M. Uğur Derman a göre "doğuştan ehl-i tarik" olan Mahir Hoca, önceleri, uzun süre "tarikat-ı furkaniyye" eprisiyle yetinmiş, fakat sinn-i kemâlinde ilerleyen yıllarda, olgunluk yaşlarında- Ramazan oğlu Mahmud Sami Efendi Hazretlerine intisap etmiş.
Doç, Dr. Selçuk Eraydın'a sordum bunu:
- "Yılların izi'nde değinmiş bu konuya Hoca ama, fazla açmamış. Sizde neler var bu konuda?
Şunu söyledi Eraydın:
- Kesin tarih hatırlamıyorum ama, son yıllarıydı Hocanın. Vefatından iki üç sene filân önceydi galiba, şunu söyledi Hoca bize: Evlâdım, dedi, bir rüya gördüm. Bu rüyada bir işaret vaki oldu. Ve o işaret üzerine ziyaretine gittim Efendi'nin. Giderken kafamda bir takımı istifhamlar vardı. Bir takım sualler vardı içimde. Vardım, sohbetlerine katıldım. Zahiren bir şey söylemediğim halde, zihnimdeki suallerin hepsine cerap aldım orada, huzurda. Onun üzerine bende bir teslimiyet hasıl oldu. Kendiliğinden oldu ve elhamdülillah ben teslim oldum.
Mahir Hoca zaten yatkın bir insandı tarikata. Ve neticeyi öyle bağladı,
"Yılların izi'nde şöyle anlatıyor bunu Mahir Hoca:
- Sultanahmed Câmi-i şerifi hatibi Seyyid Şefik Efendi şarkın yetişdirdiği büyük âlimlerden biri idi. Kendisi ile görüşmemi, fâzıl kitabiyatçılarımızdan Râif Yelkenci Bey dostumuz bundan yîrmibeş sene evvel bana tavsiye etmişti. Gaflet ve ihmâlin kurbanı olan bu mülakat üstadın son devrinde müyesser oldu.
Görüşüne ve bereket-i hafızasına hayran kaldım.
"Ennel erda yerisuha ıbadiyes salihun" (Enbiya 105) âyet-i kerîmesinde ki "salih" kelimesinin "yararlı, çalışkan adam" mânâsına geldiğini ayatin sarahati ve tarih göstermesine rağmen; müfessirierin çoğu bu "salih" kelimesini "ümûr-ı diniye" ye hasr ü tahsis etmişlerdi. İşte kendilerinden bu hususu sordum. Daha ben âyet-i kerîmeyi tamamlamadan, "imardır, i'mârdır" buyurdu. Hemen eline sarıldım, öptüm. İrtihalinden mukaddem ancak iki kere görüşebildim. Yüksek İslâm Enstitüsü Öğretim üyelerinden Prof. Dr. Osman Öztürk Bey de beraberdi.
Son devrin kuf'ül-ârifini olarak tanınan Erbilli Esad Efendi merhumun bir mektubunu Eczacı Uğur Derman Bey oğlumuzun koleksiyununda görmüştüm. Mektub Osmanlı Devleti ricalinden birine yazılmıştı. Günlük feraizini eda edemediği için duasını niyaz eden o zâta, Esad Efendi cevabî mektubunda- "Vellezîne câhedü finâ lenehdiyennehum sübülenâ" (Ankebut: 69) ayet i kerîmesini yazmıştı. Namaza tergîb için bu âyet i kerîmenin hangi münasebetle zikredilmiş olduğunu bir türlü anlayamamışım. Âyet-i kerime doğrudan doğruya Hak uğrunda umumî olarak yapılacak cihad için vârid olduğu sarahaten anlaşılıyordu. Bu cihâdı yapanı Allah, kendi yoluna sevkedecekti. Bunun namaz ile ilgisi ne derecede idi? İki senedir düşünüp bulamıyordum.
Merhum Şefik Beyi ikinci ziyaretim sırasında meseleyi açtım. "Namaz da nefis ile cihad değil midir?" dedi. Bir dereceye kadar müsterih oldum.
İlmin kıyl ü kalini her zaman bir noktada toplamak kabil olmadığından, hiçbir zaman ilmî tedkikden geri kalmamakla beraber; hakikat-i mahza'ya vukuf ancak ehlinin irşadı ile mümkin olabileceğine inanırım. İşte bu sebeptendir ki, yakaza dışı bir işaretle süllem-i irâdemi semâyı marifete miraç için feyz-i Sami'ye rabt eyledim.!1
Yine Mahir iz Hoca'nın sözüdür:
- O Hazret-i Sami'dir. Biz devr-i saltanatları beri neler gördük neler! Fakat böylesine tesadüf etmedik..
Yavuz Sultan Selim Han:
Pâdişâhı âlem olmak bir kuru kavga imiş.
Bir veli'ye bende olmak cümleden evlâ imiş! buyur muşlardır.!2
1) Mahir İz: Yılların izi, 1975 İstanbul sf. 395-396
2) Sâdık Dânâ: Sultanül Arifin Mahmud Sami Ramazanoğlu, 1991 İstanbul, sf. 110
Kaynak: Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi, Mustafa Özdamar, KIRK KANDİL