmek dileyen: Ancak bana varması için
vereceğin desturla gelecektir..
 Sen müridlerin miracısın.. Âriflerin bürakısın..Vuslat ehlinin müsabaka
meydanısın..
 Müsabaka kazananların kazanması seninledir..
 İltihak ehlinin bir zümreye iltihakı da seninle olacaktır..
           Tahkik ehlinin tenzih makamına varması da, sende olacaktır..
 
            Bundan sonra Yüce Allah, HİMMET üzerine: Karib, yani: Yakın ismi ile tecelli etti..

 Ve.. ona: Sariül–Mücib, yani: Çabuk icabet eden ismi ile baktı..
 Adı geçen tecelli ile: HİMMET, kalblere uzak olan her şeyi yakınlaştırma
istidadını kazandı..
 Adı geçen nazar sayesinde ise: istenen şeyin ele tez geleceğini ifade etti..
 İşte.. Anlatılan mana icabı olarak: HİMMET bir şeyi niyetine alıp ayağı üzerine
kalkınca; niyetine uyana kavuşur..
 Onun işe kalkışı iki şekildedir:
 
        a) Hale bağlı bir durumdur..
 
Bunun açık manası şudur: Niyette tayin edilen şeyin olacağına kesin bir yakin
sahibi olmak..
    
        b) Fiile bağlı bir durumdur..
 
Bunun da açık manası şudur: HİMMET sahibinin duruşları ve hareketleri,
tüm olarak HİMMET edip niyetine aldığı şeye uygun olmalıdır..
Durumu anlatıldığı gibi olmayana:
— HİMMET sahibi..
Denmez..  O:  Yalancı emellerin sahibidir.. Yutucu temenniler peşindedir..
Bir ülke arayan gibidir; ama mezbeleden ayrılmaz..
Hali böyle olan bir kimse; aradığını bulabilir mi?.. Sevgilisine kavuşabilir mi?..
Durumu anlatıldığı gibi olan kimse: Kaleme, mürekkebe sahip değildir.. Yazı
usulünü de bilmez.. Böylesi, nice mektup yazmayı ister?.. Hem niçin ister?..
Bu misaldeki mürekkep: HİMMET kasdının bir şeye yönelmesidir..
Bu misaldeki kalem: Arzu edilen şeyin olacağına yakîn hâsıl olmasıdır..
Yazı usulünü bilmek: Niyete alınan iş için, güzel amellere girmektir..
O kimse: Anlatılan vasfa sahip değildir;  HİMMET nedir bilmez..
Çünkü: HİMMET namına onda bir şey yoktur..
          Sonra.. HİMMET nedir; hiç bir haberi yoktur..
Amma.. Fiilleri taleb ettiği şeye uygun olan, bu anlatılana benzemez..
Özellikle HİMMET babında, ciddi bir çaba harcayana:  Arzu edilen şey, en
çabuk yoldan gelir..
 
     HİMMET üzerine, bir hikaye vardır.. Şöyle ki:
Bir derviş, şeyhinin şu sözünü işitir:
          — Bir kimse, herhangi bir şeyi niyetine alır; ciddi bir yoldan çalışırsa.. Aradığını bulur..
          Bunu duyan derviş der ki:
          — Allah adına yemin ederim ki, Padişahın kızına talib olacağım.. Her hal-ü kârda ona kavuşacağım..
          Böyle der ve padişaha gider.. Kızını ister..
          Padişah, gönül ehli, irfan sahibi, akıllı bir kimse olduğundan dervişi küçük düşürmek istemez..
          — Sen o kızın dengi değilsin..
          Demek de istemez..
          Şöyle söyler:
          — Bilesin ki, kızımın mihri bir cevher olup, onun adı: Behraman’dır.. Kisra’nın veya Nuşirevan’ın hazinesinde bulunur..
          Derviş sorar:
          — Ey benim efendim, bu cevherin menbaı neresidir?..
          Padişah anlatır:
          — Onun menbaı Seylan denizidir.. Onu bulup bize getirirsen.. Kızımızın  nişanı olur..  Bu nişandan sonra nikâh da, senin için mümkün olur..
          Bundan sonra, derviş o denizin yolunu tutar.. Gider..
          Kabı ile denizin suyunu alıp karaya boşaltma işine koyulur..
          Ne yer, ne içer.. Gece gündüz bu işe devam eder..
          Onun  bu içten çalışması balıkların içine korku düşürür..
          Denizin suyu bitecek, karada kalacaklar, diye.. Allaha şikayet ederler..
          Bunun üzerine, Allah-ü Taâlâ o denize müekkel meleğe emreder:
          — O adama git.. Ne istediğini sor.. Arzusunu yerine getir..
          Melek gider.. O dervişe arzusunu sorar..
          Derviş durumunu anlatınca, melek denize:
          — Sözü edildiği cinsten nekadar cevher varsa.. Sahile çıkar..
          Emrini verir..
          Bundan sonra.. Sahil o cevherlerle ve diğer incilerle dolar..
          Derviş de, onlardan alabildiği kadar alıp padişaha götürür..
          Ve.. Padişahın kızını nikâhla alır..
 
           Ey kardeşim, HİMMET neler yapıyor, bak..

Hikâyede anlatılan işi, olmaz bir şey sanma.. Şaşılacak bir iş gibi de görme..
Gerçekten biz, öyle şeylere şahid olduk ki.. Hatta, kendi içimizde öyle şeyler
oldu ki.. Hem anlatılanlardan daha fazla; hem de sayıya gelmeyecek kadar çok..
Allah’ı sözüme şahid tutuyorum..
Sana yemin etmezdim; ama inkâr raddesine gelmeyesin diye,  yemin
ediyorum..
İnkâra düşmenden kalben hidayet merdiveninden ayrılmandan, sırlar
basamağından kaymandan korktuğum için yemin ediyorum..
Çünkü: Hannas şeytan kalblerde dolanmaya başladığı, vesvese libasını onlara
Giydirdiği zaman: Onu ümitsizlik sahralarında dolaştırır.. Şüphe zulmetlerine sokar.. Sonunda yakîn nurundan mahrum bırakır..
 
           Sonra..  Bilesin ki.

          Allah sana başarı ihsan eylesin..
HİMMET kadehi, boş iken; atılan her muhalif taş onu kırar..
Ve.. İçinde, özüne uymayan her şeyi de akıtır..
Ama o: Tam manası ile dolduğu, bu doluşta son haddine vardığı zaman..
Kasırgalar dahi onu yerinden oynatamaz.. Demir tokmaklar ve korkunç âletler de onu kıramaz..
   
     Özlü bir azme sahib olan, anlayışında isabet bulunan kimse.. Bu HİMMET işine
başladığı, bu denizin derinliğine daldığı zaman, ona ait yolların sarplığına bakmaz.. Ve.. oralarda çıkacak tehlikelere aldırış etmez..
Sebebine gelince: Karşılaşacağı her zorluk, göreceği her tehlike şeytanın bir
dürtüşüdür..Bununla o kimseyi: Sultanın huzuruna varmaktan alıkoyar..
Durum anlatıldığı gibi olunca: Bu yola giren, o gibi şeylere  iltifat etmemeli..
Girdiği yolda eline girecek hâsılata, ya da elinden çıkan şeylere aldırış etmemeli..
Bu, âfetleri çok olan bir yoldur.. Korkunç kesicileri vardır.. Engellerle doludur..
Bu yolun belirtileri karanlık içinde karanlıktır..
Orada yıkıntıların bakiyesi bile kalmamıştır..
Geceleri ise.. Uzun mu uzundur..
 
Ancak, durum ne olursa olsun.. Doğru yol budur..
Ve.. Bunu bırakıp ayrılanlar ise.. elim bir azaba uğrarlar..
Bu, mana, şu âyetle ne güzel dile gelir:
 
— «Bu güzel hale ancak sabredenler ererler..
Ve buna ancak: Büyük bir zevke sahip olanlar kavuşurlar..» (41/25)

           Sonra..

Burada da, sana Allah-ü Taâlâ’dan başarılar dilerim..
Bilesin ki..
HİMMET, ilk durağında, en değerli müşahede makamında; ancak Cenab-ı
ilâhî’ye tutunmuştur..
Çünkü HİMMET: O gizli kitabın bir nüshasıdır..
Ve.. O, gizli saklı sırrın anahtarıdır..
Durumu anlatıldığı gibi olduğundan, Cenab-ı ilâhî’den başkasına iltifat etmez..
Onun gayri bir şeye karşı şevki de yoktur..
Sebebine gelince: Herşey aslına döner..
Ve.. Hurma çekirdeği ekildiği zaman, ancak hurma ağacı olarak meydana
çıkar..
  
     Sonra..
Kâinatta herhangi bir şeye tutunan kimsenin tutunması: HİMMET, değildir..
Onun adı: Hem’dir..
Bu sözün daha açık ifadesi şöyledir:
HİMMET, özünde yüksek makamdadır.. Aşağılarla onun  bir bağlantısı yoktur..
O, ancak celâl ve ikram sahibi yüce zata bağlıdır..
Haliyle: Hem, böyle değildir.. Bu, kalbin herhangi bir şeye meylidir.. İster
uzak olsun; isterse yakın..
 
           İbarelerin işaret ettiği manayı anladıysan.. İşaret yollu anlatılanlara karşı irfan sahibi olduysan..

Bilesin ki:
HİMMET, mekânı yüksek, şanı  büyük olsa dahi, kendisi ile olana perdedir..
Onu bırakmadıkça yükseklere çıkamaz..
Asıl seyyid odur ki: HİMMET sırlarını bilmeden, onun meyvesini derip
tatmadan.. Onu aşıp gider..
Çünkü; HİMMET: Kesicidir engeldir.. Yani:
— Onun engel oluşu, mahsulüne kanıp durandır.. Vuslattan önce, onun
meyvelerine kıyanı da kesicidir..
Demek istiyorum..
Bu manadaki sözden kasdım şu demektir:
— Yol, ancak ona doğru olur..Gidiş ancak onun üzerinedir.. Amma, onun
yanında, onun katında bir makam yoktur.
Ondan geçmek gerek.. Onun mecazını da kesmek icab eder..
Çünkü: Hakikat, onun ötesindedir.. Tarikat, onun fezasındadır..
Zira: HİMMET kavramlıdır.. Haddi ve hududu vardır..
Allah-ü Taâlâ ise.. Kavramlı olmaktan, haddi ve hududu olmaktan  yana
münezzehtir..
 
           Hâsılı: Resulullah S.A. efendimiz Ümm’ül – Kitab olunca.. Onun dışında kalana mana söz olur..

Eğer öz sahibi bir kimse isen.. anlatılan manayı anlamaya bak..
Ve Allah-ü Taâlâ bütün âlemi ondan yarattı..
Resulullah’tan S.A. her incelik bu kâinat hakikatlerinden bir hakikatın
temelidir.. Aslıdır..
Ve.. O bütünü ile, Rahman cümlesinin zuhur yeridir..
Allah-ü Taâlâ onun HİMMET nurundan ruhu yarattı..
 Öyle bir ruh ki, onun alanı, Resulullah’ın S.A. rahmet alanı kadardır..

Ve.. Bu ruhu bir melek kıldı..
Kabiliyet ve istidatların takdir yerlerini de, onun dönüp durduğu bir felek kıldı..
Sonra o ruhu: Her hak sahibinin hakkını vermesi.. Her rızka muhtaç olana
rızkını ulaştırması için vekil eyledi..
Çünkü ruh: Muhammedî incelikten ibaret olup hadiyet hakikatından
yaratılmıştır..
  
           Vekil müvekkil makamını doldurunca..her hak sahibinin hakkını vermekte
  adalet üzere olur..

Ölçtüğüne de âdil davranır; biçtiğine de..
Çünkü: Yüce makamdan gelen güzel hitapla, bu ruhun adı:
— Mikâil..
Olmuştur..
Ezelden ebede kadar, onun hali budur.
O: Nereye ne takdir edilmişse.. o yerleri kavramıştır.. Sayı sayı bilir..
Yardıma hak kazanan herkese yardım eder..
 
 Allah-ü Taâlâ, Mikâil’i beşinci felekin yukarısında fazilet minberine

oturtmuştur.. 
Adalet terazisini – kıstası – ona vermiştir.. Keza, ölçüler kanununu da 
vermiştir..
Burada minber: Karşılıklı fayizdir..
Burada kıstas: Kabiliyetlerin, istidatların hak ettiği şeylerdir..
 
          Bu ibarelerle işaret edilen remizleri düşün..
          İşaretlerin hazinelerinde duran manaları çıkar..
          Böyle yaparsan, hikmet hazzını bulursun.. Hitabı ayırd etme kabiliyetine erersin..
          Allah.. Hak söyler..

          Doğruya hidayeti nasib eden odur..
Sayfalar: [1] 2 3 ... 27